Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Devrim Tarihi > Türkiye Devrim Tarihi


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Devrimci Yol
Cevaplar
99
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
56945
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 18 Temmuz 2007, 10:03   #1
 
Ekinci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2007
Üye No: 39
Mesajlar: 119
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Ekinci is on a distinguished road
Standart Devrimci Yol



UNUTMAYACAĞIZ!..


"Biz; Ülkemizin bağımsızlığını ve halkın mevcut sömürü ve zorbalık düzeninden kurtulmasını savunduk... Faşizme ve Emperyalizme karşı mücadele edilmesini savunduk...
Bir avuç sömürücü azınlığın değil halkın kendi iktidarını ve halkın kendi demokrasisini savunduk... Biz; Her türlü sömürünün ve eşitsizliğin ortadan kaldırılacağı bir düzeni yani Sosyalizmi savunduk..."




Mine BADEMCİ

(...) - 15 Ekim 1982

İzmir'in Alaçatı Kasabası'nda doğdu. Devrimci mücadele ile Alaçatı Halk Odası faaliyetlerinde tanıştı. . Buca Eğitim Fakültesi'nde öğrenciyken, okulu bırakarak, tüm zamanını Urla'daki devrimci çalışmalara verdi. Mine'nin ailesi de tütünle uğraştığından, Urla'da tütün işiyle geçimini sağlayan halkla kolayca kaynaştı. Birkaç ay içinde, Urla'da çok sevilen bir devrimci olarak tanındı.

1980 yılının Temmuz ayında, kendisi gibi devrimci olan abisi, Salih Bademci'nin ölüm haberini aldı. Mine o sıralar henüz 18 yaşında olmasına rağmen, metanetini yitirmedi, sarsılmadı.

12 Eylül'den sonra, arkadaşlarıyla birlikte kırsal kesime geçti.15 Ekim 1982'de Urla'da silahlı çatışmada yaşamını yitirdi.

Bir bağ evinde sarıldıklarında 15 - 20 kişiydiler. İçlerinde tek kadın Mine'ydi. Birlikte durumu değerlendirerek çemberi yarıp çıkmaya karar verdiler. Dışarıya ilk fırlayan Mine oldu ve açılan ateş sonucu öldürüldü. Vücudunda 32 kurşun vardı. Diğer arkadaşlan sağ yakalandı.

Arkadaşı Sevinç Eratalay anlatıyor:

"Mineyi okul yıllarında tanıdım. Daha kendisi ile tanışmadan, övgü dolu sözler duyınuştum onun hakkındcı... "Fırtına gibi bir kız geliyor" demişlerdi. Gerçekten de öyleydi. Sevgi dolu bir yüreği vardı... Gözlerinin içi hep gülerdi... Onu hiç umutsuz, hüzünlü görmedim. O kadar coşku dolu bir kızdı ki... Bir insanın sahip olacağı en iyi meziyetlere sahipti diyebilirim. Yürekli, atılgan ve tutarlı davranışları ile herkesin gönlünü kazanmıştı. Urla'da vurulduğunu duyduğum zaman, yüreğime dolan acıyı hiç bir zaman unutamam... Hepimiz onu çok sevmiştik..."

Tarih utanç işinde,
Kağıdın aklığına bıçak gibi saplanır
Kızkardeşimin
İnce sureti...
Zamanın yangınlarındadır adı...
Gülün ömrünü bitirdiği dem
Zifafsız ve acılı
Kahredici ve uzak
"Mine Bademci öldürülmüştür"
Urla'da bir bağ evinde
Yüzünde dünyanın en güzel gilişi
İsmini bize,
Yirmi küsur kurşunla parçalanıp
Sevdasını dağlara
Bırakmıştır...

Arkadaşı Gürsel Caniklioğlu'nun Mine Bademci için yazdığı şiirden


Gürsel Çavuşlu

1961 - 23 Eylül 1980

1961 yılında, Ordu'nun Gölköy İlçesi'ne bağlı Bulut Köyü'nde doğdu. Alanyurt Köyü Ortaokulu'ndayken devrimci düşüncelerle tanıştı. Gölköy Lisesi'nde öğrenciyken, faşist işgalin kırılmasında etkin rol aldı. Giderek okul sorumluluğunu üstlendi. Çeşitli miting örgütlenmelerine katıldı, buralarda konuşmalar yaptı.Yaşamının son üç yılında, Devrimci Yol hareketinin kadroları arasında yer aldı.

12 Eylül'ü izleyen günlerde, Gölköy ve civarında yoğun operasyonlar yapılıyordu. 300 kadar insan gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmişti. Yörede barınma koşullarının güçleşmesi sonucu, bir grup devrimci, ilçe merkezine 15-20 km uzaklıktaki Seyit Yaylası'na çekildi. İlçenin maskeli muhbirlerinin ihbarlarıyla, 22 Eylül'ü 23 Eylül'e bağlayan geceyarısı, askerler, polisler ve muhbirlerden oluşan bir tim, Seyit Yaylası'na operasyon düzenledi. Saat 05.00 civarında, kaldıkları yayla evinden çıkarak yürüyüşe geçen devrimci grup, çıplak arazide operasyon güçleriyle karşılaştı. Aralıksız üç saat süren çatışmada, Selahattin Şimşek, Ramazan Kıran ve yaralı olarak Ahmet Akdoğan yakalandı. Yayla sakinlerinden Elmas Yildız öldü. Devrimci grup bu çatışmada iki kayıp verdi: Gürsel Çavuşlu ve Ergül Dinç...


Ergül DİNÇ

1962 - 23 Eylül 1980

1962'de Gölköy'de doğdu. 1977'de, lise 1. sınıf öğrencisiyken devrimci düşüncelere yakınlık duydu. Okulundaki faşist baskı ve saldırılara karşı durdu ve bu şekilde devrimci harekete katıldı. Genç yaşına rağmen, disiplini ve özverisiyle sevildi. 23 Eylül 1980'de Seyit Yaylası'nda öldürüldüğünde Gölköy Lisesi son sınıf öğrencisiydi.


Feridun AYDINLI

1959 - 25 Eylül 1980

1959 yılında Fatsa'da doğdu. Fatsa Lisesi'nde. öğrenciyken devrimci düşüncelere yakınlık duydu. Liseyi bitirdiği Aybastı'da aktif olarak devrimci harekete katıldı. Toplumun değişik kesimleriyle rahat diyalog kurabilen yapısı ve ilişkileriyle, Aybastı'da öncü bir rolü oldu.12 Eylül'ün hemen öncesindeki aylarda, Aybastı'ya yerleştirilen faşist çetelerin yol açtığı teröre karşı, pek çok çatışmanın ön saflarında yer aldı.

İleri derecede astımı vardı ve ölüme giden yolculuğa, hasta yatağından kalkıp çıktı. 25 Eylül günü, Devrimci Yolcular ve Devrimci Solcuların birlikte oluşturduğu bir grup, Nevzat Karayün'ün yönettiği faşist çetenin Zaferi Milli Köyü'ne düzenlediği saldırılara engel olmak ve anti-faşist yapıdaki bu köy insanlarını savunmak için yola çıktı. Köy yakınındaki Mağaralar bölgesinde mevzilendiler. Onları gören bir köylü kadın yiyecek getirdi. Akşamüstüne doğru, etraflarının asker ve polisle sarıldığını anladılar. Kuşatanların arasında MHP'li faşistler de vardı. Çatışmaya girdiler.

Kemal Doğan ve Muzaffer Önkol yakalandı. Devrimci Yol'dan Mehmet Kunz, Devrimci Sol'dan Aydın Yalçınkaya öldü. Devrimci Sol'dan Vedat Özdemir, Devrimci Yol'dan Feridun Aydınlı yaralı yakalandılar. Vedat Özdemir, hemen orada işkenceyle öldürüldü.

Feridun Aydınlı, yolda, işkenceyle öldürüldü.


Mehmet KURU

1962 - 25 Eylül 1980

1962 yılında Aybastı'ya bağlı Alankent'te doğdu. İlk ve ortaokulu Alankent'te okuduktan sonralise öğrenimi için Aybastı'ya geldi.

Devrimci mücadeleye lise yıllarında katıldı. Liseden sonraki yıllarında Aybastı ve yöresinde kırsal kesim çalışmaları içinde yer aldı. Askeri faaliyetlerde öne çıkan bir isimdi.

25 Eylül 1980'de, Zaferi Milli Mağaralar bölgesindeki çatışmada Feridun Aydınlı ve Devrimci Sol militanı Vedat Özdemir ile birlikte öldürüldü.


Zeynel Abidin CEYLAN

1958 - 26 Eylül 1980

Doğum tarihi nüfusta 1959 olarak kayıtlı olmasına rağmen aslen 1958 Tunceli Hozat doğumlu olan Zeynel Abidin Ceylan, ilk ve orta öğrenimini Hozat'da yaptı.
Tunceli'nin sosyal koşulları ve 12 Mart sonrası yükselen faşizme karşı mücadele, Zeynel Abidin Ceylan'ın ortaöğrenim gençliğinin mücadelesi içinde yer almasına yol açtı.
Lise eğitiminden sonra Ankara'da 2 yıllık Eğitim Enstitüsü'ne kaydoldu. Bu dönemde gerek üniversite gençliği içinde, gerekse Kuşcağız Atapark bölge çalışmasında yer aldı. Bu dönemde tutuklanarak bir süre Mamak Askeri Cezaevi'nde kaldı. Çıktıktan sonra da Kuşcağız, Atapark, İncirli, Keçiören, Etlik bölgelerinde çalışmalarını sürdürdü. Bu çalışmalar sırasında defalarca faşistlerin saldırılarına maruz kaldı. Keçiören'de faşistler tarafından vurularak yaralandı. Eğitim Enstitüsü'nü bitirdikten sonra Mardin'in okulsuz bir köyüne öğretmen olarak atandı. Ancak mevcut koşullarda öğretmenlik yapmasının mümkün olmadığını anladı ve Ankara'ya döndü. Keçiören, Aktepe çevresinde bölge çalışmalarını sürdürdü.

12 Eylül darbesini izleyen günlerde, 22 Eylül 1980 tarihinde Devrimci Yol imzalı bir pankart astığı gerekçesiyle, bir Belediye zabıtasının ihbarı sonucunda Aktepe Karakolu polisleri tarafından gözaltına alındı. Karakolda o gün işkence ve eziyete uğradı. Gözaltına alınan diğer insanları korkutmak amacıyla çürükler içindeki vücudu insanlara gösterildi.

23 Eylül günü Ankara Emniyeti'ne teslim edildi. DAL'da Komiser Mustafa Haskırış tarafından sorgulandı. Çok ağır işkencelere maruz kaldı. 26 Eylül günü sabaha karşı kalmakta olduğu 16 nolu hücrede ölüsü bulundu. O gün öğleden sonra cenazesi polisler tarafından Gülhane Askeri Hastanesi'nin morguna bırakıldı. Üzerine bir de not iliştirdiler: "Kalmakta olduğu Mamak Askeri Ceza ve Tutııkevi'ndeki, hücresinde ölü bulundu." Zeynel Abidin Ceylan,12 Eylül faşizminin işkencede katledilen ilk kurbanıydı.

Cenazesi, ailesi ve arkadaşlarının çabasıyla 30 Eylül günü Gülhane Askeri Hastanesi'nden alınarak Ankara'da, Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi. Zeynel Abidin Ceylan'ın 26 Eylül günü yapılan otopsisinde şu bulgulara rastlandı: "...Kaburga kemiklerinden üçü kırık, alnının sağ tarafında pire ısırığı şeklinde küçük yaralar, ... sağ ve sol omuzda, göğüs orta kısmında ve bacağın değişik bölümlerinde büyük morluklar; ayak tabanlarında da yarım santim çapında taze iki küçük yara..."

Zeynel Abidin Ceylan'ın gözaltında ölümüyle ilgili açılan davada Komiser Mustafa Haskırış tutuklandı. Ancak mahkeme, karar aşamasına 1 hafta kala Mustafa Haskırış'ı tahliye etti. Haskırış, tahliye sonrasırida 14 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı ve yeniden tutuklama kararı verildi. Ancak "bütün aramalara rağmen" Haskırış bulunamadı. Mustafa Haskırış, 1985 yılı sonlarında bir kuyumcu soygunu nedeniyle yakalandı ve tutuklandı. Haskırış, çıkarıldığı mahkemede, emniyet ifadesinin işkenceyle alındığını, bu nedenle kabul etmediğini belirtti...


Metin ERYAŞAR

1961 - 27 Eylül 1980

1961'de Erzincan'da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra 1979'da Adana'ya gitti. Devrimci düşüncelerle tanışması lise yıllarına rastlıyor. Adana Yabancı Diller Yüksek Okulu'na kaydını yaptırdıysa da okula pek gidemedi.

Adana'nın çeşitli bölgelerinde politik çalışma yürüttükten sonra,12 Eylül sonrası bir grup arkadaşıyla birlikte Adana yakınındaki kırsal bölgeye çekildi. Burada arkadaşlarıyla bir eylem hazırlığı içindeyken, güvenlik güçleri tarafından kuşatılınca çıkan silahlı çatışmada 27 Eylül 1980'de öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Adana�ya 20 km. mesafede Hıdırlı köyü civarında kamp kurmuştuk. Kamp yerimiz Seyhan nehrinin batı yakasına düşüyordu; narenciye bahçelerinin bitiminde, çalılıkların ve ağaçlıkların arasında kuytuca bir yerdeydik.

Burayı kendimizi göstermeden çevreyi rahatlıkla kontrol edebileceğimiz için özellikle seçmiştik. Beş - altı arkadaşla on gündür burada kalıyorduk. O güne kadar herhangi bir terslikle de karşılaşmamıştık. Biraz da bundan olsa gerek, yavaş yavaş güvenlik tedbirlerini savsaklamaya başlamıştık.

27 Eylül sabahı uyandığımızda da, o günün öncekilerden farklı olabileceği aklımıza dahi gelmemişti. Her zamanki rutin akışı işinde, gündelik işlerimizi yapmaya koyulmuştuk. Oysa o sırada bir muhbir tarafından görülüp ihbar edilmişiz. Askerler muhbirin kılavuzluğunda narenciye bahçelerinin içinden sessiz sedasız süzülüp gelirken, biz, durumdan habersiz kahvaltımızı bitirmiş, sohbete başlamıştık.

Saat on civarı olmalı, birden sırtımızı dayadığımız toprak setin arkasından gelen bir takım hışırtılar duyduk. Ne olup bittiğini anlamak işin kafamızı kaldırıp arkamıza baktığımızda, neredeyse askerlerle burun buruna olduğumuzu gördük. Aceleyle silahlarımıza uzanıp kendimizi sağa sola fırlattık, ama geç kalmıştık.

O anda kulakları sağır eden bir cayırtı koptu. Ben rasgele ateş ederek kurşun yağmuru altında düşe kalka koşmaya çalışıyordum. Bir ara Metin'i suya doğru atlarken görmüştüm. Ama çatışmanın sıcaklığı içinde görmemle kaybetmem bir oldu.

Sonradan öğrendim; Metin suya atlarken yalnız değilmiş, yanında bir arkadaşı daha varmış. İkisi de aynı anda suya atlamışlar. Ve bir süre dipten gittikten sonra yüzeye de birlihte çıkmışlar. Yüzeye çıkar çıkmaz Metin vurulmuş. Yanındaki arkadaş karşı kıyıya ulaşınca arkasına bir kez daha bakmış, Metin�i görememiş.

Ertesi gün Adana'dan gelen arkadaşlar nehrin her iki kıyısını akıntı boyunca tarayarak aramışlar. Arama faaliyeti birkaç gün daha sürnıüş, ama Metin�i bulmayı başaramamışlar. Metin�i bulmamış olsalar da, muhbirin kimliğini tesbit etmekte gecikmemişler. Muhbirin cezalandırıldığını duyduğumuzda, Metin�in ölümünün üzerinden bir hafta bile geçmemişti."


İhsan Abdi ÖNAL

1953 - 6 Ekim 1980

1953 yılında Erzincan Kemaliye'de doğdu. Babası Mehmet Faik Önal, Devlet Demiryolları'nda raportör olarak çalışıyordu; annesi Fatma Önal ise ev kadınıydı. İhsan Abdi Önal, ailesinin dördüncü çocuğuydu. İlkokulurı ilk dört yılını Divriği'nin Buruşur Köyü'nde, son sınıfı, Sivas 4 Eylül İlkokulu'nda okudu.1969 yılında Sivas Öğretmen Okulu'na başladı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"O dönemde İhsan, çok ufak-tefek bir gençti. Boyu hiç büyümeyecek gibi görünürdü. Ancak çok olgun bir kişiliğe sahipti. Arkadaşları hep yaşca kendinden büyük insanlardı."

1971 yılında, yaşı küçük olduğu halde Dayanışma Derneği'nde bulunduğu için okuldan atıldı. Danıştay'a müracaat etti ve davayı kazandı. Eğitiminin kalan bölümünü Gaziantep Öğretmen Okulu'nda sürdürdü ve oradan mezun oldu. O yıllarda, bir arkadaşının hatıra defterine yazdıklarından dolayı 3 ay tutuklu kaldı; beraat etti.
Öğretmenliğe 1972 yılında Ünye'nin bir dağ köyünde başladı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Çalıştığı köydeki insanlar ve öğrencileri İhsan�ı bir gün bile traşsız görmediler. Yalnız yaşıyordu ama son derece temiz ve şık giyiniyordu. Köyün hiçbir sorunu onsuz çözülmezdi. Ünyeye iniyor, Halkevi çalışmalarına katılıyordu. Yalnız kendi köyünde değil, çevre köylerde de tanınan, sevilen bir insan olmuştu."

İhsan Abdi Önal'ın, yaz tatillerinde gittiği Sivas'ta, faşistlere karşı mücadelenin örgütlenmesinde önemli katkıları oldu. Özellikle faşistlerin kontrolünde olan Kadı Burhanettin mahallesinde işgalin kırılmasına etkin olarak katıldı. Diğer yandan Mektupla Öğrenim nedeniyle Ankara'ya gittiği zamanlarda da buradaki devrimci çalışmaların içinde yer aldı. Ankara'da faşistlerin bir saldırısında kaburga kemikleri kirıldı. İhsan Abdi Önal'ın devrimci çalışmalarını asıl yoğunlaştırdığı bölge Ünye oldu.1976 yılında Ünye TÖB-DER Başkarilığı'nı üstlendi ve 3 dönem başkanlığa devam etti. Sonraki yıllarda devrimci hareket içindeki sorumlulukları artınca, Ünye'ye yakın İstiklal Köyü Bahçeler Mahallesi'nde öğretmenlik yaparken görevden ayrıldı, tüm zamanını devrimci harekete verdi.1980 Şubatı'nda hakkında arama kararı çıktı.

12 Eylül darbesinden sonra kırsal kesimde örgütlenecek silahlı direnişin hazırlıklarına katıldı. Bu hazırlıklar sırasında, bir sığınak kazısı esnasında, silahının kazayla ateş alması sonucu 6 Ekim 1980 günü yaşamını kaybetti. Şimdi adını yeğeni taşıyor...


Abdurrahman ÇETİN

1961 - 10 Ekim 1980

1961 yılında Denizli, Kutlubey'de doğdu. Ailesinin yoksulluğu nedeniyle ilkokuldan sonra eğitimini sürdüremedi. 10 Ekim 1980'de Eşme'nin bir köyünde arkadaşlarıyla kaldığı ev polis ve jandarma tarafından kuşatılınca, çatışarak öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Abdurrahman, Kutlubey'de gelişen olaylar nedeniyle kısa sürede aranır duruma düştü.

En zor şartlar altında günlerce soğukta, açlığı susuzluğu düşünmeden mücadele etti. Kendini yenilemede ve geliştirmede azami gayret gösterdi. Ağır başlılığı ve bir devrimciye yakışır hoşgörüsüyle ailesinde de devrime inanç ve güven yaratmıştı.

Babası, Abdurrahman'ın ölümünden sonra doğan çocuğuna onun ismini verdi."


Alaattin BÖLÜKBAŞ

1957 - 20 Ekim 1980

1957 yılında Çamaş'ın Çavuşbaşı Köyü'nde doğdu. Ailesi onu, ismini kısaltarak 'Ali' diye çağırırdı. Ölümünden sonra doğan yeğenine de 'Alaattin' ismi verildi ve ona da aile içinde 'Küçük Ali' dendi.. Alaattin Bölükbaş, ilk ve ortaokulu köyünde, liseyi İstanbul'da okudu. Devrimci düşüncelerle İstanbul'da Eyüp Lisesi'nde okuduğu yıllarda tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra bir süre inşaatlarda işçilik yaptı.1979 yılında köyüne döndü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Alaattin İstanbul'dan köye döndüğünde, köyde her tarafta faşistlerin yazı ve afişleri vardı. Alaattin birkaç arkadaşıyla birlihte, güpegündüz afişleri yırttı, yazıları sildi. Faşistlerin çoğıı Alaattin'i çocııkluğundan tanırlardı ve eski arkadaşlarıydı. Müdahale etmek istedilerse de Alaattin çok sert tepki gösterdi. Bunun üzerine oradan uzaklaştılar. Zaten, hemen o gece Alaattin ve birkaç samimi arkadaşı bütün köyü devrimci yazılarla doldurdular.''

Alaattin Bölükbaş, üniversite sınavları için kısa bir süre İstanbul'a gidip döndükten sonra bütün enerjisini ve zamanını Çamaş'taki devrimci mücadelenin geliştirilmesine ayırdı.1979'da, örgütlemesine kendisinin de aktif olarak katıldığı Fındık Mitingi'nin ardından faşistlerin dövülmesi olayına karıştığı gerekçesiyle gözaltına alındı, kısa süre sonra serbest bırakıldı. Aynı yılın Kasım ayında, bu kez bir faşistin öldürülmesi olayı nedeniyle gözaltına alındıysa da yine serbest bırakıldı. Öyle ki artık Çamaş ve civarında gelişen her olayın ardından Alaattin Bölükbaş aranır olmuştu.1980 başlarında, Çamaş'ta tefecilik yapan Lütfü Sade'ye borçlanmış bir köylünün borçlarını arkadaşlarıyla birlikte "silince", tefecinin şikayeti üzerine hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı ve bir süre Çamaş dışında çeşitli bölgelerde faaliyet göstermek durumunda kaldı. Bu dönemde bile Çamaş'ta olan kimi olaylar nedeniyle, Alaattin Bölükbaş aranıyordu. Arandığı dönemde sık sık evine baskınlar yapıldı ve ailesine eziyet edildi.

2 Temmuz 1980'de, bölgedeki devrimci mücadelenin önder isimlerinden Şehittin Tırıç'ın öldüıülmesinin ardından Çamaş yöresinin sonzmluluğunu Alaattin Bölükbaş üstlendi.

Alaattin Bölükbaş,12 Eylül'ün ardından kırsal kesimde silahlı direniş hareketinin örgütlenmesi çalışmalarına katıldı. Kış hazırlıklarının başladığı günlerde, bazı işlerini tamamlamak için bir arkadaşıyla birlikte köydeki evlerine geldi. Tarih 20 Ekim 1980'di. Eve gelişini gören faşistler tarafından Çamaş'taki askeri birliğe ihbar edildi. Faşistlerin kılavuzluğunda köye gelen askeri birlik, önce Alaattin Bölükbaş'ın amcasının evini bastı, ardından köyden çıkabileceği yollara pusu kurdu. Bir grup asker, Alaattin Bölükbaş'ın evine gelerek, evi dışardan yaylım ateşine tuttu.

Olayın bir tanığı anlatıyor:

"Askerler eve ateş açınca, Alaattin ve arkadaşı evden dışarı fırlayarak koşmaya başladılar. Ateş devam edince Alaattin kendini bir hendeğe attı. Diğeri koşmaya devam etti ve şans eseri yara almadan menzil dışına çıkıp kurtuldu. Ateş bir ara kesilince Alaattin hendekten fırlayıp tekrar koşmaya başladı 500 metre gitmişti ki, bu defa başka bir grup asker önünü kesti:"

Askerler tarafından önü kesilen Alaattin Bölükbaş, askerlere, "Ben, halkım için mücadele eden bir devrimciyim; sizler de halk çocuklarısınız. Silahımı boşaltıyorum; ateş etmeyeceğim. Bırakın geçeyim" dedi. Bunun üzerine şaşıran askerlerle Alaattirı Bölükbaş arasında bir süre karşılıklı sessiz bekleyiş oldu. O esnada askerlere komuta eden Asteğmen Refik ve kılavuzluk yapan, asker elbisesi giydirilmiş faşistler geldiler. Asteğmen Refik, silahını Alaattin Bölükbaş'a doğrultarak "Alaattin Bölükbaş sen misin?" diye sordu. "Benim, ne olacak?" cevabı üzerine silahını ateşledi ve Alaattin Bölükbaş'ı sol bacağının üst kısmından vurdu. Yere düşen Alaattin Bölükbaş slogan atmaya başladı. Bu vaziyette bir saatten fazla bir süre yerde yaralı olarak bekletildi. Alaattin Bölükbaş, Ordu Valisi Reşat Akkaya'ya suikast girişiminde bulunan grubun içinde olduğundan, bölgede yaşayanların iddiasına göre hakkında gizli bir "vur emri" çıkarılmıştı. Nitekim Asteğmen tarafından bu şekilde vurulup, yaralı olarak bekletilmesinin nedeni buydu.

Olayın bir tanığı anlatıyor:

"Sonra köyden birini çağırıp Alaattin�i sırtına yüklediler ve köye taşıttılar. Alaattin çok uzun boyluydu. Ayakları yere sürtünce bu defa Çavıışbaşı Belediye Başkanı�nı getirtip ayaklarından tutturdular. Bu ara Alaattin sürekli slogan atmaya çalışıyordu; ama sonra sesi kısıldı ve tamamen sustu. Belli ki ölmüştü. Ölüsünü evinin önüne getirdiler. Anası cenazenin askerler tarafından götürülmesine izin vermedi. Doktoru otopsi için köye getirdiler; otopsisi evde yapıldı. Alaattin'in anası askerlere beddua edince, askerlerden biri "Ana, onu biz öldürmedik, öldüreni de, öldürteni de siz iyi bilirsiniz" demiş."

Alaattin Bölükbaş'ın öldürüldüğü 20 Ekim'i 21 Ekim'e bağlayan gece bölgedeki devrimciler Çavuşbaşı'na geldiler. Ertesi sabah yapılan cenaze törenine ellerinde silahlarıyla katıldılar. Törenin ardından Alaattin Bölükbaş köyünde toprağa verildi.


Ahmet YÜKSEL

1961 - 27 Ekim 1980

1961 yılında Antalya'nın Gazipaşa İlçesi'ne bağlı Çamlıca Köyü'nde doğdu. Yoksul bir çiftçi ailesinin ilk çocuğu olan Ahmet, ilk ve orta öğrenimini Gazipaşa'da tamamladı. Lise yıllarında okuldaki devrimci örgütlenmede yer aldı. Okul bittikten sonra politik mücadelesini mahallelerde sürdürdü.12 Eylül sonrasında ise direnişi kırlarda sürdürme kararıyla bir grup arkadaşıyla birlikte Toroslar'a çekildi.

27 Ekim 1980'de Görüş Köyü yakınlarında yaralı yakalandı ve öldürüldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Cuntayı izleyen günlerde, Ahmet'in de içinde bulunduğu bir grup arkadaşla birlikte Kızıldağ eteklerinde ilişkimiz olan yayla köylerine çekildik. Kısa bir sürede cuntanın operasyonları nedeniyle bölgede barınamaz hale gelince aramızda yeni hir durum değerlendirmesi yapıp Güney'deki ilçelere dağılma kararı aldık.

Ahmet ile ben Anamur'a gidecektik. 26 Ekim akşamı yola çıktık. Gece boyunca Kızıldağ'ın eteklerinden Güney'e doğru inerek şafak sökerken Görüş Köyü'nün batısındaki Yaylalar mevkiine ulaştık. Burada hava kararıncaya kadar beklemek üzere terkedilmiş kömür ocaklarının yakınlarında bir yerde mola verdik.

Gazipağa'dan Toroslara doğru kıvrıla kıvrıla yükselen bir köy yolunun 50-60 metre kadar uzağında, araziye oldukça yakın bir tepeciğin yamacındaydık. Araziye uzanmış, bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da 5-6 kilometrelik bir derinliğe kadar görüş ağımızda kalan yolu gözlüyorduk.
Sanırım öğle sularıydı, bir kamyonun yokuş yukarı çıktığını farkettik. Dürbünle kamyonu seçmeye çalışırken kasanın tıka basa yolcu dolu olduğunu farkettik. Kuşkulanılması gerekli bir durum diye düşündükse de, tümünün sivil giysili olması bizi rahatlattı. Yörede köyler arası yolcu taşımacılığı kamyonlarla yapıldığı için bunlar da evlerine giden köylüler olmalıydı.

Kamyondakiler sivil giydirilmiş askerlermiş, bir ihbar üzerine bizi yakalamaya geliyorlarmış. Kamyon tam hizamıza gelip durunca yanıldığımızı anladık. Artık çok geçti. Askerler çoktan üzerimize kurşun yağdırmaya başlamıştı. Yamaçtan aşağıya düşe kalka kaçarken arada bir de dönüp seri atışlar yaparak peşimizden gelmelerini engellemeye çalışıyorduk.

Aşağı yukarı yarım saat böyle geçtiyse de, onları atlatmayı başaramadık. Bütün mermilerimiz tükendiğinde, gözümüze ilişen bir kulübeciğe girip saklanmaya karar verdik. Ne var ki, kulübeye girdiğimiz görülmüş olmalı ki, az sonra kulübeyi taramaya başladılar. Çaremiz kalmamıştı, teslim olacaktık.

Kulübeden "Teslim oluyoruz" diye bağırarak çıktığımızda, askerlerden biri "Komutanım işte Ahmet bu!" diye bağırmaya bağladı. Uzman çavuş Hurşit, öne doğru çıkarak bir şarjör dolusu mermiyi üzerimize boşaltınca, ben bacağımdan, Ahmet de kasığından yaralanmıştı. Hemen orada üzerimize çullandılar, döve döve kamyona sürüklediler. Dayak faslı kamyonda da devam etti.
Gazipaşa�ya tekme tokat dipçik darbeleriyle saatlerce süren bir yolculuktan sonra varabildik. Belli ki kan kaybından ölmemizi istiyorlardı. Normalde bir saati bulmayan yolu dört saatte almıştık.

Gazipaşa�ya vardığımızda ikimiz de baygın haldeydik. Gene de bizi hastaneye götürmediler, doğruca karakola alıp işkenceye devam ettiler. Neden sonra hastaneye kaldırıldığında Ahmet yaşamıyordu. Otopsi raporunda yazıldığı gibi, 'ölümcül bir yarası olmadığı halde, kan kaybından' ölmüştü.

Ahmet militanlığının yanısıra neşeli, dost canlısı tavırlarıyla da kendisini çok sevdirmiş bir arkadaşımızdı. Şakacılığını hiçbir zaman elden bırakmaz, en zor anlarda bile çevresine neşe saçmaktan geri durmazdı. Onun yaşam dolu, cıvıl cıvıl kişiliğine ölümü yakıştırmak, benim için gerçekten zor oldu."


Sadi EKİZ

1956 - 30 Ekim 1980

1956 yılında Fatsa Bolaman'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Lise yıllarında henüz belirgin bir politik tutumu yoktu. Devrimci düşüncelerle ilk kez Fatsa Kapalı Cezaevi'ndeyken tanıştı. Babasının karıştığı bir öldürme olayıyla ilgili olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı.

1977 Temmuz'unda, kaldığı koğuşa gelen dört devrimci tutukludan etkilendi, onlarla kısa sürede arkadaş oldu. Onların tahliyesinden sonra da devrimcilerle ilişkisini sürdürdü. 1977 sonunda cezaevinden çıktı ve geçimini sağlamak için şoförlük yapmaya başladı. 1979 yılında evlenen Sadi Ekiz'in bu evlilikten 'İnan' adında bir çocuğu oldu. Aynı yıl Fatsa Belediyesi'nde işe başladı; Fikri Sönmez'in şoförüydü. Belediye çalışanlarının örgütlenme çalışmalarına katıldı.

1980 Temmuz'unda gündeme gelen Nokta Operasyonu'nun ardından arkadaşlarıyla birlikte kırsal kesime çekildi. 1980 Ekim'inin son haftası içinde yakalandı. 30 Ekim 1980'de sorgulanacağı söylenerek polisler tarafından Çullu Tepesi'ne götürüldü. Burada "kaçıyor" denilerek kurşuna dizildi.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Sadi, Çullu Tepesi'ne götürülmek üzere nezaretten çıkarıldığında gördüğü işkencelerden dolayı yürüyemeyecek durumdaydı. İki asker kollarına girerek Sadi'yi yürütmeye çalıştılar. Ayakları patlamış, yüzü gözü kan içindeydi. Sadi'nin bu şekilde kaçması ya da kaçmaya kalkışması mümkün değildi."

Yıllar sonra Sadi Ekiz olayının ardındaki gerçeği Askeri Savcı Halit Cengiz açıkladı. Halit Cengiz, Fatsa Devrimci Yol davası iddianamesini hazırlamıştı. İddianame hazırlık döneminde işkence tehdidiyle rüşvet almak vb. suçlardan yargılandığı ve 29.5 yıl ceza aldığı davanın tutanaklarında olayı şöyle ifade ediyordu: "... Fatsa, Çullu Tepesi'nde infiale kapılarak militan Sadi Ekiz�i kurşuna dizen görevliler hakkında takipsizlik kararı verdim.�

Fatsa Devrimci Yol davası sanıkları, bu olayın araştırılması ve olaya karışmış görevliler hakkında soruşturma açılması için mahkemeye müracaat ettilerse de, mahkeme bu talebi reddetti.


Özbil ARAS

1961 - 31 Ekim 1980

1961 yılında Şavşat'ın Ziyaret Köyü'nde doğdu İlkokulu köyünde, ortaokulu Şavşat'da okudu. Devrimci Yol hareketine Şavşat Lisesi'nde okuduğu yıllarda katıldı. Anti-faşist mücadele içindeki etkin konumu nedeniyle Şavşat Lisesi'nden Murgul Lisesi'ne sürüldü.

Murgul Lisesi faşist işgal altındaydı. İşgale karşı yürütülen mücadele sırasında faşistler tarafından bıçaklandı ve ağır yaralandı. İyileşmesinin ardından bu kez Murgul Lisesi'nden sürüldü, liseyi Ardanuç'ta bitirdi.

Özbil Aras, lise yıllarında oluşan mücadeleci kişiliğiyle, Artvin'de sevilen, güvenilen bir devrimci olarak tanınıyordu. 1980 yılı başlarında aranır duruma düştü. Takip altında olmasına rağmen mücadele dışında kalmadı. Bir defasında saklandığı köy evi sarıldığı halde köylülerin de yardımıyla çemberi yarıp kurtulmayı başardı.
12 Eylül'den sonra Cuntaya karşı mücadeleyi kırsal alanda sürdürme kararı alan devrimcilere katıldı.

31 Ekim 1980 günü Şavşat'ın Kireçli Köyü'nde öldürüldü. Dağda yeterli barınma olanağından yoksun oldukları için Şener Yazar'la birlikte sabahın erken saatlerinde. Kireçli Köyü'ne indiler. Jandarma köyü bastığında kaçmaya çalıştılarsa da köyden çıkamadılar. Uzun süren bir çatışmanın sonunda önce Şener Yazar, ardından Özbil Aras öldürüldü. O gün de çemberi yarıp çıkma şansı varken, geride kalan Şener Yazar'ı yalnız bırakmamak için bu şansını kullanmadığı söylenir...


Harun GÖKKAYA

1959 - 31 Ekim 1980

Harun, 1959 Çardak doğumluydu. Çok küçük yaşta babası, ölünce ilkokuldan sonra zanaat öğrensin diye terzi yanında çalışmaya verildi. 1976-1977 yıllarında devrimci düşüncelerle tanıştı.

Küçüklüğünden beri insanlarla çok yakın ilişki kurabilen sevimli bir kişiliği vardı.

Denizli'de gençlik hareketi içinde ve kırsal bölge içinde çalışmalarda bulundu. Kırsal bölgelerde gittiği her yerde sıcak insan kişiliği ile ilgi topladı.

Öldürüldükten 5-6 yıl sonra evinde kaldığı yaşlı bir ana onun elbiselerini hala sakladığını "o benim yetimimdi, kendi evlatlarımdan, kendi canımdan çok severdim onu" dediği hala anlatılır.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"1979 yılında bir astsubayın öldürülmesi olayından yargılanmış, fakat serbest bırakılmıştı. Buldan taraflarında dolaştığı tespit edilmişti. Pusuya düşürüldüğünde jandarmaların başındaki komutanları özellikle Harun'un öldürülmesini istemişti. Ve Denizli'de herkesin güleç yüzüyle hatırladığı, babasız büyümenin ezikliğiyle karışık alçakgönüllü, inançlı bir insanı yitirmenin acısı 31 Ekim 1980 gününü unutulmaz bir gün olarak yaşattı. Ve onu tanıyan hepimiz, sanki şimdi yanımıza gelip, 'yav dayı nere gitcesek, gidem gari" diyeceğini bekler gibiyiz. Harun, seni seviyoruz ve hiç mi hiç unutmayacağız."


Şener YAZAR

1964 - 31 Ekim 1980

1964 yılında Şavşat'ın Ziyaret Köyü'nde doğdu. İlkokulu kendi köyünde, ortaokul ve liseyi Şavşat'da okudu. Devrimci düşüncelerle Şavşat Lisesi'nde okurken tanıştı.

Kısa bir devrimcilik yaşamının ardından 12 Eylül gelince kırsal kesimdeki mücadeleye katıldı.

31 Ekim 1980 günü Şavşat'ın Kireçli köyünde jandarmayla girdikleri çatışmada Özbil Aras'la birlikte öldürüldü. Henüz 16 yaşındaydı.


Özgüç TUNCAY

1957 - 5 Kasım 1980

1957 yılında Artvin merkeze bağlı Oruçlu Köyü'nde doğdu. Küçük yaşta geçirdiği bir kaza sonucunda sağ gözünü kaybetti. İlkokulu köyünde, ortaokulu ise Artvin'de okudu. Ailesinin ve özellikle aydın bir insan olan babasının etkisiyle henüz ortaokul yıllarında sol düşüncelere yakınlık duymaya başladı.

Lise eğitimi için Ankara'daki ablasının yanına gitti ve Ankara Ticaret Lisesi'ne kayıt yaptırdı. Cesareti ve ataklığıyla, faşistlere karşı yürütülen mücadelenin etkili unsurlarından biri oldu. Ayrancı'da faşistler tarafından pusuya düşürülüp kurşunlandıysa da yara almadan kurtuldu. Okul idaresinin de dikkatini çekince Özgüç Tuncay henüz birinci yılın sonunda tasdikname aldı. Bunun üzerine Artvin'e dönerek Artvin Ticaret Lisesi'ne kayıt yaptırdı.

Bu yıllarda Artvin'de anti-faşist mücadelenin önde gelen isimlerinden biri oldu. Sudan nedenlerle sık sık tutuklanıyor, işkenceye maruz kalıyordu. Liseyi bitirdikten sonra tüm zamanını devrimci mücadeleye ayırdı. Dönemin Artvin Valisi, Özgüç Tuncay'a rastladığı yerlerde ya da bizzat yanına getirterek devrimci çalışmaları bırakması için kendisine iş teklif ederdi. Özgüç Tuncay bu tekliflere kulak asmaz, güler geçerdi.

1979 başlarında bir faşistin ölümüyle sonuçlanan bir kavgadan dolayı tutuklanıp Artvin Cezaevi'ne konuldu. İçerde uzun süre kalmadı. Arkadaşlarıyla birlikte kazdıkları 32 metrelik bir tünelden firar etti. Bir süre Artvin'in değişik bölgelerinde faaliyet gösterdikten sonra,1980 Şubatında Fatsa'ya geldi. Çamaş bölgesinde siyasi ve askeri sorumluluklar üstlendi.

Sağ gözü görmediği için bölgede 'Kör Namık' adıyla anılırdı. Faşistlerin geriletildiği her eylemin ardında onun olduğu düşünülür, "Bu işi mutlaka 'Kör Namık' yapmıştır" denirdi. Öyle ki, operasyonlardan başarısızlıkla dönen askerlerin bile "çatışmada Kör Namık da vardı" bahanesine sığındıkları söyleniyordu.

12 Eylül'den sonra arananlar listesinin başındaydı. Devrimci çalışmalar dışındaki zamanını sığınakta geçiriyordu. Önceleri Aslancami Köyü yakınlarındaki bir sığınakta kalırken, Bolu Komando Tugayı'nın bölgeye gelip operasyonlara başlamasından sonra, yer değiştirip Yalvaç Köyü üzerindeki Kurşunçal ormanındaki bir sığınağa yerleşti.

5 Kasım 1980 tarihinde bu sığınaktayken askeri birliklerle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

Özgüç Tuncay'ın bulunduğu yeri askerlere gösteren kişi, bölgede, 'Tren Nuri' adıyla tanınan Nuri Aydın'dı. Devrimcilerle ilişkisi olan Nuri Aydın 4 Kasım sabahı askerler tarafından yakalanıp sorguya alındı. Nuri Aydın'a ilk olarak 'Kör Namık'ın yerini sordular. Nuri Aydın, yerini tam olarak bilmediğini ancak bölgeyi gösterebileceğini söyleyerek, askerleri Kurşunçal ormanına götürdü. Önce bölge kuşatma altına alındı, ardından karış karış aramaya başladılar. Arama sırasında bir askerin ayağı toprağa gömülünce terkedilmiş bir sığınak buldular. Kurşun ve bomba yağmuruna tutulan sığınakta kiınsenin olmadığı sonradan anlaşıldı.

Ancak bu sırada Özgüç Tuncay da çok yakınlarda başka bir sığınaktaydı. Yanında kendisine yiyecek, giyecek getiren 16-17 yaşlarında genç bir arkadaşı vardı. Silah sesleri duyulunca Özgüç Tuncay, kendi sığınağının tespit edildiğini düşünerek, yanındaki arkadaşına "Silah sesleri kesilince sen çıkıp teslim ol, ben çatışacağım" dedi. Arkadaşı itiraz ettiyse de Özgüç Tuncay sert tepki gösterdi. Bunun üzerine silah sesleri durunca, genç arkadaşı sığınaktan çıkıp teslim oldu. Böylece askerler, gerçek sığınağın yerini öğrenmiş oldular. Önce sığınağı yaylım ateşine tuttular, Özgüç Tuncay, açılan ateşe karşılık verince bu kez sığınağı bombaladılar. Sığınak tamamen tahrip olunca iyice yaklaşıp dakikalarca taradılar. Sığınağa girdiklerinde Özgüç Tuncay'ın delik deşik olmuş cesediyle karşılaştılar.
Cunta güçleri, Özgüç Tuncay'ın gerçek kimliğini bilmiyorlardı. Kamuoyuna yapılan açıklamada onun MLSPB yöneticisi 'Kerim Mete Sonatılgan' olduğu açıklandı. Böyle sanıyorlardı. Fatsa Belediye Mezarlığına gömdüler. Daha sonra ablası cenazesine sahip çıktı ve onu buradan çıkartıp Artvin'e götürdü.


Ayşe MAKAR

1962 - 15 Kasım 1980

1962 yılında Fatsa'da doğdu. İlk ve ortaokulu Fatsa'da tamamladıktan sonra aynı yerde lise öğrenimine başladı. Ayşe Makar'ın eğitime başladığı dönemde Fatsa Lisesi yoğun faşist saldırılara sahne oluyordu. Faşist müdür Abdullah Barın'ın öğrenciler üzerinde uyguladığı baskı, sürgün ve yıldırma politikaları, liseden ve lise dışından faşistlerin devrimci-demokrat öğrencilere yönelik sopalı-bıçaklı saldırıları ve her saldırının ardından okula gelen polislerin faşistleri değil, devrimcileri gözaltına alması, Ayşe Makar'ı etkileyen olaylar oldu. Bu dönemde devrimci düşüncelere yakınlık duydu.

Lise öğreniminin ikinci ve üçüncü yılında gerek lisede, gerekse Halkevi bünyesinde çeşitli görevler üstlendi. 14 Ekim 1979 Belediye seçimlerinde lise son sınıftaydı. Birkaç kız arkadaşıyla birlikte Evkat-Mandıra mahallesinde kampanya çalışmalarını yürüttü. Bu mahalleden Fikri Sönmez'e yüzde 70 oranında oy çıktı. Sonraki dönemde okuldan ayrılarak tüm zamanını devrimci hareket içindeki faaliyetlere ayırdı.

Ayşe Makar, bir süre kendi mahallesi olan Kurtuluş'ta çalıştıktan sonra "Çamura Son Kampanyası" sırasında Sakarya mahallesinde, ardından Mandıra mahallesinde faaliyet gösterdi.

1980 Mayısından sonra Aslancami bölgesine geçti. Burada yöre halkının, özellikle kadınların çalışmalara katılmasında çok önemli payı oldu.

Ayşe Makar, Nokta Operasyonu'nun ardından kırsal kesimde sürdürülen direniş mücadelesine katıldığında henüz 18 yaşındaydı.15 Kasım 1980'de bulundukları sığınakta Kemal Özdemir'le birlikte öldürüldü.


Kemal ÖZDEMİR

1950 - 15 Kasım 1980

1950 yılında Fatsa'nın Kılıçlı Köyü'nde doğdu. Öğrencilik yaşamı kısa sürdü. İlk öğrenimini köyünde taınamladıktan sonra Fatsa Ortaokulu'nu bitiremeden ikinci sınıftan ayrıldı. Okuldan ayrıldığında 15-16 yaşlarında olan Kemal Özdemir, ilk gençlik döneminin ardından Fatsa'da kıraathane işletmeciliği yapmaya başladı. O yıllarda henüz belirgin bir politik tutumu yoktu, Fatsa'nın tanınmış "kabadayı"larındandı. Daha sonraları, arkadaş çevresinin ve özellikle 1974 yılında cezaevinden çıkan Fikri Sönmez'in etkisiyle devrimcilerle ilişki kurdu. Bu ilişki içinde kendisini geliştirirken faşistlerle olan kavgalarda da ön saflarda yer alıyordu. Ancak Kemal Özdemir'in devrimci harekete bütünüyle katılımı 1977 yılında oldu. Çok sevdiği arkadaşı, Fatsa Halkevi Başkanı Kemal Kara'nın faşistler tarafından öldürülmesi, Kemal Özdemir'in hayatında bir dönüm noktası oldu.

İşlettiği "Yoldaş Kıraathanesi", devrimcilerin sürekli toplandığı bir mekandı. 1977 yılında fındık mitingi yapılması kararı alındığında, miting öncesi düzenlenrnesi planlanan "Küçük Köylü Kurultayı" için iki arkadaşıyla birlikte bir hafta içinde 11 köy dolaştı. Kurultay, başarısızlıkla sonuçlandıysa da toplantıya gelen 8 delegeden 5'i Kemal Özdemir'in bölgesindendi.

Kemal Özdemir'in köy örgütlenmesi çalışmalarına ilk katılımı, kendi köyünde bir köyodası açma girişimiydi. Koyu AP'li olan babasının engellemesiyle karşılaştı. Esasen babasının muhalefeti siyasal nedenlerden çok, tek erkek çocuğu olan Kemal Özdemir'in hayatı konusunda duyduğu endişeydi. Nitekim, Kemal Özdemir'in öldürülmesinden sonra onun davasına duyduğu saygıyı açığa vurmuş, oğlunu kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle kısa süre sonra ölmüştü. Kemal Özdemir, bir süre babasının yatışmasını bekledi ve girişimini sonuçlandırarak Kılıçlı Köyodası'nı açtı. Köyodası başta gençlerin, zamanla orta yaşlıların, giderek kadınların ve yaşlıların okuma, oturma ve toplantı salonu haline geldi.

Kemal Özdemir, sonraki dönemde çalışma alanını genişletti; aralarında Kılıçlı, İnönü, Tepecik, Aslancami'nin de bulunduğu 10 kadar köyü kapsayan bir alanda inisiyatif sahibi oldu. Teorik eksikliklerini, kitleleri örgütleme ve harekete geçirme yeteneğiyle kapattı. Çalıştığı bölgedeki Direniş Komiteleri'nin kuruluşu büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle Kılıçlı, Aslancami, Eskiköy birimlerinde onun yetiştirdiği onlarca insan devrimci hareketin kadroları haline geldiler. Yıllardır derinleşmiş bir yaraya dönüşen Aslancami ve Eskiköy Belediyeleri arasındaki düşmanlığı ortadan kaldırmada, diğer devrimci arkadaşlarıyla birlikte gösterdiği başarı, her iki köy halkının da Devrimci Yol saflarına katılmasında başlıca etkenlerden biri oldu.

Kemal Özdemir, yöre halkıyla çok iyi diyalog kurabilen, halkın örf ve adetlerine saygılı, düğünde-dernekte onlarla kolayca kaynaşan bir insandı. Saz çalar, türkü söylerdi. Özellikle çevresindeki insanlarda büyük bir güven duygusu uyandırırdı. 1972 yılında evlenen Kemal Özdemir'in Sevinç, Nezahat, Mahir ve Çiğdem isimlerinde 4 çocuğu vardı.

Kemal Özdeınir'in eşi anlatıyor:

"En beğendiğim özelliği, dürüst ve güven verici oluşuydu. Düşüncelerine önceleri karşı çıkıyordum; ancak anlattıklarını anlamaya başlayınca ona yardımcı olmaya çalıştım. Eşimin başına gelebilecekler konusunda bazı korkularım vardı. Ama, böyle birşeyi aklıma bile getirnıek istemediğimden olacak, öldürüleceğini hiç düşünmemiştim."

Kemal Özdemir 15 Kasım 1980 tarihinde Ayşe Makar'la birlikte bulundukları sığınakta öldürüldü. Bölgede 'Tren Nuri' adıyla tanınan Nuri Aydın, yakalandığı gün askerlere Özgüç Tuncay'ın yerini göstererek öldürülmesine neden olmuştu. Aradan 15 gün geçmiş, sorgucular ondan şimdi de Kemal Özdemir'in yerini göstermesini istiyorlardı. Bu takdirde üzerindeki bir cinayeti (siyasi bir olay değildi) hasıraltı edeceklerini söylediler.

Tren Nuri'nin ihanetini yaşayanların anlatımına göre olaylar şöyle gelişti:15 Kasım günü, Aslancami yakınlarında Tren Nuri sanki o gün yakalanmış ve askerlerin elinden kurtularak kaçmış izlenimi yaratmaya çalışılarak bir mizansen düzenlendi. Tren Nuri, Kemal Özdemir'in bulunduğunu düşündüğü sığınağa doğru 'kaçtı'. Sığınağa vardığında kimseyi bulamayınca, çevrede olabilecekleri düşüncesiyle bağırarak yardım istedi. Yanılmamıştı, nitekim az sonra Kemal Özdemir, yanında Ayşe Makar olduğu halde ağaçların arasından çıkıp geldi. Tren Nuri, onlara senaryoyu anlattığında inanmamak için bir neden görmediler ve yanlarına alarak bir başka sığınağa gittiler. Sonrasında sığınağın bulunduğu bölgeden uzun uzun silah sesleri duyuldu. Kemal Özdemir ve Ayşe Makar öldürülmüşlerdi.

Yöredeki bir kısım devrimcinin iddiasına göre ise, bu sığınakta sırayla nöbet tutarak uyumaya başladılar. Nöbet sırası Tren Nuri'ye geldiğinde üzerindeki silahla uyumakta olan Kemal Özdemir ve Ayşe Makar'ı öldürdü. Ardından operasyon birliklerine durumu bildirdi. Olaya çatışma süsü vermek için, sığınak uzun süre ateş altında tutuldu. Cesetler sığınaktan çıkarıldıktan sonra üzerlerine onlarca kurşun sıkıldı.

Tren Nuri ise, bütün bunlara rağmen 8 yıl cezaevinde kalmaktan kurtulamadı. Pişmanlık Yasası ile cezaevinden çıktı.


Tevfik KARATAŞ

1933 - 23 Kasım 1980

1933 yılında Çamaş, Akköy'de doğdu. Dostları arasında "İhtiyar" diye anılırdı. Hiç okula gitmemişti. Belli bir işe bağlı, düzenli bir yaşamı olmamıştı, hiç evlenmemişti. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş ve bir "kitap kurdu" olmuştu. Yanında sürekli kitap bulunurdu.

1968'lerden başlayarak, devrimcilerle sürekli ilişki içindeydi.1979'dan itibaren de, militan ve örgütçü özellikleriyle daha da öne çıktı. Çamaş'ta sürdürülen mücadelenin ön saflarında yer aldı.

Tevfik Karataş,12 Eylül'den sonra devrimci dostlarıyla birlikte dağlara çekildi. 24 Ekim günü, Çamaş'taki bir operasyondan, çatışarak kurtuldu ve Terme'ye geçti. 23 Kasım'da, Terme'de kaldığı ev, bir ihbar sonucu öğrenildi ve kuşatıldı. Bir polisin ölümüyle sonuçlanan uzun bir çatışmadan sonra, Tevfik Karataş, kuşatmayı yararak evden çıktı ve evden yüz metre kadar uzaklaştığında vuruldu. Yaralıydı. Hastaneye götürmediler, orada öldürdüler.


Himmet UYSAL

1926 - Kasım 1980

1926 yılında Uşak, Ulubey'e bağlı Küçükkayalı Köyü'nde doğdu. İlkokulu aynı köyde bitirdi. Sonrasında ölümüne dek çiftçilik yaptı.
'Kara dayı' lakabıyla tanınan Himmet Uysal devrimci mücadeleye katıldığında neredeyse elli yaşındaydı. Her türlü saldırıya karşı yılmadı.
Bir arkadaşı anlatıyor:

"Köyünde bir keresinde faşistler, devrimcilere yardım ettiği gerekçesiyle ona işkence yapmışlar ve hiçhir şey öğrenememişlerdi.

1980 Ekim'inde Kurban bayramı namazında camiye geldiklerinde, faşistler amcamıza "Komünist devrim yapacaktınız ha, işte yapın" diyerek 12 Eylül'den sonra köye yerleşen jandarmayı gösterirler. O da belindeki tabancayı çıkarıp "Elbette devrim yapacağız" diyerek konuşan faşisti vurur"

Yakalandıktan sonra Ulubey Jandarma Karakolu'na götürüldü. Orada 45 gün işkence gören Himmet Uysal ifade vermeyi reddetti, yalnızca devrimci olmaktan gurur duyduğunu söyledi. İzmir Buca Bölge Cezaevi'ne gönderildiğinde işkence sonucunda sağlığı o kadar kötüydü ki, hemen hastaneye kaldırıldı. 1980 Kasım'ında ailesine İzmir Devlet Hastanesi'nden öldüğü bildirildi.


Kenan GÜRSEY

1956 - 3 Aralık 1980

1956 yılında Diyardakır'da doğdu. Bir işçi ailesinin çocuğuydu. İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır'da yaptı.

1970'li yılların sonunda devrimci harekete katıldı. Sendikal alanda çalışmalar yürüttü. 1979'da tutuklandı ve 1 yıl cezaevinde kaldı. Cezaevi sonrası mücadeleyi, özellikle askeri alanda sürdürdü.

12 Eylül'den sonra,1 Aralık 1980'de Mardin'de gözaltına alındı. Gördüğü ağır işkenceler sonucu 3 Aralık 1980'de öldü.

4 Aralık 1980 tarihli Otopsi raporunda şunlar yazılıydı:

"Her iki bacağın dış yüzlerinde dizden kalçaya kadar olan kısımlarında, bacakların dış yüzlerini tamamen kaplamış vaziyette yaygın morartı ve ekimoz, bacakların ön yüzünde diz ve ayak bilekleri arasında keza yaygın morluk ve ekimozla ayrıca sol bacakta dört adet, sağ bacakta diz hizasına rastlayan dış yüzünde göz merceği büyüklüğünde darp izleri ve her ayakta şişlik ve ödem, sağ el avuç içi parmak uçlarında şişlik tarzında ödem, omuzun arka nahiyesinde iki adet yirmi beş kuruş cesametinde ekimoz, sol meme hattı üzerinde on ikinci kosta üzerinde göz merceği büyüklüğünde ekimoz... Baş açıldığında her iki paryatal kemik arka kısım oksipital kemiğin üst kısmındaki adalelerde hafif ekimoz olduğu... Her iki hemisferi üst arka kısmında meninlıs altında pıhtı şeklinde 3-4 cm ebatında kan pıhtısı, göğüs açıldığında sternomun orta kısmında adalelerin üzerinde 4-5 cm ebadında ekimoz olduğu. Her iki akciğerin alt lop arka ve alt kısımlarında ekimoz ve buna bağlı ödem görüldüğü, lomber bölge ve bacaklara yapılan derin oklarla morartıların ekimoz olduğu anlaşılmış..."

Bu rapora rağmen Avni Karabaş, Enver Köse, Ali Demirtaş, Hilmi Özer, Akın Küçük, Cemalettin Erkin ve Kadir Hayta hakkında açılan dava "sanıkların suçu işledikleri konusunda yeterli ve inandırıcı deliller elde edilemediğı" gerekçesiyle beraatla sonuçlandı. Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı.


Bayram LAFÇI

1959 - 3 Aralık 1980

1959 yılında Amasya'nın Kayacak Köyü'nde doğdu. Devrimci düşüncelerle Amasya Ticaret Lisesi'nde tanıştı ve Devrimci Gençlik hareketi içinde yer aldı. Liseden sonra Amasya Eğitim Enstitüsü'ne devam etti. Mezun oldu ama öğretmenlik yapmadı. Amasya'daki anti-faşist mücadelenin önde gelen isimlerinden biriydi. Dere, Fethiye ve Üçler mahallelerinde faşist işgallerin kırılmasında önemli etkinliği oldu.1979 yılında faşistlerle çıkan bir çatışmanın ardından tutuklandı. Amasya Kapalı Cezaevi'nda çıkan ve 4 gün süren isyanın örgütleyicilerindendi. Cezaevinden çıktıktan sonra da devrimci faaliyetlerine devam etti. 1980 Haziran'ında bir faşistin vurulması olayı nedeniyle aranmaya başladı. Bir süre Yeni Çeltek bölgesinde çalıştı.

12 Eylül sonrasında kırsal kesimde örgütlenen direniş hareketi içinde yer aldı. 3 Aralık 1980'de Havza yakınlarında jandarmayla girdiği silahlı çatışmada öldürüldü. Bölgede 3 ayrı grup oluşturulmuştu. Bayram Lafçı'nın grubu Havza Ağırhasan bölgesindeydi. Gruplar 5-6 kişiden oluşması gerekirken o gün kimi olağanüstü gelişmeler nedeniyle kampta toplananların sayısı 13'ü bulmuştu. 2 Aralık günü kamp yakınlarına gazel toplamaya gelen köylüler tarafından farkedildiler ve jandarmaya ihbar gitti. Aynı gece bulundukları yer geniş bir çembere alındı. 3 Aralık sabahı saat 8.30 sularında çembere alınan gruba askeri birliklerden ateş açıldı. 300-400 kişilik bir askeri güç vardı. Direniş birliği ateşe karşılık vererek çemberi yarmayı denedi. Bu esnada gruptan iki kişi yaralandı. Yaralananlardan biri Bayram Lafçı'ydı. O, çemberin içinde kaldı. Arkadaşları kuşatmadan çıkana kadar onları korudu. Cephanesi bitince yakalandı. Yaralı olduğu halde ayaklarından jipe bağlayıp Suluova'ya kadar sürükleyerek öldürdüler.

Ailesine teslim edildiğinde jipe bağladıkları kemer hala ayaklarındaydı.


Duran KÖSE

1962 - 9 Aralık 1980

1962'de Samsun'un Ladik İlçesi'ne bağlı Köseoğlu Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Suluova'da okudu. Devrimci çalışmalara 1977 yılında girdiği Havza Lisesi'nde katıldı.12 Eylül'den sonra kırsal kesimdeki direniş hareketine katıldı. 9 Aralık 1980'de Havza Mürsel Köyü yakınlarında askeri birliklerle çıkan çatışmada öldürüldü

Duran Köse, 3 Aralık'ta Havza yakınlarında çıkan, Bayram Lafçı ve Adem Özer'in ölümüyle sonuçlanan çatışmanın ardından.bölgeyi terketmeyi başaran grubun içindeydi. Takip eden günlerde önceden ilişkili oldukları köylerde toparlanan ve ikmal yapan grup, durumu değerlendirip çatışma bölgesinden uzaklaşma kararı verdi. Bu karar doğrultusunda yola çıktılar.

Bir gece konakladıkları Ladik'in Sarıgazel Köyü'nde ihbar edildiler. Hızla köyü terkedip yola çıktılarsa da 9 Aralık sabahı Havza - Ladik arasında askeri birliklere rastladılar. Bölgedeki operasyon genişletilerek sürdürülüyordu. Çamur içinde ve çok güç koşullarda öğlene kadar yol alarak Havza Mürsel Köyü yakınlarına geldiler. Takip edildiklerini anlamışlardı.

Köy yakınlarında traktörle tarlada çalışan iki köylüye rastladılar. Grubun içinden bazıları köylülerin akrabalarını tanıyordu, devrimcilere yakın bir aileydi. Onlardan traktörü istediler. Köylüler askerlerden korktukları için traktörü vermek istemediler. Bunun üzerine zorla almayı düşündülerse de vazgeçtiler ve yollarına yaya devam ettiler. Ankara - Samsun Asfaltına yaklaştıklarında ikiye ayrılmaya karar verdiler.

Önden giden 3 kişilik grup yolun boş olduğu bir anda asfaltın karşısına geçti. Bir süre bekledikten sonra arkada kalan grup da asfaltı geçti ama bu esnada üzerlerinden geçen bir helikopter tarafından görüldüler. Bu durumda en azından önden giden grubun takipten kurtulması için ters istikamete dönerek yol almaya çalıştılarsa da motorize birlikler tarafından kıstırıldılar. Çatışma 3 saatten fazla sürdü.

Açılan ateş sonucu isabet alan helikopter zorunlu iniş yaparak devre dışı kaldı

3 saatin sonunda cephaneleri biten devrimcilerden Duran Köse ölmüştü, Ekrem Savcı ve Mehmet Kök ise yaralanmıştı. Operasyon Suluova-Çeltek-Havza Asayiş Bölge Komutanı Yüzbaşı Atasoy Fitos tarafından yürütülmüştü. Yaralılar öldürülen arkadaşları Duran Köse'yle son yolculuklarını birlikte atıldıkları bir traktör römorkunda yaptılar Havza'ya kadar.


Adem ÖZER

1958 - 9 Aralık 1980

1958 yılında Çorum'un Iskilip İlçesi Kılıçdere Köyü'nde doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. 1974'de henüz 16 yaşında iken bir kan davası olayı nedeniyle cezaevine girdi. Devrimci düşüncelerle ilk tanışması cezaevinde oldu. Ciddi bir eğitimi olmadığı halde bu süre boyunca, çok yoğun olarak okudu, tartıştı. Kendisini tanıyanları şaşırtacak bir gelişme gösterdi. Cezaevindeki devrimciler arasında, ideolojik-teorik konularda görüşleri özellikle dikkate alınan yetkin bir kimlik kazandı.
1979 başlarında Sivas Yarı Açık Cezaevi'ne sevkedildi. Tahliyesine az bir süre kaldığı halde firar etti, Çorum'a giderek devrimci harekete katıldı.1979 Temmuz'unda katıldığı bir banka soygunu sırasında ağır yaralı olarak yakalandı ve Çorum Cezaevine konuldu. Buradan da firar etti, Amasya Suluova'ya giderek devrimci faaliyetlerini bu bölgede sürdürdü.

12 Eylül'den sonra kırsal kesimde oluşturulan silahlı direniş birlikleri içinde yer aldı. Adem Özer bölgede oluşturulan 3 gruptan birinın sorumluluğunu yürütmekteydi. 9 Aralık 1980 günü Havza - Ladik arasındaki kırsal kesimde jandarmayla çıkan silahlı çatışmada öldürüldü.

Adem Özer Aralık başında kendi grubundan bir arkadaşıyla birlikte bir sorunu tartışmak üzere Havza Ağırhasan bölgesindeki grubun kamp yerine geldi. Bir ihbar sonucunda 3 Aralık günü uğradıkları jandarma baskınından Bayram Lafçı'yı kaybederek çıktılar. Ancak bu ilk çatışmanın ardından bölgeye takviye birlikleri geldi. Havadan helikopterle, karadan motorize birliklerle takibe alındılar. Boğaziçi mevkiine kadar ulaşan Adem Özer'in yeri helikopter tarafından tespit edildi ve çember içine alındı. Çatışma akşam saatlerine kadar sürdü ve Adem Özer bu çatışma sonunda öldürüldü.

Adem Özer'in gerçek kimliği bölgede bir kaç kişi dışında bilinmezdi. Halk onu "Ali Hoca" adıyla tanırdı. Öldürüldüğünde üzerinden Mehmet Demirkıran adına düzenlenmiş sahte bir kimlik çıktı. Gerçek kimliği devlet güçlerince tespit edilemeyen Adem Özer kimsesizler mezarlığına gömüldü. Aylar sonra İskilip Savcısı, Adem Özer'in babasına resmini gösterdiğinde gerçek kimliği ortaya çıktı. Daha sonra Suluova'da doğan çocukların kimine Adem, kimine de Özer ismi verildi.


Behçet DİNLERER

1954 - 13 Aralık 1980

1954 yılında İstanbul'da emekçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Lise yıllarında katıldığı bir daktilo yarışmasında Türkiye birincisi oldu.

1974 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne girdi. Beşevler bölgesindeki faşist işgallere karşı yürütülen mücadele içinde yer aldı. Bu süreçte Devriınci Gençlik çevresine katıldı. 1975 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girdi. Devrimci çalışmalarını ODTÜ'de ODTÜ-DER bünyesinde sürdürdü. Ankara Yüksek Öğrenim Derneği'nin (AYÖD) kurulmasından sonra Ankara'da yüksek okullardaki faşist işgallerin kırılması çalışmalarına etkin olarak katıldı. 1975 yılı sonlarında çıkmaya başlayan Devrimci Gençlik Dergisi'nin ilk çalışanlarından biri oldu.

1976 yılında, devrimci çalışmaları örgütlemek için Antalya bölgesine gitti. Burada hareketin temellerini attıktan sonra Ankara'ya döndü ve ardından aynı amaçla Adana'ya gitti. Başlangıçta Adana'da ciddi bir varlığı olmayan devrimci hareketin bölgedeki örgütlenmesinde Behçet Dinlerer'in büyük payı oldu. Sonraki dönemde, Behçet Dinlerer, Adana il sorumluluğunun yanısıra Çukurova bölgesinde devrimci hareketin koordine edilmesi sorumluluğunu da üstlendi.

1979 yılında sol içi bir çatışmada ağır yaralandı. MİT ve Emniyet mensuplarının, bulunduğu hastaneye düzenleyecekleri bir operasyon haber alınarak arkadaşları tarafından kaçırıldı ve uzun süre tedavi gördü. Bu tedavi dönemi, 1976 yılında yaptığı evlilik sonucu doğan oğlu Ali Fuat'ı görme ve bir süre birlikte olma imkanı yarattı.

İyileştikten sonra devrimci hareketin güçlenmesine yönelik çalışmalar için Antep bölgesine gitti. Kısa bir süre sonra Ankara'ya döndü ve Ankara il örgütlenmesinde yer alarak bölge çalışmalarını yönlendirdi. Ankara'da özellikle gecekondu bölgelerinde gelişen devrimci örgütlenmelerin oluşumunda Behçet Dinlerer'in çok büyük emeği geçti.

12 Eylül sonrasında Cunta'ya karşı direnişi örgütleme faaliyeti içindeyken 23 Kasım 1980 günü yakalandı.

Yakalandıktan sonra sorgusu, diğer Devrimci Yolcular gibi Ankara'da DAL grubunda yapıldı. Ankara İli Doğu Bölgesi Devrimci Yol sorumlusu olmakla suçlanan Behçet Dinlerer, DAL'da ağır işkence gördü. DAL'da uygulanan her türlü işkenceye maruz kalmasının ötesinde, sorgu sırasında bir gece polis timi tarafından Elmadağ'a götürüldü. Çırılçıplak soyularak kum torbalarıyla dövüldü ve ardından kara gömülerek saatlerce bekletildi.

Behçet Dinlerer, DAL'da gördüğü işkenceler sonucunda 13 Aralık 1980 tarihinde öldü.

Dr. Ayşe Kars anlatıyor:

(Behçet Dinlerer'in duıumunun ağırlaşması üzerıne kaldırıldığı Tıp Fakültesi Hastanesi Dahiliye Kliniği'nde görevli Asistan Dr. Ayşe Kars'ın Askeri Savcı Nurettin Soyer'e verdiği ifadeden...)
"...Hastanın alt dudağı şişmiş, dişlerinin arkası kanamalı, gözünün altında ekimoz ve sağ kolunun şiş olduğıınu gördüm, dil ve dudakları kupkuruydıı. İki dizinde ve burnıında yara, sağ gözünün altında ve göğsünün yanında ekimoz vardı. Anüs çevresinde morluklar bulunuyordu ve penisinde 1 cm. çapında kabuklu yara göze çarpıyordu. Ağrılarının şiddetinden dolayı zaman zaman bağırıyordu."
Nokta Dergisi, 19 Ekim 1986

Behçet Dinlerer, ölümcül bir durumda hastaneye kaldırıldığında, hastane doktorlarından Dr. Necati Soykan'ı arayan Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celal Sungur şunları söylüyordu: "Hasta 15-20 kişiyi öldürmüş; böyle kişilerin temizlenmesi gerekir. Bu tür kişilerle ilgilenenlerin de sonu kötü olur." (Nokta Dergisi, 19 Ekim 1986). Dekan Celal Sungur'un tehditleri sonucunda hastanede Behçet Dinlerer için adli vaka raporu tutulmadı.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'nın Behçet Dinlerer'in ölümünden sorumlu polisler hakkında açtığı soruşturma, dönemin Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun tarafından engellenmeye çalışıldı. Davanın açılmasından sonra ise Recep Ergun, Tıp Fakültesi Dekanı Celal Sungur, ölüme birinci dereceden sebep olduğu belirtilen polis Tuncay Yağmur ve DAL grubu sorumlusu Komiser Kemal Yazıcıoğlu'nun üzerine gidilmemesini istedi, soruşturmayı yürüten savcıları "Soruşturma polislere zarar vermeden yapılmalı" diye azarladı.

Behçet Dinlerer'in işkenceyle öldürülmesi davasında yargılanan polislerin tümü yargılama sonunda beraat ettiler. Sözkonusu dava halen temyiz aşamasında. (Nisan 1993).

Behçet Dinlerer, arkadaşları tarafından, açıksözlü, kararlı, güleryüzlü ve soğukkanlı bir insan olarak hatırlanıyor.


Sebahattin DEMİR

(...) - 15 Aralık 1980

Ünye'nin Çiğdem Köyü'nde doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini sürdürürken bir yandan çalışıyordu. 1976 yılında girdiği Ünye Endüstri Meslek Lisesi'nde anti-faşist mücadele içinde yer aldı. Sadece kendi okulunda değil, diğer okullardaki faşist işgallere ve saldırılara karşı da mücadele etti. Ünye'nin Fevzi Çakmak mahallesindeki çalışmalara katıldı.

1978'de kurulan Ünye Devrimci İşçi Köylü Derneği'nin kurucularındandı. Üç kez cezaevine girip çıkmış, 1979'da, lise 3. sınıf öğrencisiyken aranır duruma düşünce, kırsal alanda çalışmaya başlamıştı.

1980 Kasımında, Ünye'nin Tekhisar İlçesi'nde buluşan 22 Devrimci Yolcu, şehirde barınma imkanı kalmadığı sonucuna vararak, Kumru-Ericek Yaylası'na çekilme kararı almışlardı. Geride eylem yapmak üzere 6 kişilik bir ekip bırakarak yola çıktılar. 3 Aralık günü Kumru-Ericek yaylasına ulaştılar.

14 Aralık akşamı, geride bırakılan ekip de yaylaya geldi ve tüm grup buluştu. Üç ayrı yayla evine dağıldılar. 15 Aralık sabahı bulundukları evler kuşatılmıştı. Görece daha uygun konumda olan evdekiler, diğer iki evdeki arkadaşlarına yardım etmek için yakındaki dereyi tutmaya çalıştılar. Bu arada, helikopterler üzerlerine bomba yağdırıyordu. Helikopterlerden biri, Ahmet Gürler'in açtığı ateşle, iniş yapmak zorunda kaldı. İlerleyen saatlerde bölgeye yeni takviye birlikleri ve helikopterler geldi. Çatışma 5 saat sürdü.

Çatışmada, ilk vurulan Sebahattin Demir oldu.


Ayhan ESKİCİ

(...) - 15 Aralık 1980

Fatsa'nın, Yukarı Ardıç Köyü'nde doğdu. Yoksul bir ailenin dört erkek çocuğundan ikincisiydi. Babası genç yaşta ölünce, abisi ile birlikte ailesinin sorumluluğunu üstlendi. Ankara ve İstanbul'da inşaat işçiliği yaptı. 1979 ortalarında Fatsa'ya döndü ve seyyar satıcılık yapmaya başladı.

1979 sonlarından başlayarak devrimci çalışmalara katıldı. Gerek kitle çalışmalarındaki becerisiyle, gerekse askerliğini komando olarak yapmış olmasının verdiği yatkınlıkla askeri faaliyetlerde öne çıktı. Nokta Operasyonu sırasında, adı arananlar listesindeydi. Birçok çatışmadan ve pusudan kurtulmayı başardı. 15 Aralık 1980'de Kumru-Ericek Yaylası'nda kuşatmaya alınan grubun içindeydi. Çatışma sırasında bulunduğu evden çıkarak yakınlardaki bir dere yatağına ulaşmayı başardı.
Ancak yaralanmıştı. Çatışmayı burada sürdürdü ve askerler arasındaki faşist muhbirlerden ikisini vurdu; bunlardan Emin Tartı ölürken, Yunus Erdek yaralandı,
Kan kaybından baygın düşünce yakalandı. Helikopterle götürülürken, yolda öldü.


Ahmet GÜRLER

(...) - 15 Aralık 1980

Fatsa'nın Aşağıtepe Köyü'nde doğdu. Orta halli, dört çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğuydu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Fatsa'da okudu. Lise öğrencisiyken, bölgedeki anti-faşist örgütlenmenin öncülerindendi. Fatsa Halkevi'nin kuruluşunda önayak olan insanlardandı.

Bu dönemde, ailesinin ısrarıyla Hollanda'ya gitti. Kısa süre sonra yurda döndü ve devrimci çalışmalarını sürdürdü.

Ahmet Gürler çok iyi bir avcı olduğu gibi, iyi de bir dalgıçtı. Arkadaşları onun zıpkınla yakaladığı birkaç kiloluk kefallerle çektikleri ziyafetleri hala hatırlıyorlar...
1979 sonunda Samsun'daki çalışmalara katıldı. 12 Eylül'ü izleyen günlerde ise, kırsal alana geçti. 15 Aralık 1980'de, Kumru-Ericek Yaylası'ndaki kuşatmada helikopterden atılan bir bombayla öldürüldü.


Ahmet SAKİN

( ... ) - 15 Aralık 1980

Ünye'nin Meydan Köyü'nde doğdu. Ailesi yoksuldu. Ankara ve İstanbul'da inşaat işçiliği yaparak ailenin geçimine katıldı. 1978 başlarında devrimci çalışmalara katıldı. 1980'de, Ünye köylerindeki örgütlenme çalışmalarına katıldı. Aynı yıl Mayıs ayında gözaltına alınıp işkence gördü. Serbest kaldıktan sonra, gördüğü işkencelerin ağır bir izi olduğunu, kalp hastalığına yakalandığını öğrendi. Hastalığına karşın, ağır görevler üstlenmekten kaçınmadı. Kumru-Ericek yaylasındaki çatışmada yara almadı ve çemberi yarmayı başardı. Takip altındayken arkadaşlarından koptu ve kalp krizi geçirdi. İlacını çatışma sırasında düşürmüştü. Krizi atlatamadı. Kış geçip buzlar çözülünce, bir çoban tarafından ağacın birine yaslanıp kalmış gövdesi bulundu.

Kumru-Ericek Yaylası'nda öldürülen Sebahattin Demir, Ahmet Gürler, Ayhan Eskici ve Ahmet Sakin bir zaman sonra arkadaşları Erdoğan Aslan ve Ahmet Özdemir'in dizelerinde türkü oldular...

"Karadeniz, Karadeniz
Fırtınalar içindeyiz,
Dört karanfil verdik sana
Her biri bir engin deniz...

Dağlarda kır çiçekleri,
Sevgi dolu yürekleri,
Doğdu ülkemin üstüne
Güneşten sıcak gözleri.. "


Taner UZUN

1962 - 26 Aralık 1980

1962 yılında Amçin'in Şavşat İlçesi'ne bağlı Şalcı Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Şavşat'da okudu. 1976-77 öğrenim yılında Artvin Ticaret Lisesi'ne girdi. Bu yıllarda Devrimci Gençlik hareketi içinde yer aldı. Sonrasında Yusufeli'nde Devrimci Yol hareketi içinde faaliyet gösterdi, sorumluluklar üstlendi.

1980 başında Şavşat'a geldi. Bir süre burada çalıştıktan sonra, Temmuz ayında faşistlerin belli ölçüde etkinlik yürüttükleri Pınarlı Köyü'ne geçti. Buradaki çalışmaları sonucunda bölgenin en etkin örgütlenmelerinden birinin oluşturulmasında büyük rol oynadı. Köylülerle yakın ve sıcak ilişkiler kurdu. Köy halkının, Şavşat'da düzenlenen Halk Şenliğine onun yazdığı oyunlarla doğrudan katılımını sağladı. 12 Eylül sonrası dağlık kesimde oluşturulan silahlı direniş birliklerinde yer aldı.

26 Aralık 1980 günü Erkan Uzuneminağaoğlu'nun grubuyla buluşmak için geldiği, kendi doğduğu köy olan Şalcı'da askeri birliklerle girdiği silahlı çatışmada, anne ve babasının gözleri önünde, Erkan Uzuneminağaoğlu ile birlikte öldürüldü. Cenazesine, faaliyet gösterdiği Pınarlı Köyü'nün bütün sakinleri, her türlü tehdit ve engellemelere rağmen, 6 saatlik yolu kar altında yürüyerek geldiler.


Erkan UZUNEMİNAĞAOĞLU

1956 - 26 Aralık 1980

1956 yılında Artvin'in Borçka İlçesi'nde doğdu. Demokrat bir ailenin çocuğuydu. 3 kardeşin en küçüğüydü. Ufak-tefek yapısı nedeniyle arkadaşları arasında "Altı otuzbeş" lakabıyla anılırdı.

Ortaöğrenim yıllarındaki isyankar ve atak kişiliği ortaokulu değişik okullarda sürdürmesine neden olmuştu. 1972-73 yıllarında Borçka Ticaret Lisesi'ne girdi. Lise yıllarında devrimci saflarda yer aldı. Liseden sonra Erzurum ******* Üniversitesi'ni kazandı. Bir süre burada okuduktan sonra 1977 yılında Borçka'ya geri dönerek, Devrimci Yol'un bölgede gelişen siyasal faaliyetlerinin önderlerinden biri oldu.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Erkan'ı Karadeniz'deki ilk siyasi çalışmalar sırasında tanıdım. Cıvıl cıvıl, neşe dolu bir çocııktu. İnanılmaz enerjikti. Ufak-tefekti ama doğrusu mangal gibi yürek vardı Borçka'lıydı... Borçka'lıların bir özelliği şivelerini kolay kolay değiştirememeleridir. Yıllarca başka kentlerde yaşayanlarında bile nerdeyse hiç değişiklik olmaz. Erkan da koyu bir Borçka şivesiyle konuşurdu. Okuldayken bir törende şiir okumuş. Yanlış hatırlamıyorsam şiirde "Kızıl kızıl akan Çoruh" diye bir bölüm var. Tabii Erkan o bölümü 'Kizil kizil akan Çoruh" diye okuyor. Peşinden gülüşmeler... O dönemden arkadaşları bu olayı hatırlatır, Erkan'ı kızdırırlardı.

Deli-dolu kişiliğine bir örnek de herhalde evlenme biçimi olmalı. Evlendiği kızı kaçırmıştı. Tam Erkan'a uygun bir davranış..."

12 Eylül'den sonra Artvin bölgesinde oluşturulan silahlı direniş birliğinin soruınluluğunu üstlendi.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"12 Eylül'den sonraydı. Her an ölüm tehlikesi altında yaşadığımız günlerdi. Erkan da sanki öleceğini biliyormuşçasına başına bir şey gelmesi halinde, kızı Diren'i gruptan kim sağ kalırsa ona emanet ettiğini söylerdi. Diren'in iyi bir insan, iyi bir devrimci olarak yetişmesini istiyordu."

Erkan Uzuneminağaoğlu 26 Aralık 1980 tarihinde Şavşat'ın Şalcı Köyü'nde askeri birliklerle girdiği çatışmada Taner Uzun'la birlikte öldürüldü.

Erkan Uzuneminağaoğlu'nun sorumluluğundaki silahlı direniş grubu, Şavşat'ta gerçekleştirilen bir eylemin ardından 24 Aralık 1980 günü kırsal kesime çekilerek Şalcı Köyü'ne geldi. İki gün köyde kaldılar. 26 Aralık sabahı Yzb. Mustafa Eken komutasındaki askeri birlik operasyon amacıyla köyü sardı. Nöbetçiler askeri timi geç farkeltiler. Buna rağmen havaya uyarı ateşi açtılar.

Olayın bir tanığı anlatıyor:

"Nöbetçiler ateş açar açmaz Erkan ve yanındaki 3 arkadaşı bulundukları evden dışarı fırladılar. Köyün yanındaki tepeye doğru çekilirlerken askerlerle karşılaştılar; çatışma köyün içinde başladı. Gruptaki iki kişi koruma ateşi altında tepeye vardılar. Sonra Erkan da onların yanına ulaştı. Geride bir tek Taner kalmıştı. Tepedekilerin yoğun koruma ateşi altında o da tepeye yöneldi ama yolun yarısında vuruldu. Bunun üzerine Erkan geri dönüp Taner'in yanına geldi, sürükleyerek götürmek istedi, olmadı. İkisi de askerlerin açtığı ateş sonucu oracıkta öldüler."

Erkan Uzuneminağaoğlu Şavşat'ın bir dağ köyünde karlı bir kış günü öldürüldü, yine karlı bir kış günü Borçka'da kalabalık bir halk topluluğunun katıldığı cenaze töreniyle toprağa verildi.


Ali İhsan ÖZER

1952 - 30 Aralık 1980

1952'de Malatya'da doğdu. Ankara Eczacılık Fakültesi'nde askeri öğrenci olarak öğrenimini sürdürürken, politik faaliyetleri nedeniyle disiplin kurulu kararıyla okulla ilişkisi kesilince bölge çalışmalarına katıldı. Beşevler bölgesindeki faşist işgalin kırılması mücadelesinde aktif rol oynadı.

1975 sonlarına doğru Demir Çelik fabrikasında sendikal ve siyasal çalışmalar yürütmek üzere İskenderun'a gitti. O dönemde devrimci hareketin bu bölgedeki örgütsel ve siyasal faaliyeti henüz çok yeni ve cılızdı. İsdemir'deki zayıf Maden-İş örgütlenmesinin karşısında Çelik-İş bünyesinde örgütlenen faşistlerin etkinliği ve saldırıları sürüyordu. İlerici ve demokrat işçiler, sendika temsilcileri faşistlerce dövülüyor, kimi bıçaklanıyor ve işyerinde baskı ve terör estiriliyordu. Bunların ardından tazminatsız işten atılmalar ve atılanların yerine faşist ve gerici militanların işe alınmalarıyla birlikte tüm tesislerde MHP egemenliği hızla güçleniyordu. İşyerlerine Cumhuriyet gazetesi bile giremez olmuştu.

Ali İhsan Özer, 1976'da İsdemir'de işe başladı. İlk yaptığı iş, yanında Cumhuriyet Gazetesi taşımaktı. Daha sonra da fabrikadaki demokrat ve ilerici insanlarla ilişkileri geliştirip çekirdek bir yapı örgütleyerek fabrikadaki DİSK ve Maden-İş örgütlülüğü bünyesinde siyasal çalışmalarını yoğunlaştırdı ve burada devrimci bir çevre oluşturdu. Bu arada işçilerin oturduğu gecekondu bölgelerinde, Payas, Dörtyol, Osmaniye ve İskerıderun'da da örgütlenme çalışmalarına katıldı, bu yörelerdeki devrimci mücadelenin gelişmesine aktif katkıda bulundu.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Büyük küçük demeden her türlü işi yapan Ali İhsan'la İstanbul'daki 1 Mayıs 1977 (Kanlı 1 Mayıs) mitingine bir grup arkadaşla birlikte katılmıştık.
"Senin iri yarı cüssen olmasaydı, 1 Mayıs'ta öldürülmüş olurduk" diye takıldığımız Ali İhsan, o iriyarı gövdesinin altında ince bir ruh taşırdı. Öyle doğal ve özveriliydi ki... Özellikle insan ilişkilerinde, dert dinlemesinde ve insanların dertlerini dinleyip paylaşarak çözümler üretmesindeki farklılığı onu mahallelerde, gençlik ve iççiler arasında öne çıkarırdı."

Ali İhsan Özer, 1980'e kadar İskenderun'da kaldı, harekete yeni pek çok kadronun kazanılmasında önemli katkıları oldu. 12 Eylül'den kısa bir süre önce Gaziantep'e gönderildi.

30 Aralık 1980 günü Ali İhsan Özer ve Veysel Güney kaldıkları evde polis ve asker tarafından kuşatıldıklarında direnmeyi seçtiler. Çıkan çatışmada Ali İhsan Özer öldü.

Bir arkadaşından Ali İhsan Özer'e:

İskenderun'dan Antep'e bir yel eser
Ilgıt ılgıt türküsünü söyleyerek insanlığın
Ve serpmek için tohumlarını özgürlüğün
Durulur yel, durulur zaman
Düşer canımız, düşer Ali İhsan'ımız Gözlerimiz yanar, kor olur
Dökülmesin göz lerimizden yaşlar
Dökülmesin!
Öfkeye dönüşsün
Silahlarımızdan kan kusan mermiye
Dağdeviren yumruğumuza
Gözlerin Ali İhsan gözlerin
Açık gitmesin.
Dostların var geride silahını alacak
Seni katledenlerden hesap soracak
Ant olsun!
Canımız, Ali İhsan Özer'imiz.


Mustafa ŞAHİN

1945 - 31 Aralık 1980

1945 yılında Elazığ'ın Karakoçan İlçesi'nin Alayağmur Köyü'nde doğdu. Elazığ'ın kırsal kesiminde süren devrimci çalışmalara katkıda bulundu.

Mustafa Şahin, 24 Aralık 1980 tarihinde Cunta kuvvetleri tarafından, Devrimci Yol militanlarını barındırdığı gerekçesiyle gözaltına alındı. 1800 Evler'deki işkencehanede ağır işkencelere maruz kaldı. 31 Aralık günü gözaltında öldü. Polis yetkilileri, Mustafa Şahin'in cenazesini ailesine teslim etmeyerek, gizlice Peri Çayı'na attılar ve kaçmaya çalışırken çaya düştüğünü söylediler. Köyde şahitlik yapacak insan aradılarsa da kimseye kabul ettiremediler. Mustafa Şahin'in cesedi 1981 Mart başında Peri Çayı'nda bulundu.

Mustafa Şahin 5 çocuk babası yoksul bir köylü ve inanmış bir devrimciydi.


Fahri DEDE

1957 - Aralık 1980

1957 yılında Artvin'in Ardanuç İlçesi Bulanık Köyü'nde doğdu. Beş çocuklu yoksul bir çiftçi ailesinin çocuğuydu. İlkokulu köyünde okudu. Ortaokul eğitimi için Ardanuç'a gitti. Ağabeyinin bir kaç arkadaşıyla birlikte kaldığı tek gözlü bir evde geçirdi ortaokul yıllarını. Haftasonları köye giderlerdi. Yoksuldular, arabaya binmez yürüyerek gider gelirlerdi köye. Bu koşullarda bitirdi ortaokulu. Liseye Ardanuç'ta devam etti.

Devrimcilikle lise yıllarında tanıştı. Ardanuç'taki antifaşist mücadele içinde yer aldı. 1976 yılında bir devrimcinin faşistler tarafından bıçaklanıp yaralanmasının ardından çıkan ve bir kaç gün süren olaylardan sonra Ardanuç'ta faşistlerin etkinliği tamamen kırıldı. Fahri Dede, bu süreç boyunca Ardanuç'un öne çıkan devrimcilerinden biriydi. Liseyi bitirdikten sonra bölge halkının örgütlenmesi faaliyetleri içinde yer aldı. Köylerde halk odaları açılmasından orman kooperatiflerinin kurulmasına kadar bir dizi örgütlenme çabasının gerçekleştirilmesinde rol oynadı.

Fahri Dede, 12 Eylül öncesinde aranmaya başlamıştı. Buna rağmen devrimci çalışmalardan geri durmadı. 12 Eylül darbesinin ardından Artvin köyleri askeri birlikler tarafından kontrol altına alınınca dağlık kesime geçerek buradaki silahlı direnişe katıldı. 1980 Aralık'ında Bulanık Köyü yakınlarındaki ormanlık arazide devlet güçleriyle çıkan çatışmada yaralı ele geçti ve işkenceyle öldürüldü.

Fahri Dede ve arkadaşları, Bulanık Köyü yakınlarında yeni yaptıkları ve henüz tamamıyla kamufle edemedikleri bir sığınakta operasyona maruz kaldılar. Çember altına alınmışlardı; buna rağmen sığınaktan çıkarak operasyon bölgesini terketmeye çalıştılar. Kendilerini gören bir köylünün askerlere haber vermesi üzerine çemberden çıkamadan çatışmaya girmek zorunda kaldılar. Grup çatışarak çemberi yarmayı başardıysa da en geride kalarak koruma ateşi açan Fahri Dede vuruldu.

Olayın bir tanığı anlatıyor:

"Fahri kalça kemiğinden vurulmuştu. Kalça kemiği parçalanmış, baygın yatıyordu. Askerler önce öldüğünü sandılar. Hala yaşadığını farkedince dipçiklerle vurmaya başladılar. Sonra sürükleyerek yakındaki değirmene götürdüler. Fahri hala yaşıyordu. İyice sinirlenen askerler ve polisler bu defa başına taşla vurmaya başladılar, manzara feciydi. Köylüler dayanamadı, seslerini yükseltmeye başladılar; bunun üzerine tedirgin olan operasyon birliği 'Hastaneye götürüyoruz' diye Fahri yi bir arabaya atıp köyden ayrıldılar. Sonra ölüm haberi geldi."

Fahri Dede'nin 'kan kaybından öldüğü' açıklandı.


Gürsel MORKAN

1961 - Aralık 1980

1961 yılında Ardanuç'un Bulanık Köyü'nde doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Babasının Almanya'ya işçi olarak gitmesinden sonra durumları bir parça düzelmişti.

Gürsel Morkan ilkokulu köyünde okudu, ortaokula Ardanuç'ta başladıysa da Bursa'da halasının yanında devam etti. Başarılı bir öğrenciydi. Ortaokuldan sonra siyasal gelişmelere ilgi duymaya başladı. Bu yıllarda Halkın Kurtuluşu saflarında yer aldı. Ortaokulu bitirdikten sonra bir süre eğitimine ara verdi. 1978 yılında Ankara'ya gitti. Bu tarihte Devrimci Yol hareketine katıldı. Ankara'da bir süre devrimci faaliyetlerde bulunduktan sonra Ardanuç'a döndü ve 1979 yılında liseye kaydını yaptırdı. Bir yandan öğrenciler arasında, diğer yandan bölge halkı içinde yürütülen örgütlenme faaliyetlerinde yeraldı. 12 Eylül'den sonra kırsal kesimde yürütülen mücadeleye katıldı. Aralık 1980'de Bulanık Köyü yakınlarında askeri birliklerle çıkan bir çatışmada öldürüldü.


Munzur GEÇGEL

( ... ) - 1980

1980 yılının son aylarında İzmir Emniyet Müdürlüğü'nde işkenceyle öldürüldü.


Mahmut KAYA

( ... ) - 3 Ocak 1981

Kars'da mücadele eden devrimcilerden biriydi. 23 Aralık 1980'de üzerinde "Kahramanmaraş Katliamının Hesabı Sorulacaktır - Devrimci Yol" yazılı bir pankartı asarken yakalandı ve gözaltına alındı.

Gördüğü ağır işkenceler sonucu 3 Ocak 1981'de öldü. Cesedi daha sonra polislerce ortadan kaldırıldı. Gözaltına alındığına dair tüm resmî kayıtlar yok edildi. Ancak gözaltında bulunan diğer sanıklar Davut Aksu, Ali Turan, Hüseyin Makal, Metin Cengiz, Şükrü P., Zekiye ve Necati A., Mahmut Kaya'ya işkence yapanlar arasında Mehmet Hayta, Mehmet Güden ve Selçuk Ayyıldız adlı polislerle "Japon" lakaplı bir MİT görevlisinin olduğunu mahkemede söylediler.

Hücre arkadaşı Davut Aksu çıkarıldığı mahkemede Mahmut Kaya'nın işkenceyle öldürüldüğünü söylerek suç duyurusunda bulundu. Ancak işkenceciler hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Gene Zekiye adlı arkadaşı tahliye edildikten sonra "Mahmut'un kanlı, parçalanmış elbiselerini bana yaktırdılar" diyecekti.

PKK davası sanığı Hüseyin Makal anlatıyor:

"1980 Aralığında Ağrı Dağı eteklerinde çıkan bir çatışmada yaralı olarak yakalandım. Gözaltında Mahmut'la karşılaştım. Yerde yatıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. Ancak polisler her kımıldadığında yanına yaklaşıp onu tekmelediler. Ayaklarının altı paramparçaydı. Yüzü ise tanınmayacak halde... İdrarını hiç tutamıyordu. 2 Ocak'ta beni salondaki masaya zincirle bağladılar. Mahmut'u da yanıma yatırdılar. Şubede görevli polis memuru Mehmet Hayta'nın bir horozu vardı. Horoz vaktiyle etle beslendiği için parçalanmış yerlerimizi horoza gagalatıyorlardı. Gece yarısı 1.30-2.00 arası Mahmut'un nefes alışı ağırlaştı. Polisler bizi onun yanından uzaklaştırdılar. Mahmut biraz sonra öldü. Polisler dışarda nöbet tutan bekçiyi çağırdılar. Bekçi biraz sonra elinde bir beyaz çuvalla dışarı çıktı."

Mahmut Kaya'nın babası kendisine telefon eden ve adını vermeyen birisinden oğlunun şubede olduğunu öğrenip şubeye gitti. Kendisine oğlunun orada olmadığı söylendi. Baba valiye gitti. Vali ona oğlunu bir kaç güne kadar teslim etme sözü verdi. Bu söz hala tutulmadı...


Cemil KIRBAYIR

( ... ) - 5 Ocak 1981

Kars'ın Göle İlçesi'nde doğdu. Bölgedeki önder devrimcilerden biriydi. 12 Eylül sonrasında gözaltına alındı. İşkence altında öldü. İşkenceciler ölüsünü pencereden atıp sonra kurşunladılar. Ailesine Cemil Kırbayır'ın gözaltındayken kaçtığını söylediler. Bugün bile Cemil Kırbayır'ın nerede gömülü olduğu bilinmiyor. Ailesi ise mezarını aramaya devam ediyor.

Metin Cengiz'in Mahmut Kaya ve Cemil Kırbayır için yazdıgı şiirden

(...)
Dayıyorum gözümü sızan ışığa
Demirden, topraktan, anılardan
Ay bir kız gibi soyunup duruyor karşıda dönüş yolunda
Dağlar gecenin eteğinde
Asansör gibi inip çıkıyor
Çatlıyor taş, çatlıyor ot
Bakır tel, çelik halat
Yoldan bir iz geçiyor,
Gelişimin saralı izi

Senin gelişinin Cemil, Mahmut senin
Bir başkasının da elbet
(...)
ve ölmek demiştin
Bir kapısı aralanmıştı yaşamın
Oysa görkemini kaybetmişti son yaz,
Kül rengindeydi
Keyifsizdi günei, susuz bir testi gibi
Bir tuhaf kokular vardı toprakta
Kemik kokusu, et kokusu, kan kokusu, çiçekler
Desenleri çürümüştü üstündeki kilimin
Uğurluyorlardı seni erkenci kuşlar
Kanatlarında mevsimin ilk kandili
T'aptaze yağarken üstüne ilk kar
(...)


Ayhan ALAN

1963 - 7 Ocak 1981

6 Mayıs 1963 tarihinde Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesi'nde doğdu. İlkokulu burada okudu. Devrimci harekete Mersin'de lise eğitimi sırasında katıldı. Kısa sürede öne çıktı ve Dumlupınar Lisesi sorumlusu oldu. Lise ikinci sınıfta iken mahalle ve okulda faşist işgallerin kırılmasına karşı verilen mücadele sırasında tutuklandı. Mersin Cezaevi'nde 4 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"Ben üniversiteyi kazaznınca İstanbul'a gitmiştim. Devrimci Yol, Devrimci-Sol ayrılığının gündeme geldiği yıl, sömestr tatilinde Mersin'e gelmiştim. Dönüşümde Ayhan'ı bir Devrimci Yol militanı olarak buldum. Kerıdisi ile uzun uzun bu ayrılık meselesini tartıştık. İstanbul'daki arkadaşlarımın çoğu Devrimci-Sol'a geçmişlerdi. Buna rağmen ben İstanbul'a bir Devrimci Yolcu olarak döndüm. Bunda Ayhan'ın büyük etkisi oldu."

Ayhan Alan cezaevi günlerinin ardından Mersin'deki bölge çalışmalarında etkin görevler üstlendi. Sırasıyla 23 Evler, Osmaniye, Alsancak ve Demirtaş mahallelerinde sorumluluk yaptı. Daha 12 Eylül öncesinde hakkında arama kararı çıkarılmıştı.

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"12 Eylül darbesinden bir kaç gün önce yine beraberdik, darbe olabileceğini konuşup, kendisinin ne düşündüğünü sorduğumda, Mersin'de kalmak istediğini ve direnişin içinde bulunmayı düşündüğünü söyledi."

12 Eylül'den sonra Tarsus'taki silahlı direniş birliklerinde yer aldı. Mustafa Özenç ve bir grup arkadaşıyla Tarsus'a bağlı Karabucak Ormanı'nda üslendiler.
6 Ocak 1981 günü Mustafa Özenç ile birlikte bir jandarma operasyonunun içine düştüler. Yaralı yakalanan Ayhan Alan kaldırıldığı Tarsus Devlet Hastanesi'nde 7 Ocak günü öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Karabucak Ormanı'nda bir yandan bölge tanınmaya bir yandan da yeni politikalar geliştirilmeye çalışılıyordu. Böylece yeni eylemler için planlar hazırlanıyordu. O gün arkadaşların Tarsus'a gidiş gelişlerini farkeden orman bekçisi Hayri Şimşek'in ihbarı üzerine Tarsus Jandarma Timi hir operasyon düzenliyor.
Bu sırada motosikletle arkadaşların yanına dönmekte olan Ayhan Alan ve ve Mustafa Özenç de tam bu operasyonun içine düşüyorlar. Çatışmada motosikleti kullanan Ayhan yaralı yakalandı, ilk anda çatışma yerinden kaçmayı başaran Mustafa Özenç ise daha sonra ele geçti.
Yaralı yakalanıp polis otosuna bindirilerek bir süre arabayla dolaştırılan Ayhan'ın kurşun yaralarına kalem sokularak arkadaşlarının yerini söylemesi istenir. İşkence Tarsus Devlet Hastanesi'nde de sürer. O sırada önemli olan Ayhan'ın yaşayıp yaşamaması değil, istenilen bilgileri vermesidir. Ayhan orada, hastanede öldü."

Babası Hasret Alan anlatıyor:

"Cezaevinden çıktığında, evden ayrılacağını söyleyince bir anlam verememiştim. Bu sırada 12 Eylül darbesi oldu. Bir mıüddet sonra arananlara ait duvar afişlerinde resminin olduğunu ve vur emri çıkarıldığını öğrendim.

Bir ara bizi görmeye geldiğinde teslim olmasını söyledim. Fakat o üzerindeki silahı çıkartıp önüme koyarken bedeninin çeşitli yerlerindeki işkence izlerini gösterip "Beni vur ama, o itlere teslim etme" dediğinde ne kadar kararlı olduğunu anlamıştım. Sonra gitti. Artık haber yoktu.

Ondan 7 Ocak günü polisin evimize gelmesine kadar haber alamadık. Polisi karşımda görünce bir şeyler olduğunu anladım. Polis Ayhan'ın yaralandığını ve hastanede olduğunu söyledi. Bu arada evde, eşim ve çocuklarım da vardı. Polis bizi hastaneye götürmeyi teklif etti, biz karşı komşunun arabasıyla gitmeyi uygun bulduk. Hastanede olağanüstü güvenlik önlemleri vardı.

Önce hastaneye ben girdim. Ayhan'ı görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Ayhan'ın bütün el ve ayakları delik deşikti. İki ayak baldırı parçalanmış vaziyette yüzü bembeyaz yatıyordu. O anda elini tuttum ama fenalaşıp yere düştüm. Beni diğer oğullarım dışarı çıkartıp kanapeye oturttu. Bu arada Ayhan o vaziyette yatarken dahi etrafındaki bir çok emniyet görevlisinin otomatik silahları ona yönelikti, ona dehşetli bakışlar fırlatıyorlardı.
Ben dışarıda kanepede otururken askeri komutan bana yaklaşıp 'Baba, bunun için üzülünür mü? O bir vatan haini, bize ve askerlere neler yaptığını biliyor musun?" diye bağırarak tokat ve yumruk karışımı vurmaya başladı.

İçerde Ayhan'ın yanında da oğullarım vardı. Turan bir şişe kan verdi, diğer oğlumdan almadılar. Saat ona doğru dışarı çıktılar. Beniın eve gitmem gerektiğini, meraklanacak bir şey olmadığını, kendilerinin Ayhan'ın yanında kalacaklarını söylediler. Ben eve döndüm. Sabaha karşı 3-4 sularında onlar da geldi. Kapıyı açınca ilk sözleri 'Kurtuldu!" oldu. Ayhan'ı kaybetmiştik."

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"Ayhan'ın belden aşağısı kurşun yaralarıyla doluydu. Her iki diz kapağından kurşun yarası almıştı. Bu kurşun yaralarının nerede ise simetrik olması dikkatimi çekmişti. Sanki yakın mesafeden özellikle ateş edilmişti.
Teni buzgibiydi. Bir şişe kan verdim, fakat damar bulamadıkları için kanı veremediler. Kolunu kesip damar çıkarttılar fakat damarı gördüğümde herşeyin bittiğini anladım. Damarı, bembeyaz ince bir boru gibiydi. Nefes alışverişi zorlaşıyordu. Birkaç dakika sonra da tamamen hareketsiz kaldı."

Babası Hasret Alan anlatıyor:

"Sabah erkenden hastaneye gittik. Otopsi için savcı, doktor ve emniyet görevlisi vardı. Otopsi yapılırken o kadar ısrar etmeme rağmen beni içeri almadılar. İçerde fazla kalmadılar, otopsi raporunu da bize vermediler. Sadece ölüm sebebinin sol çene kemiği kırığı ve sağ uylukta yaralanma olduğunu belirttiler. Saat 18.30 civarındaki çatışmadan sonra, yaralı yakalanan Ayhan'a, konuşturmak için dört saat kadar polis otosunda gezdirilerek, yaralarına demir çubuk sokularak işkence yapıldığını, hastaneye gece yarısına doğru götürüldüğünü öğrendik.

Otopsiden sonra cenazeyi bize vermediler. Derhal emniyet gözetiminde defnetmemizi istiyorlardı. Direterek 5-10 dakika sonra cenazeyi ön ve arkada polis otoları eşliğinde eve götürebildik. Kısa sürede evden ayrıldık, mezarlığa geldik. Halen yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı. Mezarlığın etrafı da emniyetçe denetim altına alınmıştı

Definden sonra oğullarımla birlikte arkadaşlarının arabasına binerek mezarlıktan ayrılıyorduk ki, emniyet yolumuzu kesti ve ifade için Şubeye gitmemiz gerektiği söylendi. Çocukların da hepsini nezarete attılar, bir süre sonra çocuklarımın arkadaşları serbest bırakıldı. Bana da, "Sen git, senin çocuklarının ifadelerini alınca bırakırız" dediler. Ben gidersem, onları bırakmayacaklarını biliyordum. O yüzden gitmeyi kabul etmedim. Tam o sırada televizyonda akşam haberlerini veriyordu... Huzurkent Karabucak ormanında çatışma olduğunu, bu çatışmada Ayhan Alan'ın ölü olarak ele geçirildiğini ve beş kişinin de gözaltına alındığını söylüyordu. Söylediği beş kişi ise, ben oğullarım ve arkadaşlarıydı.

Geceye doğru ifadelerimız alındı ve serbest bırakıldık. Eve döndüğümüzde tüm eş-dost evdeydi. Halen olanlara inananamıyor, kabul edemiyordum. Ben bir babaydım.

O günden sonra günlerce evimiz, ve ailece bizler göz hapsinde tutulduk. Bütün bunlar olurken emniyet görevlileri hepsi benim gözümde birer canavar olmuşlardı.

Bu olaydan sonra uzun süre ne yaptığımı bilmeden şuursuzca dolaşıp durdum. Zamanla bir takım şeyleri daha iyi kavradım ve bunların yalnız benim başıma değil, bir çok ailenin de başına geldiğini anladım.

Ama hiç başım eğik gezmedim. Oğlumun yaptıklarından dolayı bir eziklik hissetmedim. Bütün inanmış insanların, babaların, anaların oğlu ve kardeşiydi. Benim durumumda olan herkesin bu gerçeklere ve yaşamlara sahip çıkmasını, yazılmamış olanların, bilinmeyenlerin yazılıp söylenmesini istiyorum."


Ahmet UZUN

1956 - 16 Ocak 1981

1957 yılında Rize'de doğdu.

Rize'de Devrimci Yol hareketinin ilk militanlarındandı. 12 Eylül öncesinde Pazar ilçesi kırsal kesiminde yürütülen örgütlenme çalışmalarının sorumluluğunu üstlenmişti. Bölgedeki çay üreticilerinin örgütlenmesinde, fabrika işgallerinde önemli rol oynadı.

12 Eylül'den sonra, Rize bölgesinde yapılan değerlendirme toplantılarına katıldı, toplantıda, kırsal kesimde silahlı direniş birlikleri oluşturma kararı alındı. Bu amaçla, biri Rize merkezin üstünde Gündoğdu bölgesiyle Kalkandere arasında, diğeri ise Pazar, Ardeşen ve Fındıklı ilçeleri üstündeki kırsal alanda hareket edecek iki grup oluşturuldu. Ahmet Uzun, Pazar dağlarında oluşturulacak silahlı direniş grubunun askeri ve siyasi sorumluluğunu üstlendi. 12 Eylül'ün ilk günlerinde devlet güçlerinin kırsal kesimde fazla bir denetimleri olmadığı için bu gruplar kısmen rahatça faaliyet yürüttüler. Ancak 1981 kışıyla birlikte kırsal kesime yönelik operasyonlar yoğunlaştı. Bunun üzerine Pazar dağlarında faaliyet gösteren Ahmet Uzun'un sorumluluğundaki grup Çamlıhemşin bölgesine çekilme kararı aldı ve kararlaştırılan bölgeye çekildiler.

Bir yayla evinde barınan gruptan bir kaç kişi yakınlardaki bir köye yiyecek almaya gittiklerinde, dönüşte Pazar dağlarından beri operasyonu yürüten askeri birlikler tarafından görüldüler. Takip sonucu yerleri tespit edilen direniş grubuyla askeri birlikler arasında büyük bir çatışma çıktı. İki gün süren takip ve çatışmanın sonunda Ahmet Uzun yaralı olmak üzere grubun tüm üyeleri ele geçirildi ve Rize'ye götürüldüler.

Ahmet Uzun bölgede en çok tanınan devrimcilerden biri olduğundan özellikle ağır işkenceye maruz kaldı ve bu işkenceler sonucunda 16 Ocak 1981 günü gözaltında yaşamını kaybetti. İşkenceciler, önce "hap içerek intihar ettı" şeklinde uydurma bir rapor düzenlettiler. Oğlunun kişiliğini bilen babası bu iddiaya inanmadı ve ikinci bir otopsi konusunda savcılığa ısrar etti. Bunun üzerine yapılan otopside ölüm nedeni, "beyninde 5 cm. boyunda yarık, kaburgalarında kırık ve kalp yetmezliğı" biçiminde tespit edildi. Gerek babasının, gerekse Ahmet Uzun'a işkence yapıldığına tanık olan arkadaşlarının başvurularına rağmen işkenceciler hakkında herhangi bir cezai işlem yapılmadı.


Himmet TARHAN

1956 - 17 Ocak 1981

1956 yılında Uşak Ulubey'e bağlı Büyükkayalı Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Ulubey'de tamamladı. 17 Ocak 1981 günü polis ve jandarmanın kurduğu pusuya düştü, çatıştı ve öldü. Himmet Tarhan evliydi; ölürken oğlu Mahir 4, kızı Türkan 1 yaşındaydı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Büyükkayalı köyünde gelişen devrimci mücadele içinde gelişti o da. Daha sonra da köyündeki mücadelenin önderlerinden biri oldu.
1975-76'da harekete katılan Himmet, her iliikisinde kendini hemen kabul ettirir, arkadaşlarına güven verirdi. Faşistlerin ise korkulu rüyasıydı.
O gün arkadaşlarıyla birlikte pusuya düştüklerinde soğukkanlılığından bir şey yitirmeden G-3'lere karşı ondörtlü tabancasıyla direndi. Kendi. ölümü pahasına yanındaki arkadaşlarını kurtardı, saatlerce karşı koydu."


İhsan ERMİŞ

1961 - 22 Ocak 1981

1961'de Ordu'da doğdu. 1979'da lise eğitimini sürdürürken, bir polisin yaralanması olayı nedeniyle aranmaya başlayınca okulu bırakmak zorunda kaldı. Önce Giresun'da, sonra Trabzon'da anti-faşist mücadele içinde yer aldı. Özellikle Trabzon'daki mücadele sürecinde adının karıştığı birçok eylemden dolayı "Ali" ve "Temel" isimleriyle polis arşivlerine geçti ve polisçe "Devrimci Yol'un Karadeniz'deki en tehlikeli militanı" olarak aranır oldu.

12 Eylül'den sonra, önce Trabzon'un, ardından Rize'nin dağlık kesiminde sürdürülen direniş hareketine katıldı. 2 Aralık 1980 günü yakalandıysa da soğukkanlılığıyla kaçıp kurtulmayı başardı. 22 Ocak 1981 günü, 4 kişilik gruplarıyla Rize'nin dağlık kesimlerinden Pazar'a doğru giderlerken jandarmayla çatışmaya girdiler; bir arkadaşları yaralanıp yakalandı. İhsan Ermiş ve Kenan Şengöz dağlarda süren takip sırasında donarak öldüler. Dördüncüsü, çaresizlikle yoluna devam etti ve kurtuldu.


Kenan ŞENGÖZ

1955 - 22 Ocak 1981

1955 yılında Bitlis'de doğdu. Rize Maliyesi'nde memur olarak çalışmaktaydı. Devrimci Memur örgütlenmesi içinde görev aldı. Aynı zamanda anti-faşist mücadelenin sürdüğü başka alanlardaki çalışmalara da katıldı.

12 Eylül'den sonra cuntaya karşı örgütlenen mücadelenin içinde yer aldı ve başlangıçta Rize kent merkezinde faaliyet gösterdi. Sonraki dönemde kırsal kesime geçti.
Bir arkadaşlarının askerler tarafından yakalanması üzerine Ocak 1981'de 4 kişilik bir grup halinde, Rize üstündeki dağlardan Pazar'a doğru yola çıktılar. 22 Ocak günü ihbar alan jandarmalar tarafından yolları kesildi ve çatışma çıktı. Grubun bir üyesi yaralanarak yakalandı. Kenan Şengöz'ün de içinde bulunduğu 3 kişi bir gün süren bir çatışma ve takiple geri çekilmeye çalıştılar. Bölge karla kaplıydı. İz bırakmamak için derelerin içinden yürüdüler. Bu yürüyüş sırasında Kenan Şengöz ve İhsan Ermiş donarak öldüler.


Veli ESKİLİ

1955 - Ocak 1981

1955 yılında orta halli bir ailenin oğlu olarak Konya'da doğdu. Üniversite eğitimi için geldiği Ankara Erkek Teknik Öğretmen Okulu'nda faşist işgale karşı sürdürülen mücadelenin ön saflarında yer aldı. Atak ve cesur kişiliği öğrenciler arasında sevilip benimsenmesini kolaylaştırdı. Ayrıca şakacı ve konuşkandı. Kendisine aşırı güveni, militan ruhu, ele avuca sığmaz karakteri zaman zaman belki de bir efsane kahramanına uygun davranışlar göstermesine neden oldu. Örneğin bu yıllarda faşistlerin işgali altındaki Turizm ve Ticaret Yüksek Okulu'na toplu giden öğrencilerin üzerine faşistlerce ateş açılması üzerine öğrencileri korumak amacıyla orada bulunan Veli Eskili, silahını çekerek okulun içine girdi ve havaya bir kaç el ateş ettikten sonra faşistleri kovaladı. Slogan atarak okulun içinde tur atıp çıkıp gitti.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Veliyi, o dönemin hemen hergün kavgayla, çatışmayla geçen günlerinde bile yüzünden eksik olmayan gülüşüyle hatırlıyorum. Faşistlerle yoğun çatışmaların yaşandığı o yıllarda ağzı laf yapan insanlardan çok, deyim yerindeyse 'iyi döğüşen' insaıılar dikkat çeker, ilgi görürdü. Ankara'da bu işi en iyi yapanlar da genellikle TEK-DER'lilerdi. Necdet (Bozkurt), Soner (İlhan), Veli gibi...

Unutamadığım bir olayı anlatayım... Sanıyorum 1975 yılıydı. 12 Mart döneminde devrimciler tarafından ODTÜ'de saklanmış birkaç tabanca bulmuştuk. O yıllardcı faşistlere karşı kendimizi savunmak için silah taşımaktaıı başka seçeneğimiz yoktu. Ama ortada yeterli silah da yoktu. ODTÜ'de bulduğumuz silahlar arasında 22'lik bir Beretta vardı. Çok iyi bir silahtı. Ona göz koymuştum, nitekim aldım. Bir gün Veli, Turizm Ticaret'e, okuldan çıkan öğrencilerin koruması için gideceğini, silaha ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de dayanamadım 22'liği verdim. Aslında Ankara'da Veli'den başha kimseye de kolay kolay vermezdim. Sıkı sıkı da tembih ettim; "silah hem Çok değerli, hem de tarihi hir alettir, dikkat et" diye... Gel gör ki o gün, o silahla Turizm Ticaret'in önünde yakalandı. Uzun zaman beni gördüğünde yolunu değiştirdi.

Veli'nin ölüm haberini sorguda aldım. Çorum'dan DAL'a getirilmiştim. Bekir Pullu söyledi Malatya'da öldürüldüğünü..."

1974'lerde Ankara'daki faşist hareketin belinın bükülmesinde önemli görevler üstlendi. Öğrenci hareketi içindeki saygın yeri nedeniyle Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu kurucu üyesi oldu 1976'da Beşevler'de faşistlerle çıkan bir çatışma sonucu aranmaya başladı. Devrimci Gençlik mücadelesini kaçak olarak sürdürmenin olanaksızlığı ve Çorum'lu devrimcilerin talepleri nedeniyle aynı yıl Çorum'a gitti. Burada kaldığı kısa süre içinde devrimci mücadelenirı örgütlenmesinde ilk ciddi adımlar atıldı. Ancak faşistlerle giriştiği bir çatışma sonunda burada da deşifre oldu ve Ankara'ya geri döndü. Bir müddet sonra Antalya'ya gitti. Bölgede örgütlenme çalışmaları sürdürürken bir. kaza sonucu başından yaralandı ve sahte kimlikle tedavi oldu. Kısmi felç ihtimali oldukça yüksekti. Ameliyat sonrası kafatasında 3 cm çapında bir boşluk kalmıştı ve daha sonra vücudunun bir yerinden alınacak parçalarla burası kapatılacaktı. Uzun süre tedavi gördü. Konuşması düzelmemişti ve bir kolu tam tutmuyordu. Çok hızlı koşardı, ancak hastalığı bunu da engelliyordu. Bu durum Veli Eskili'yi çok rahatsız ediyordu. İnatla egzersizler yaptı ve sonunda felç durumundan kurtuldu. Nekahat döneminde siyasal eğitimini geliştirmesi yönündeki tavsiyelere kulak asmadı. Okumasını sevmezdi. "Kitap okumak da neymiş, önemli olan savaşmaktır" derdi ve bu yüzden arkadaşlarıyla tartışırdı. Canayakınlığı ve güleryüzü kendisine yöneltilen eleştirilerin dozunu azaltıyordu.

İyileşmeye yüz tutunca kendi ısrarıyla bir an önce mücadeleye devam edebilmek için İskenderun'a gitti ve bölgedeki aktif mücadelenin örgütlenmesine, girişti.
Bir kaç kez de devrimci hareketin lojistik desteğini sağlamak için Suriye'ye gitti. Kısa bir süre sonra Adana'daki devrimci hareketin militan mücadele ihtiyacı nedeniyle Adana'ya geçti ve militan eylemler örgütledi.

Kıvırcık saçları ve esmer teniyle bir Güney'li gibi gözüküyordu. Hatta Arapça küfürler öğrendi ve yeri geldiğinde fütürsuzca onları kullandı. Adana'da Ziraat Fakültesi'nde okuyan kız kardeşiyle gizli gizli buluştu ve kimliğinin açığa çıkmamasına dikkat etti. Adana'daki faşist terör kısa bir sürede kırıldı. Hareketli ve yerinde duramaz kişiliğiyle bölgede devrimcilerin moral ve askeri üstünlüğü ele geçirmesinde büyük katkıları oldu. Militan mücadeleyi sürdürürken eğlenmeyi de ihmal etmedi. Beraber kaldığı arkadaşlarıyla akşamları bir yandan silahların bakımını yaparken diğer yandan da rakı içip, şarkılar söylerdi. Sert ve katı mücadeleci yanına karşın oldukça içine kapalı ve duygusaldı. Eleştiriler karşısında alınır, kendisini militan bir eylem yaparak savunurdu. 1 Şubat 1978'de tutuklandı. Üstündeki sahte kimlik nedeniyle kimliğini saklamayı başardı. İşkence görürken kafatasındaki boşluğa gelebilecek her hangi bir darbe derhal ölümüne neden olabilirdi. Dişini sıktı. Cezaevinde direnişin önünde yeraldı. Ailesi cezaevinde kendisini ancak sahte kimlikle ziyaret edebildi. Mahkemede arkadaşlarını kurtarmak için hiç tereddütsüz eylemi üstlendi. 1980 başında nasıl olduğu belli olmayan biçimde cezaevinden kaçtı ve Malatya'ya gitti. Burada militan mücadelenin örgütlenmesinde ve faşistlerin dağıtılmasında görev aldı.

1981 başında Devrimci Yol hareketine karşı ülke çapında girişilen operasyonun dikkatini dağıtmak amacıyla Malatya'da bir karakol basmaya karar verildi. Baskın hazırlıkları tamamlandıktan sonra Veli Eskili son bir kez karakolun önünden geçip kendi gözleriyle bölgeyi görmek istedi. Kadife pantolonu, paltosu, kışlık san Mekap ayakkabısı, balıkçı yaka kazağıyla Çarmuzlu karakolu önünden geçerken, polisler yoldan geçen kuşkulu şahısları durdurup aramaya başladılar. Veli Eskili'ye "Dur!" diye bağırdılar. Veli Eskili durmadı, silahını çekip siper almak istedi. Ancak etrafta uygun bir yer yoktu. Silahı tutukluk yaptı ve polisler onu tarayıp öldürdüler. Kimliği gene meçhuldü. Polis uzun süre civar köylüleri getirip onun kim olduğunu öğrenmeye çalıştı. Çok zaman sonra elde edilen bilgiler sonucu, onun Veli Eskili olduğu anlaşıldı.


Adil YILMAZ

1952 - Ocak 1981

1952 yılında doğdu. Ankara Emniyet Müdürlüğü 1. Şube ekiplerince 1981 yılının Ocak ayında gözaltına alındı. DAL'da işkenceyle sorgulandı.

Ankara Devrimci Yol davası sanıklarından İsmail Bağrıyanık anlatıyor:

"Şeker hastası olan Adil'e elektrik verdiklerinde fenalaştı. Durumu çok kötü olmasına rağmen hastaneye götürmediler, hücresine attılar. Ben yemek vermek için hücresini açtığımda cesediyle karşılaştım."

Adil Yılmaz'ın ölümüyle ilgili olarak yapılan resmi açıklama, "gözbağıyla kendini hücrede asarak intihar etti" şeklinde oldu.


Zekeriya AYDEMİR

1954 - 14 Şubat 1981

1954 yılının Aralık ayında Denizli'nin merkeze bağlı Kumkısık Köyü'nde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Denizli'de tamamladı.1972 yılında Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi-Yüksek Okulu'nun Makina Mühendisliği Gece Bölümü'ne kayıt yaptırdı. O yıllarda gelişmeye başlayan Devrimci Gençlik hareketinin ilk kadrolarındandı. Ankara'da yüksek okullarda yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde etkin biçimde yer aldı. ADMMA-YO-DER Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Aynı dönemde, Denizli'de Denizli Kültür Derneği'nin kurulmasına da önayak oldu ve yönetiminde bulundu.

Yüksek öğrenim gençliği içinde yürüttüğü mücadeleyi, Ankara'da bölge çalışmalarına taşıdı.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Zekeriya, tam bir eylem adamıydı. Hatta bu konuda zaptedilmesi güç bir insandı desem doğru olur. Ankara'da hareketin ilk ciddi yapılanışı gündeme geldiğinde, üniversite gençliği içinde, anti-faşist mücadelede öne çıkmış arkadaşlarla ilişki kurmaya başlamıştık. Kafamızda iki kişi vardı; biri TEK DER'li Soner (İlhan), diğeri de Zekeriya... Zekeriya'yla bu çerçevede ilk görüşmeyi ben yapmıştım. Gülay'la evlenme kararını bana açtığı günü hatırlıyorum. Gülay, o zaman Yeraltı Maden-İş'de çalışıyordu. Zekeriya durumu anlatırken epeyce utandı, sıkıldı ama o an gözlerindeki pırıltıdan Gülay'ı ne kadar sevdiğini anlamıştım."

Bölgelerde faşistlere karşı ilk askeri örgütlenmelerin oluşumunda büyük payı oldu. Sonradan Devrimci Savaş Birlikleri'nin Ankara'da sorumluluğunu aldı. 1980 yılının Mayıs ayında İstanbul'a gelerek DSB'nin bu kentteki sorumluluğunu üstlendi.

14 Şubat 1981 günü Merter'de kaldığı evi basan Cunta güçleriyle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.


Cengiz ŞAHİN

1960 - 14 Şubat 1981

1960 yılında Kütahya'nın Gediz İlçesi'ne bağlı Çandırlı'da doğdu. Ailesi daha sonra Uşak'a yerleşti. 14 Şubat 1981'de bir grup arkadaşıyla birlikte Büyükkayalı köyü yakınlarında jandarma ve polis tarafından kuşatıldı. Çatışmada ilk kurşunu sıkan Cengiz Şahin, 10'a yakın mermi isabetiyle ağır yaralanmasına karşın son ana kadar çatışarak öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Bütün ülkeyi saran faşist saldırıların en amansız sürdüğü yerlerden Uşak'ta korkusuz mücadeleciliğiyle sivil ve resmi faşist güçlerin hedefi haline gelmişti. Mahallelerden faşistlerin sökülüp atılmasında önemli roller oynadı. Yaralanmak ve içeri düşmek onun için sıradanlaşmıştı. Her cezaevi çıkışı daha da bilenirdi. En sonunda faşistlerle çatışırken bacağından ağır yara alınca sakat kaldı. Sakatlık da ona vız geldi, onu durduramadı. O zaten tüm Uşak çevresinin sanki bir umut kaynağıydı.

Son ana kadar silahını bırakmayan Cengiz, mermisi bittikten sonra, başına dikilen başçavuşa "Kanımız yerde kalmayacak, direnişimiz sürecek, yaşasın devrimciler!" diye bağırdı. Başçavuş cevabını hemen orada kafasına kurşun sıkarak verdi."


Cemil TIPIRDAMAZ

1958 - 14 Şubat 1981

1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesine bağlı Kutlubey Köyü'nde doğdu. Yoksul bir çiftçi ailesinin beş çocuğundan ikincisiydi. Okurken hem okul giderleri, hem de ailesinin geçimine destek olmak için çalıştı. Lise yıllarında kasabada gelişen devrimci mücadelenin içinde yer aldı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Lise 3'te okulu bırakıp devrimci mücadeleye tümüyle atıldı. Onun için en önemli şey devrimcilikti. Mütevaziliği, kitlelerle ilişki kurnıasını ve kaynaşmasını bilen bir dosttu."

14 Şubat 1981'de bir grup arkadaşıyla birlikte Ulubey Kazancıderesi mevkiinde polis ve jandarmayla girdiği çatışmada kayboldu. Ölüsü 22 Mart 1981'de çobanlar tarafından bulundu.


Tuncer ÖNÇEKEN

1961 - Şubat 1981

1961'de Ardanuç'un Irmaklar Nahiyesi'nde doğdu. Ailesi bir yandan kendi topraklarını ekerek diğer yandan mevsimlik işçilik yaparak geçimini temin ediyordu. Tuncer Önçeken de çok küçük yaşta çalışmaya başladı. İlk ve ortaokulu aralıklarla okuyarak bitirdi. Lise eğitimi için Ardanuç'a gitti. İlk devrimci çalışmalara burada katıldı.1979 ve 80 yıllarında özellikle Irmaklar Nahiyesine bağlı köylerdeki örgütlenme çalışmaları içinde yer aldı.

12 Eylül'ün ardından kırsal kesimdeki direnişe katıldı. 1980'i 81'e bağlayan kış aylarında, içinde yer aldığı grupla bağlantısı koptu. Dağda, kış koşullarında bir buçuk ay boyunca tek başına barındı. Birçok pusu ve operasyondan kurtulmayı başardı. Arkadaşlarıyla yeniden irtibat kurdu. Şubat 1981'de Yukarı Irmaklar bölgesinde barındıkları bir sığınakta kendi silahının ateş almasıyla yaralandı. 3 gün yaşadıysa da, sığınakta yeterli imkanlar bulunmadığı için tedavi edilemedi ve öldü.


İbrahim Çelik

( ... ) - 17 Mart 1981

Artvin'in Şavşat İlçesi'ne bağlı Küplüce Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Şavşat'da okudu. Küplüce köyü anti-faşist mücadelenin daha başından itibaren devrimcilerle yakın ilişki içinde olan bir köydü. İbrahim Çelik'in henüz ortaöğrenim yıllarında devrimci düşünceleri benimsemesinde köyünün bu özelliklerinin rolü oldu.

İbrahim Çelik, lise yıllarında bir yandan öğrenci hareketi içinde faaliyet gösterirken, diğer yandan köylerdeki örgütlenme çalışmaları içinde de yer aldı. 12 Eylül'den sonra kırsal kesimdeki direniş hareketine katıldı. 17 Mart 1981 günü Küplüce Köyü yakınlarında askeri birlikler tarafından yürütülen bir operasyon sırasında öldürüldü.

İbrahim Çelik'in de içinde bulunduğu direniş birliğinin sığınağı, Küplüce Köyü'ne 1,5 km. uzaklıkta ormanlık bir alan içindeydi. Devlet güçleri bölgede faaliyet yürüten devrimci bir grubun varlığını biliyordu ama yerlerini tespit edememişti. Bu nedenle Küplüce Köyü'ne defalarca operasyonlar düzenlenmiş, köy meydanında insanlar dayaktan geçirilmiş, işkenceye maruz bırakılmışsa da sonuç alınamamıştı. Bunun üzerine askeri birlikler bölgenin çeşitli yerlerinde sık sık pusular kurarak operasyonlarını sürdürdüler.

l7.Mart 1981 günü yine bu pusulardan biri İbrahim Çelik ve arkadaşlarının bulundukları sığınağın çok yakınına kurulmuştu. Nitekim operasyon güçleri, pusuya düşen birine sığınağın yerini öğrenmek için hemen orada işkence yapmaya başlayınca, sığınaktakiler dışardan gelen seslerden durumu anladılar ve sığınağı terketme kararı verdiler. Sığınaktan ilk çıkan iki kişi askerlerin bulunduğu yerin ters istikametine doğru kaçtıkları için kurtuldular. Onlardan sonra çıkan İbrahim Çelik pusunun kurulduğu yöne doğru koşunca askerler tarafından farkedildi ve üzerine ateş açıldı. Tabancasıyla karşılık verdiyse de yaralı olarak ele geçirildi. İbrahim Çelik'i hemen orada işkenceye aldılar. Niyetleri sığınağın yerini öğrenmekti. Yarasına kasatura soktular, dipçiklediler. Yarası ağır olmadığı halde işkencede kan kaybeden İbrahim Çelik operasyonculara istedikleri bilgiyi vermedi ama yaşamını kaybetti.

Askerler cesedini sürükleyerek Küplüce Köyü'nün meydanına getirdiler ve köy halkını "kimsenin sahip çıkmaması" konusunda tehdit ettiler. Bu tehdite aldırmayan Küplüce'liler İbrahim Çelik'e kalabalık bir cenaze töreni düzenlediler.


Soner İlhan

1956 - 19 Mart 1981

Soner İlhan, 15 Şubat 1956'da Çanakkale, Gelibolu'da doğdu.

Babası Reşit İllıan anlatıyor:

"Yaşamı boyunca insanlarını sevdi... En çok onlarla ilgilendi.

Kıbrıs meselesi gündemde... Daha küçücük bir çocıık. Kuşpalazı olmuştu; konuşamıyor. Oturduğumuz köyden Gelibolu ya doktora gidiyoruz. Kucağımda zaman zaman kendine geliyor ve "Baba, Rumlar Türkleri kesiyor mu?" diye soruyordu.

Sonra, ortaokul yıllarında uzun süredir istediği ilk takım elbisesini alabilmiştik. Giyip sokağa çıktı. Eve bembeyaz ve perişan bir halde "Bir çocuk kireç kuyusuna düşmüştü, kurtardım" diyerek geldi. "Çocuğun anası, babası neredeymiş, yok muydu çocıığu kurtaracak başka kimse?" diye sorsaydık olurdu ama, Soner bu!

Henüz lise yıllarında solcuydu. Liseyi bitirdiği yaz evden ayrıldı ve çalışmak istedi. 73'te Çanakkale Seramik Fabrikası'nda, aynı yıl İstanbul Tuzla'da işçi olarak çalıştı. Bize gönderdiği mektuplarda üniversiteye hazırlandığını söylüyordu. Bir de ilk uzun saçlı fotoğrafları geliyordu.

Bizi kırmamak için üniversite sınavlarıyla birlikte askeri okul sınavlarına da girdi. İkisini de kazandı. Ankara'ya Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'na gitmeyi tercih etti.

İlk üniversite yıllarında memleketine (Gelibolu) sıkça geldi. Birkaç arkadaşıyla birlikte kurduğu Kültür Dayanışma Dernekleri aracılığıyla gençlerle ilişki kurdu. Dernekleri kapatıldı, onlar ısrarla yenilerini açtılar.

Adını 'Ulaş' koyduğu eski motosikletle civardaki köyleri dolaştı. Kitap, dergi taşıdı. Köylülerle onların sorunlarını tartıştı.

O, genç kuşağın, Trakya köylerinin yakından tanıyabildiği ilk temsilcilerindendi. Çevresindeki insanları etkileme gücü bizi hep şaşırttı.

Köy düğünlerinde büyük bir keyifle oynardı. Hiç unutmuyorum; kendi düğününden birgün önce elimize Soner'in kaleminden çıkan bir mektup geldi. Mektupta uzun uzun ülkenin hali anlatılıyor ve kendi düğününe gelemeyeceğini yazıyordu (24 Aralık Maraş Katliamı'na denk gelmişti). Neyse ki 29 Aralık'ta geldi. Ertesi gün de geriye dönmüştü. Soner denizi çok severdi. Bir de Nazım'ın "İşte geldik gidiyoruz/ Hoşçakal kardeşim deniz/ Biraz çakılından aldık/ Biraz masmavi tuzundan/ Sonsuzluğundan birazcık..." diye devam eden şiirini..."

Soner İlhan'ın üniversiteye başladığı dönem faşist saldırıların resmi güçler desteğinde giderek artmaya başladığı bir dönemdi. ETYÖO'nda da faşist işgal vardı. 1975 sonlarına doğru okuldaki anti faşist kitlenin önemli bir bölümü okulu terkedip giderken, bir avuç devrimcinin de unutulmaz direnişi başlamıştı. ETYÖO öğrencilerinin derneği TEK-DER bünyesindeki devrimcilerin okula her gidişleri bir olay oluyor, büyük kavgalar çıkıyordu. Sabahın erken saatlerinde Emek 8. caddeden yaklaşık 500 metre uzaklıktaki okula ulaşabilmek için önce İlahiyat Fakültesi önünde, sonra YAY-KUR binası civarında ve nihayet okulun kapısında faşistlerle döğüşmek gerekiyordu.

Bu kavgalar kimi zaman taşlı sopalı, kimi zaman da silahlı biçimler alarak hemen her gün aynı şiddette sürüp gitti. Okuldaki bu ortamda Soner İlhan silahla yakalanınca bir süre cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra TEK-DER başkanlığına seçildi.

Kararlılığın ve direncin Ankara'daki sembolü haline gelen bu mücadele çok gecikmeden kendi doğal liderlerini de yarattı: Soner İlhan, Necdet Erdoğan Bozkurt ve Veli Eskili. Üçü de farklı zamanlarda Akdeniz'e gittiler. Devrimci hareketin gelişmesine önemli katkılarda bulunan bu üç devrimci de bugün yaşamıyor. Necdet Erdoğan Bozkurt ve Soner İlhan Akdeniz'de, Veli Eskili ise Malatya bölgesinde öldürüldü.

Arkadaşı Ali Haydar anlatıyor:

"Soner İlhan, Ankara'nın meşhur TEK DER'lileriyle beraberdi ve ben onun hep yiğitliğini duyardım. Yapılan bir mitingte, Site Yurdu'nun önünde Simitçi olarak koruma önlemi aldığını ve simit tablasında otomatik olduğunu söylerlerdi. Ben görmedim. Soner benim için bir efsaneydi; korku bilmeyen bir yiğit. Ta ki, onu Şentepeye bir arkadaşla buluşmaya götürdüğüm ana kadar. Soner Şentepe'de sorumlu arkadaşla görüşmek istiyordu. Yenimahalle Halkevi'ne gelip bizim sorumlumuzdan bizim bölgeyi bilen birini istedi. Sonuç olarak onu Şentepeye götürmem gerekiyordu. Böyle efsanevi, bir adama yol gösterecektim. Aralardan derelerden onu Karakaya mahallesine götürdüm. Mahallede kocaman bir köpek vardı ama bağlıydı. Bunu ben biliyordum ama Soner bilmiyordu. Tam yanından geçerken köpek bir havlayıp üzerimize saldırdı ki; yani bağlı olmayıp da açık olduğunu bilsem dizlerim tutmaz yığılıp kalırdım. Ama dediğim gibi Soner bunu bilmiyordu.
"Hoşşşt!" diye bağırışını ve nasıl kıpkırmızı olduğunu gördüğümde artık efsanevi Soner bitmişti. Faşistlerin ve polislerin korkulu rüyası bir köpekten korkmuştu. Onu hemen kafamdaki efsane defterinden sildim. Arkadaşla buluşturup yalnız olarak geri döndüm. "

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

�Trakyalı olması nedeniyle Soner'le hemşehri sayılırız. Babasını da az-çok tanıyorum. TÖB-DER'li çok değerli bir insandır. Soner çok ağırbaşlı ve sessiz bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, beklenmedik bir biçimde kavgaların da en önünde yer alırdı. Bu haliyle müthiş güven verici bir insandı. Ama asıl özelliği çok yetenekli bir örgütçü olmasıydı."

Daha sonra Soner İlhan, Ankara'nın iki ana bölgesinden Doğu bölgesinin sorumluluğunu üstlendi. Bölge çalışması sırasında 1979 Ağustos'unda gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra Adana örgütlenmesine geçti.

Soner İlhan Adana'ya geldiğinde Behçet Dinlerer bir çatışmada yaralanıp şehri terketmek zorunda kaldığından örgütlenmede bir boşluk doğmuştu. Kısa sürede Adana'nın 'Yusuf hoca'sı olan Soner İlhan boşluğu doldurdu ve insiyatifi eline aldı.

İşçi eylemlerinde, Saydam Mitingi gibi kitle gösterilerinde, mahallelerdeki faşist işgallerin kırılmasında Soner, ya bizzat vardı ya da katkıları çoktu.
12 Eylül'le birlikte örgütlenmenin döneme uygun hale getirilmesine çalıştı. Zaten hep istenen kırsal kesimle ilişki imkanlarını zorladı. Cuntanın saldırıları güçlü bir direnişin gerçekleşmesine imkan vermeyince, kentte çekirdek bir kadro bırakılarak kırlara çekilme kararı alındı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Şubat operasyonundan sıyrılmayı başaran birkaç arkadaşla birlikte kalıyorduk. Birkaç hafta önce kırsal alana çekileceğimiz bildirilmişti. Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, sabırsızlıkla haberi beklemeye başladık. Nihayet Mart ayının ortasına doğru beklenen haber geldi; akşama gidiyorduk. Sıkıntılı günler birden sona ermişti, heyecanla eşyalarımızı toplamaya başladık.

Akşam olunca sırtımızda torbalar, paltomuzun altındaki silahlarla evin az ötesinde bizi bekleyen arabaya bindik. Bir başka arabada da dört-beş arkadaş daha vardı. Badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki Taşocakları mevkiine ulaştık. Arabalardan indikten kısa bir süre sonra, Soner karanlığın içinden birkaç kişiyle birlikte çıkageldi. Ayaküstü merhabalaştıktan sonra, yokuş yukarı yürümeye koyulduk. Gece boyunca yürüdükten sonra sabaha yakın bir dağ köyüne vardık.

Yayla evine vardığımızda herkes ayakta duramcıyacak kadar bitkin düşmüştü. Soner nöbeti tutacağını söyleyince hep birlikte uykuya çekildik. Uyandığımızda öğle olmak üzereydi. Kahvaltıdan sonra Soner karşı karşıya olduğumuz görevleri anlatıyordu. Karşılıklı soru ve cevaplarla sohbet devam etti. Ardından kırsal alandaki işlerle ilgili görev bölüşümü yaptık. Hava kararınca evi terkedip dağa çıkacaktık.

Saat beş civarı olmalı, yola çıkmak üzere yavaş yavaş hazırlanırken, nöbetçi arkadaşların "Askerlergeliyor!" diye bağırdıklarını işittik. İçeri girip telaşla "Çabuk olun, yakınımızdalar!" diye bağırarak malzemelere yöneldiler.

Biz de alabildiğimiz malzemelerle dışarı fırladık. Askerlerin nerede olduğunu kestiremediğimiz için, evin hemen önündeki hendeklerin içine uzanıp sipere yattık. Askerler "Teslim olun!" diye bağırarak köy tarafından üzerimize doğru geliyorlardı.

Yanımıza daha fazla yaklaşmalarını önlemek gerektiğini düşünüp hemen ateş açtık. Tam o anda arkamızdan kurşun yağmaya başladı. Bir anda arkamızdan gelen yaylım ateşine karşı korumasız kalmıştık. Karşılıklı ateş sırasında kulakları sağır eden patlamalar başladı.

Göz gözü görmez, kimse kimseyi işitmez olmuştu. O ara Soner'in vurulduğunu haber veren bir ses duyuldu. O gürültünün, kargaşanın içinde kimse ne olduğunu sormasa da, Soner'i kaybettiğimizi anlamıştık. Henüz bunun şokunu yaşayacak durumda değildik. Bir yandan gelişmeleri kavramaya çalışırken, bir yandan da arkamızdan, sağımızdan ve karşımızdan gelen yaylım ateşinin altında, korunabilecek uygun bir yer bulmaya çabalıyorduk. Uygun bir siper bulduğumuzda çok geçti, çoğumuz yaralanmıştık.

Öyle, yaralı yaralı çatışmaya devam ettik. Yaylım ateşi bir süre sonra yerini kesik kesik silah seslerine bıraktı. Daha sonra, askerlerin cephanelerini tükettiklerini, yardım gelinceye kadar kesik kesik ateş ettiklerini öğrenecektik.

O sıra bundan yararlanacak durumda değildik. Birkaç arkadaşımız, daha çatışmanın başında tesadüf eseri, askerlerin mevzilendikleri yerin ters yönünde çekilerek kurtulmayı başarmışlardı. Ama biz yoğun ateş altında çeşitli yerlerimizden yaralanmıştık. Bu arada, yoğun ateş altında korunabileceğimiz emin yerler bulmak isterken epey de dağılmıştık.

Bir saate kalmadan hava kararmış, etraf tamamen sakinleşmişti. Öylece olduğumuz yerde beklemeye koyulmuştuk. Dört bir yandan kuşatılmıştık, yanımıza sokulmalarına rağmen, bizi bulmaları için günün doğması gerekecekti. Günlerden 19 Mart'tı; Soner vurulup düşmüştü."


Kenan AYDIN

1954 - 22 Nisan 1981

1954 yılında Şavşat'ın Pınarlı Köyü'nde doğdu. Köy imamının ikinci çocuğuydu. İlkokulu köyünde , ortaokul ve liseyi Şavşat'ta okudu. Okul yıllarında resim yapmaya çok meraklıydı ancak bu ilgisini geliştirebilecek imkan bulamadı.

Kenan Aydın'ın devrimci düşüncelerle tanışması da bu yıllara rastlar. İlk siyasal etkinliklere lise öğrencisi olduğu dönemde katıldı. Liseyi bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi'nde okuyan amcaoğluyla birlikte bir yıl İstanbul'da kaldı. Sonra askere gitti. Çavuş olarak yaptığı askerliği oldukça sorunlu geçti. Emre itaatsizlik nedeniyle defalarca ceza aldı.

1978 ilkbaharında askerliği bitince Şavşat'a döndü ve Pınarlı Köyü'ne yönelik faşist saldırılara karşı örgütlenme ve mücadele içinde yer aldı.

1978 yılına kadar faşistlerin denetiminde olan Pınarlı Köyü faşistlerin kendilerine yönelik baskılarından usanarak topluca tavır aldılar. MHP'lilere karşı adeta bir ayaklanma şeklinde gelişen bu tavır alış, faşistler köyden sökülüp atılana kadar sürdü. Bu süreç köy halkının faşistlere karşı birbirlerine kenetlenmelerine de yol açtı. Sonrasında sık sık gündeme gelen faşist saldırıları da elbirliğiyle geri püskürttüler. Kenan Aydın da Pınarlı Köyü'nde süren anti-faşist mücadelenin önde gelen isimlerinden biriydi.

12 Eylül'ün ardından Pınarlı Köyü'nden yüzden fazla insan silahlanarak dağa çıktı. Ancak bu kadar insanın, üstelik kış koşullarında dağda barınması imkansızdı ve birçoğu köye geri döndüler. Kenan Aydın'ın da içinde bulunduğu bir grup devrimci, dağda kalarak kendilerine barınma koşulları yaratmaya çalıştılar.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Kenan sığınak yapmakta çok ustaydı. O kadar ki; herkesin yorulup bitkin düştüğü zamanlarda bile o ısrarla çalışmaya devam ederdi. Kafasında hep köy halkının da barınabileceği sığınaklar yapma fikri vardı. Bir de yaz geldiğinde içine su tesisatı kuracağı bir sığınak projesi vardı. Ömrü yetmedi. Ayrıca herkesin kendisine kişisel barınma imkanları yaratması gerektiğini söylerdi. Hatta yerini sadece kendisinin bildiği bir sığınağının olduğunu da bilirdik. O sığınak ölümünden sonra da bulunamadı. Kim bilir nerededir?"

Kenan Aydın, 22 Nisan 1981 gecesi asker ve polislerden oluşan devlet güçlerinin düzenlediği bir operasyonda, sığınak nöbeti sırasında çatışmayla öldürüldü.
Kenan Aydın'ın da içinde bulunduğu silahlı direniş grubu 1980'i 81'e bağlayan kışı dağdaki sığınaklarında geçirmişti. Karda iz bırakmak kaygısıyla ve çok yoğun operasyonların yaşanıyor olması nedeniyle köye ancak bir kaç kez inmişlerdi. Bahar geldiğinde Pınarlı Köyü'yle olan ilişkileri daha bir sıklaşmıştı.

Yine Nisan'ın sonlarına doğru bir gece iki grup halinde köye indiler. Kenan Aydın'ın grubu herhangi bir olay çıkmadan sığınağa geri döndü, ancak diğer grup köyde kurulan bir pusuya düştü. Gruptan iki kişi pusudan kurtulup köyü terkettilerse de üçüncü kişi çatışmaya girmek zorunda kaldı. Buna rağmen o da pusudan kurtuldu ve takip edilme ihtimaline karşı yolu uzatarak sığınağa döndü.

Yaşanan bu olayın ardından operasyonların yoğunlaşacağını tahmin eden devrimci grup yüksek bir yere nöbetçi koyarak tedbir aldı. Nitekim yanılmamışlardı. Kalabalık bir askeri birlik, köyde muhbirlik yapan orman muhafaza memuru Talat Altun'un kılavuzluğunda sığınağın bulunduğu bölgeye doğru ilerliyordu. Bunun üzerine devrimciler sığınağı iyice kamufle ederek ormanlık yamaca çekildiler. Ancak operasyon güçleri sığınak yakınlarında unutulan bir post ve dürbünü bulunca aramalarını yoğunlaştırdılar. Ardından ayak izlerine de rastlayan asker ve polisler devrimci grubu takip etmeye başladılar. Bölgedeki doğa şartları çok çetindi. Ormanda dize kadar kar içinde bata çıka yürüyerek iki tepe aşan operasyoncuların takati kesildi ve takibe son verdiler. Bu arada Yaşmeşe ve Deliklitaş yörelerini aşan devrimci grup Kudretler'den Satarlar'ın başına ulaşmıştı. Burada geçici bir sığınak yaptılar. Birkaç kişi Pınarlı'ya giderek durumu inceledi ve yiyecek alarak geri döndü.

Sabah Meşeli Köyü'nden bir köylüye rastladılar. Köylünün her tarafı çürük içindeydi. Askerler bütün köyü dayaktan geçirmişti ama belli ki sığınağın yerini bulamamışlardı. Bundan emin olunca bir grup sığınağa gidip gerekli malzemeleri alarak geri döndü. Sonraki gün grubun ikiye ayrılması kararlaştırıldı. Kalan grup bulundukları yere yeni bir sığınak yapacaktı; birileri tarafından görülmeleri halinde ise bölgeyi kesinlikle terkedecekler ve kararlaştırılan başka bir yerde diğer grupla buluşacaklardı. Kalan grup, sığınak inşası sırasında Meşeli'den bir köylü tarafından görüldü; onlar da köylüyü gördüler ve kimseye bir şey söylememesi konusunda uyardılar. Ancak köylü gördüklerini karakola anlattı. Sığınak yapan grup ise önceden verilen kararın aksine bölgeyi terketmeyerek işlerini sürdürdü.

İhbarı alan Şavşat'daki askeri birlikler, Yzb. Mustafa Eken ve Komando Yzb. Ahmet komutasında iki koldan bölgeye ulaştılar. Meşeli Köyü muhtarını da yanlarına alan operasyon güçleri geceyarısından sonra devrimcilerin bulunduğu Bozsu mevkiine vardılar. Grubun yeri tespit edilince yaylım ateşi açtılar. O esnada Kenan Aydın nöbetteydi.

Uykularından fırlayan grup önce neye uğradığını şaşırdıysa da karşı ateş açarak geri çekildiler. Operasyon bölgesinden çıkmayı başardıklarında Kenan Aydın'ın aralarında olmadığını farkettiler.

Pınarlı Köyü'nden bir köylü anlatıyor:

"Gece uzaktan gelen silah sesleriyle uyandık. Aradan bir zaman geçti; askerler geldiler, birini vurduklarını, teşhis edemediklerini söylediler. Köyden bu işlere meraklı Turan Çelik'i alıp götürdüler. Sonradan Kenan'ın akrabalarını da olay yerine çağırdıklarında öldürülenin Kenan olduğunu anladık. Cenazeyi akrabalarına taşıttılar. Cenaze eve geldiğinde Kenan'ın yaşlı Hayriye ninesi, uzatmalı çavuş Bahri'nin yakasına yapıştı, beddua etti. Bahri Çavuş kadını tartaklayıp bağırdıysa da geriletemedi. Başa çıkamayacağını anlayınca da askerleri toplayıp köyden çekip gitti. Ertesi gün Kenan'ın cenazesi toprağa verildi. Pınarlılar, Veliköylüler, başka köylerden duyanlar gelmiş, herkes cenazedeydi.."

Devrimci grup ertesi gün Kenan Aydın'a ne olduğunu anlamak için olay yerine döndü. Sığınağın önünde, bir ağaç kütüğünün dibinde kan izleri görünce Kenan Aydın'ın vurulduğunu anladılar. Kütüğün dibinde bir de, Kenan Aydın'ın silahından atıldığı belli olan 9 mm.'lik üç boş kovan buldular.


Selim MARTİN

1956 - 27 Mayıs 1981

9 Eylül 1956'da doğdu. İzmir Karşıyaka'da kaldığı evde kuşatıldı. Çatışmada ağır yaralandı. Hastane yerine kaldırıldığı karakolda 27 Mayıs 1981'de öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Selim devrimci mücadelenin her alanında en ön saflardaydı. Bir ihbar üzerine kaldığı ev kuşatıldığında evde tek başınaydı. Buna rağmen polislerin teslim ol çağrısına ateşle karşılık verdi. İki polisin yaralandığı çatışmada ağır yaralı olarak kimlik tesbiti yapmak isteyenlerin "Adın ne?" sorusunu "Devrim!" diye yanıtladı. Kimliği uzun süre tesbit edilemedi.

Yaralıyken ağır işkence yapılan Selim, polisin her sorusunu tükürerek yanıtladı."


Mehmet GÜMÜŞ

1958 - 31 Mayıs 1981

1958 yılında Giresun'un Keşap İlçesi'nde doğdu. Erken yaşta evlenmişti. Devrimci mücadeleye ortaöğrenim yıllarında Keşap'ta atıldı. Devrimci Gençlik'in Giresun'daki ilk kadrolarındandı. Giresun Eğitim Enstitüsü'nde okuduğu yıllarda faşist işgalin kırılması için mücadelenin örgütlenmesinde ve sürdürülmesinde büyük rol oynadı. Mehmet Gümüş, Giresun Gençlik Derneği (GENÇ-DER) yönetim kurulu üyesiydi. Giresun'da birçok mahalle, nahiye, köy örgütlenmesinde sorumluluk üstlendi.

Kahramanmaraş katliamının protesto gösterileri sırasında gündeme gelen bir polis otosunun taranması olayı nedeniyle gözaltına alınıp ağır işkencelere uğradığı halde istenen ifadeyi vermedi ve çıkarıldığı mahkemede salıverildi.12 Eylül'ün hemen öncesinde silah taşıma suçuyla tutuklandı ve Giresun Kapalı Cezaevi'ne konuldu.
12 Eylül'ü burada karşıladı. Çıkar çıkmaz kırsal kesimde örgütlenen mücadele ile bağ kurarak Espiye-Tirebolu-Keşap grubuna katıldı. 31 Mayıs 1981 sabahı Kozköy'deki çatışmada 6 arkadaşıyla birlikte öldürüldü. Doğan çocuğuna 'Mehmet' adını verdiler...


Ensar KARAHAN

1957 - 31 Mayıs 1981

1957 yılında Şavşat'a bağlı bir orman köyü olan Karaköy'de doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Devrimciliğe lise yıllarında başladı. Liseden sonra çalışmak için İstanbul'a gittiyse de bir yıl sonra geri döndü. Şavşat'da faşizme karşı mücadelenin önde gelen isimlerinden biri oldu. Rize Eğitim Enstitüsü'nü kazanmıştı; kayıt yaptırdı ama Şavşat'dan ayrılmak istemediği için Rize'ye gitmedi.

Şavşat'da sürdürdüğü devrimci faaliyetler nedeniyle birkaç kez gözaltına alınan Ensar Karahan, işkence gördüğü halde her defasında direnerek örnek bir tutum sergiledi.

12 Eylül'den sonra bölgedeki bir çok Devrimci Yol militanı gibi kırsal kesimdeki silahlı direniş hareketine katıldı. Ensar Karahan, bu dönem boyunca da koşulların tüm olumsuzluklarına rağmen toparlayıcı bir rol oynadı. Kurulan pusulardan cesareti ve soğukkanlılığıyla kurtulması, gruptaki diğer arkadaşları için Ensar Karahan'ı, her zaman birlikte iş yapılmak istenen insan haline getirdi.

Ensar Karahan'ın da içinde bulunduğu 12 kişilik grup bütün bir kışı ve baharın ilk aylarını dağlarda ve sığınakta, bir yandan da devrimci çalışmalarını yüıüterek, hiç fire vermeden geçirdiler. Ancak bir ihanetin sonunda 26 Mayıs 1981'de arkadaşlarıyla birlikte ele geçirilen Ensar Karahan, 31 Mayıs gecesi Artvin'de işkencede öldürüldü.

Gruptan 5 kişi 26 Mayıs akşamı sığınağa 6 saat mesafedeki bir köye gitmek için yola çıktı. Köye vardıklarında içlerinden biri gruptan ayrılıp karakola teslim oldu. Vakit geçirmeden askerleri de alarak sığınağın yolunu tuttu. Bununla da yetinmeyerek sığınak hakkında tüm bilgileri, kaçış yollarını, baskınlar için düşünülmüş tedbirleri, nöbetçilerin yerlerini askerlere anlattı. Nöbetçilerle çıkabilecek bir çatışmanın sığınaktakilerin kaçmasına fırsat vereceğini düşünen askeri birlik, 2 nöbetçiyi çemberin dışında bırakacak şekilde sığınağı kuşattılar ve ani bir baskınla Ensar Karahan'la birlikte 4 devrimciyi yakaladılar. Yüzbaşı Mustafa Eken ve Uzman Çavuş Bahri Deniz komutasındaki askerler daha orada işkenceye başladılar; sonra Veliköy Karakoluna, ardından da Şavşat'a götürdüler.

Ensar Karahan ve arkadaşları Şavşat'a getirildiklerinde halka teşhir edilmek için elleri arkadan bağlı olarak Şavşat'ın içinde bir süre yürütüldüler. Ancak bekledikleri olmadı. Halk neredeyse mitinge gider gibi aktı Şavşat sokaklarına. Devrimcilere tepki gösterileceğini sanan cunta güçleri aksine sempati dolu bakışlarla karşılaştı. Bunun üzerine 5 devrimci Şavşat Karakoluna götürüldüler.

Bir Şavşatlı anlatıyor:

"Ensarlar karakola götürülünce halk onları görmek için karakolun önüne toplandı. Yzb. Mustafa Eken aklınca bu durumu değerlendirmek istedi. Ensarları karakolun bahçesine çıkarıp kalabalığa seslendi:

- "Bu Komünistler yüzünden sizler çok çektiniz. Ama sonunda yakaladık; sizi bu asilerden kurtardık." Halkın kendisini destekleyeceğini sandı. Kalabalıktan bir süre hiç ses çıkmadı. Sonra biri bağırdı:

- "Ensar ağbi, nasılsın"

Ensar gülerek cevap verdi:

- "İyiyim.."

Bu defa herkes Ensar'la birlikte gülmeye başladı. Sonra Yüzbaşı sinirlenip onları içeri aldı; herkese bir hüzün çöktü."

O gün Şavşat Karakolu'nun subay ve askerleri bol bol hatıra resmi çektirdiler tutsak devrimcilerle. Akşam üzeri gözleri bağlanıp askeri araçlara bindirildiler. Ensar Karahan ve 4 arkadaşı Artvin'de işkencehane olarak kullanılan ve 12 Eylül'den sonra üç bin insanın işkenceden geçirildiği eski Öğretmen Okulu binasına getirildiler. Önce askerler tarafından dövüldüler ardından işkenceye alındılar. Özellikle Ensar Karahan'ın üzerinde duruyorlardı. Elektrik, askı, tazyikli su vb. her türlü yöntemi denediler. İşkence dışındaki zamanlarda tavandaki bir boruya ancak ayaklarının ucu yere değecek şekilde kelepçeliyorlardı. Ensar Karahan tek kelime konuşmadı.
31 Mayıs gecesi Artvin Jandarma Alay Komutanı Binbaşı Ahmet Selek, Şavşat Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Mustafa Eken, Üsteğmen Ferit Ildıran, işkenceci polis İsmail Kerimoğlu ve birkaç kişi daha Öğretmen Okuluna geldiler ve doğruca Ensar Karahan'ın yanına gittiler.

Olayın bir tanığı anlatıyor:

"Kalabalık bir grup olarak geldiler. Hemen hepsi sarhoştu. Naralar atarak Ensar'ın yanına gittiler. Binbaşı Ahmet Selek askerlerden birinin tüfeğini alıp Ensar'ı dipçiklemeye başladı. Binbaşı yorulunca tüfeği Yüzbaşı Mustafa Eken aldı. Önce bütün gözaltıldakileri sıra dayağına çekti, sonra Ensar'ın yanına geldi.

"Ensar, adını bu Artvin'den sileceğim' diye bağırdı. Acımasızca dipçikliyordu. Sonra hepsi birden saldırdılar Ensar'ın üstüne,• bir yandan küfrediyor, bağırıp çağırıyorlar, biryandan dipçikleyip tekmeliyorlardı. En son bir hırıltı geldi Ensar'dan ve simsiyah kan kustu. Sesi hiç çıkmaz olmuştu. Etrafa bir koku yayıldı. Ortalık sessizleşti. İşkenceciler apar topar orayı terkettiler"

Doktor raporunda Ensar Karahan'ın ölüm nedeni "darp sonucu dalak yırtılması" olarak belirtiliyordu. İşkenceciler hakkında Erzurum Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri mahkemesinde dava açıldı. Dava sonunda çoğu beraat ettiler, birkaçı da 20 günlük "ceza" aldılar.


Asım KESER

1958 - 31 Mayıs 1981

1958 yılında Artvin'in Ardanuç İlçesi'nde doğdu. Devrimci harekete ilk kez Artvin'de katıldı. Giresun Eğitim Enstitüsü'ne gelmesiyle birlikte buradaki anti-faşist mücadelenin örgütleyicilerinden oldu. Giresun Merkez'deki mahallelerde direniş komitelerinin örgütlenmesinde sorumluluk aldı. Ayrıca Giresun'un, faşistlerin etkin, devrimcilerin görece zayıf olduğu ilçelerinde (Görele, Eynesil) anti-faşist mücadelenin örgütlenmesinde sorumluluklar aldı. Polis otosunun taranmasına adı karışınca Asım Keser de kırsal kesimdeki örgütlenmeye geçti.

12 Eylül sonrasında Espiye-Tirebolu-Keşap direniş grubunda yer aldı.

31 Mayıs 1981 sabahı Kozköy yakınlarıdaki ormanlık arazide öldürülen 7 devrimciden biri de Asım Keser'di...


Ahmet KILIÇ

1961 - 31 Mayıs 1981

1961 yılında Espiye'de doğdu. Espiye'deki Devrimci Gençlik mücadelesi içinde yetişti. Espiye'nin faşist işgalden kurtarılması mücadelesinde aktif olarak yez aldı. Liseyi bitirince İstanbul'a gitti. Bir yandan siyasal çalışma içinde yer alırken, bir yandan da geçimini sağlamak için işportacılık yaptı.

12 Eylül'den sonra Espiye hattındaki direniş grubu içinde yer aldı. 31 Mayıs 1981'de 6 arkadaşıyla, askeri birliklerle girdikleri Kozköy'deki çatışmada yaralı olarak yakalandı. İlçe merkezine götürülürken yol boyunca işkenceye maruz kaldı. Hastanede tedavisi engellendi ve ölüme terkedildi.


Gürsel KÜÇÜKYILDIZ

1960 - 31 Mayıs 1981

1960 yılında Trabzon Beşikdüzü'nde doğdu. Üniversite eğitimi için gittiği İstanbul'da devrimci mücadeleye aktif olarak katıldı. 1980 yazında bir çatışma sonucunda bacağından yaralandı. Tedavisinin ardından iyileşmek için Beşikdüzü'ne geldi. Gürsel Küçükyıldız Beşikdüzü'ndeyken 12 Eylül darbesi oldu. Tamamen iyileşmediği halde, zor günlerde arkadaşlarıyla birlikte olmak istedi, İstanbul'a geri döndü. İstanbul'a geldiğinde 12 Eylül'ün ağır koşullarında eski ilişkilerini yeniden kuramadı; arkadaşlarının çoğu ya yakalanmış ya da kaçak durumdaydı. Bu arada devrimcilerin Karadeniz'in kırsal kesimde direniş örgütlemeye çalıştıklarını duyunca Giresun'a geldi. Ancak Karadeniz'de devrimciler Gürsel Küçükyıldız'ı tanımıyorlardı. İlişki kurmakta büyük güçlük çekti.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"1951 Şubat'ında direniş mücadelesine katılmak için Giresun'a gitmiştim. Bir süre sonra arkadaşlar, "Gürsel Küçükyıldız adında biri var; dağa çıkmak istiyormuş, ama hakkında çok fazla şey bilmiyoruz" dediler. Oysa ben çok iyi tanıyordum. Haber göndererek görüşmeye çağırdım. Görüştüğümüz evde yüzyüze gelene kadar benimle görüşeceğini bilmiyordu. Kapı açılıp benimle karşılaşınca, o hep gülen gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Artık kendisini, tanıyan birini bulduğu ve dağa çıkabileceği için sevinçten ağlıyordu. Uzun süre dağa çıkmaması, aranmadığı ve polis tarafından tanınmadığı için mücadeleyi şehirde yürütmesi için ikna etmeye çalıştım; başaramadım. Nisan ayında, birgece vakti beline silahını yerleştirdi ve heyecanla dağın yolunu tuttu. İşte bir ay sonra, vücudunda - abartmıyorum yüzün üzerinde kurşun yarasıyla köyüne döndü."

Gürsel Küçükyıldız, Espiye direniş grubuna katılmıştı; 1981 yılında Mayıs'ın son günü, Kozköy'de 6 arkadaşıyla birlikte öldürüldü. Ölümünden sonra annesi bir erkek çocuk daha doğurdu; adını 'Gürsel' koydular...


Alaattin MURTAZA

1961 - 31 Mayıs 1981

1961 yılında Tirebolu'da doğdu. Tirebolu'nun yoğun siyasal pratiği içinde yetişti.

Tirebolu'da bir devrimcinin öldürülmesi, iki devrimcinin de yaralanması olayının faillerinden MHP'li Emin Türker'in öldürülmesi olayı nedeniyle tutuklandı. Firar ederek kırsal kesimdeki mücadeleye katıldı. Köy kökenliydi. Kırsal kesim çalışmalarında son derece etkili ve yararlı görevler üstlenmişti.12 Eylül sönrası Espiye hattındaki direniş grubunda yer alıyordu.

31 Mayıs 1981'de Kozköy'de 6 arkadaşıyla birlikte öldürüldü.


Hasan SABİTOĞLU

1957 - 31 Mayıs 1981

1957 yılında Giresun'da doğdu. Giresun'da devrimci hareketin oluşumunda yer almış öncü kadrolardan biriydi. Giresun'da devrimcilerin merkezi örgütlenmesi olarak öne çıkan Giresun İşçi Köylü Derneği'nin, bu derneğin kapatılmasından sonra kurulan Giresun Gençlik Derneği'nin (GENÇ-DER) yönetim kurullarında yer almıştı.
Giresun Eğitim Enstitüsü'nde faşist işgalin kırılmasında ve Tirebolu'da süren anti-faşist mücadelede eylemci kişiliğiyle devrimci çevreler içinde tanınan ve güven duyulan bir militandı.

1977 sonunda bir polis aracının taranması olayıyla ilgili olarak hakkında tutuklama kararı verilen Hasan Sabitoğlu, devrimci çalışmalarını kırsal kesim örgütlenmesi içinde sürdürdü.12 Eylül sonrası cuntaya karşı bölgenin kırsal kesiminde gelişen direnişin içinde yer aldı. Bulancak-Giresun ekibine mensuptu.

31 Mayıs 1981 günü Kozköy yakınlarındaki ormanlık alanda 6 arkadaşı ile birlikte, askeri birliklere karşı girdikleri çatışmada öldürüldü. Hasan Sabitoğlu, Espiye-Tirebolu-Keşap grubunu Bulancak'a götürmek için Espiye'ye gelmişti. Bu yolculuk esnasında öldürüldüler...


Zeki SUBAŞI

1957 - 31 Mayıs 1981

1957 yılında Artvin'in Şavşat İlçesi'nde doğdu. Devrimci harekete henüz Artvin'de okuduğu yıllarda katıldı. Liseden sonra Rize Eğitim Enstitü'süne girdi. Burada süren anti-faşist mücadele içinde yer aldı. Devrimci faaliyetlerinden dolayı Giresun Eğitim Enstitüsü'ne sürüldü.
Giresun'a gelişinin ardından buradaki mücadelenin önemli sorumluluklarını üstlendi. Zeki Subaşı Giresun'da gelişen devrimci örgütlenmenin öncülerindendi.
Üzerinde yakalanan bir silah nedeniyle bir süre Giresun, Görele ve Şavşat cezaevlerinde tutuklu kaldı. Tahliye olmasından sonra mücadele içindeki yerine döndü.
Zeki Subaşı, faşistlerin oldukça etkin bir örgütlenmeye sahip oldukları ve anti-faşist mücadelenin çok sert biçimlerde sürdüğü Tirebolu örgütlenmesinde aktif görev aldı.

12 Eylül'den sonra il ve ilçe merkezlerinde yoğıınlaşan devlet teröıüne karşı Giresun'da kırsal kesim örgütlenmesine ağırlık verildi. Bu doğrultuda biri Bulancak ve Giresun üstlerindeki kırsal bölgede, diğeri de Espiye, Tirebolu ve Keşap üstlerindeki dağlık kesimde silahlı iki gıup oluşturuldu. Zeki Subaşı Espiye-Tirebolu-Keşap grubunun sorumlusu idi.

31 Mayıs 1981 günü bir ihbar üzerine yapılan operasyonda Kozköy yakınlanndaki ormanlık arazide Hasan Sabitoğlu, Mehmet Gümüş, Asım Keser, Alaattin Murtaza, Ahmet Kılıç ve Gürsel Küçükyıldız'la birlikte öldürüldü.

Espiye-Tirebolu-Keşap grubunun ekibe yeni aldıkları bir gencin kaçarak polise teslim olmasıyla 1981'in Nisanı'nda, grubun bulunduğu bölgeye yoğun operasyonlar başladı. Hareket alanlarının giderek daralması üzerine Bulancak-Giresun grubuyla irtibat kurarak, o bölgeye geçmek istediklerini bildirdiler. Bu istek üzerine Bulancak grubundan gelen Hasan Sabitoğlu'nun kılavuzluğunda yola çıktılar. Bütün gece süren yürüyüşün sonunda 31 Mayıs sabahı Kozköy'ün hemen altındaki ormanlık bölgeye geldiler.

Dinlendikleri sırada iki köylü kadın tarafından görüldüler; ancak onlar da durumu farkedince kadınlarla konuştular: devrimci olduklarını, herhangi bir ihbarda bulunmamalarını söylediler. Kadınlar köye döndüklerinde durumu muhtara anlattılar, muhtarın ihbar girişimine engel olmaya çalıştılarsa da başaramadılar. Muhtar Yakup Oflu, Espiye'deki askeri birliklere ihbarda bulundu. Asker ve polislerden oluşan operasyon güçleri bölgeyi çember altına aldı. Çıkan silahlı çatışmada beşi öldü. Diğer ikisi ağır yaralandı. Gerekli tıbbi müdahale yapılmadığı için kısa süre sonra, kan kaybından onlar da öldüler.

Zeki Subaşı, Hasan Sabitoğlu, Mehmet Gümüş, Asım Keser, Alaatin Murtaza, Ahmet Kılıç ve Gürsel Küçükyıldız'ın ölümünün üzerinden iki ay sonra ihbarcı muhtar Yakup Oflu öldürüldü.


Erdinç Çoşkun

1956 - İlkbahar, 1981

1956 yılında Artvin'de doğdu. Varlıklı sayılabilecek bir ailenin tek çocuğuydu. Bu yüzden ailesi fazlasıyla üzerine düşerdi. İlk, orta ve lise eğitimini Artvin'de tamamladı. Henüz lise yıllarındayken THKP-C hareketine sempati duymaya başladı. Liseden sonra eğitimine Trabzon Eğitim Enstitüsü'nde devam etti. Bu dönemde Devrimci Yol'un Karadeniz örgütlenmesi içinde aktif görev aldı. Aynı zamanda okulun dernek başkanlığını yürüttü.

Erdinç Coşkun, Eğitim Enstitüsü'nü bitirdikten sonra Elazığ Maden ilçesinde bir süre lise öğretmenliği yaptı 1978 Sonbahar'ında görevden ayrıldı ve tüm zamanını devrimci çalışmalara ayırdı. 'Aziz' adıyla tanınıyordu. Elazığ bölgesi mücadelenin çok sert koşullarda sürdüğü bir yöreydi. Bölgedeki anti-faşist direnişin önde gelen militanlanndan biri oldu.

1979 Sonbaharında Tunceli bölgesine geçti. Yöredeki kırsal kesim çalışmalarına katkıları oldu. 1980 yazında ise Diyarbakır'a geçerek devrimci hareket içinde sorumluluklar üstlendi. Bu bölgede 'İrfan' adıyla faaliyet gösterdi. Diyarbakır, Kürt ulusal hareketlerinin yaygın gücü nedeniyle Devrimci Yol'un nispeten zayıf olduğu bir kentti. Hareket, ancak zamanla Kürt gençleri içinde taban bulmaya başladı. Bu çalışmalar içinde Erdinç Coşkun'un da önemli payı vardı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Erdinç, uzun boylu, yakışıklı bir arkadaştı. Yüksek numaralı gözlüklerine ve takma dişlerine rağmen sağlam bir fiziği vardı. Ailesinin ona tutku derecesindeki sevgisi ve bağlılığına rağmen şımarmazdı. Teorik yanı çok güçlü değildi ama, bildiği kadar yapar, yaptığından öğrendiklerini bilgisine ekleyerek daha iyi olmaya çalışırdı.
Son derece mütevazi, arkadaş canlısı ve son derece neşeli bir insandı. Tanıyanlar onu bir kez ağlarken gördüler; o da Erkan'ın (Uzuneminağaoğlu) öldürüldüğünü öğrendiğinde... Erkan, Artvin'de onun en yakın arkadaşlarından biriydi..."

12 Eylül'ün ardından, Devrimci Yol hareketi Diyarbakır'daki faaliyetlerini geliştirerek sürdürdü. Kenan Evren'in Diyarbakır'a gelişi nedeniyle gündeme gelen yaygın eylemlilikler içinde Erdinç Coşkun da sorumlu olarak yer aldı. 1981 baharında kır gerillası faaliyetlerine katılmak üzere 'Soner' adıyla Malatya, Sivas, Adıyaman bölgesine geçti. Bu çalışmalar sırasında, sığınakta bir kaza kurşunuyla öldü. Bölgeyi hızla terketmek zorunda kalan arkadaşları tarafından oraya gömüldü. Mezarının yeri bilinmiyor.


Veysel GÜNEY

1957 - 11 Haziran 1981

1957 yılında Malatya'nın Hekimhan ilçesine bağlı Davulkulu Köyü'nde doğdu.

Çocukluk yılları mezrada hayvancılık ve tarımla uğraşan ailesiyle birlikte geçti. Okul dışı zamanlarında çobanlık yapıyordu.

Veysel Güney, ilkokulu bitirdikden sonra Hasan Çelebi nahiyesine gitti. İzmir Erkek Sanat Enstitüsü'nden sonra da liseyi Malatya'da tamamladı. 1975'te İsdemir Karabük Montaj Şantiyesi'nde elektrikçi olarak çalışmaya başlayan Veysel Güney, bu arada İskenderun Meslek Yüksek Okulu Makine Bölümü'nü de bitirdi.

Veysel Güney anlatıyor:

"12 Mart sonrası yıllarda THKP-C'nin bıraktığı devrimci miras üzerinde yükselen muazzam bir devinim vardı. Ben devrimci değerlerle, düşüncelerle ilk defa o zamanlar İzmir'de karşılaşıp sempati duydum."

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Veysel, yanında şehit düşen Ali İhsan Özer'in etkisi ile Devrimci Yolcu oldu. çalışmalara İskeınderun Demir Çelik ve İskenderun bölge pratiği çerçevesinde katılarak kendini geliştirdi. Necdet Bozkurt'un döneminde İskenderun'da öne çıkan arkadaşlardandı. Necdet'in katledilmesinden sonra çalışmanın yükünü omuzlayan ekibin içindeydi."

12 Eylül günlerinde Veysel Güney yine Ali İhsan Özer ile birlikteydi. Artık Gaziantep'teydiler. Sonra süregiden operasyonlarda kaldıkları ev kuşatıldı. Çatıştılar. Ali İhsan Özer aldığı kurşun yaralarıyla öldüyse de Veysel Güney çatışmayı sürdürdü. Sonra o da yaralandı ve yakalandı. Ağır işkencelerden geçti. Göstermelik bir yargılamayla idama çarptırıldı.

Aydın Kığılı anlatıyor:

"Yaşam karşısında hep direnişçi tutumlar sergilemiş bir devrimciyi anlatma, hakkında tanıklık etme onurunu yaşıyorum, duygularını da...
Gaziantep Emniyet Müdürlüğü l. Şube'de kısa süre birlikte olduk. İşkence yapılırken iniltilerini duyuyorduk. Daha çok sağ göğsündeki yarasına işkence yapıldığını sonradan duyduk. Onu bağırtabilmek işin işkenceci polislerin şok çaba harcadıklarının tanığıyım. Ama bağırmıyordu, bağırtamıyorlardı
Daha sonra onunla ilk defa Merkez Komutanlığı Gözetim Yeri'nde karşılaştık. Yanımıza geldiğinde yalınayaktı; ayakkabısı ve çorapları yoktu. Giysi yerine de hastane pijaması giydirilmiş, saçları sıfır numara traş edilmişti. Kafasındaki yara izleri kabuk bağlamıştı. Arkadaşı Remzi Arık ile birlikte kelepçeli olarak koğuşa attılar. Tanışıklığımız burada başlar. Veysel cezaevine geldiğinde yarası yeni iyileşmeye yüz tutmuştu. Ama o haline hiç aldırış etmeden daracık hücresinde spor yapar, nefesini açmaya çalışırdı. Bugün yarın asılacağını bilen bir insanın yaşama bu denli sıkı sıkıya bağlı olduğunu görmek kuşkusuz beni derinden etkilemişti.

Veysel aile açısından içimizdeki en şanslılardandı; ailesiyle arasında güçlü bir sevgi bağı vardı. Ailesi de Veysel'e ve mücadelesine saygı duyuyordu. Onu en son ana değin yalnız bırakmamak için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Ama bu çabaların çoğu bir yerde boşa gitti. Çünkü Veysel'e ziyaret yasağı vardı. Herşey o zamanki 5. Zırhlı Tugay ve Gaziantep Sıkıyönetim Komutanı Tuğgeneral Şahabettin Balkan'ın iki dudağı arasındaydı. Veysel'e de, keyfi bişimde, infaza değin sürecek görüş yasağı verilmişti. Ayrıca havalandırmaya çıkarnıama, mektup vermeme gibi yasakları da vardı.

Onun ilgisini çeken en önemli nokta, idam edilen devrimci arkadaşların darağacında devrimci onurlarını koruyup korumadıklarıydı.
Konuşmalarımızda çoğu kez bu merakını giderecek sorular sorardı. Biz de bilebildiğimiz kadarıyla yanıtlardık, aslında bizim de pek bir bildiğimiz yoktu. Çünkü gazete, televizyon ve benzeri şeylerden biz de yararlanmıyorduk.

O, "Denizler'in 1972'de yaktığı meşaleyi daha yükseklere çıkartabilmek en onurlu görevlerden biridir" diyordu. İdama giden her devrimcinin en özlü sınavlardan birini de idam sehpası önünde vereceğine inanıyordu.

Bilindiği gibi, Veysel, Devrimci Yol siyasi haraketinden yargılanıp idama mahkum edilen ilk insandı. Örgüte sıkı sıkıya bağlıydı. Hareketi adına böylesi onurlu bir görevi ilk kez kucaklayan insan olmanın gerektirdiği sorumluluğun ayırımındaydı. Kendi ölümünün aynı zamanda tüm dünya emekçilerinin ve tüm ezilen halkların haklı davası uğrunda adanmış bir bedel oldıığunu ve bu uğurda gerçekleşen bir ölümün en az diğeri kadar anlamlı ve onurlu olduğunu da biliyordu.

Aslında daha şubeye yaralı olarak getirildiğinde idam kaleminin kırıldığını biliyordu. İşkenceciler sorgu sırasında "İdam edileceksin, kurtuluşun yok!" diye sayısız kere bağırmışlardı. Konuşmalarımızda 'Bana son sözlerimi söyleyecek kadar bir zaman süresi tanırlar mı? Bu son görevimi bir devrimciye yaraşır biçimde yerine getirmekten başka hiçbir isteğim yok" derdi.

Veysel tam anlamıyla göstermelik bir mahkeme yapıldığını söylüyordu. İdamını çabuklaştırmak için dosyasının Gaziantep Devrimci Yol davasından ayrılarak hızlandırılmış bir yargılama yapıldığını duydum. Birinci gün yargılamayla ilgili konuların tümü halledilmiş, ertesi gün de Heyet idam kararını açıklamış. Aslında bu yargılamanın ne derece hukuki normlara uygun yapıldığı irdelenmelidir. Çünkü bu yargılamada hiçbir şekilde örtbas edilmeyecek çarpıklıklar var. Avukatın olup olmadığı, hangi koşullarda yargılandığı hala muammâ. İdam kararı yüzüne karşı okunduğunda Veysel'in slogan attığını duydum, gazeteler de yazmış.

Veysel asılmadan önce zaman zaman düşünürdüm; haklı bir dava için ölüme giden birini uğurlayabilme fırsatım olsaydı ona ne söylerdim, o an neler hissederdim?

Sanırım onu en sıcak, en işten, en yaraşır haliyle son kez devrimci bir inanşla kucaklar "Arkandan geleceklere kılavuz, senden öncekilerden, DENİZLER'den devraldığın meşaleyi taşıyan olduğunu unutma" derdim.

Ben infaz gecesi bitişikteki hücrede kalıyordum. O son geceyi, yaşadıklarımızı, duyumsadıklarımızı öyle bir- iki satıra sığdırabileceğimi sanmıyorum. Nazım'ın deyişiyle o gece cezaevinde gerşekten 'Hava kurşun gibi ağır'dı. Onu alıp götürdüklerinde, gitmeden önceki uyarısına uyarak sessiz kaldık.
Kendisine doğrudan söylenmedi ama, o gün idarecilerin içine girdikleri telaşlı hava, onda infaz anının artık gelip çattığına dair bir izlenim yaratmış olabilir. Ayrıca bu kanısını pekiştirecek başka gelişmeler de oldu.

Günlerden 10 Haziran 1981'di. Öğleden sonra cezaevinde görevli içkici bir başşavuşla aralarında berberin de bulunduğu bir grup asker Veysel'in hücresine geldiler. Koridora girdiklerinde kapı gardiyanı bizimki de dahil bütün kapıları kapattı. Nedenini sorduğumuzda da başçavuşun orada bulunmasını gerekçe gösterdi.

Veysel'in kapısı açıldığında onun sesini duyduk, "Hayrola! Bu ne izzet-i ikram!" dedi. Başçavuş da "Veysel Saçların sakalların uzamış seni traş edeceğiz" dedi. Adamın sesi çatallaşmıştı. Sanıyorum o an Veysel durumu sezinledi. Ve o gece idam edileceğini anladı. Hücreler bitişik olduğundan konuşmaların bir kısmını duydum. Veysel, "Hazırlıklar akşama mı? Salıncak bu akşam mı kurulacak?" diye sordu. Başçavuş da sessizleşti, suskunluğu konuşuyordu. Konuşmaların bir kısmına tanık olduktan sonra karma karışık bir ruh haliyle ne yapacağımı bilemeden kaldım. Hemen Veysel'le konuşmak istiyordum ama, ne konuşacaktım? Ne diyeceğimi ııelerden bahsedeceğimi bilmiyordum. Söyleyeceğim her söz o ana uygun düşmeyebilirdi belki de. Susmanın ne kadar etkili bir kalkan olduğuna ilk defa orada tanık oldum.

Zaman ağır ağır ilerliyordu. Götüreleceği an yaklaşıyordu. Son birkaş saatiydi. İçimde dayanılmaz bir istekle onun yüzünü son kez görmek, dost gözlerine bakmak, sıcaklığını duyumsamak istiyordum. Gardiyanın bilgisi olmadan hücreden çıkmak yasaktı. Buna rağmen hücredeki arkadaşların omuzlarına binerek hücremizin mazgal deliğinden koridora çıktım. Ve önüne gidip hücresine baktım. Oturmuş, sırtını duvara yaslamış ayaklarını karnına doğru çekmiş kitap okuyordu. Daha önceleri hiç vermedikleri birikmiş mektuplarını da o gün getirip vermişlerdi. Hemen yanı başında zarfından çıkmış birkaç mektup gözüküyordu. Diğerleri henüz zarfından çıkmamış gibiydi. Hücre mazgalının yan kısmında sigara ve çakmağını koyduğu bir yer vardı. Uzanıp sigarasından bir tane almak istedim. Tam elimi mazgaldan içeri soktuğumda, birden Veysel'le göz göze geldik. Bu bende tanımsız bir ürperti yarattı. Açıkşası o an işin korktum. Bu duyguyu tanımlayabilmek şok zor. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi tüm çıplaklığıyla duyumsamamdan kaynaklanan bir duygu olabilir bu.

Veysel için durum değişikti. Durgun bir deniz gibi berraktı gözleri. Orada az sonra ölüme götürüleceğine dair herhangi bir ürkeklik görebilmek mümkün değildi. Çok dingindi, belki beni etkileyen biraz da buydu. Düşünüyorum da, öldürüleceğini biliyor, cezaevinde yaşanan o anlamlı sessizliğin ayırdında, her şeye rağmen soğukkanlılığı sürüyor, kitap okuyordu. Bana öylesine soğukkanlı bakıyordu ki, etkilenmemem mümkün değildi.

Sigara yakmamı istedi. Ardından "Sana birşey söyleyeceğim Aydın, beni bugün salıncağa bindirecekler" dedi. Korumaya çalıştığım, o hiçbir şey hissettirmeme çabam birdenbire anlamsızlaştı. Sanki boşluğa düştüm; duygularım kontrolden çıktı. Hemen müdahele etti: "Ne oluyor, metin ol. Varsay ki, şu an benim yerimde sen varsın. Onlara karşı böyle mi tavır koyacaksın?"

Kendime hakim olamıyordum. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Evet ağladım. Bu daha çok böyle yiğit bir devrimciyi kaybetmekten duyduğum hüzündü. Yanından ayrılmadan önce, beni bir kez daha uyardı: "Beni bu gece salıncağa bindireceklerini arkadaşlara söylemeyi unutma."
Bana birşey vermek ister gibi araştırır gözlerle hücresine bakıyordu. Verebileceği bir şey yoktu. "Hiç olmazsa bir şeyler yaz ver" dedim. Bir parşömen kağıdın dörtte birine şunları yazdı ve imzaladı:

"Sevgili Aydın'a... Mezarımı yol üstünde kazsınlar. Üzerine demir yumruklu bir yıldız yapsınlar..." Aklımda kalanlar bunlar, daha birkaç satır olması gerekir.

Askeri Cezaevi'nden sivil cezaevine geçerken, yanımda götüremediğim için bu kağıdı saklamaları ve gerekli yere ulaştırmaları için arkadaşlarıma vermiştim. Ama Veysel'den anı olarak kalan hemen her şeyin, sıklaşan arama ve kötüleşen koşullar nedeniyle yok edildiğini duydum. Aslında ona ait olan her şeyi koruyabilmeliydik. Ben o yazıyı saklayabilmeli, "Bak, bu Veysel'in yazısı... Benim için yazdı. O son andan kalan en değerli belge bu... Bu imza da onun imzası" diyebilmeliydim. Gösterdiğim eksiklik yüzünden Veysel'den, herkesten özür diliyorum.

Gece saat onbire kadar sessizlik devam etti. Birden Veysel'in sesini duyduk. "Arkadaşlar! Nedir bu sessizlik her zaman böyle miydik? Bizim suskunlaşmamız, moralimizin bozuk olması başkalarını sevindirir. Haydi ortalığı biraz şenlendirelim!"

Ne diyebileceğimizi bilemiyorduk. "Yok mu türkü söyleyecek kimse?" diye yeniden seslendi. Yine ses yok! Türkü söylersek, ya da ne bileyim gülersek, şakalaşırsak o anın önemine gölge düşürmüş olabileceğimizi ister istemez düşündük. Bir arkadaş, "O zaman sen söyle, biz dinleyelim"dedi.
Ölümünden iki saat kadar önce Veysel türkü söylemeye başladı.

Önce Benim meskenim dağlardır'ı söyledi, sesi güzeldi. Çok coşkulu söylemişti. O titrek ve davudi sesi hala kulaklarımda çınlıyor. Ardından da, Aşık Mahzuni'den alınma 'Bu yıl benim yeşil bağım kurudu�yu söylemeye başladı. Fakat bu türküyü çok hüzünlü bulmuş olmalı ki, yarıda kesti. Türkünün içinde 'şimdi bir köşede yatar ağlarım' gibi bir dize vardı. Yarım bıraktı, �Bu türkü bu gece gitmez" dedi ve yine Mahsuni'den alınma 'Çingene' isimli türküyü söylemeye başladı. Hücreler kısmında kalan, Veysel'in 'Çingene' lakabını taktığı Kuddusi Tokaç isimli arkadaşa takılma, şaka yapma niyetine bu türküyü söylemişti. Bugün daha iyi anlıyorum ki, o gece Veysel hem kendisini hem de bizi ölümüne hazırlıyordu. Ölüme türkü söyleyerek de gidilebileceğini, böylesi ölümün güzel olduğunu, endişeye karamsarlığa kapılmamak gerektiğini göstermeye çalışıyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, o işin kendine ait bölümünde başarılı olabildi. Her bakımdan ölüme hazırdı. Bizim durumumuz çok farklıydı. Zaman ağır ağır ilerledikçe bir anlamda ne yapacağımızı bilemez bir şaşkınlık içine düştük.

Askerler, subaylar içeri doluştu. Hücrelerimizin mazgal kapaklarını kapattırdılar. Artık hiçbir şey göremiyorduk. Sadece kulağımıza gelen o karmakarışık sesler vardı.

Askerlere emir verildi: "Mahkumun kapısını aç!" Kapının açıldığını duyduk. Ama içeri giremiyorlardı. Veysel'in gür sesi bir kez daha doldu kulaklarımıza:

"Gelmeyin üzerime! Ben nasıl gelmem gerektiğini bilirim. "

Başından beri kendisine haykırabileceği kadar bir sürenin tanınıp tanınmayacağı konusunda endişeleri vardı. Niyetlerini anlamıştı. Ağzını kapatmak istiyorlardı. Onları durdurmak için bu şekilde bağırmıştı. Hemen ardından da sanki bir miting alanında onbirlere seslenircesine bizlere ileteceği son sözlerine başladı.

"Dirilip döneceğiz er meydanlarına/ Zaman köhne düzenin cellatlarını affetmeyecek / Gerek kalmaz savaş ilanlarına /Erlerimiz fazla laf etmeyecek. " Ardından 'Kahrolsun Faşizm' sloganını atmak istedi. Ama ağzını kapattılar. Koğuşlardaki arkadaşların anlattıklarına göre elleri arkadan bağlıymış. Onu alıp Gaziantep E Tipi Cezaevi'ne götürdüler.

Daha sonra bir gardiyan bana o anı şöyle anlattı:

".. Veysel infaz bahçesine getirildiğinde başı dimdikti. Üzerinde infaz kıyafeti yoktu. Sivil giysiler vardı. Kendisinden son isteği sorulduğunda, "Benim sizlerden bir isteğim olamaz!" dedi. Darağacına yürü denmesine fırsat bırakmadan, başını önüne eğmeden, en küçük bir tereddüt göstermeden yürüdü. Sehpaya çıktı. Cellat boynuna ipi geçirmeye hazırlandığında "Sehpaya kimse dokunmasın" diye uyardı. Ardından öyle bir bağırdı ki, yer-gök inledi. Ne dediğini anlayamadık bile. Slogan bitince cellata 'ipi boynuma geçir' dercesine baktı. Boğazına ilmek geçirildi. Cellat Veysel'in isteğine uyarak sehpadan uzaklaştı. Kanımız donmuş gibi, pür dikkat onu izliyorduk. Üzerine bastığı sehpaya ayağıyla vurdu, kendi infazını kendi gerçekleştirdi."

Diyebilirim ki, cezaevindeki tüm gardiyanlar "Görüşü ne olursa olsun, yiğit adamdı" diyerek ona saygı duyuyorlardı. Aslında dönemin cezaevi müdürü infazı yaptırabileceği insanı bulmak konusunda epeyi zorlanıyor. Sonunda E Tipi mutfakçısı Aşçı Ali böyle birini bulmak için görevlendirilmiş. Sonunda yerlilerin dilinde �Aşiret' diye bilinen insanlardan birini bulmuş. Antepliler 'Çingene Aşiret' diyorlar.

Bu arada 10 Haziran günü 13 haberlerinde idamın MGK'ca onaylandığını duyan ailesi Hekimhan'dan bir araba tutup Gaziantep'e geliyorlar. Cezaevinin önünde annesi, babası, kardeşi ve birkaç yakını bir grup oluşturuyor. Yöneticilerden çıkacak 'son bir kez görüşebilme' iznini bekliyorlar. İnfazdan kısa bir süre önce sadece annesi, babası ve kardeşine görüşme izni veriliyor. Diğerleri yasak denilerek görüştürülmüyor.

Duyduğum kadarıyla son görüşmede annesi ve babası görüş boyunca ağladıkları için pek konuşamıyorlar. Veysel, "Üzülmenize gerek yok. Bu kaçınılmaz bir durum. Sonucu herkesin metanetle karşılaması gerekir. Hep aranızda olacağımı biliyorum. Benim dışımda dört kardeşim daha var, sizlere beni aratmazlar" diyor.

En son kardeşiyle konuşuyor. Kısa konuşmada ona yaşamını, yaptıklarını, haklı olduğunu, ölüme tökezlemeden, kararlılıkla gideceğini anlatıyor.
Ve Che'nin 'ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin... diye başlayan o ünlü sözlerini söyleyerek bitiriyor. Kardeşi, ağabeyinin konuşmalarından etkilenip slogan atmaya başlıyor. "Kanın yerde kalmayacak.i" diye bağırıyor. Hemen görüşmeyi bitiriyorlar. Veysel'in ağzını bantlıyorlar. Kardeşini de döverek götürüyorlar ve slogan attığı gerekşesiyle iki ay gözaltında tutuyorlar.

Ailesi infazdan hemen sonra onu almak için yetkililere başvuruyor. Epey uğraştıktan sonra, verilmeyeceğini anlayınca, "O zaman cenazenin gömülmesine katılalım, duamızı edelim, ona karşı son görevimizi yapalım" diyorlar. Bu istek de reddediliyor.

Hatta oldukça umursamaz, küçümser ve alaycı tavırlarla 'Biz oğlunuzu mezara gömmeyeceğiz. Onun mezara ihtiyacı yok. Ölüsünü nehre atacağız. Canımız isterse belki bir köpeğin önüne atarız" diyorlar. Aile Veysel'e ulaşamayacağını anlayınca, bu kez polislerce apar topar götürülen diğer oğullarının peşine düşüyor. Böylece Veysel bilinmeyen bir yere götürülüyor.

Aradan yıllar geçmesine karşın, Veysel'in ailesi hala oğullarının mezarının nerede olduğunu bilmiyor, Veysel'in bir mezarı varsa bile, bu devlet sırrı gibi saklanıyor. Ama bir mezarı olsaydı, bugüne değin nerede olduğu bir biçimde bilinirdi. En kuvvetli ihtimal onun bir mezarı olmadığı noktasında yoğunlaşıyor. İnanıyorum ki, bu sadece Veysel'in ailesinin sorunu değil. Çözülmesi gereken bir düğüm olarak ortada. Mezarı yoksa, Veysel nerede?Ailesine çektirilen bunca eziyetin anlamı nedir? Doğal olarak, bir anne-baba geleneklerinin gereğini yerine getirmek için oğullarının mezarını görmek ziyaret etmek belki mezarını yaptırmak ister.

Cuma Alkan adlı bir arkadaş Veysel'in götürülmesinden sonra atak davranıp hücreye giriyor. Yerde bir adet battaniye, çorabının teki, ayakkabı astarları, yarım bardak deterjan ve ayakkabısının tekini görüyor. Tuvalette sifonun içinde bir roman buluyor, içinde de Veysel'in yazdığı bir mektup. Okumadan götürüp dava arkadaşları R.K. ve A.E. ye veriyor. Mektubun içeriğindeyse, duyduğuma göre idama nasıl gideceğini, tavrının nasıl olacağını anlatan şeyler varmış.

Bizler de idamı protesto için yemek almadık. 'Kahrolsun faşizm', 'İdamlar bizi yıldıramaz', 'Veysel'in hesabı sorulacaktır' sloganlarını haykırdık.
Bunun üzerine dava açıldı. Aylar süren yargılama sonucu 7 kişiye 1 yıl 4'er ay hapis cezası ve ayrıca 5 ay 10'ar gün Mersin'de gözetim cezası verildi.
Veysel'i tanımak, yanımızdan alınıp ölüme götürülmesi, onunla geçen hücre günleri, yaşamımın gerçekten en köklü dönüşümlerinden birini, hatta ilk adımını oluşturdu. O yiğit devrimcinin son anlarına tanık olmak, bende iyi ve güzele doğru evrilişin akışını hızlandırdı.

O, 'Benim meskenim dağlardır' türküsünü çok seviyordu. Eğer herşey istediğimce olsaydı, şu an Veysel'le bir dağın doruğunda omuz omuza oturup karşıları seyrederken, bu türküyü mırıldanmak isterdim. Belki de Veysel'in bulunmayan bedeni bir dağın kuytuluklarıyla özlemine uygun olarak sarmaş dolaş yatıyordur. Kimbilir..."
Aydın Kışılı 1956 Adana doğumlu.
TKP-ML davasında yargılandı.
Gaziantep E Tipi Cezaevi'nde
Veysel Güney ile birlikteydi ve idam gecesini yaşadı.


Arif TURANLI

1962 - 11 Haziran 1981

1962 yılında Artvin'in Borçka İlçesi'ne bağlı Aralık Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Borçka'da okudu.

Borçka Ticaret Lisesi'nde okuduğu yıllarda Borçka'da faşistlere karşı yürütülen mücadele içinde aktif olarak yer aldı. Lise ikinci sınıfta iken silah yakalattı ve cezaevine girdi. Çıktıktan sonra bu kez, MHP'lilere yönelik bir eylem nedeniyle aranmaya başladı. 1980'de Borçka'dan ayrılarak Ardanuç'un kırsal kesimindeki mücadeleye katıldı. Özellikle Zegerya Köyü'ndeki örgütlenmede büyük rol oynadı ve köy halkı tarafından benimsendi. Nitekim 12 Eylül'den sonra köye yapılan bir operasyonda bütün köy meydan dayağına çekildiği halde, köyde sakladıkları Arif Turanlı'yı askerlere teslim etmediler. Arif Turanlı 11 Haziran 1981'de Borçka'nın Sülüklü Köyü yakınlarında pusuya düşürüldü; çatışarak öldü.

Bahar sonunda Şavşat ve Ardanuç'un kırsal kesiminde binlerce askerle yürütülen operasyonlar sıklaşınca Arif Turanlı'nın da içinde bulunduğu devrimci grup, Borçka'nın dağlık kesimlerine geçme kararı verdi. Bir haftalık bir yürüyüşün sonunda gitmeyi tasarladıkları bölgeye yaklaşmışlardı; ancak, faşistlerin etkili olduğu bir köyün yakınından geçerlerken faşistler tarafından farkedildiler. Hatta Arif Turanlı'yı tanıyan faşistler onlara saldırmaya çalıştılarsa da, devrimcilerin silahlı olduklarını farkedince kaçtılar ve durumu ihbar ettiler. Bunun üzerine askeri birlikler bölgenin bütün geçiş noktalarına pusu kurdular. 11 Haziran gecesi Arif Turanlı ve arkadaşları bu pusulardan birine düştüler. Açılan ateşe karşılık verdilerse de Arif Turanlı orada vuruldu.

Çatışmada bir asker yaralanmıştı. Askerler Arif Turanlı'nın cesedini sonradan kurşun yağmuruna tuttular. Yüzü parçalanmıştı, ölüsü tanınmayacak haldeydi.


Mehmet Emin KUTLU

( ... ) - Temmuz 1981

Antalya'da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü bitirdi. Üniversitede okuduğu yıllarda Devrimci Gençlik örgütlülüğü içinde yer aldı. Trabzon'da bir süre mahalle çalışmaları yürüttükten sonra Yomra, Arşın, Araklı, Sürmene ve Of ilçelerinde sorumluluklar üstlendi.

22 Haziran 1980'de Trabzon'da bir kuyumcu soygunu nedeniyle gözaltına alınarak tutuklandı. Bir yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra 1981 yılında tahliye oldu. 12 Eylül koşullarında yeniden örgütlenme çabası içindeyken 1981 Temmuz'unda Ankara'da gözaltına alındı. DAL grubunda sorgulandı. Gördüğü işkenceler sonucunda burada yaşamını yitirdi. Ölümünden hemen sonra, Ankara Emniyet Müdürlüğü 1. Şube polisleri tarafından cesedinin Hacettepe Hastanesi kapısına bırakıldığı, hastane personelinin cesedi bularak polise haber verdiği, polisin de "bulunmuş ceset" muamelesi yaparak otopsi yaptırdığı sanılıyor.

Mehmet Emin Kutlu, hiç kimseye haber verilmeden Ankara'da polisler tarafından Karşıyaka Mezarlığı'na gömüldü. Aynı dönemde gözaltında bulunan insanlar, sorgusuna katılan ve ölümüne neden olan polisler arasında Bekir Pullu'nun da bulunduğunu söylüyorlar.


Mustafa ÖZENÇ

1959 - 20 Ağustos 1981

1959'da.doğduğu Samsun'dan ilk ve ortaöğreniminden sonra ayrılarak 1976-77 öğrenim yılında Yüksek Mühendislik Okulu için Adana'ya gitti. Devrimci harekete burada katıldı. Okulundaki faşist işgalin kırılması ve sonrasında devrimcilerin etkinliğinin artmasında Mustafa Özenç'in büyük etkisi oldu. 20 Ağustos 1981'de Adana'da idam edildi.

Muhittin Çoban anlatıyor:

"Ailenden ilk kez ayrılıyordun. Yalnızlığın ne demek olduğunu bilmiyordun. Ama öğrenecektin bir başına yaşamayı. Bildiğin, yapmak istediğin tek şey vardı: Okumak.
Kalacak yerin yoktu, kimseyi de tanımıyordun. Yıırt aradın, ev tutamazdın. Adana'daki yurtları dolaştın. Erkek Lisesi Öğrenci Yurdu'na kaydını yaptırıp yerleştin. O dönemde kaldığın yurt faşistlerin saldırı üssü durumundaydı. Tabii sen bunu bilmiyordun. Bilsen de önemli değildi. Siyaset yapmaya gelmemiştin.

Yurttaki ilk gecendi. Köşedeki masaya oturdun. Ürkek ve çekingendin. İzin istemeden oturdular; soru yağmuruna tuttular seni: Adın ne, nerelisin, hangi okulda okuyorsun, liseyi nerede okudun, siyasi görüşün ne; sağcı mısın, solcu musun...

Sıkılarak da olsa soruları yanıtladın. Siyasetle uğraşmadığını, ne sağcı ne de solcu olduğunu söyledin. "Burada ülkücülerden başkasına yer yok. Ya ülkücü olursun bizim faaliyetlerimize katılırsın; yoksa ne okula sokarız seni ne de yurda" dediler. Okumanı engellemekten söz ediyorlardı. Korktun ses çıkarmadın. Okumak zorundaydın.

İlerleyen günlerde yurtta yaşam daha da dayanılmazlaştı. Derneğe, partiye, cezaevindeki ülkücülere yardım adı altında para toplanıyordu; istemeyerek de olsa para veriyordun. Verdiğin her kuruş yüreğiııe oturuyordu. Okula toplu gidiyorlardı. Seni de aralarına soktular. Okulda devrimci öğrencilerle çıkan kavgalara seni de sokmaya zorladılar. Samsun'dan Adana�ya gelirken hiç bunları düşünmemiştin. Kavga değil, okumak istiyordun.

Yurtta senin gibi değişik şehirlerden gelen insanlar vardı. Onlarla tanıştın, arkadaşlıklarınız güçlendi. Faşistlerin baskısından bıkmışlardı. Birlikte ev tutmaya karar verdiniz. Gecekondu mahallesinde bulduğunuz eve yerleştiniz.

Öğrencilerin önüne iki alternatif sunuluyordu; ya okulu bırakıp memleketinize dönecektiniz, ya da okumak için kendi saflarında yer alıp devrimcilere düşman olacaktınız. Faşistlerin safında yer almayacak kadar nefret doluydunuz.. Okulu da bırakmadınız. Faşistlere karşı mücadele ederek okuyacaktınız. Böylece devrimci gençlik saflarında yerinizi aldınız.

Mühendislik'teki faşist işgalin kırılmasına büyük bir istekle ve gönüllülükle katıldın. Faşizme karşı mücadelenin yoğun pratik eylemliliği içerisinde kendini hızla eğitip, olgunlaştırdın. Kendini ve aileni kurtarma düşüncesi artık yerini ülke halklarının kurtarılması düşüncesine bırakmıştı.

Adana Mühendislik Yüksek Okulu'ndaki faşizme karşı mücadele içerisinde militanlaşmış Devrimci Gençlik hareketinin neferi, lideri durumuna gelmeye başlamıştın. Zillidede mahallesinde faşist işgalin kırılması mücadelesinde yer almak için geldin."
Muhittin Çoban'ın pek çok kişiyle görüştükten sonra ortaya çıkardığı, Mustafa Özenç'in yaşamıyla ilgili "Yaşamın Adını Koymuştun Sen Mustafa Özenç" adlı çalışmasının çeşitli bölümlerinden yararlanıldı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Onu tanıyanlar için işte abartmasız Mustafa: olağanüstü mütevazi, olağanüstü sade, soğukkanlı, az konuşan, militan ve coşkulu bir ruh ve bitmez bir enerji kaynağı:
O daha çok mahallelerdeki militan mücadelenin içinde oldu. 1978'de Zillidede mahallesindeki faşist işgalin kırılması aşamasında yakalandı, bir günlük gözaltından sonra serbest bırakıldı. Daha sonra Barkal, Diap, Nedimbey ve Fevzipaşa mahallelerindeki faşist işgallerin kırılması mücadelesinin de içindeydi. Bu mahallelerdeki faşist örgütlenmeler halkla birlikte bir ay gibi kısa bir sürede dağıtıldı.

Sonraki yıl Manteks fabrikasındaki faşist MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) örgütlenmesinin geriletilmesi ve giderek de yokedilmesinde fabrika çalışanlarıyla birlikte mücadele işinde yer aldı.

Artık onu herkes tanıyordu. Gençliğine rağmen herkesin sevdiği biri haline gelmesi tüm zamanını ve enerjisini halkına adamasındandı. Mahallelerde herkes onu evine almak için birbiriyle yarışırdı. 1979'da Direniş Komiteleri'nin örgütlenmesi onun en önemli işi haline gelmişti."

Muhittin Çoban anlatıyor:

"... Faşistler Nedimbey mahallesinde saldırıya geçmişler, sol görüşlülerin dükkanlarını kırıp dökmeye, yakaladıkları solcuları öldüresiye dövmeye başlamışlar. Mahalleyi tanıyan birini gönderdin. Gerekli bilgileri aldıktan sonra iki silahlı grup oluşturdun. İki ayrı koldan mahalleye girildi. Kahvehaneye yakın yerde iki grup birleşti.

Çatışma başladı. Sokaklar boşaldı, insanlar yerine mermiler dolaşıyordu. Çatışma uzun sürdü, polisin siren sesleri gittikşe yaklaşıyordu. Dağılarak geri şekildiniz. Peşinize polisler geliyordu. Bir kavgadaşınla birlikte Yenidam Köyü'ne doğru kaçtınız. Toprak yolun kenarında bir motosiket gördünüz, sahibi ağaçların içindeydi. Motosikleti 50 metre kadar sürüp çalıştırdıktan sonra hızla uzaklaştınız. Geceyi köyde geçirdikten sonra, motoru aldığınız yere bıraktınız.

Diap dışındaki bölgelerde faşist işgalin kırılması tamamlanmıştı. Bir gece geç saatte Diap'a gittiniz. Üç kişiydiniz ve faşistlere görünmemeye çalışıyordunuz. Ama polislere göründünüz. Polisin yavaşlamasından heyecanlanan üç adım arkada yürüyen kavgadaşın kaçtı. Minübüs durdu, iki polis kaçanın peşine düştü. Diğer üç polis de sizi duvara dayayıp elleriniz havaya kaldırttı. Arama yaparlarsa silahı çekip polisleri etkisiz hale getirip kaçmayı düşünüyordun. İki polis soluk soluğa geldi, kaçanı yakalayamamışlardı. İkinizi minübüse atıp karakola götürdüler. Üstünüz aranmadı, sorguya çektiler; kaçanın kim olduğunu soruyorlardı. Tanımadığınızı ısrarla söylediniz. Aranıp aranmadığınız araştırdılar; aranmıyordunuz. Serbest bıraktılar.

Sabah işi olduğunu söyleyerek yanından ayrıldı Atilla Yazgan. Öğle saatlerinde dolmuş.uluk yapan dayısıyla karşılaşıyor. Birlikte eve gidiyorlar. Diap'a girdiklerinde faşistler Atilla�yı görüyor. Durakta etrafını çeviriyorlar. Kaçıp kurtulmak için silahını şekiyor, korkutmak için ayaklarının dibine doğru sıkıyor. Mermisi tükeniyor. Faşistler ortalarına alıyorlar; biri sopayla başına vurup yere yıkiyor. Bir diğeri önce dayısını vuruyor, sonra kalan mermileri Atilla'nın vücuduna saplıyor. Dayısı hemen ölüyor, Atilla 15 gün sonra.

Duyunca çok üzüldün. Hesabını sormak istiyordun. Kavgadaşlarını alıp Diap'a gittin. Diap polis kaynıyordu, olayın katilleri aranıyordu. Yolda ekiple karşılaştınız. Polisler şüphelenmişti; peşinize düştüler. Kaçmaya başlamanızla birlikte polisler silahlarını ateşlediler. Karşılık verdiniz. Muzaffer Ağu yaralandı. Bir süre daha koştuktan sonra yere yıkıldı kaçamadı.

Sen kurtulmak işin bir bahçeye girdin. İncir ağacına çıktın. Ama kurtulmayı başaramayıp yakalandın. Bahçenin işinde dövmeye başladılar; tekmeliyorlar, yumrukluyorlardı. Suratın kan içinde kaldı, burnundan çeşme gibi kan akıyordu, karakola götürdüler, işkence orada da sürdü, direndin, tutuklanıp cezaevine kondun ama onurunu korudun, sır vermedin.

Tutsaktın artık. Bu senin için çok zordu. Dışarıda yaşamın işinde, kavganın ortasında olmak istiyordun. Hep özgürlüğü düşündün, duvarları aşmanın planlarını yaptın. Kendini eğitmek, yetiştirmek, daha iyi düşünebilmek için okudun, araştırdın.

Günlerce düşündünüz, tartıştınız, olanakları değerlendirdiniz; sonunda tünele başladınız. Bir buçuk ay gece gündüz ekipler halinde çalıştınız. Tünel için cezaevi banyosunu kullanıyordunuz. Kapıyı kaynakla kapattırmıştınız, giriş çıkışı küçük pencereden yapıyordunuz. Çıkarılan toprak, banyonun kabinlerine sıkıştırılarak konuyordu. Hesaba göre çıkışa bir-bir buçuk metre vardı. Bir günlük süre!

Beklenmedik bir olay oldu: İsmail Şahin kabloya takılıyor, bedeni elektrik doluyor. Damarlarındaki kan henüz pıhtılaşmamıştı, vücudu sıcaktı. Suni teneffüs ve kalp masajı yaptınız. Hastaneye gönderilmekten söz edilince karşı çıktın:

"Duygusallığa gerek yok. Görmüyor musunıız vücudu gittikçe soğuyor. Hastaneye gidinceye kadar kanı tamamen pıhtılaşır. Boş yere onlarca insanın geleceğini, özgürlüğe gidişini engelleyemeyiz. İnanıyorum ki, o da bunu isterdi. Bu işi saklı tutmalıyız. Tüneli tamamlayıp büyük firarı gerşekleştirmek zorundayız" dedin.
İsmail Şahin'i koğuşa götürüp üstünü değiştirdiniz. Hemen idareye götürüp hasteneye götürmeşlerini istediniz. Müdüre koğuşta tamirat yaparken ceryana kapıldığı söylendi. Aynı yalan diğer tutsaklara da söylendi. Cezaevi derin sessizliğe gömülmüştü....

Gözyaşlarına hakim olamayanlar ağlıyorlardı. Bu arada bir kişi de idare'de telefonun başında bırakılmıştı. Hasteneden gelecek haberi bekliyorlardı.
T'ünel çalışması yapanlar 4. koğuşun mutfağında toplanmışlar, ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Ya tüm riski göze alıp birgün daha tüneli kazıp istenilen yerden çıkacaklardı; ya da o gece tüneli açıp kaçışı başlatacaklardı. Uzun tartışmalardan sonra o gece firarı gerçekleştirme kararı alındı. O sırada İsmail Şahin'in kurtulamadığı haberi geldi.

Saat gecenin on biriydi. Firar edecekler iki gruba ayrıldı. İlk otuz bir kişi tünele indi. Önde sen vardın. Çıkış deliğini aştın, kafanı yavaşça çıkardın. Tünelin sonu asker kulübesine yakındı. Devriye gezen askerleri gördün. Askerler uzaklaşınca sessizce çıktın, sürünerek tel örgüyü geçtin. Arkandan iki kişi daha çıktı. Onlar da görünmeden kaçmayı başarmıştı. Dördüncü bir süre süründükten sonra ayağa kalkıp kaçmak istiyor. Askerler farkedince ateş açıyor. Beşincisi sadece kafasını çıkartabiliyor. Kafasını çıkartmasıyla çekmesi bir oluyor. Tüneli hızla boşaltıyorlar. Silah sesleri yoğunlaşıyor; üç saatten fazla... O gün 20 Haziran 1980'di."

Mustafa Özenç, bir kaç ay sonra 12 Eylül gelince bir grup arkadaşıyla birlikte Tarsus Karabucak Ormanı'na çekildi. 7 Ocak 1981 günü Ayhan Alan ile birlikte motorsikletle arkadaşlarının yanlarına dönerlerken, orman bekçisi Hayri Şimşek'in ihbarı üzerine düzenlenen operasyonun içine düştüler. Çıkan çatışmada Ayhan Alan yaralı yakalandı. İlk anda yakalanmayan Mustafa Özenç de çok geçmeden yakalanarak sorgu için Tarsus'a Jandarma Karakolu'na götürüldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Karakoldaki astsubay erlere dönüp bağırır• "Çözün şunun ellerini, bunlar ancak masum ve savunmasız insanları vururlar, bunlar satılmış ve korkaktırlar."
Erler kelepşeyi çözerler. Mustafa'da yakaladıklarında bulunamayan bir silah vardır. Kelepçesi çözülür çözülmez Mustafa silahı çeker ve önce muhbir bekçi Hayri Simşek'e ateş eder, ardından silahına davranan Astsubay H. Hüseyin Özcan'a bir el ateş eder, silah seslerini duyunca odaya gelen Astsubay Nihat Özbay'a da ateş eden Mustafa, erlerin arasından elde silah geçer. Çıkış kapısında silahına davranan jandarma eri Şaban Öztürk'ü de vurduktan sonra kaçıp gider.

Bir fırında iki gün saklanan Mustafa, Adana'daki arkadaşlarına telefon ederek yerini bildirince arkadaşları gelip onu Tarsus'tan götürürler. Bu arada heryerde, Adana'da Mustafa aranıyor, üstüste operasyonlar düzenleniyor.

Ve nihayet yerini saptayan Cunta güçleri 2 Mart 1981 günü Adana'da İstiklal mahallesinde düzenledikleri bir operasyonda Mustafa�yı yeniden ele geçirirler. Hemen sorguya alınan Mustafa, Karakol eylemi dışında hiçbir suçlamayı kabul etmez. Kısa süren bir göstermelik yargılamadan sonra 13 Mart 1982 günü Adana 1 nolu Askeri Mahkemesi kararı verir: İdam!

Oldukça hızlı bir onay süreci yaşanır. Askeri Yargıtay'ın onayından sonra Cunta'nın generalleri de basarlar imzayı."

Mustafa Özenç, beş ay süren ölüm bekleyişini şiirler ve mektuplar yazarak geçirir.

Mustafa Özenç anlatıyor:

"Ben hiçbir karşılık gözetmeksizin, kendimi Türkiye emekçi halklarının sömürü, baskı ve zulme karşı verdikleri "insanca yaşama� mücadelesine adadım.

Bizatihi emperyalizm tarafından yönlendirilen oligarşinin resmi, sivil tüm güçleriyle halka karşı ilan ettiği sindirme. köleleştirrne, yok etme savaşına karşı Türkiye halklarının "DEVRİMCİ YOL"unda mücadele ettim.

Yürüdüğüm yolun engebeli. dolambaçlı ve sarp olduğunu biliyordum. Doğruluğuna inandığım bu yolda ilk düşen de ben değilim. Son düşen de olmayacağım. Bu savaş kurtuluşa kadar sürecektir.

İnsanlığın bu onurlu savaşında bir sıra neferi olarak ölmek, ölümlerin en yücesidir.

Er ya da geç... Zafer Türkiye emekçi halklarının faşizme karşı birleşik devrimci savaşının olacaktır.

Her zaman için onur duyduğum. birlikte olduğumuz Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu uğrunda omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi. Ki bu da, geride mücadelemizi "kurtuluşa kadar" sürdürecek yoldaşlar olduğu müddetçe, şerefli bir nöbet teslimi olarak, beni hiçbir şekilde korkutacak bir olay değildir. Ancak istemeyerek bu nöbeti teslim ettiğim için üzüntü duyabilirim. Türkiye'de devrim yapmak için yola çıkan siyasi hareketimiz, izlediği doğru eylem ve mücadele çizgisiyle kısa sürede büyük mesafeler katetmiş ve emekçi kitlelerin büyük sempati ve güvenini kazanabilmiştir. Bu arada çeşitli eksikliklerimiz dolayısıyla sınıflar mücadelesinde yetişmek olanağı bulamadığımız olaylar olmuştur.

Devrimci Hareketimizin kazandığı prestijde hiç kuşkusuz, yiğitçe çatışarak, ya da işkence tezgahlarında direnip sır vermeyerek, ölen, sakat kalan ve zındanlara tıkılan yoldaşlarımızın payı çok büyüktür. Ne yazık ki yiğit yoldaşlarımızın kanı pahasına sağlanan bu prestije gölge düşüren, devrimci hareketimize önemli ölçüde zarar veren dönekler ve hainler de çıkmaktadır. Bunlar zora gelince "paçayı kurtarma" düşüncesiyle bir anda Türkiye emekçi halklarına karşı sorumluluklarını unutmakta ve acizlikleriyle hem kendilerini hem de diğer birçok kişiyi utanacak duruma düşürmektedirler.

İşin ilginç yanı böyle alçaklar, genellikle fazla işkence görmekten ziyade, psikolojik zayıflıktan dolayı çözülmektedirler.

Herşeye karşın Devrimci Hareketimizin bu sorunların üstesinden geleceğine ve Türkiye Halklarının kurtuluş bayrağını oligarşinin burçlarına dikeceğine olan inancım tamdır.

Bu inançla sizleri selamlar, devrim yolunda başarılar diler ve satırlarımı büyük devrimci CHE'nin şu sözleriyle bitiririm:

"Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin
savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse,
başkaları mitralyoz sesleriyle,
savaş ve de zafer naralarıyla
cenazelerimize ağıt yakacaklarsa,
Bu uğurda ölüm hoş geldi, safa geldi."
Arkadaşlarına yazdığı son mektup


"Sevgili Babacığım

Hepinizi ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Sizin de beni ne derece sevdiğinizi ve en iyi şekilde yetiştirmek için ne çok çaba ve fedakârlıklar gösterdiğinizi de biliyorum. Sizlere bu satırları yazmamın nedeni kendinizi bu konuda suçlamamanız içindir. Siz bana karşı görevinizi fazlasıyla yerine getirdiniz. Bu yüzden sizi kimsenin suçlamaya hakkı yoktur. Buna yeltenenler olursa, bilin ki onlar bile bile, ya da bilmeyerek bu sömürü düzenine köleliği savunanlardır..

Ben yolumu kendim çizdim. Şu veya bu şekilde. kişisel hırs ve çıkarlar uğruna düzene sadık köleliği değil: emekten
ve emekçiden yana olmayı, sermaye ve onun egemenliji ile sömürüsüne dayalı düzene karşı mücadeleyi seçtim.

Yürüdüğüm yolun ne kadar sarp, engebeli, dolambaçlı olduğunu da biliyordum. Çünkü sömürücü sınıf emperyalizme göbeğinden bağımlı, çıkarları emperyalizmle aynı yönde ve devlete egemendi. Bu egemenlik ve saltanatı sürdürebilmesinin temel koşulunu; baskı ve şiddete dayalı politika ve bunu tamamlayan yalan, demagoji v.b. propaganda oluşturuyordu.

Zaten hiçbir zaman istikrara kavuşmayan, emperyalizme bağımlı, çarpık kapitalist düzenin açmazları derinleştikçe; baskı ve şiddet o ölçüde artmaktaydı...

Nitekim önce sivil köpeklerini halkın üzerine saldilar. Okulları, işyeri ve mahalleleri faşist zorbalara işgal ettirerek, geniş emekçi kitleleri, demokrat aydın ve öğrencileri köleleştirmeye çalıştılar. Katliamlar yarattılar. Olan bitenleri �anarşi ve terör� diye açıklayıp, sınıf mücadelesini örtbas etmeye kalktılar. Bütün bunlar yetmedi. Sivil sıkıyönetim, bölgesel sıkıyönetim ve arkasından 12 Eylül... Emekçi sınıf ve tabakalarının kazanılmış tüm haklarının ortadan kaldırıldığı bir ortam. Herşey önceden hazırlanmış bir oyunun parça parça sahnelenmesi idi. Her sahnede baş rol oyuncuları değişiyordu. Ve Türkiye emekçi halklarının devrimci mücadelesinin yükselmesini önleyemedi. Hiçbir zaman da önleyemeyecektir.

Ben ve daha yüzlerce kişinin öldürülmesi, ülkemizde yaşanan sınıf savaşını durduramayacak ve bu savaş, bu bozuk düzen tüm pislikleriyle tarihin çöp sepetine atılıncaya kadar sürecektir.

Sizlere veda mesajı olarak yazdığım bu satırları bitirirken, tek isteğim sabır ve iradenizi koruyarak; bu olayı bir aile faciasına dönüştürmemenizdir. Hepinize sonsuz selâmlar, saygılar ve sevgiler.

Elveda..."
Ailesine yazdığı son mektup

20 Ağustos 1981'de Adana Cezaevi'nin infaz avlusunda gecenin üçünde Mustafa Özenç idam edilir.

Mustafa Özenç, son günlerinde Adana Cezaevi hücresinde yazdığı şu şiirle yaşama veda etti:

"O büyük gün geldiğinde
ben kimbilir kaç yıldan beri
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi
uyanıp, sesimi kimse duymadan
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla
kara toprağın altından, ben de haykıracağım.
Unutup geçmişte kalan acı dünü
kimbilir belki bir kış günü
üzerimi yorgan gibi kaplayan
bembayaz karın soğuğundan....
ya da sonbahar mevsiminde
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım
ve milyonları saran o doyulmaz sevince
ben de sessizce ortak olacağım.
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da
gece gündüz farketmez ben her zaman hazırım
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma
o müjdeyi ben doğadan alacağım
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama
hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.


Metin SERTBULUT

1949 - 25 Ağustos 1981

1949'da Manisa'nın Salihli İlçesi'ne bağlı Yenikavak Köyü'nde doğdu. İlk, orta ve liseyi Salihli'de okudu. 1967'de Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne girdi.

O sırada gelişmeye başlayan devrimci mücadele saflarına katıldı. Hem çalışıyor, hem de okuyordu. Kaldığı Manisa Öğrenci Yurdu'na faşist saldırı olasılığı nedeniyle geceleri de yurtta nöbet tutuyordu.12 Mart günlerinde yurtta kalanların azalması onun daha çok nöbet tutması anlamına geldi. Tam da o günlerde tüberküloza yakalanması hayatını iyice zorlaştırdı.

Bütün bu zorluklara rağmen devrimci hareketten hiç kopmadı ve 70'li yıllar boyunca da mücadele içinde oldu.12 Eylül sonrasında sağlık durumu iyiden iyiye kötüleştiğinde bile arkadaşlarının tedavi için yurtdışına gönderme önerilerini kabul etmedi. Türkiye'den ayrılmak istemiyordu.

20 Ağustos 1981'de yakalandı. İzmir Emniyet Müdürlüğü'ndeki gözaltı günlerinde yeni doğmuş kızıyla getirilen karısına gözü önünde işkence yapıldı. Metin Sertbulut'un sağlığı işkence altında iyice bozuldu, ciğerleri parçalandı.

Hastaneye kaldırılınca bir yatağa kelepçelendi. 25 Ağustos 1981 günü yaşamdan ayrıldı.


Hıdır ERDEMİR

1960 - 4 Ekim 1981

1960 yılında Sivas'ın Hafik İlçesi'nde doğdu. Sendikacı bir babanın oğluydu. Babasının ölümünden sonra ailesinin tüm yükümlülüğünü üzerine almasına rağmen devrimci mücadeleden hiç kopmadı. Torna ustasıydı. Uzun yıllar spor yaptı. Kahverengi kuşak sahibi karateciydi. Arkadaşları mütevazi ve atak kişiliğiyle hatırlıyorlar.

Devrimci çalışmalarını daha çok İstanbul Küçükköy, Beşyüzevler bölgelerinde 'Mehdi' adıyla sürdürdü. 4 Ekim 1981'de evinde bomba patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Doğayı çok severdi. Alibeyköy Barajı'na sık sık gider yüzerdi. Kaybedilen bir insanın ardından genellikle 'çok iyi insandı' denilir. Ama Hıdır gerçekten çok iyi bir insandı. Öldüğü gün de, elinde bomba patladığı söylendi ama evde polisle çatışmaya girdiği ve bombanın daha sonra patladığı anlatılıyor."


Mustafa SEVİL

1955 - 10 Ekim 1981

1955 yılında Malatya'ya bağlı Akçadağ İlçesi Kürecik Nahiyesi Körsüleyman Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Malatya Kubilay Ortaokulu'nda okudu. Ortaokul son sınıfında devrimci düşüncelerle tanıştı ve 1971'de Malatya Erkek Sanat Lisesi'ne kaydoldu.

1971 darbesini izleyen günlerde kendisini "Cepheci" olarak tanımlayan Mustafa Sevil, sonraki yıllardaki ayrışma ve saflaşma sürecinde Devrimci Yol hareketi içinde yer aldı. Lisede sürdürdüğü devrimci propaganda çalışmalarını daha sonra girdiği Eğitim Enstitüsü'nde de sürdürdü. Faşistlerin saldırısı karşısında okula toplu olarak giden öğrencilerin can güvenliğini koruma işini üstlenen Mustafa Sevil ataklığı nedeniyle arkadaşları tarafından "fırtına" adına layık görüldü. 1979'da Eğitim Enstitüsü'nü bitirip Adıyaman'ın Çelikhan İlçesi Recep Köyü'ne ilkokul öğretmeni olarak atanmasına karşın Malatya'da kalarak siyasal faaliyetlerine devam etti. Aynı yıl bir faşistin yaralanmasıyla sonuçlanan bir çatışma sonrasında polis tarafından aranmaya başladı. Bunun üzerine kenti terkedip Kürecik'e gitti.

12 Eylül darbesini kendi doğduğu bölgede karşılayan Mustafa Sevil kırsal alanda devrimci mücadalenin sürdürülebilmesini olanaklı kılacak yeni ve diri ilişkiler yarattı. Özellikle dağ köylerinde kurduğu yeni ve güvenilir ilişkiler devrimci hareketin yaslanabileceği bir nitelik kazanmıştı.

Yörede bir gerilla hareketinin geliştirilmesi çalışmalarında görev alan Mustafa Sevil, 9 Ekim 1981'de kırsal kesimde sayıları 20'ye yaklaşan arkadaşıyla askeri cuntaya karşı geliştirilecek direnişin biçimlerinin tartışılması amacıyla düzenlenen toplantıya katıldı. Gün boyunca süren toplantı sabah saat 4'te hala kesin sonuçlarına ulaşmamış olmasına karşın, küçük gruplar halinde dağılmaya karar verdiler. Evde kalan son üç kişiden birisi de Mustafa Sevil'di. Pencerenin önünde arkadaşlarının karanlıkta kayboluşunu izleyen Mustafa Sevil, dışarda polisin sipere yattığını farkedince çatışma başladı. Mustafa Sevil'in ateşe başlamasıyla henüz evin her tarafını saramamış olan polislerin de şaşkınlığını fırsat bilen iki arkadaşı evin arka penceresinden atlayarak kaçtılar.

Silah sesleri uzunca bir süre sonra sustu. Mustafa Sevil vurulmuştu.


Alaattin DEMİRCİ

1957 - Ekim 1981

1957 yılında Hopa'nın Kemalpaşa nahiyesi, Karaosmaniye Köyü'nde yoksul bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, ortaokulu ise bir akrabasının yanında Hopa'da okudu. Lise eğitimi için Rize'ye Erkek Sanat Lisesi'ne gitti. Devrimci mücadeleye de burada katıldı.

Liseden sonra yaşamının tümünü Devrimci Harekete verdi. Rize'nin, Trabzon'un birçok bölgesinde faaliyet gösterdi.12 Eylül'den sonra üstlendiği bir görevi yerine getirmek için geldiği Hopa'da yakalandı. İşkencede kendisinden hiçbir bilgi alamadılar ve Artvin Gözetimevi'ne gönderdiler. Buradan yanlışlıkla salıverildi; devlet güçleri bir kaç saat sonra yanlışı farkettiler ama Alaattin Demirci'yi tekrar yakalamaları mümkün olmadı.

Alaattin Demirci cezaevinden salınır salınmaz Sultanselim Dağları'ndaki direniş grubuna katıldı. Sonrasında bu grubun kırsal kesimde yürüttüğü faaliyetler içinde yer aldı.

Arkadaşı Şerafettin Çelik anlatıyor:

"Dağda birlikte olduğumuz dönemde grup içinde en şakacı arkadaşımız Alaattin'di. Özellikle sığınakta geçen sıkıntılı günlerde Alaattin ne yapar eder bizleri eğlendirecek birşeyler yapardı. Çoğunlukla Kikiloz'a takılırdı. Hatta bazen, 'Kikiloz' çileden çıkar eline geçirdiği eşyaları Alaattin'e fırlatır, birbirlerine girerlerdi.

Hayal kurmayı severdi. Bir gece yürüyüşü sırasında, ben, Alaattin ve Hoca Osmaniye Köyü'nün arkasındaki tepeye gelmiştik. Ay vardı. Karşıda Kemalpaşa'nın ışıkları görünüyordu. Alaattin:

- "Hoca, şürada oturup birer sigara yakalım, hem de manzarayı seyrederiz" dedi.

Üçümüz oturduk. Alaattin, Kemalpaşa'dan köylere doğru uzanan ovadaki üç tepeyi gösterip 'devrimden sonra' bu tepeleri düzleyeceğini, tarıma açacağını söyledi. Bana ne yapacağımı sordu; ben,

- "Hele bir devrimi yapalım da nasıl olsa yapacak bir şey buluruz" dedim. Sonra aynı soruyu Hoca'ya sordu.

- "Ben senin mezarına çiçek getireceğim" diye cevapladı Hoca'. Alaattin bir kaç saniye durdu, sonra o kendine özgü Hemşin şivesiyle,

- "Dinine yanduğum, sanki sen yaşayacaksun!' dedi. Hep beraber kahkahayı koyverdik."

Alaattin Demirci, 1981 Ekim'inde Osmaniye Köyü yakınlarında düştüğü bir pusuda öldürüldü.

Yaralı yakalanan arkadaşı Şerafettin Çelik anlatıyor:

"Olaydan birgün önce Alaattin'le birlikte Kemalpaşa�ya inip birkaç yere uğramıştık. Uğradığımız yerlerden birinde bir arkadaş
"Bulunduğunuz bölge tespit edildi. Seyyar bir ekip bir aydır sizin peşinizde. Sizin burda işiniz ne?" dedi. Hemen dağa dönüp arkadaşlarla durumu değerlendirdik. O güne kadar barınmakta olduğumuz yerüstü sığınağında kalmanın artık tehlikeli olacağı, bu nedenle, daha önce yapımına başlanmış yeraltı sığınağını derhal bitirip oraya yerleşmemiz gerektiği düşüncesine vardık ve hemen harekete geçtik. Bir kişiyi orada bırakıp yeraltı sığınağını tamamlamaya gittik. Yağmur altında epey bir zaman çalıştık.

Saat 12 olduğunda yağmur şiddetlendi; yerüstü sığınağına geri dönmek, için yola koyulduk. Ben en önde gidiyordum, Alaattin biraz arkamdan geliyordu. Diğer arkadaşlar da 20-25 metre arkadaydılar. Patika yola gelmiştik ki, silahlar patladı. Dönüp baktığımda Alaattin'in hemen yakınımda siper alıp ateş ettiğini gördüm. Elimi silahıma atmak istedim, kıpırdatamadım.
Vurulmuştum, yere yıkıldım. O anda Alaattin'in hızla yanımdan geçtiğini gördüm. "Tamam kurtuldu" diye düşündüm, yanılmışım. Benden 7-8 metre ötede silahı göğsünde öylece yatıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bunu samimiyetle söylüyorum, çok net gördüm. Çünkü son bir kez yüzünü görmek istemiştim."


Cengiz AKSAKAL

1940 - 12 Kasım 1981

1940 yılında Şavşat'a bağlı Veliköy'de doğdu. Devrimci mücadeleye TÖB-DER içinde Devrimci Öğretmen saflarında katıldı. Ölümünden önceki dönemde doğduğu köy olan Veliköy'de öğretmenlik yapmaktaydı. Burada sürdürülen örgütlenme çalışmalarına katılmış, Veliköy Halkodası'nın açılmasında ve faaliyetlerinde görev almıştı.

12 Eylül'ün ardından Cengiz Aksakal da diğer devrimcilerle birlikte dağa çıktı. Ancak hakkında herhangi bir arama ya da soruşturma kararı olmadığı için köye geri dönmesi kararlaştırıldı. Köyde bir süre normal yaşantısını sürdürdü. Sonra TÖB-DER soruşturması gerekçesiyle Veliköy Jandarma Karakolu tarafından gözaltına alındı. Ardından Artvin'e, işkencehane olarak kullanılan eski Öğretmen Okulu'na gönderildi. Gördüğü yoğun işkenceler sonucu 12 Kasım 1981 günü öldü.

Cengiz Aksakal'ın işkence sonucu öldüğü doktor raporu ile saptanıp, şikayette bulunulunca işkenceciler hakkında dava açıldı. 9. Kolordu Askeri Mahkemesi'nde yapılan yargılama sonucu, işkenceciler Üsteğmen Ferit Ildıran, Astsubay Vecdi Cengiz, Komiser Süleyman, polis memurları İbrahim Üçok ve Engin Aksan 3'er yıl 6'şar ay hapis cezasına çarptırıldılar. Ancak dava Yargıtay aşamasındaykgn Artvin Devrimci Yol davasında işkencecileri teşhis eden, ama sonradan itirafçı olan Halit Dursun ifadesini değiştirip Cengiz Aksakal'a işkence yapılmadığı şeklinde ifade verince, diğer tanıklar ve somut deliller dikkate alınmayarak işkenceciler hakkında beraat kararı verildi.


Şükran ÇAVUŞ

1958 - 1981

1958 yılında Sivas'da doğdu.1976'da ailesiyle birlikte Malatya'dan İstanbul'a geldi. 1978'lerde devrimci harekete yakınlık duymaya başladı. Aynı yıl evlendi ve bir kızı oldu. Kocası da devrimci bir insandı.

Şükran Çavuş, 1980'e gelindiginde İstanbul Küçükköy'de bölge çalışmaları içinde bulunuyordu. 1981 yılında, aynı mahalleden tanıdığı, Sağmalcılar Cezaevi gardiyanlarından Ali Aydın ve eşi Zeynep Aydın'la birlikte İzmir'e gitti. Burada, Ali Aydın'ın evinde bıçaklanarak öldürüldü. Yakınları kuşkulu ölümünün arkasında Ali ve Zeynep Aydın'ın olduğu kanısındalar.


Şerif YAZAR

1963 - 1981

1963 yılında Giresun'da doğdu.

Devrimci mücadeleye çok genç yaşlarda, Pendik Çınarlıdere gecekondu semtinde katıldı. Faşistlerle çatışmaların son derece yoğun olduğu bu bölgede, eylemci kişiliği ve cesaretiyle öne çıktı.

Şerif Yazar, 1981 yılında tutuklu bulunduğu Alemdağ Cezaevi'ndeki bir direniş sırasında, koğuşlarına atılan gaz bombasından zehirlenerek Kurtuluş grubundan Hakan Mermercioğlu ile birlikte yaşamını yitirdi.


Muammer PABUÇOĞLU

1956 - 3 Mart 1982

1956 yılında Ünye'de doğdu. Orta halli bir ailenin çocuğuydu. İlk ve orta öğreniminin ardından yüksek okul için İstanbul'a gitti. Her fırsatta İstanbul'dan Ünye'ye gelerek devrimci mücadeleye katkıda bulunmaya çalıştı.

12 Eylül'den sonra gözaltına alındı ve Perşembe'ye götürüldü. Burada yoğun işkence gördü. İşkence sonrası durumu son derece ağır olduğu halde Ordu Efirli Cezaevi'nin müşahade hücrelerinden birine atıldı. Hiçbir tedavi görmediği gibi, ısrarla bu sağlıksız hücre koşullarında tutuldu. Kısa bir süre sonra, 3 Mart 1982 günü öldü. Ölüm raporuna kalp romatizmasından öldüğünü yazdılar.


Gökalp Çiftçioğlu

1959 - 4 Mart 1982

1959 yılında Eskişehir'de doğdu.1976'da Hacettepe Üniversitesi, Sosyal ve İdari İlimler Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Üniversitede Devrimci Yol hareketinin içinde yer aldı.

1977 yılında Ankara'nın Keçiören mahallesinde bölge çalışmalarına başladı.1979'da İncirli, Piyangotepe bölgelerinde sorumluluk üstlendi. Bu dönemde Soner İlhan'la birlikte lncirli Halkevi'nin açılmasına önayak oldu.1980'den sonra Zekeriya Aydemir'in ekibi içinde Devrimci Savaş Birlikleri, içinde yer aldı.

4 Mart 1982'de İstanbul Seyrantepe'de polisle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

Annesi anlatıyor:

"Sevgili Gökalp'im,

12 Mayıs 1959'da Eskişehir'de beni hiç üzmeden dünyaya geldiğinde, yaşamının bu kadar zor ve kısa olacağını hiç düşünmemiştim.
Beklediğimiz erkek evlattın, ama o kadar zayıftın ki, görenler senin yaşayacağını hiç ummamışlardı. Oysa sen herkese inat yaşadın; hem de kısacık yaşam sürene çok şeyler sığdırarak...

Küçücük yaşından itibaren benim desteğim oldun. Yaşamımızdaki zorluklara seninle birlikte karşı koyduk. Hep kararlıydın, isteklerine karşı çıkılmasına rağmen; hiç sesini çıkarmadan kendi doğrularını a gerçekleştirirdin.

Şimdi Gökalp'im, seni kaybedişimin üstünden tam 11 yıl geçti. I1 yıl önce 4 Mart 1982'de, İstanbul Seyrantepe deresinde, uzak mesafeden ayaklarına 2, yakın mesafeden o güzel başına 2 el ateş edilerek katledildin.

Simdi seni ve onurlu yaşamını özlemle düşünürken, böyle bir evladı dünyaya getirdiğim için gurur duyuyorum.

İyi ki doğdun Gökalp'im...

Annen."

Arkadaşı Mehmet Cemal Çarmıklı anlatıyor:

"İstanbul'a gelip de bundan sonra tepelerde çalışacağını öğrendiğinde "Buralar da İstanbul'un dağları galiba" demişti. "İyi bir gerilla önce yöreyi iyi öğrenmeli" diyerek başladık dere tepe gezmeye. Gökalp, bütün dolaşmalarımıza rağmen bir türlü yön tayini yapamıyordu. Her zaman gideceği yeri 'Bu tarafta, bu sefer eminim" deyip ters istikameti gösterirdi. İnsan ilişkilerinde, özellikle de çocuklarla ve yaşlılarla ilişkilerde oldukça becerikliydi. Espri yapmayı, şakalaşmayı ve çocuklarla oynamayı çok severdi. Bir de Belkıs Akkale'nin türkülerini çok severdi.

Sabahları çok erken kalkardı. Bu nedenle, epey bir süre birlikte kaldığımız ve adını da sonradan 'müze' koyduğumuz evde her sabah hır çıkardı. Bizler sabah mışıl mışıl uyurken, eline aldığı bir düdükle bizi uyandırır, "Gerilla dediğin her zaman göreve hazır olmalı" derdi. Çok iyi şekerpare tatlısı yaptığını iddia etmesine rağmen, bizler yaptığı tatlıları yiyemeyince oturup hepsini bitirirdi.

12 Eylül'le birlikte yakalanmalar, ölümler, poliste çözülmeler ardarda gelince çok üzülmüş ve 'Bu günleri göreceğime keşke ölseydim" demişti.
Yurtdışına çıkmaya karşıydı. O sıralar, yurtdışındaki tartışmalara katılmak üzere birisinin gitmesi gerektiğinde, onun gitmesi konusunda ikna oldu. Fakat, gidemeden öldürüldü.

Çatışmada öldürüldüğü gün randevusu vardı. Yakalanan birisinin polis arabasıyla gezdirildiğini öğrenip, birgün önceki buluşma yerinin basıldığını ve bir arkadaşın gözaltına alındığını anlayınca, diğer arkadaşları pusuya düşmesin diye özellikle polise ateş açıp pusuyu dağıtmak istemişti. İlk çatışma yerinde ayağından yaralanmış. Sığındığı bir evde yarasını sarmışlar. Polisin çevreyi kuşattığını anlayınca evden çıkmak istemiş. Evdekilerin bütün uyarılarına rağmen evden çıkarak çemberi yarma girişiminde bulunduysa da, çatışarak öldü."


Hasan GÖK

1960 - 6 Haziran 1982

1960 yılında Tunceli'nin Hozat İlçesi'nde doğdu.

1970'li yılların sonunda Tunceli Hozat'ta devrimci mücadeleye katıldı. Çalışmalarından dolayı tutuklandı. Cezaevi direnişlerine aktif olarak katıldı.
Tahliyesinden sonra, bu direnişlerden biri nedeniyle 2 yıl hapis cezası aldı ve aranmaya başladı. 12 Eylül'ün ardından kırsal kesimde yürütülen çalışmalara katıldı.

6 Haziran l982 tarihinde Ovacık İlçesi'ne bağlı Mamles (Doludibek) Köyü'nde jandarmayla girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

İki arkadaşıyla birlikte yiyecek ikmali için Doludibek Köyü'ne gitmişlerdi. Sabah köyden ayrılmak istediklerinde köyün asker ve polislerce sarılmış olduğunu gördüler. Çatışmaktan başka yolları kalmamıştı. Çatışmada Hasan Gök öldü. Diğer iki arkadaşı ise kuşatmayı yararak bölgeden kaçabildiler. Hasan Gök'ün cenazesi engellemelere rağınen köy halkının katıldığı bir törenle gömüldü.


Satılmış Şahin DOKUYUCU

1940 - 17 Haziran 1982

1940 yılında doğdu. Ankara'da Ege mahallesinde yaşıyordu. Oturduğu yer, devrimcilerle faşistler arasında yoğun çatışmaların yaşandığı sınır bir bölgeydi. Satılmış Şahin Dokuyucu, evli ve dört çocuk babasıydı. Ailesine karşı sevecen ve duyarlı bir insandı.

1978-79 yılları, faşist saldırıların yoğunlaştığı ve saflaşmanın en küçük mahallelere kadar genişlediği bir dönemdi. Satılmış Şahin Dokuyucu, çatışmaların kitlesel bir özellik kazandığı bu dönemde, gece nöbetlerinin örgütlenmesinden, gerekli maddi olanakların oluşturulmasına, ev örgütlenmelerinin nitelikli hale getirilmesinden, saldırılara karşı savunma mekanizmalarının oluşturulmasına kadar bir dizi çalışma gerçekleştirdi.

12 Eylül darbesinden sonra da faaliyetlerini sürdürdü. Gözaltına alınmasının ardından 17 Haziran 1982 günü işkencede öldürüldü. İşkencede ölümünü gizlemek için, dönemin yaygın uygulamalarından biri olan, pencereden atılma ve ardından "intihar ettiği açıklaması gündeme geldi.

Ankara Devrimci Yol davası sanıklarından Nurettin Aytun anlatıyor:

"...Aynı yerde beni de sorgulayan 35 51 kod numaralı polis timinin Satılmış Şahin Dokuyucu�yu getirdiğini gördüm. Her yeni gözaltına alınan gibi, onun da sırtına YSY (Yemek, Su Yasak) yazılı kağıt iliştirilmiş olarcık koridorda gözaltındaki kişilerin ayakta bekletildiği duvarın önüne koydular. Ben 1 nolu hücrede kalıyordum. Hücrenin mazgal kapağı ile mazgal çerçevesinin arasındaki boşluktan koridorun 3-4 metrelik bölümü görülebiliyordu. Polisler sık sık gelip diğerleri gibi iki elinin işaret parmakları duvara dayalı olarak ayakta bekletilen Şahin'i dövüyor ve ondan kendisindeki silahları vermesini istiyorlardı. İki gün boyunca onu zaman zaman alıp işkenceye götürdüler. Geri getirdiklerinde çok bitkin bir şekilde duvarın kenarına yığılıp kalıyordu. İkinci günün sonrasında, öğle vakti, Satılmış Şahin Dokuyucu'nun polis memurları Nurettin Oğhan ve Cuma Aslaner tarafından hakaret edilip dövülerek duvarın önüne getirildiğini duydum. Mazgal aralığından koridora baktım. Arkadan gördüğüm kadarıyla çok hırpalanmış bir hali vardı. Sayıklama ve inleme arası bir ses çıkarıyordu. Aradan yarım saat kadar bir süre geçtikten sonra bir insanın yığılıp kafasını beton zemine çarptığı izlenimi veren bir ses duydum. Kalktım, tekrar mazgal aralığından baktım. Satılmış Şahin Dokuyucu yerde yatıyordu. "Adam düştü!" diye vargücümle bağırdım. Polislerden biri koşarak Şahin Dokuyucu'nun yanına geldi. Yerden kaldırmak istedi. Sonra Komiser Yardımcısı'nı çağırdı. O da gelip Şahin Dokuyucu yu kontrol ettikten sonra "Gitmiş lan bu herif. Ağzı köpürmüş bu herifin. çabuk 35 51'in adamlarını çağırın!" diye bağırdı. Gardiyan polis benim bulunduğum hücreden bağırıldığını hatırlayarak mazgal aralığından bakmamızı engellemek amacıyla gelip mazgallara vurdu. Bizlere küfretti. Şahin Dokuyucu'yu benim bulunduğum hücrenin mazgal arcılığının görüş açısı dışına götürdüler. Polislerin arasındaki paniğin boyutları, aralarındaki bağırıp çağırmaları ve Komiser Yardımcısı'nın "Dövüyorlar; gebertip buraya atıyorlar. Başımıza bela ediyorlar. Si...rim bu işi. Çağırın şu ****leri! Ne bok yiyeceklerse yesinler." deyip durması, Şahin Dokuyucu'nun ölmüş olduğu yolundaki kuşkularımı kesinleştirdi... Ben bu sırada Yenimahalle tarafına bakan pencerenin kilitli demir parmaklıklarının açıldığını, açılırken güçlük çekildiğini duydum. 5-10 dakika geçmeden koridordaki polisler, orada gözaltında bulunan kişilere duyurabilmek amacıyla "Koşun! Herif kendini camdan aşağı attı..." türünden bağırıştılar. Gözaltında bulunan kişilerin kaçmasını engellemek amacıyla pencerelerin önüne takılmış olan demir parmaklıkları değil gözaltındaki kişi, polisler bile açamazdı. Sürekli kilit altında tutulurdu. Zaten kendileri anahtarlarla ve demir çubuklarla uğraşarak zarlukla açabilmişlerdi. Bu "atladı, kaçtı, kendini attı, tutun vb." sahte seslerden sonra kısa bir sessizlik yaşandı. Ben Satılmış Şahin Dokııyucu'nun cesedinin aşağıya atıldığını, çokça bilinen bir oyunıın oynandığını anlamıştım."

Satılmış Şahin Dokuyucu'yu sorgulayan 35 51 kod nolu polis timinde şu kişiler yer alıyordu: Bahtiyar Çandır, Ali Şimşek, Ahmet Civan, Nurettin Oğhan, Naci Polat, Galip Eren, Süleymen Adaş, Fikret Topal, Doğan Kaya, Cuma Aslaner ve Hilmi Babacan.

Satılmış Şahin Dokuyucu, çevresinde dinamik ve neşeli bir insan olarak tanınırdı. Eşi ve çocuklarıyla dostça bir ilişkisi vardı. Geleneksel otoriter yapıyı yansıtmayan bir kişiliğe sahipti.

Satımış Şahin Dokuyucu'nun "pencereden atladığı" açıklamasından sonra eşi soruşturma açılması için savcılığa bağsvurdu. "Kocan intihar etti" gerekçesiyle başvurusu kabul edilmedi.


Alaybey YILMAZ

1956 - 24 Haziran 1982

1956 yılında Karabük'de doğdu. Lise yıllarında Devrimci Hareket'e katıldı. Karabük'te anti-faşist mücadelenin önde gelen isimlerindendi. Liseden sonra Karabük'te kaldı. Sonraki dönemde Kastamonu'da devrimci mücadele içinde yer aldı.

12 Eylül'den sonra tutuklandı. Kastamonu, Karabük ve Ankara'da sorgulandı, ağır işkencelere maruz kaldı. Aynı ağır şartlar Mamak Cezaevi'nde tutuklu kaldığı dönemde de sürdü. Kemik kanserine yakalanmış olması nedeniyle mahkeme salıverilmesine karar verdi; tahliyesinin ardından 24 Haziran 1982'de öldü.

Alaybey'in ardından ilk sözdür:
Sen öldün artık işitilmiyor
Yüreklerimize işleyen o
Karadenizli kahkahan
Özgürlüğün anası gözlerin
Ses vermiyor dağlardan
Bütün şiirler yarım şimdi
Bir tek dostun bile voltaya çıkmadı
Ranzan günlerden beri bomboş
Sohbetlerde adın geçiyor onurumuzda.
Sen öldün, tel örgüye serip battaniyeni
Üç gün boyunca güneşte tuttuk.
Yaralı bir serçe
Uçtu, döndü, kanat çırptı,
Gelip kondu üstüne, ağladık
Son sözdür:
Sen öldün şafak söktü
Filizlendi taç duvarlarda
Omuzumuzda taşıdığımız ne varsa
İhanet de ortada şimdi
Başkaldırı da...

İnönü Alpat
Yaralı Oğluyum Hayatın
(Mayıs Yayınlan)


Süleyman ÖLMEZ

( ... ) - 12 Temmuz 1982

Antakya'nın Reyhanlı İlçesi'nde doğdu.

12 Eylül'ün ardından hareketin dağılmasından sonra, dışarda kalan Devrimci Yol militanları, izlenecek siyasal çizgiyi tartışmak amacıyla Suriye'de toplandılar. Süleyman Ölmez; bu süreçte Türkiye'den Suriye'ye çıkacak militanların sınırdan geçişini sağladı. Kendisi, 'Talat' adıyla Suriye'nin Türkiye sınırına en yakın kenti olan Laskiye'de ikamet eder, Arapça bilir ve sınırı geçirdiği insanların her türlü insani ve lojistik sorunlarını çözerdi.

12 Temmuz 1982 tarihinde Altınözü'nde, yine bir grup insanı sınırdan geçirmek amacıyla Suriye'den Türkiye'ye geçerken sınıra yakın bir bölgede çıkan çatışmada öldürüldü.


Vahap ATILGAN

1960 -10 Ekim 1982

Malatya'da doğdu. Devrimci mücadeleye Malatya'da katıldı. Daha sonra, çalışmalarını Ankara'da sürdürdü.. 12 Eylül'den sonra Tunceli'ye gitti. İki yıl kadar Tunceli civarındaki gerilla birliğinde yeraldı. Birçok kez çatışmaya girdi, bir defasında kolundan yaralandı. Bu çalışmaları sırasında halkla kurduğu sıcak ilişkiler yörede halen hatırlanır. Tunceli civarında yaşayan insanlar Vahap'ı hala anlatırlar. Daha sonra Diyarbakır'a geçti.

Diyarbakır'da iki arkadaşıyla birlikte caddede yürürken bir polis otosu yollarını kesti ve polisler üzerlerine çullandı. Polislerden biri arkadan yaklaşarak Vahap'ın boynuna kolunu dolayınca, Vahap belindeki silahı çekerek polisi vurdu ve polis orada öldü. Böylece çatışma başladı. Bu sırada Vahap da vuruldu. Polislerin bazılarının da vurulmasıyla çıkan karışıklıktan yararlanan arkadaşları, kaçmayı başardılar. Çatışma sırasında vurulan polis sonra öldü.

Vahap Atılgan ağır yaralanmıştı. Önce hastaneye kaldırıldı, ardından sorguya alındı. Gördüğü işkenceler sonucu 10 Ekim 1982 günü öldü.


Zafer MÜCTEBAOĞLU

1954 - 15 Ekim 1982

1954 yılında Kastamonu'da doğdu.

1976 yılında ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencisi iken ODTÜ- DER örgütlülüğü altında devrimci çalışmalara başladı.
10 Eylül 1978'de, Ankara Emek mahallesinde faşistlere karşı gece nöbeti tutarken silahıyla birlikte yakalandı ve 2 ay tutuklu kaldı. Cezaevi'nden çıkınca ODTÜ'ye döndü ve Fen-Edebiyat Fakültesi'nin soıumluluğunu üstlendi.

Arkadaşı Osman Sirkeci anlatıyor:

"Ben Zafer ile ODTÜ'deki öğrenciliğim sırasında tanıştım. Onunla 6. yurtta aynı katta kaldık. Zafer, Devrimci Yolcu, ben, Halkın Yolu taraftarı idim. Onunla o günlerde siyasi yapılanma gereği 6. yurtta ÖTK Yurt Temsilciği seçimlerinde politik rakip olurduk. Ama bu rekabet hiçbir zaman onunla aramızdaki devrimci, insani dostluğa engel olmamıştı.

Aradan 13 yıl geçmiş olmasına rağmen, hatıralarım arasında dolaşırken, o gülümseyen çehresiyle canlı bir anı olarah Zafer kardeşime sık sık rastlarım. Onun ölümüne kendi yoldaşlarımdan, yakınlarımdan birini yitirmişşesine üzülmüştüm.."

1979 yılında ODTÜ-ÖTK (Öğrenci Temsilciler Konseyi) Yürütme Kurulu'na seçildi. Aynı yıl ÖTK faaliyetleri nedeniyle tekrar tutuklandı; 141. maddeden açılan dava nedeniyle Mamak Askeri Cezaevi'nde 10 ay tutııklu kaldı. 1980 Mayıs ayındaki tahliyesinden sonra bölge çalışmalarına katıldı. Etlik Yahya mahallesinde .sorumluluk üstlendi. 12 Eylül sonrasında da bölgedeki devrimci çalışmalarını sürdürdü. 20 Nisan 1981 günü yakalandı ve DAL'da sorgulandı. Ağır işkencelerden sonra tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevine konuldu.

Arkadaşı Halil Genç anlatıyor:

"Birden, uzaklardan bir kilidin açıldığını işitti. Ayak seslerine bakılacak olursa kalabalık olmalıydılar.

Sesler yaklaştı, yaklaştı ve koğuşun tam önünde durdu. Sesler koğuşa girdiler. Sonra da, kısa bir sessizlik oldu. Sonra bir elin ayaklarından tutup sertçe sarstığını duyunca irkildi. Dirseklerinin üstünde doğrulmaya çalıştı. - "Yeni gelen sen misin lan?" Soran bir çavuştu. ,Sapkasının gölgeliği, tepeden vuran ışıkta yüzünü gölgede bırakıyordu. - "Evet." "Adın?"- "Zafer. ZaferMüctebaoğlu."-"Ellerin mi tutmuyor senin?" dedi başka bir ses. Başını o yana çevirdi, soran bir yüzbaşıydı. - "Evet" dedi kısaca."Uzat bakayım şu tutmayan ellerini!" Uzattı, ellerinin üstü katmerleşmişti kirden. Tırnakları uzamıştı. Parmaklarındaki kablo yanıkları kabarmış, irin toplamıştı. Yüzünü buruşturdu beriki. Mırıldanarak birşeyler söylediyse de, ne söylediği anlaşılmadı. "Götürün şunu banyoya!" dedi sertçe. Banyo mu? Bu kadarı olamazdı doğrusu. Önce iğrenir gibi azarla, küfür et, arkasından da banyoya ha? Üstelik de gecenin bu saatinde... Zafer, bunları düşünürken, askerler koğuşu dolaşıyorlardı. Ne yapması gerektiğini kestiremedi önce. Kendisine en yakın askere duyurmaya çalıştı; - "Ben..." dedi yavaşça, "Yeni geldiğim işin havlum filan yok. Acaba...". Asker gidip iletti bunu yüzbaşıya. - "Götürün!" dedi yüzbaşı kısaca. Saat üçü beş geşiyordu. Dar koridorlardan geçtiler. Kilitler açıldı kapandı. Dar ve kısa bir koridorun sonundaki tahta kapının önünde durdular. Kalabalıklaşmıştı askerler. Önce sol baştaki elektrik düğmesine uzandı gardiyan. Sonra da iki eliyle hafifçe iteledi, yere yakın bölümü ıslanarak kararan tahta kapıyı... Herşey biranda başladı. Arkasına yediği müthiş bir tekmeyle, ellerini bile kullanamadan yüzükoyun uzanıverdi banyonun içine. Uçtu adeta. Sıra beklemeden ve itişerek doluşan askerlerin postallarını örtebilecek kadar su vardı yerde. Zafer, iki büklüm, şöyle bir kıvrandı: Soluğu kesilmişti. Sol koluna dayanıp sırtüstü uzanacak oldu, beceremedi. Yağmur gibi cop yağmaya başladı. Nereden geldiğini göremediği, anlayamadığı bu cop sağanağından sakınmaya çalıştı kendini; ellerini kaldırdı şöyle bir; sonra cop darbeleriyle iki yana düştü kolları. ( ..) Zafer'in cezaevindehi sessiz ölümü böyle bir uğursuz gecede başlamıştı işte..."

Ankara Devrimci Yol davasından yargılanırken Mamak Cezaevi'ndeki işkence ve baskı koşullarında 15 Ekim 1982 günü yaşamını yitirdi.


Turgay ERBAY

1957 - 22 Ekim 1982

1957 yılında Çankırı'da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve ldari İlimler Fakültesi'nde okuduğu yıllarda Devrimci Yol hareketi içinde yer aldı. ODTÜ-ÖTK örgütlenmesi içinde Ekonomi Bölümü Temsilciliği yaptı.

1979 yılında Beşevler bölgesinde faaliyet göstermeye başladı ve Erkek Sanat Yüksek Okulu sonrumluluğunu üstlendi. Aynı yılın sonunda önce Emek, ardından Aydınlıkevler bölgesinde anti-faşist mücadelenin örgütlenmesi çalışmalarını yürüttü.

1980'de bu kez Esat mahallesinde Mali Bilimler Yüksek Okulu, 50. Yıl ve Mimar Kemal Liseleri de dahil olmak üzere bu bölgedeki devrimci mücadelenin yönlendirilmesinde etkin görev aldı. Çalışma alanını zamarıla Seyranbağları'na kadar genişletti. Özellikle faşistlerle yoğun çatışmaların yaşandığı bölgelerde faşist hareketin geriletilmesi konusunda son derece etkili oldu.1980 Ağustos'unda yeniden Emek-Beştepe mahallesi sorumluluğunu üstlendi. 12 Eylül'den sonra Ankara çapında yürütülen operasyonlar sırasında 27 Kasım 1980 günü yakalandı. Sorgusu DAL'da yapıldı. Diğer arkadaşlarıyla birlikte ağır işkencelere maruz kaldı. Arıkara Devrimci Yol davası sanıklarındandı ve 146/1 maddeden idam talebi ile yargılanıyordu.1982 yılında önceden aldığı bir cezanın kesinleşmesi nedeniyle Haymana Cezaevi'ne götürüldü. Hastaneye götürülürken kendi başına yolda firar etmeyi başardı. Birkaç gün sonra 22 Ekim 1982 günü, İstanbul'da kaldışı evde polisler tarafından kuşatılınca intihar etmeyi seçti.

Arkadaşı Yalçın Bürkev anlatıyor:

"Turgay, çeşitli özellikleri itibarıyla alışılmamış bir tip ve kişilikti. Gözönüne getirebilmek işin şöyle tarif edeyim: 1.88 boylarında, oldukça zayıf, beyaz tenli, uzunca kızıl saçlı, metal çerçeveli gözlüklü... Dar paça pantalonu, haşpapileri, kot gömleği, bol Amerikan tipi yeşil parkasıyla genellikle bir Avrupalı havası vardı. Öte yandan kişilik özellikleri itibarıyla da alışılmamış birisiydi. Devrimci olmadan önce, lise yıllarında hippiliğe bulaşmış, otostopla Avrupa turu yapmış, pek çok konuda açık fikirli biriydi. Yaşına göre iyi bir entellektüeldi. Yine o dönem açısından, sol literatürde oldukça yeni sayılabilecek çeşitli kitapları sürekli takip ederdi. Babası komando uzmanı bir astsubaydı. Dolayısıyla silaha ve askeri tekniklere oldukça aşinaydı. Uçlarda dolaşan bir kişiliği vardı ve siyasal tavır alışı daima soldan olurdu.

Bu görüntü ve kişilik nedeniyle ona 'Baader' -RAF'ın o dönemdeki önderlerinden- adını takmışlardı.

Turgay, o dönemin gençlik akımlarında pek sık rastlanmayan bu özelliklerini siyasal ilişkilerine de yansıtan bir insandı. Örneğin ODTÜ ÖTK içindeki ilişkilerde hiyerarşiye aldırmayan, özellikle bu tür şeyleri kullanma eğilimlerine ve statükocu herşeye karşı çıkan biriydi. Bu durum, zaman zaman ona karşı bir tepkiye de yol açardı. Onu ezmeye, marjinalleştirmeye şalışan insanlar oldu; ama o, bu tür şeylere çok fazla aldırmazdı

Bütün bu sıradışı imajına karşın, sınıfındaki insanlarla, arkadaşlarıyla, çevresindekilerle oldukça iyi ilişkileri vardı. Ukala ve çok bilmiş bir tip görüntüsü çizmezdi. Fakat nedense siyasal ilişkiler içinde böyle algılanırdı. Bunun nedeni de hiyerarşiyi ve üzerindeki insanları sürekli sorgulama özelliği olsa gerek.
ODTÜ'deki yıllarda gençlik çalışması içindeydi. Gençlik çalışmasında da son derece yetenekliydi. Bir yandan gayet güzelresimler yapar, diğer yandan yazı yazardı; yazı dili, üslubu da son derece renkliydi. Çıkardığımız duvar gazetelerini özenle hazırladığımızı, çeşitli polemikler yapmak için günlerce espriler düşünüp, onları kaleme aldığımızı hatırlıyorum. Değişik açılardan, araştırmacılık, militan özellikler, aktivite, canlılık, örgütleyici yetenekler, sorgulayıcılık gibi şok önemli özellikleri vardı.

Gençlik örgütlenmesinden sonra mahalle çalışmalarına geçmişti. Mahalle çalışmalarında da, kendisini aşacak bir çizgi sürdürdüğünü daha sonraları anladım. Oralarda da oldukça sevilen, sayılan, üstelik bütün o görüntüsüne rağmen, bunu dengelemeyi gözeterek, halktan insanlar tarafından da çok sevilen bir insan olduğunu biliyorum. Kuşkusuz, Turgay'la ilgili pek çok anımız var. 9 Aylık Boykot döneminde yurtta kalırdık. Geceleri okunan kitaplardan, uzun tartışmalardan sonra Turgay sabahın köründe uyanır, teybe Orhan Gencebay'ı koyup sonuna kadar açar; bizi yataktan zıplatarak uyandırırdı.

Yine 9 Aylık Boykot döneminde; epey açlık çektiğimiz günler oldu. Ekmek arası makarnayla geçiştirdiğimiz günler... Hiç unutmam, birgün açlık başımıza vurmuş olmalı ki, birlikte Mimarlık Fakültesi'nin önünde bulunan havuza girip balıkları naylon torbayla yakalamaya çalışmıştık.
Turgay'ın nihilist bir yönü vardı ve bu, onun yaşantısını son anına kadar belirledi. Bu nedenle ben, Turgay'ın asla sıradan bir yaşamı olmayacağını biliyordum. Firarını da, ardından intiharını da duyduğumda doğrusu çok şaşırmadım. İntiharının nedenlerini etraflıca bilmek kuşkusuz mümkün değil. Cezaevine girnıemizden sonra, aşağı yukarı iki yıl onunla görüşemedik. Onun Mamak'taki ve özellikle de Haymana Cezaevi'ndeki yaşamı hakkında fazlaca bilgim yok. Ancak, kişiliği durumu bir miktar açıklayabilir. Birşeyi ya topyekün kazanacak, ya da topyekün kaybedecek... Birşeyi sonuna kadar, belki de kendini yokedene kadar götürecek, anlık kararlar verebilecek bir kişiliği vardı. Bir de, DAL'da yaşananlar malum. 'Böyle birşeyi bir daha asla yaşamayacağım" derdi. Dediğini de yaptı.

Turgay, yaşamımdaki ilk politik dostumdu; yaşamımda çok önemli bir yeri vardı. Onunla bir 'ikili' gibiydik. Değişik özelliklerimizle birbirimizi dengelerdik. Bu da ikimizin politik yönelimi açısından iyi bir uyumdu. ODTÜ'de ÖTK yılları içerisinde, bizim İdari İlimler Fakültesi'nde renkli bir arkadaşlık çevresinin oluşmasında etkili bir tipti, Turgay... O yıllar güzeldi, onu şimdi çok özlediğim anlar oluyor."

Arkadaşı Adnan Bostancıoğlu anlatıyor:

"Turgay hakkında ilk aklıma gelen cümle galiba şöyle birşey olabilir• 'ODTÜ'nün en yakışıklı Devrimci Yolcusu!...

Turgay'la ODTÜ'de okuduğum yıllarda tanıştım. Ben Hazırlık'tayken, o İdari'deydi. Farklı birimlerde olduğumuz için çok sık birlikte olduğumuzu söyleyemem ama, geceleri pastanede ya da yurtlarda uzun sohbetler yaptığımızı hatırlıyorum.

Bir dönem Aydınlıkevler sorumluluğu yapmıştı.

Orada 'Mithat' adını kullanırdı. Ben de Aydınlıkevler'de doğup büyüdüğüm için, mahallede epey arkadaşım vardır. Aradan geçen bunca zamana rağmen, söz ne vakit 80 öncesinden açılsa Mithat'dan bahsederler, onun akılalmaz cesaretinden, ilginç kişiliğinden... Onları ne kadar etkilediğini şimdi bile hissetmek mümkün. O Aydınlıkevler'deyken ben ODTÜ'deydim.

Aydınlıkevler'e gönderilmem için ODTÜye gelip "ilgililerle" epey konuştuysa da olmadı; ben okulda kaldım.

Bizim dava açıldığında 574 kişiydik. Bana "574 kişi içinden kim firar edebilir?" diye sorsalar, tereddütsüz "Turgay!" derdim. Gerek firarını, gerekse intiharını, merkezi radyo yayınında haberlerden duymuştuk. Kaçtığını duyduğumuzda koğuşta bayram havası esmişti. O dönemde dışardaki koşullar da feci idi. Ama en fazla yeniden yakalanacağına ihtimal verebilirdik. Oysa kuşatıldığı evde intihar ettiği haberini radyoda duyduğumuzda şok olmuştuk. Önce herkes öldürülmüş olabileceğini düşündü. Hatta insanlar kesinlikle öldürüldüğü inancındaydı. Doğrusu, ben de böyle düşünmek istiyordum. Ama -nedense- içimde intihar etmiş olduğuna dair bir hissi de hep taşıdım. Nitekim öyle olmuş.

Evet, aradan bunca zaman geşti. Belki biraz beylik laflar bunlar ama, gerşekten Turgay'ı hiç unutmadım. Onu hala büyük bir sıcaklıkla seviyorum, hatırlıyorum. Bu kitaptaki herkes birilerinin arkadaşı, kardeşi, sevgilisi, karısı, çocuğu... Düşünüyorum da bu kitap iyi ki yazıldı.

Kardeşlerimiz, onların hayatı, yüzleri, anıları unutulmasın..."


Mehmet DURMAZ

1944 - 27 Kasım 1982

1944 yılında Fatsa'nın Bahtiyarlar Köyü'nde doğdu. Babasından kalan tarlayı satıp genç yaşta gurbete çıktı. Yıllar sonra 1979'da köyüne döndü. Eskiden beri sol düşüncelere yakınlık duyan Mehmet Durmaz, köye dönüşünün ardından devrimci hareketin çalışmalarına fiilen katılmaya başladı. Bölgeyi ve halkı iyi tanıyordu; özellikle kırsal kesimde gelişen örgütlenmede büyük katkıları oldu.

12 Eylül'den sonra, 7 Kasım 1980 günü muhbirler tarafından Çamaş Jandarma Karakolu'na teslim edildi. Buradan, o dönemde işkence merkezi olarak kullanılan yerlerden biri olan Fatsa Et-Balık Kurumu binasına götürüldü ve işkenceden geçirildi. Perşembe Gözetimevinde bir süre kaldıktan sonra, tutuklanarak önce Ordu Efirli Cezaevi'ne, sonra Amasya Cezaevi'ne götürüldü.

Mehmet Durmaz, Fatsa Devrimci Yol Davasında idam talebiyle yargılandı. Kötü cezaevi koşullarında vereme yakalandı. Gerekli tedavi yapılmadığı için hastalık ilerledi. Çok ağırlaştığında hastaneye sevkedildi ancak, 27 Kasım 1982 günü hastaneye götürülürken yolda öldü.


Yalçın ASLAN

1962 - 1982

1962 yılında Malatya'nın Alçadağ İlçesi'nde doğdu. 1982 yılında Suriye sınırında Gaffur Avşar'la birlikte kayboldu. Öldürüldükleri sanılıyor.


Gaffur AVŞAR

1954 - 1982

1954 yılında Malatya'nın Doğanşehir İlçesi'nde doğdu.
1982 yılında Suriye sınırında Yalçın Aslan'la birlikte kayboldu. Öldürüldükleri sanılıyor.


M. Mutlu ÇETİN

1961 - 16 Ocak 1983

Genç yaşta anti-faşist mücadeleye katıldı. Kısa sürede gerek Alaşehir genelinde, gerekse de Alaşehir Lisesi'nde devrimci mücadelede aktif rol aldı. Bölgede Dev-Genç hareketinin öncülerindendi.

1979 yılında bir süre için siyasi çalışmalarını Sarıgöl'de sürdürdü. Kısa süre kaldığı Sarıgöl'de de anti-faşist mücadelenin canlanmasını sağladı.

12 Eylül'ün ilk günlerinde gözaltına alındı. Kısa bir süre Buca Cezaevi'nde yattı. Cezaevinden tahliye olduktan bir süre sonra askere alındı. Askerliğini yaparken tekrar Manisa Emniyeti tarafından gözaltına alındı. Gözaltına alınış gerekçesi bir süre siyasi çalışma yaptığı Sarıgül İlçesi'ndeki bir faşistin ölümü ile ilgiliydi.

16 Ocak 1983 günü Manisa Emniyet Müdüıülüğü'nde işkencede yaşamını yitirdi. Polisler tarafından tutulan tutanakta kaldığı hücrenin parmaklıklarına kendini astığı iddia edilmektedir.


İsmail KIRAN

1948 - 31 Ocak 1983

1948'de Trabzon Beşikdüzü'nde doğdu. Polis memuruydu. Giresun POL-DER hareketi işinde yer aldı; bu nedenle Yeni MC döneminde Diyarbakır'a sürüldü. Tıpkı Giresun'da olduğu gibi Diyarbakır'da da devrimcilerle ilişkisini sürdürdü. Bu nedenle Diyarbakır Emniyeti'ndeki faşist polislerin düşmanlığını kazandı.

12 Eylül'den sonra istifa ederek Giresun'a döndü. Devrimci olması nedeniyle tutuklandı ve 300 sanıklı Giresun Devrimci Yol davasında yargılandı.
Yargılanma esnasında Diyarbakır Emniyeti'nden istendi. 8 Ocak 1983 tarihinde Diyarbakır'a gönderildi.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"İsmail'in Diyarbakır'dan istendiğine dair yazı mahkemeye geldiğinde İsmail, mahkeme heyetine asıl amacın sorgu değil, işkence yapmak olduğunu, mahkemenin kendisini Diyarbcıkır'a göndermesinin ölüme göndermek anlamına geleceğini söyledi. Aynı davada yargılanan karısı Hatice Kıran'la birlikte bütün bunları dile getiren dilekçeler verdiler; diğer sanıklar da duruma müdahale ettilerse de engel olunamadı. İsmail Diyarbakır'a gönderildi. Çok geçmeden de Gülhane Askeri Hastanesinin raporu geldi mahkemeye.."

İsmail Kıran, Erzincan Cezaevi'nden gönderildiği Diyarbakır Emniyeti'nde ağır işkencelere maruz kaldı. 28 Ocak'ta durumunun ağırlaşması üzerine önce Diyarbakır Askeri Hastanesi'ne, 31 Ocak'ta da Ankara'ya Gülhane Askeri Hastanesi'ne kaldırıldı. Aynı günün gecesi öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Gülhane Askeri Hastanesi'nin raporunu heyet ancak bir mırıltı halinde okuyabildi. İsmail'in "Beni Diyarhakır'a göndermeniz, ölüme göndermenizdir" sözleri haklı çıkmıştı. Rapora 'Böbrek yetmezliğinden öldü' yazmışlar. İşin doğrusunu mahkeme heyeti bile biliyordu. İsmail'i işkencede öldürdüler."


Abdullah Gülbudak

1945 - 15 Mayıs 1983

Fatsa Tepecik Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Fatsa'da, liseyi Samsun'da okudu. Yüksek öğrenimini ise İstanbul'da yaptı.

Kızı Senem Gülbudak anlatıyor:

"... Babam, bütün köy çocukları gibi çocukluğunu köyde geçirmiş. Küçük yaşta öksüz kaldığı için onu büyükannesi ve büyükbabası büyütmüş. Çocukluğu çok çetin ve zorlu geçmiş. Gençliği de öyle, Yüksekokul yıllarında, toplumsal muhalefetin yükselişi, bu yükselişin odağında öğrenci gençlik hareketinin bulunuşu onu devrimci mücadele içine çekmiş. Babam tüm devrimciler gibi halkını ve bu yolda verilen mücadeleyi yürekten seven, bizlere düşünceleri ve yaşamıyla örnek olan hir rehberdi. İnsan sevgisiyle doluydu yüreği. Özellikle çocukları çok severdi. Bunu her fırsatta kendi çocukları olarak bize de gösterirdi."

Abdullah Gülbudak,1973-77 yılları arasında Fatsa'da tarih öğretmenliği yaptı ve Devrimci Öğretmen hareketi içinde sorumluluklar yüklendi. 1977 yılında tayin edildiği Giresun'un Bulancak İlçesi'nde de devrimci çalışmalarını sürdürdü. TÖB-DER Genel Merkez yönetimine seçilen Abdullah Gülbudak, Giresun'dan ayrılarak Ankara'ya yerleşti. TÖB-DER Genel Saymanlığına getirildi. TÖB-DER bünyesinde görev yaptığı dönemde, bir yandan da Ankara'nın Çerkeş, Nallıhan, Haymana, Kızılcahamam ve Polatlı ilçelerinde devrimci çalışmalara aktif olarak katıldı.

12 Eylül'den sonra 29 Aralık 1980 günü gözaltına alındı. DAL'da ağır işkencelere maruz kaldı.

Tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevi'ne gönderildi. Hem Ankara Devrimci Yol davasında, hem de TÖB-DER davasında yargılandı. TÖB-DER davasından 8 yıl 4 ay ceza aldı.

Kızı Senem Gülbudak anlatıyor:

"Babam cezaevine düştüğünde ailemiz parçalanmıştı. Bu zor dönemde üzüntümü ve yalnızlığımı paylaşmada en büyük yardımı onun mektuplarında buluyordum. Yaşımın küçük olması ve üzerindeki bazı baskılardan dolayı onunla yeterli iletişim kuramıyorduk. Mamak'ta mektup yazma günleri sınırlıydı. İçinde bulunduğum durumu, duygularımı, sorunlarımı ona yeterince anlatamıyordum. Onunla birşok şeyi paylaşmaktan yoksun kaldık. Cezaevinden gönderdiği mektuplarında bir babanın söyleyeceği şeylerden çok, bir dost sıcaklığı, sevecenliği taşıyan şeyler yazardı. Kendine olan güvenine ve direncine hemen her mektubunda rastlamak mümkündü."

Abdullah Gülbudak, Mamak Cezaevi'nin ağır koşullarında sağlığını yitirdi. Devrimci Yol davasında yargılanırken, TÖB- DER davasından aldığı cezanın infazı için gönderildiği Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde 15 Mayıs 1983 günü öldü. Cenazesi 19 Mayıs'ta toprağa veridi. Otopsi raporunda "kalp yetmezliği ve damar tıkanıklığı" nedeniyle öldüğü yazıyordu.


Timur TÜZÜN

( ... ) - 12 Temmuz 1983

Bir arkadaşı anlatıyor:

"O sıra hepimiz hücrelerde kaldığımız için kimse kimseyi göremiyordu. Hastaların doktora götürülmesi için bile İstiklal Marşı söylenmesi zorunluluğu getirilmişti. Biz de buna karşı çıktığımızdan kimse doktora çıkarılmıyordu. Timur midesinden ağır derecede hastaydı. Sağlık durumu ise giderek kötüleşmesine rağmen idare onu doktora da çıkarmadı, hastaneye de göndermedi. Sonunda hastaneye gönderildiğinde, ameliyat edilmesine rağmen kurtarılamadı. Onunla ilgili pek bir şey bilmiyorduk. Zaten cenazesine de sahip çıkan olmadı ve Malatya'da fakirler mezarlığına gömüldü."

Cafer Turbay anlatıyor:

"Onun kızdığını, sinirlendiğini görmedim.

Anımsadığım kadarıyla arşiv tutmayı severdi. Gazete haberlerini keser keser bir taraflara koyardı. Timur'la daha sonra 1982 Ekim'inde, Malatya Özel Tip Cezaevi'nin müşahede hücrelerinde 'sesleştim'. Adı üstünde hücrelerdeyiz. Bu hücrelerde ilk zamanlar görüşmeyi bırakın, gelişi güzel konuşmak bile yasaktı. Bu yüzden karşılaşamadım, 'sesleştim'.

Daha sonraları ara sıra bir iki dakikalık kaçamak karşılaşmalarımız oldu. Hatta bir keresinde, bir bayram günüydü sanıyorum, 4 katlı müşahedenin en alt katında herkes karşılaştı, televizyon izleme gerekçesiyle. En uzun görüşmemiz o zaman oldu. Midesi iyice kötüleşmişti.

Malatya E Tipi Özel Cezaevi'nin personeli şiddet uygulama konusunda çok iyi eğitilmişti. O günlerde gazetenin birinde, yeni açılan bu cezaevinin personelinin toplu olarak resimleri şıkmıştı. 'Malatya E tipi Özel Cezaevi personeli karate kurslarına başladı' gibisinden... Bu yüzden olsa gerek, bu cezaevine adım atar atmaz o minicik çekik gözlü gardiyan Japon'un el ayak devinimlerini hiç unutamıyorum.

Ölümünden iki üç ay önce, sayım sırasında hazırolda durmadığı için müşahede hücresinden sille tokat alınıp, kimsenin ulaşamadığı tek bir hücreye atıldı. Orada rahatsızlanıp revire kaldırıldığını ve sonra Malatya Devlet Hastanesi'nde ülser ameliyatı sonucu yaşamını yitirdiği haberini duyduk. Tarih 12 Temmuz 1983'dü..
Mezarı, Malatya'da kimsesizler mezarlığında olsa gerek. Çünkü ailesi çok yoksuldu. O zamanlar bizim ulaşmamız da olanaksızdı. Çünkü Timur'un ölümünün duyulmasını engellemek için kuş uçurtulmuyordu.

Bir kız arkadaşı olduğunu duymuştum. Ayrıntılı bir bilgiye sahip değilim."


İlhan DURMUŞ

1960 - 13 Kasım 1983

1960 yılında Fatsa'nın Kılıçlı Köyü'nde doğdu. İlkokulu Kılıçlı'da, ortaokulu Fatsa'da okudu. 1975 yılında Trabzon Yatılı Öğretmen Okulu sınavını kazandı.
O dönemde Trabzon Yatılı Öğretmen Okulu faşistlerin kontrolü altındaydı. llhan Durmuş, okuldaki devrimcilerle ilişkiye geçerek kısa sürede anti-faşist mücadelede etkin bir yer edindi. Henüz 1 yıl geçmemişti ki, İlhan Durmuş ve 70 arkadaşı okul idaresi tarafından okuldan atıldılar. Daha sonra Ladik Öğretmen Okulu'na kayıt yaptıran İlhan Durmuş, burada da faşistlere karşı yürütülen mücadelenin içinde yer aldı. Uğradığı bir saldırının sonucunda. yaralanınca Ladik'te barınma imkanı kalmadı ve Fatsa'ya döndü. Bu iki yıllık dönem İlhan Durmuş'un devrimcilik yaşamında edindiği ilk deneyimlerdi.

Lise eğitimini Fatsa'da sürdürdüğü yıllarda bir yandan okullarda anti-faşist mücadele içinde yer alırken, diğer yandan Fatsa Halkevi çalışmalarına da etkin bir biçimde katılıyordu.

1978 yılına gelindiğinde İlhan Durmuş, Fatsa'da gerek Fatsa halkı, gerekse faşistler ve polis tarafından yakından tanınan, bölgedeki birçok eyleme öncülük yapan Devrimci Yol militanlarından biriydi. Aynı yıl MHP Fatsa İlçe Başkanı'nın yaralanması olayı nedeniyle polis tarafından aranır duruma düştü. Bu durum bölgedeki çalışmalarını sekteye uğratınca ve sözkonusu olayda yer almadığına dair tanıklıklar da olunca ifade vermek üzere Adliye'ye gitti.

Bir Fatsalı anlatıyor:

"İlhan Adliye'nin önüne geldiğinde kapıda 1500-2000 kişi bekliyordu. Okullar İlhan için boykot ilan etmişti. Adliye'deki yetkililer ifadesinin alınmasından sonra serbest bırakılacağını söylemişlerdi ama tutukladılar. Dışarı İlhan'ın tutuklandığı haberi gelince kıyamet koptu. Kalabalık sloganlarla cezaevine doğru yürüyüşe geçti. Yoldan da katılanlar olunca sayı iyice arttı. Yol üzerinde MHP binası tahrip edildi, tabelası indirildi. Bütün ilçe protesto gösterileriyle boydan boya katedildi. Endişeye kapılan yetkililer İlhan Durmuş'u o gece apar topar Ünye Kapalı Cezaevi'ne naklettiler"

İlhan Durmuş'un tutukluluğu 4 ay sürdü. Çıktığında bir süre Aybastı'da faaliyet gösterdi.1978 sonlarında Fatsa'da bir polis memurunun öldürülmesi olayı nedeniyle tekrar aranmaya başlayınca Fatsa'yı terketti ve önce Karadeniz'in çeşitli ilçelerinde, son olarak da Artvin bölgesinde görev aldı. Artvin'deki çalışmaları 12 Eylül sonrasında da sürdü.1981 yılında bu bölgede yenilen darbelerin ardından yapılan yeni düzenlemeyle tekrar Fatsa'nın kırsal alanına döndü. Doğduğu köyü de kapsayan geniş bir alanda siyasi-askeri faaliyetin yürütülmesinden sorumlu yerel komitede yer aldı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"İlhan devrimciliğe küşük yaşta atılmıştı. Kendi ufak tefekti ama büyük sorumluluklar almaktan hiç geri durmadı. Aldığı sorumlulukların altından kalkmayı da bilirdi. Hayattaki tek sorumsuzluğunu kendi sağlığına karşı yapmıştı. İleri derecede ülserdi ama onu sigara ve çay içmekten bir türlü vazgeçirememiştik. Çok güzel saz çalar, türkü söylerdi. Neşeli bir insandı; en karanlık zamanlarda bile neşelenecek, gülecek birşeyler bulurdu. Sözlüydü. Öldürüldüğünde aylardır dağda olduğu işin sözlüsünü görmemişti; göremeden öldü."

İlhan Durmuş doğduğu köy olan Kılıçlı yakınlarında 13 Kasım 1983 günü Cavit Kaya ile birlikte öldürüldü. Dört kişiydiler. Bir başka grupla bağlantı kurmak üzere Kılıçlı Köyü'ne gelmişlerdi. Geceyi köyde geçirdiler. Sabah 07.00 sıralarında köyün çevresinde askeri birlikler ve polisin katıldığı geniş bir operasyonun başladığını farkettiler. Köyün dışında gizlenmeyi denedilerse de üzerlerinde dolaşan, helikopter tarafından yerleri tespit edildi. Üzerlerine yaylım ateşi açıldı. Ormanlık araziye ulaşmak için çatışarak geri çekildiler. Açık bir araziyi geçmeleri gerekiyordu. Denediler; ilk önce grubun önünde giden İlhan Durmuş vuruldu, ardından Cavit Kaya. Diğer iki arkadaşları öğlene kadar çatışmayı sürdürdüler; öğle saatlerinde ikisi de yaralı ele geçti.


Cavit KAYA

1957 - 13 Kasım 1983

1957 yılında Artvin'in Borçka İlçesi'nde doğdu. İlkokuldan sonra okumadı, çalışmaya başladı. Çocukluk arkadaşları Yılmaz Turanlı'nın 1976'da, Osman Küçük'ün de 1977'de faşistler tarafından öldürülmeleri, Cavit Kaya'nın devrimci olmasında etkili oldu. 1979'da askerden döndüğünde Devrimci Yol hareketi içinde çalışmaya başladı. Borçka'daki devrimci faaliyetleri nedeniyle polis tarafından sık sık gözaltına alındı; işkenceye uğradı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Cavit'i bir gece gözaltına alıp Jandarma Karakoluna götürdüler. Sorgucuların içinde kaymakam Yahya Kütük de varmış. Karakolun bahçesinde bir havuz vardı. Kış gecesi Cavit'i havuzun suyuna sokup çıkarmaya başlamışlar. Kaymakam Cavit'e ağzına geleni söylemiş, küfürler etmiş; Cavit de karşılık verince kaymakam Cavit'in üzerine yürümüş. Cavit, orada bulunanların şaşkın bakışları arasında kaymakamı tuttuğu gibi havuza atmış. Kaymakamla Cavit havuzun içinde kavgaya tutuşmıışlar. Oradakilerin ilk şaşkınlığı geçince onlar da havuza atlamışlar ve suyun içinde müthiş bir arbede başlamış. Neyse, sonuçta Cavit'i fena dövmüşler. Serbest bırakıldığında bütün vücudu mosmordu. Cavit günlerce kahveleri dolaşıp yapılan işkenceleri anlattı. Borçkalılar Cavit'i çok severlerdi."

Cavit Kaya bir kez de Artvin'den gelen özel bir ekip tarafından alınarak Artvin'e götürüldü ve orada işkence gördü. Ancak polis hiçbir sonuç alamadı ve serbest bırakıldı.12 Eylül'den sonra kırsal kesimde sürdürülen mücadeleye katılan Cavit Kaya, verilen ağır kayıpların ardından 10 arkadaşıyla birlikte sınırı geçerek SSCB'ye sığındı. Ancak silahlarına el koyularak Türkiye'ye geri gönderildiler. Bu olaydan sonra bir süre Karadeniz'in çeşidi kasabalarında gizlenen Cavit Kaya kurduğu bağlantılar vasıtasıyla önce yurtdışına ardından da Filistin'deki gerilla kampına katıldı. Filistin'de gördüğü eğitimin ardından tekrar Türkiye'ye döndü ve Fatsa'nın dağlık bölgesinde devrimci faaliyetini sürdürmeye devam etti.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Cavit Fatsa'dayken birgün jandarma tarafından bir köyde sıkıştırılıyor. Camiye kaçıyor ve bütün aramalara rağmen bulunamıyor. Askerler camiye karakol kurup bir hafta boyunca köyde operasyon yapıyorlar. Sonuç alamayınca da çekip gidiyorlar. Askerler gittikten sonra Cavit ortaya çıkıyor. Ama hayalet gibi. Üstü başı pislik içinde, zayıflamış, konuşacak hali yok; neredeyse yürüyemiyor. Bir hafta boyunca askerlerin hemen yanıbaşında, musalla taşının üzerindeki tabutta saklanmış. Askerler onu bulamamışlar ama o da bir türlü tabuttan çıkıp kaçma fırsatı bulamamış. Bir hafta yememiş, içmemiş, hareket etmemiş... Tuvaletini altına yapmış. Acı içinde öylece beklemiş."

Cavit. Kaya, İlhan Durmuş'la birlikte 13 Kasım 1983 günü Fatsa'nın Kılıçlı Köyü yakınlarında, kırsal kesimde asker ve polisle girdiği silahlı çatışmada öldü. Öldüğünde elinde, hemen önünde vurulup düşen İlhan Durmuş'un tüfeği vardı.


Orhan KESKİN

1956 - 3 Mart 1984

1956 yılında Kars Ardahan'da ilerici, demokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Silvan Lisesi'nde okuduğu yıllarda devrimci düşüncelerle tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra ailesiyle birlikte Tatvan'a gitti. Devrimci Hareket'le ilişkisi Tatvan'da bulunduğu dönemde gerçekleşti.

Orhan Keskin, 1977 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü, Matematik Bölümü'ne kaydoldu. Ancak Tatvan'daki çalışmaları nedeniyle okula fiilen başlayamadı. Bu dönemde sadece Tatvan'da değil, giderek Bitlis, Van, Siirt, Mardin gibi Kürdistan'ın diğer bölgelerinde gelişen devrimci mücadele ile de ilişki kurdu. Siyasal pratik içinde yetkinleşirken özellikle ulusal sorun konusunda teorik çalışmaları ile bölgedeki diğer gençlerin eğitiminde önemli rolü oldu.
1979 yazında Diyarbakır İl Komitesi içinde yer aldı. Diyarbakır'da Devrimci Yol hareketinin Türk kökenli üniversiteli öğrenci çevresini aşarak, Kürt gençliğine ve kentin gecekondu mahallelerine açılması çalışmaları Orhan Keskin'in çabalarıyla önemli mesafe kaydetti.

Diyarbakır'da 1980 Mayıs'ında polisle girdiği bir silahlı çatışmanın ardından yaralı olarak yakalandı. Gözaltında kendisine yüklenmeye çalışılan suçları kabul etmedi. Tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi'ne gönderildi.

12 Eylül döneminin baskısının en ağır hissedildiği yerlerden biri olan Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceye karşı yürütülen direnişe Orhan Keskin de katıldı. 2 Ocak 1981'de başlayan direniş 12 gün sonra hiçbir kazanım elde edilemeden bitti. Baskı ve zulmün artarak sürmesi sonucu Eylül 1983'de ölüm orucu başlatıldı. 40 gün sonunda Esat Oktay Yıldıran'ın verdiği sözler üzerine direnişe son verildi. Ancak verilen sözler yerine getirilmedi. Sonunda 14 Ocak 1984'de yeni bir ölüm orucu başlatıldı. Orhan Keskin'in cezasının bitimine az bir süre kalmasına karşın direnişe katılmakda hiç tereddüt etmedi.

PKK Davası Sanığı Şükrü Gülmüş anlatıyor:

"Diyarbakır zindanı bir direniş odağıysa, 35. Koğuş onun yüreğiydi. Orhan da bu direnmenin orta yerinde bulunuyordu. Arkadaşlarımız onun da görüşlerine başvurduğunda, tereddütsüz ve kuşkusuz evetledi Ölüm Orucu Eylemi'ni...

Bu üst düzeydeki eylem ve direnişimizde Türkiye'li bir arkadaşımızın yanımızda bulunması bizleri de sevindiriyordu. Kararlaştırılan şekilde, ölüm orucu gruplar halinde başlayacaktı. Orhan ilk gruptaydı. O zaman, ölüm orucu eylemcilerini kitleden ayırıyorlardı. Ben ikinci grupta eyleme girdiğimde, beni de Orhan'ın olduğu koğuşa verdiler. Koğuşun ranzaları yoktu. Yataklarımızı yerlere seriyorduk. Onlar, bizden önce başladıkları için çeşitli ihtiyaçlarını biz karşılıyorduk. Orhan'ın yanına uğrardım: "Nasılsın?" dediğimde, cevabı hazırdı; �İyiyim Ruken, iyiyim.. ".

Mevcudumuz çoğaldığında bizi yukarı (25. Koğuş'a) çıkardılar. Onlar altta (24. Koğuş) kaldılar. Giderken vedalaşıp öpüştüm onunla. Son gördüğümde durumu iyi değildi. Zayıflamış, avurtları çökmüş, gözleri kuyu dibine atılmış birer mercan gibiydi. Kustuğunda simsiyah bir katran atıyordu."

Şükrü Gülmüş'ün "Yürekte Yaşayanlar Arasında Yeri Var: Orhan Keskin" adlı yazısından:

40 gün sonunda fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı. Kendine geldiğinde koluna takılı serumu söküp attı Orhan Keskin'in hastaneye kaldırıldışını duyan babası oğlundan haber almak için girişimlerde bulundu; ancak bir sonuç alamadı. Esat Oktay Yıldıran, babasını oğluna karşı kullanmayı denedi, ama baba bunu reddetti ve hatta cezaevi idaresiyle tutuklu yakınlarının yaptığı toplantı sonrası oğlunu bütün gücüyle destekleme kararı verdi. Mart 1984'de 50. güne ulaşan ölüm orucu, taleplerin kabul edilmesiyle son buldu. Direnişin bittiği akşam, Orhan Keskin hastanedeydi

Bir kaç gün sonra, 3 Mart 1984'de hayata gözlerini kapadı.


Kadir AKSOY

( ... ) - 2 Nisan 1984

12 Eylül'den sonra Karadeniz bölgesinin kırsal kesiminde sürdürülen gerilla faaliyetlerine katıldı. 7 kişilik Ünye çalışma biriminde görev aldı. 2 Nisan I984'de Ünye'nin dağlık kesiminde öldürüldü.

Kadir Aksoy'un da içinde bulunduğu grup sabaha karşı pusuya düştü. Çatışarak pusudan çıktılar. Bir zaman süren takipten sonra, bir dere yatağında çatışma yeniden başladı. Kadir Aksoy bu esnada yaralandı. Arkadaşları yakın bir köye taşıdılar. Hastaneye götürülmek istendiyse de kesin olarak karşı çıktı. Operasyon sürüyordu. Bunun üzerine arkadaşları gece dönüp almak üzere Kadir Aksoy'u, ormanda bir yere gizlediler. Gece döndüklerinde, Kadir Aksoy'u gizledikleri yerde buldular ama kan kaybından ölmüştü.


Mehmet Ali SAĞIT

1964 - 21 Nisan 1984

1964'te Kızılhisar'da doğdu. Ortaokul yıllarında politikayla ilgilenmeye başladı. Kısa bir sürede sorumlu görevler üstlendi, yörede herkesin bildiği bir ad haline geldi. Bir süre cezaevinde kaldı.

1980-84 arasında yeraltı koşullarında yaşadı. 20-21 Nisan 1984 gecesi bir çatışmada öldü.


Habil İRGÜL

( ... ) - 21 Haziran 1984

Bir dönem Fatsa Halkevi başkanlığı yapan Habil İrgül, Fatsa mücadele tarihinin efsaneleşmiş isimlerinden biriydi. Fatsa ve çevresinde çok tanınan bir isim olması ve devlet güçleri tarafından "özel bir hedef' olarak görülmesine rağmen, ne Nokta Operasyonunda, ne de 12 Eylül'den sonraki günlerde yakalanamamış olması Habil İrgül'ün birçok kahramanlık öyküsüne konu olmasına yol açmıştı. "Habil yürümüyor, koşmuyor, adeta uçuyordu; aynı anda birden çok yerde görülüyordu"... Devrimci arkadaş çevresi içinde fedakarlığı ve utangaçlığıyla tanınırdı.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Habil çok iyi bir atletti. Atletizm yarışmalarında birçok birinciliği vardı. Bu sporcu özelliğinin çok faydasını gördü. Özellikle operasyonlarda, pusularda... Annesi de çok değerli bir kadındı. Sonuna kadar devrimcilerle bağlarını korudu. Habil, bölgede çok tanınan bir insan olmasına rağmen ölümüne kadar Fatsa ve civarını hiç terketmedi. Nokta operasyonundan başlayarak 1984'ün ortalarına kadar, hem de mücadeleyi terketmeden o bölgede barınabilmek kolay iş değildi. Bu anlamda efsane olmayı haketmiş bir arkadaşımızdır."

21 Haziran 1984'te Ünye'nin Çiğdem Köyünde, İbrahim Levent ve Necmettin Karagülle'yle askeri birliklere karşı girdikleri çatışmada öldürüldü.


Necmettin KARAGÜLLE

1957 - 21 Haziran 1984

1957 yılında Artvin'de doğdu. Artvin ölçülerine göre zengin sayılabilecek; CHP'li bir ailenin çocuğuydu.

İlk ve ortaokulu okuduğu yıllarda bir yandan da babasının toptancı dükkanında çalıştı. Liseye geldiğinde devrimci çevrelere katıldı. Önce okumakta olduğu Kazım Karabekir Lisesi'nde, ardından bütün Artvin'de tanınan, anti-faşist mücadele içinde en etkin isimlerden biri oldu. Lise yıllarında boks çalışmıştı; faşistlerle yapılan kavgaların en önünde yer alırdı. Nitekim, 31 Temmuz 1977'de Artvin İnönü Caddesinde bir faşistin ölümü, üçünün de yaralanmasıyla sonuçlanan kavganın ardından Necmettin Karagülle ve beş arkadaşı tutuklandılar. Ölen faşist, Necmettin Karagülle'nin amcasının oğluydu.

Necmettin Karagülle'nin tutukluluğu 2 yıldan fazla sürdü. 29 Ekim 1979'da beş arkadaşıyla birlikte tünel kazarak Artvin Cezaevi'nden firar ettiler.
Firardan sonra Ordu'ya geçen Necmettin Karagülle, Ordu'nun hemen tüm ilçelerinde her türlü siyasi, askeri çalışma içerisinde yer aldı. Mahallelerde, köylerde kurulan komitelerin örgütlenmesinden, faşistlere karşı yürütülen silahlı direnişlere kadar birçok etkinliğin içinde bizzat yer aldı. Sürekli aranma koşullarında, Nokta Operasyonu'nda ve 12 Eylül sonrası günlerde tüm zorluklara rağmen yakalanmadan mücadeleyi sürdürdü.

Necmettin Karagülle, Ordu'nun ilçe ve köylerinde çocuklardan yaşlılara kadar her yaştan, her kesimden insanın çok sevdiği bir kişiydi. Öyle ki, kimi dönemlerde evin erkeğinin haberi olmadan evin ninesi ya da çocukları Necmettin Karagülle'yi saklar, barındırırlardı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Bir gün ormanda kamp kurduğumuz yere yakındaki köyün çocukları geldiler. Çocuklar birliğin komutanının kim olduğunu merak ediyorlardı. Biz de 'Siz olsanız kimi seçersiniz.� diye sorduk. İstisnasız hepsi Necmi'yi seçtiler. Seçimin sonucu Necmi'yi pek keyiflendirmişti; doğrusu biz de biraz kıskandık. Ama gerçekten de, yöre halkıyla en sıcak, en yakın ilişki kuran hep Necmi olmuştur."

Necmettin Karagülle, 21 Haziran 1984'de İbrahim Levent ve Habil İrgül'le birlikte Ünye'nin Çiğdem Köyü'nde, askeri birliklerle girdikleri silahlı çatışmada, helikopterden ağır makinalı tüfeklerle açılan ateş sonucu öldürüldü.


İbrahim LEVENT

1954 - 21 Haziran 1984

21 Aralık 1954'de Manisa İli'ne bağlı Koldere Kasabası'nda doğdu. Bir çiftçi ailesinin çocuğuydu, İlkokulu Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini Saruhanlı İlçesi'nde tamamladı. Daha sonra Ankara'ya giderek Tapu Kadastro Okulu'nu bitirdi ve Tapu Kadastro Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. Çalıştığı yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'ne devam etti ve mezun oldu.

İbrahim Levent bu yıllarda, Devrimci Yol hareketi içindeki aktif konumuyla Ankara'da yakından tanınan ve sonsuz güven duyulan bir devrimciydi.

Annesi-babası anlatıyor:

"Biz, anne-baba olarak kendi evladımıza bir zarar gelmesin, üzücü olaylar yaşamayalım diye her zaman İbrahim'e sabırlı olmasını, bu tür davranışlardan uzak durmasını öğütlediğimizde hemen bize karşı çıkar, 'birazcık ülke sorunlarını görün' derdi. Çıkmaza giden bu durumdan birazcık rahatsız olan tüm kesimlerin olaya sahip çıkması gerektiğini söyler, hele bu kişilerin biz, anne ve babası olmamız nedeniyle daha çok sahip çıkmamız gerektiğini vurgulardı."

İbrahim Levent anlatıyor:

"Çok saygıdeğer anneciğim, babacığım ve sevgili kardeşim, Satırlarıma iyi olmanız dileğiyle başlıyorum... Bizim merak edecek herhangi birşeyimiz yok. Asıl merak edilecek, halkın durumu. Son zamlardan sonra hayat daha bir yaşanmaz oldu. Bir yandan ülkeyi Amerika'ya satarlarken üs anlaşmalarıyla, bir yandan da halkın sofrasındaki son lokmayı da almak işin zam üstüne zam yapıyorlar. Tabii bu ülkenin satılmasına, zamlara karşı çıkanlara da zulüm ve işkence ederek susturmaya çalışıyorlar. Gazeteleriyle, radyosuyla, televizyonuyla ülkenin bağımsızlığını ve sömürüsüz bir yaşam isteyen bizleri vatan haini, anarşist ilan ediyorlar. Acaba ülkeyi Amerika'ya satanlar mı, yoksa 'Amerika ülkemizden defol' diyen bizler mi vatan hainiyiz. Herşey o kadar açık oynanıyor ki, görmemek için kör olmak gerekir. Bütün bunları görüyoruz ve yaşıyoruz işte, bundan dolayı da karşı çıkıyor, milyonlarca işçinin, köylünün emeğinin ürününün bir avuç parababasının ceplerine ucuz gitmemesi ve ülkemizin bağımsız, özgür bir ülke olması için mücadele ediyoruz.
Ama hala annelerimiz, babalarımız, kendilerinin de gördüğü bu haksızlığa ve zûlme karşı mücadele etmekten bizi çekmeye çalışıyorlar. Oysa haklı ve güzel olanı, bu mücadeleyi desteklemek ve başarıya ulaştırnıaktır... Bizler böyle susar ve haklı mücadelemize sahip çıkmazsak bu düzen daha uzun sürer ve bizler de gelecek nesillere bu kokuşmuş zam zulüm işkence düzenini bırakırız.

Evet anneciğim, bu düzen böyle gittiği sürece biz mücadelemize devam edeceğiz. Onun için bu mücadelenin ilerisi gerisi ve karışıp karışılmaması gibi bir durum yoktur. Bu haksızlıkları görenler her zaınan haksızlığa karşı çıkmada en önde olmaya çalışmalıdır. Bugün burada bizleri destekleyen binlerce anne, nine, kardeş varken, sizin bize 'aman siz karışmayın' demeniz hiç de iyi birşey değildir. Canım kardeşim, sen neler yapıyorsun? Köyde işler iyice kızışmıştır. Ama sorunun AP-CHP sorunu olmadığını kavratmak gerekir. Yani sorunun bu düzen olduğunu; sorunun Amerikan emperyalizmi olduğunu ve bu zamlardan kurtulmanın yolunun bu düzenden kurtulmak olduğunu kavratmak gerekir. Satırlarıma son verirken Annemin ve Babamın ellerinden saygıyla, kardeşimin gözlerinden sevgiyle öperim. Tüm akrabalara, soranlara çok çok selamlar Oğlunuz İbrahim"

İbrahim Levent'in ailesine yazdığı 31 Ocak 1980 tarihli mektup

İbrahim Levent, 21 Haziran 1984'de Ünye'nin Çiğdem Köyü'nde, Habil İrgül ve Necmettin Karagülle ile birlikte öldürüldü. Ana Gerilla Birliği'ne bağlı olan bu grup Çiğdem Köyü'ne 20 Haziran'ı 21 Haziran'a bağlayan gece geldiler. Ancak yürüyüşleri sırasında önceden geçtikleri bir köyden ihbarda bulunuldu. Sabahın erken saatlerinde, Çiğdem Köyü'nde bir Devrimci Yol taraftarının evinde otururlarken köy sarıldı. Helikopter seslerini duyduklarında durumu farkettiler. 'Teslim OL' çağrısına ateşle karşılık vererek evden fırladılar. İbrahim Levent çatışmanın hemen başında vuruldu. Habil İrgül ve Necmettin Karagülle mevzi tutmayı başarıp uzun süre direndilerse de helikopterden A-4'lerle açılan ateş sonucu öldürüldüler.


Ayhan GÖKVELİOĞLU

1956 - Haziran 1984

1956 yılında Tokat'da doğdu. Devrimci mücadeleye Sivas'da katıldı. Devlet Demiryolları'nda işçiydi. Sevilen bir işçi önderi olmasının yanısıra Sivas İşçiler Derneği'nin de aktif bir üyesiydi.

Bir faşistin yaralanmasıyla sonuçlanan bir çatışmanın ardından, 1978'de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra mücadeleyi sürdürdü. Tekrar tutuklandı, 12 Eylül'derı hemen sonra serbest bırakıldı. Daha sonra, Sivas ve çevresinde yürütülmekte olan 'Anayasaya Hayır' kampanyasında aktif olarak çalıştı. O sıralarda peşpeşe yakalanmalar yaşanıyordu. Ayhan da aranır duruma düşünce, kırdaki çalışmalara katıldı. Hareketin ağır darbe almış olmasına rağmen Sivas, Tokat, Yozgat bölgelerinde bir yandan dağılan ilişkileri toparlamaya çalışırken bir yandan da Cunta'ya karşı eylemci bir mücadele çizgisini sürdürdü. Bölgenin direniş önderlerindendi.

Bir grup arkadaşıyla birlikte Filistin'deki kamplara katılıp eğitim gördü. Belirlenen politikalar doğrultusunda gerilla mücadelesi oluşturmak için Türkiye'ye döndü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Ayhan Gökvelioğlu, orta boylu, güçlü kuvvetli biriydi. Dağ yaşamı onu hiç zorlamadı. Zaten hiç bir zorluktan da kaçmazdı. Müthiş bir "sığınak yapıcısı"ydı. Çalıştığı köylerde şok sıcak ve sağlam ilişkiler kurardı. Bu tür ilişkiler kurmaya yatkın bir kişiliği vardı. Karadeniz- Malatya hattında kurulacak gerilla birlikleri ve örgütlenmelerle ilgili önemli sorumluluklar üstlenmişti."

1984 yılı Haziran ayında Tokat-Sivas sınırında bir dağ köyünde askeri birliklerle çıkan bir çatışmada, Ayhan kuşatmayı yarıp çıkmış olmasına rağmen, vurulan Ahmet Pehlivan'ı kurtarmak için geri döndü ve o da vuruldu. Ahmet Pehlivan'la birlikte öldürüldü.


Ahmet PEHLİVAN

1953 - Haziran 1984

1953'de Artvin'de doğdu. 12 Mart döneminin ardından ODTÜ'de gelişen gençlik mücadelesi içinde öne çıkan, giderek Ankara çapında süren mücadelenin önderlerinden olan Ahmet Pehlivan, AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği) Yönetim Kurulu üyesi idi. Bir dönem ODTÜ-ÖTK (Öğrenci Temsilciler Konseyi) Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Ahmet Pehlivan, gençlik örgütlenmesinden bölge çalışmalarına geçmiş, Amşin'de, Samsun'da ve Karadeniz'in birçok bölgesinde örgütlenme faaliyetleri yürütmüştü.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Ahmet, son derece mütevazi bir arkadaştı. Eğitici ve örgütçü yanları çok gelişmişti; birlikte çalıştığı insanlar Ahmet'i müthiş severlerdi.

Ahmet'le ilgili ilginç bir olay hatırlıyorum...

Yanılmıyorsam Samsun'da silah yakalatmıştı. Üstelik önceden tecil edilmiş 10-11 aylık bir cezası daha vardı. Şimdi de bir o kadar alsa iki yıla yakın içerde kalacaktı. Çok canım sıkılmıştı. Ama anladık ki, sahte kimlikle yakalanmış. Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum. Artvin nüfusuna kayıtlı Hüseyin Gümüş falan gibi bir isme düzenlenmiş bir kimlik. Hemen atlayıp Artvin'e gittim... Niyetim, mahkeme tarafından Nüfus Müdürlüğü'ne "Böyle biri var mı?" diye yazı yazıldığında olumlu bir cevap gönderilmesini sağlamak... Araştırdık, soruşturduk, nitekim bu isimde birinin olduğunu tespit ettik. Gerçi yine 7 ay yattı ama diğer türlü, durum ortaya çıksa bir yığın soruna yol açacaktı.

Ahmet, cezaevi çıkışı Orta Anadolu'da çalışmaya başladı. 12 Eylül geldiğinde de bu bölgede faaliyet gösteriyordu."

Arkadaşı Basri anlatıyor:

" 12 Eylül'ün ilk günleriydi... Ankara'dan ayrılıp İç Anadolu'ya gitmemi isteyen arkadaşa bir müddet direndiysem de, sonradan hazırlıklarımı yapıp yola şıktım. Orada, ODTÜ yıllarından bu yana tanıdığım Ahmet Pehlivan'la karşılaşacağımı nereden bilebilirdim? Ahmet Pehlivan benim devrimci olmamda en çok etkisi olan insanlardan biriydi. Beni karşıladıktan sonra 3-4 gün birlikte kaldık ve her zamanki sabrıyla, uzun uzun durumumuzu, bölgeyi, yapacağımız işleri anlattı. Sonraki günlerde farkettim ki, yöredeki her evde çocuğundan yaşlısına herkes Ahmet Pehlivan'ı dilinden düşürmüyor. 'Sedat Hoca' şöyle yaptı, 'Sedat Hoca' bunu dedi... "Kaldığı evlerde çamaşırını, bulaşığını kendi yıkar, ayrıca ev sahibinin sorunlarına ortak olurdu.

1981 Mayıs'ında Ankara'ya gitti. Hareketin uğradığı dağınıklığı aşmak için onlarca insanla görüştü, konuştu. Kendi durumu da çok kritik olduğu halde, öncelikle bir çok arkadaşın yurt dışına gönderilmesini sağladı. En son kendi yola çıkmıştı. Kızılay'da vedalaşırken sarılmış, mutlaka geri döneceğini söylemişti. Zaten sözünü de tuttu. Bulgaristan sınırında, pasaportundan şüphelenip Ahmet'i gözaltına alan Bulgar polisi, "deveştei olduğu halde niçin ülkesini terkettiğini"sormuş. Ahmet de, "Dimitrov, niye terkettiyse, ben de onun için terkediyorum" demiş.

Bir tek arkadaşıyla buluşmak ve onu Ankara'ya getirmek işin Erzurum'a gittiğini hatırlıyorum. Üstelik ağır kış koşullarında, Doğu Ekspresi ile yola çıkmıştı. Kendisine taksitle lacivert bir takım elbise almış, kravat takmıştı. 30 saatlik yolculuktan sonra, arkadaşıyla buluşamayıp geri döndüğünde bile moralinde en küçük bir bozulma olmamış, yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı.

82-83'ün zor koşullarında, Karadeniz yöresinden bir itirafçının 80 sayfalık ifadesini okuduğunda bile hoşgörüsünü elden bırakmamış, sadece acıdığını söylemişti. "Bu insanlara kızmamak gerektiğini, içinde bulundukları koşulları bilmediğimizi" söyleyip bizi sakinleştirmeye çalışırdı.

Kırgerillası oluşturulan dönemde, tekrar yurtdışına çıkmasını isteyenlere yazdığı mektupta, "kesinlikle arkadaşlarını yalnız bırakamayacağını" belirtmişti. Son ana kadar da bu tavrını sürdürdü."

Darbe sonrası, Devrimci Yol hareketinin ağır darbeler yediği dönemin ardından, Ankara ve İstanbul'da hareketin dışarda kalmış insanlarıyla ilişki kurmaya çalıştıysa da yeterli sonuç alamadı; bunun üzerine sahte pasaportla yurtdışına çıktı. Almanya'ya karayoluyla gitmeyi düşünüyordu, ama Bulgar polisi, pasaportunun sahte olduğunu anladı ve Bulgaristan'da gözaltına alındı. Olaya Almanya'dan müdahale edilmesi üzerine Bulgaristan'dan geçişine izin verildi. Bir süre Almanya'da kaldıktan sonra, bir grup arkadaşıyla birlikte Filistin'e geçti. Buradaki kamplarda askeri eğitimin yanısıra o sürecin önemli köşetaşlarından sayılan; devrimci hareketin toparlanması, Cunta'ya karşı mücadele, Türkiye, dünya, sosyalizm, demokrasi konulu tartışmalar içinde yer aldı. Bu tartışmalar sonucunda belirlenen politikalar doğrultusunda arkadaşlarıyla birlikte Türkiye'ye girerek Karadeniz'den Malatya'ya uzanan kırsal alanda gerilla mücadelesi oluşturmaya çalıştı. O dönemde gerçekleşen direnişin önderlerinden biriydi.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Ahmet Pehlivan, bir çok olumlu özelliği bir arada taşıyan bir insandı. Geleceğe olan umudunu hiç kaybetmemişti. Bütün enerjisini, yaşamını harekete adamıştı. Son derece mütevaziydi; kendinden bahsetmekten hoşlanmazdı. Evli olduğunu bile çok kimse bilmezdi. Bir dönem yurtdışına çıkmış olmaktan hep üzüntü duyardı, kalıp ne pahasına olursa olsun mücadele etmek gerektiğini düşünürdü. Herkes ona "Hoca" derdi. En büyük zevki balık tutmaktı. Dağda iken küçük derelerde, ırmaklarda, sulara girer çıkar, hele birkaş kişiyi de heveslendirip suya soktuysa, saatlerce bağırış-çağırış içinde balık tutmaya uğraşırlardı. Tuttuğu balıkları özenle temizler, kızartırdı, sonra oturulup hep birlikte yenirdi. En önemli ilkesi, hiç bir koşulda teslim olmamaktı. Nitekim olmadı da.."

1984 Haziranı'nda Tokat-Sivas sınırında bir dağ köyünde Ayhan Gökvelioğluyla birlikte öldürüldü. Operasyon güçleri köye geldiğinde arkadaşları ile toplantı halindeydiler.

Sarıldıkları evden çatışarak çıktılar. Önce Ahmet Pehlivan vuruldu, bir süre sonra da Ayhan Gökvelioğlu... Diğerleri; ölenlerin silahlarını da alarak kuşatmadan kurtuldular.


İlyas HAS

( ... ) - 7 Ekim 1984

12 Eylül öncesi İzmir Gümüşpala'da bekçi Süleyman Tosun'un öldürülmesi olayıyla ilgili olarak 28 Aralık 1980'de gözaltına alındı. Bir yıl sonra 18.1.1982'de askeri mahkeme idam kararına vardı. TCK 146/1'den yargılanan İlyas Has'ın idam kararı 7 Ekim 1984'de İzmir Buca Kapalı Cezaevi'nde infaz edildi.

A. Kadir Konuk anlatıyor:

"Bir incecik filiz bulmuştuk İlyas'la bahçede. Saatlerce seyrettikten sonra küçücük bir salça kutusuna koymuştuk onu. Küçücüktü ama başı dikti, hücreye meydan okur gibiydi. Hücre demirlerinin önünde bir tarla dolusu çişek duruyormuş gibi görünüyordu gözümüze. Geceyi onunla geçirdik, hücrenin içine çiçek kokuları dolmuş gibiydi. Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz ona bakmak oldu. Gördüğümüz şey bir çiçek değildi. Hırsımızdan ağlayacak gibiydik. Bükülmüştü boynu. Yorgun ve soluksuz duruyordu. Ölmüştü.

'Keşke yerinden hiç sökmeyeseydik' dedik. 'Neden öldürdük onu, neden bencillik ettik'. Kızdık kendimize. Bütün günü bozuk bir moralle geçirdik, Hıdır ve İlyas ile bir dönemi İzmir Buca Cezaevi hücrelerinde birlikte geçirdik. Sonra bu yaşam İlyas açısından Eski Bölüm 3. Tecrit Koğuşu'nda sonlandı. . İlyas'la aynı hücreleri paylaştığımız günlerde, canımız sıkılınca teybe Kandıralı'nın kasetini koyar, kıvrak oyun havalarına uymaya çalışarak tepinmeye başlardık. Biraz da bilinçli olarak teybin sesini sonuna kadar açar, ayaklarımızı hızla vururduk hücrenin tabanına. Ve beklediğimiz ses gelmekte gecikmezdi. Hıdır tüm nefesini kullanarak 'Hey çatlaklar, altınızda insan var' diye bağırırdı. İlyas 'İlo' diye çağrılıyordu. Çizdiği karikatürlere İlo imzası atıyordu o da. (...) Hücrelere gittiğimin haftasında çıkarmaya başladığımız 'Durduk Yerde" dergisini hep birlikte tam 26 sayı yayınladık. Bütün bir hafta çalışıyor, yazıyor, çiziyorduk. Hıdır şiirlerini yazıyordu, İlyas şiirlerinin yanı sıra karikatürler çiziyordu. (...) İlyas kibrit çöpünden yaptığım kemana tel bulamayınca perde takıp onu mandolin haline getirdi. Onunla saz öğrenmeye başladı. Bu garip müzik aletinin adını 'gıdı gıdı' koymuştu. Önce 'Tren gelir, hoş gelir'i çaldı. Ardından 'Gelin ayşem suya gitmiş'i seslendirdi. Ve asılmadan bir süre önce de sazda birkaç türküyü seslendirecek kadar saz çalar oldu. (...) İlyas asılacağı günü birgün önceden biliyordu. O gün havalandırmada gezinmişler, türkü söylemişler. Gece de eğlenceleri devam etmiş. Geceyarısı İlyas, Raşit'le birlikte kaldığı hücrede 'Ben biraz uzanayım' demiş. Sanki o gece asılacak olan kendisi değilmiş gibi rahat girmiş yatağına.

Gece yarısını biraz geçtikten sonra gelmiş dizilmişler hücre önüne. Kasklıymış bütün askerler. Yüzleri bembeyazmış. İlyas'ı uyandırmış gardiyanlar. Giyinmesine izin vermemişler, Kollarından tutup sürüklemişler. Bölümden dışart çıkarken İlyas ayaklarını eşiğe dayamış ve 'Bunların hesabı sorulacak' diye bağırmış. Sonra Kapıaltı'nda içmiş çayını. Mektubunu yazmış kendine, devrimcilere yakışır biçimde gitmiş darağacına.

İlyas asıldığı zaman ben yeni bölüm hücrelerdeydim. Gece yarısıydı. Acıkmıştık. Gardiyanı çağırdık. Geldi. Yüzü kül gibiydi. 'Hasta mısın' diye sordum. 'Sabah paşa yemiştim. İshal olmuşum' dedi. Titriyordu. Koğuştan birşeyler getirmesini, aç olduğumuzu, çorba pişireceğimizi söyledim. Gitti getirdi. Az sonra gel çorbaları hücrelere dağıt' dedim. Hayret hiç itiraz etmedi. Başka zaman olsa bin dereden bin su getirirdi gelmemek işin. Sinir ederdi bizi.

Çorba pişince bağırdık geldi. Çorbaları dağıttı. Aceleciydi, bir an önce gitmek ister gibi bir hali vardı. Titriyordu hep. 'İzin alıp gitsene' dedim. 'Bırakmazlar' dedi. Gözlerime bakamıyordu. Suçlu suçlu duruyordu karşımda. İşi bitince aceleyle çıktı.

Daha çorbaları yeni içmiştik. Bitişiğimizdeki kadın koğuşundan siyasi kadın tutsaklar sinyal vernıeye başladılar. İnfaz var!

Bu İlyas'tı kesin. Sloganlar başlamıştı. Bütün hıncımızla bağırıyorduk. Onun son sözlerini duyabildik.

Sonradan gardiyanlardan öğrendik onun nasıl gittiğini. Mektubunu yazdıktan sonra, 'Eh artık gidelim' demiş. Gülünısüyormuş. Havalandırmaya çıkarıldığı zaman slogana başlamış. Bir binbaşı koşup yumruklamış onu. Ağzını kapamaya çalışmış. Ama yine de susturamamış. Darağacının altındaki sandalyeye çıkmış. Kendi tekmelemiş sandalyesini. Dikmiş başı. Yiğitmiş.

Tarih 7 Ekim 1954'tü. Artık İlyas hücrelerde o çok sevdiği 'Gün ışımış güller kızıl tomurcuk açmış' türküsünü söyleyemeyecekti,"
A. Kadir Konuk, Ateşinde Gözlerim, Belge Yayınları, Yaşam ve Anılar Dizisi 9

Muzaffer Öztürk ve Sedat Yılmazsoy anlatıyor:

"Hayır hiçbir zaman onların istediği gibi 'idamlık'lar olmadık. Yaşama sarılışımız, ölümü kabul etmemekten kaynaklanmıyordu, diri diri gömmelerine, ve zavallılaşmaya direniyorduk sadece. Ölümü alaya alıyorduk. Cezaevinin en neşeli, en canlı köşelerinden biriydi bizim ölüm hücrelerimiz. Yöneticileri hayrete düşüren şeyler yapıyorduk daima.

Örneğin çok gülüyorduk, çok şakalaşıyorduk, çiçek yetiştirmeye çalışıyorduk, kedi besliyorduk. İdamiye ve İfrik gibi durumumuzu ti ye alan gülmece dergileri çıkarıyorduk. Radyo, teyp istiyor, bol bol türkü, marş söylüyor, eğlence geceleri, doğum günleri düzenliyor ve hatta diş doktorlarının 'yahu ne yapacaksınız yeni dişleri' şaşkınlığına karşı kimimiz diş yaptırıyorduk.

Sayımız birer ikişer azalırken, üçer, beşer, onar çoğalıyorduk.

Sevgili İlyas, seni Buca'da uğurlayamadık. O sırada Burdur'daydık ve Hıdır'ı uğurlamaya hazırlanıyorduk. Ölüm haberin bir ateş gibi düştü yüreğimize. Sadece televizyonumuz vardı, o da senin katlini haber vermedi de, ertesi gün gazetelerden öğrendik. Bir el yüreğimizi burktu.

Vedalaşmamış, sloganlarımızı son anlarına ulaştıramamıştık. Ama yalnız değildin, diğer dostlar yapmaları gereken her şeyi yapmışlardı. Farketmezdi bizim olmayışımız. Seni tanıyorduk. Fakat ne yalan söyleyelim, yine de o son belirleyici anda koyduğun tavrı merak ediyorduk. Çok geçmeden onurlu bir tavır gösterdiğini duyduk ve seni tanımış olmaktan bir kez daha gurur duyduk. Muzo bunu hemen türküleştirdi:

başın dik
yüzünde bir gülümseme
attın son adımını darağacına
gözleri büyüdü karanlığın
son görevi celladına bırakmadın
İlyas kardeşimiz canımız bizim
yaşam dolu sevgi dolu coşku dolu
canımız bizim"

Hıdır Aslan ve İlyas Has'ın Buca cezeevi hücrelerinde birlikte kaldığı TKP-ML davasında yargılanan Muzaffer Öztürk ve Sedat
Yılmazsoy'un Ocak-Şubat 1991'de Yeni Demokrasi dergisinde yayımlanan "Gözleri Büyürken Karanlığın" adlı yazıdan bölümler
halinde alındı

Avukatı Kasım Sönmez anlatıyor:

"İlyas idam edilirken bakmadım. Bana göre idam bir ceza değildir. İlyas idam edildi, bunun acısını o an en ağır biçimde yaşadı. Bu acıyı halen yaşayanlar var; annesi, babası, kardeşleri ve bir anlamda avukatı olarak ben.

İdam kararının Resmi Gazete'de ilan edilmesinden İlyas'ın haberi olmadı ama, ailesi ve benim haberim vardı tabii. Cumartesi günüydü ve ben her an infaz için çağrılabileceğimi düşünüyordum. Bir avukat, bir insan olarak yaşadığım o dakikalar benim için unutulmaz acı izler bırakacak anlar oldu.
Cezaevine çağrılınca, arkadaşım Avukat Fehmi Çam ve bir başka arkadaşımı da alarak gittim. Onlar dışarıda kaldı, ben içeri girdim. Cezaevinde Sıkıyönetim Savcısı Hakim Albay Hikmet Hacı Mirzaoğlu, kararı veren duruşma kıdemli yargıcı Uçal Gökhan, İzmir Savcısı Melih Tarı ve diğer görevliler vardı.
Savcının odasında oturduk. O sırada hakim ve savcılar çok üzgün olduğumu görünce birşeyler söylediler. Hatırımda kaldığına göre Hikmet Hacı Mirzâoğlu, 'Dünyada ve Avrupa'da insanı kurtarnıak için siyasi bir kırıntı ararlar, oysa bizde asarlar' dedi. Tabii bunu İlyas'a uygulanan cezanın, yani 146'nın siyasi bir suçu öngörmesi nedeniyle söylemiştir. Çünkü, İlyas dava konusu olayda 146'dan değil, 448'den mahkum olsaydı cezası 24 yıl olacaktı. Daha sonra hazır olunduğu haberi geldi. Kendimi mümkün olduğunca kontrol ederek Kapıaltı denen bölüme gittik. İlyas görevlilerin arasında bir yere oturmuş, mektup yazıyordu. Beni görünce ayağa kalktı, birbirimize sarıldık. Söyleyecek bir söz bulamıyordum.

Karşımda aslan gibi duran, herşeyiyle yaşayan bir insan biraz sonra ölecekti. İnsan için gerçekten tahammül edilmesi mümkün olmayan bir olay. Biraz sonra İlyas mektubunu bitirdi, tekrar vedalaştık. Ben kendisine bunun bir anlamda alınyazısı olduğunu söylemek istedim. Ama o bana metin birşekilde görevimi yaptığımı söyledi.
Üzerine kefeni giydirdiler. Hakim hükmü okudu, hükmün yazılı olduğu levha İlyas'ın boynuna asıldı. Elleri arkadan kelepçelenerek, idam edileceği hemen yandaki bahçede bulunan sehpaya çıkarıldı. Sehpaya doğru götürülürken, 'Benim gelmemi ister misin?' diye sordum. O, içinde bulunduğum durumu çok iyi kavramıştı: 'Hayır' diyerek o büyük acıyı benim tatmamı istemedi.

Biraz sonra, hemen yanımda olayı seyredenler İlyas'ın sandalyeyi tekmelediğini söylediler. Tekrar Savcının odasına gittiğimizde, biraz önce sözünü etmeyi unuttuğum doktor, ki idama hazır olup olmadığı konusunda İlyas'ı muayene etmişti, sağlam olduğuna, hasta olmadığına kanaat getirdikten sonra, 'idam edilebilir' cevabını vermişsti, bu kez de ölüp ölmediğini kontrolle görevliydi.

Aşağı yukarı 20 dakika sonra İlyas'ın tamamen öldüğü haberi geldi. Tabiatiyle bir insanın ölümünü kendisi olarak yaşamak mümkün değilse de, hala o anları en acı yoğunluğuyla yaşıyorum. Ve diyorum ki; insanlar bir çılgınlık yapıp, birisini öldürebilir ama, devlet toplum aylarca, yıllarca yargılama sonucu bir insanın hayatını ortadan kaldırmamalıdır."

İlyas Has anlatıyor:

"Sevgili anacığım ve babacığım,

Şu an sizlere en son mesajımı iletiyorum. Ben sizlerin yüzüne kara çalacak hiçbir şey yapmadım. Bu günlerde size ağır gelen bu itham gelecekte sizlere bir şeref payesi olarak görülecektir. Bundan emin olun. Belki de çok şey vardır sizlere iletebileceğim ama şu an aklıma bir şey gelmiyor ki... Bu da doğal olsa gerek. Kendinizi üzmemenizi istiyorum.

Canım ablacığım,

Gördüğün yazıyı yaşamımın en son anında bir mesaj olarak iletebiliyorum. Sen örnek ve fedakar davranışlar göstererek kardeşlik bağlarının ne kadar kuvvetli ve de sıcak olduğunu vurguladın. Bunu görmemek mümkün değil.

Sizlere veda ediyorum hepinizi şok sevdim. Anama babama candan selam iletir, her iki ellerinden öperim. Can kardeşlerim İmran, İrfan ve İlhan'ın, Ramazan'ın gözlerinden öperim.

Ayrıca seni hasret ve özlemle kucaklarım. Şahsi eşyalarımın tümünü size gönderiyorum, arkada listesi var.
Oğlunuz İlyas Has

1 Kol saati Citizen Marka (İrfan'a)
Battaniyeler 3 adet
Pantalon 4 adet
Gömlek 3 adet
Diğer çamaşırları isterseniz şu an adedini bilemiyorum arkadaşlar gönderirler. Sizleri bir kez daha kucaklıyorum."
İlyas Has'ın ailesine son mektubu.


Hıdır ASLAN

1958 - 25 Ekim 1984

1958'de Tunceli Hozat'ta doğdu. Ortaokuldaki başarısı üzerine öğretmenlerinin de ısrarıyla ailesi Ankara'daki ağabeyinin yanına lise için gönderdi.

Hıdır Aslan politikayla Kurtuluş ve Etlik Liseleri'nde okurken tanıştı. Kısa bir süre sonra LİSE-DER'e gitmeye başladı. Bir olaya karıştığı gerekçesiyle tutuklanarak 7 ay cezaevinde kaldı.

1978 sonrası İzmir'e gitti. Şubat 1980'de yakalanınca, tutuklanarak Buca Cezaevi'ne gönderildi. 4 yıl süren cezaevi günlerinden sonra 25 Ekim 1984'de Burdur Kapalı Cezaevi avlusunda idam edildi.

Arkadaşı Ali Haydar anlatıyor:

"Hıdır arkadaş mütevaziliğin simgesiydi. Karakaya mahallesinde çalışsıyordu ve ben onu 'Dıırak' adıyla tanıyordum. Yenimahalle'de olduğum dönemde Şentepe'ye gecekondu yapımına ya da herhangi bir şekilde yardıma gidiyorduk. O zamanlar hızlı ve keskin biri olduğum için halkımızı örgütlemek büyük olaydı ve bu çalışmalarda insan kazanmak, birini Devrimci Yolcu yapmak en büyük arzumdu. Hıdır Aslan'ın bizim militanlardan ve oranın sorumlularından olduğunu bilmiyordum. Kılığı, kıyafeti, davranışlarıyla benim için tam bir Çorumluydu (O bölgede hep Çorumlu Aleviler vardı). Onu örgütlemeyi kafaya koydum; dinliyor, eve götürüyor, çay ikram ediyor, sıcak davranıyor, ideal bir sempatizan diye düşünüyordum.

O dönemdeki sorumlu vatandaşa (Mahmut Uyan) anlattım, gülümseyerek "onu örgütle" dedi. Şentepe'ye gittiğim süre boyunca onu Devrimci Yolcu yapmaya çalıştım. Ta ki Mamak'ta gazeteyi okuduğumda Tariş olaylarıyla ilgili Ali Akgün ve Hıdır Aslan'ın fotoğrafını görünce bende jeton düştü.
O mütevaziliğin timsali insan, zaten bizim adammış ve ben altı yedi ay işletilmişim. Hıdır ile birlikte Şentepe davasında idamımız istendiğinde duruşma salonunda onu görür anlatırım ve birlikte güleriz diye düşünüyordum. Olmadı. Cürümümle aynı salonda oturup yargılanamadım ve o benim onu örgütlemeye çalıştığımı bilemeden katledildi."

Ankara'dan arkadaşları anlatıyor:

"Bizim Ulubey-Ulaştepe'de faşist saldırı çok oluyordu. Hiç yılmazdı. Çok kısa sürede herkesin sevdiği biri haline gelmişti. Yorulmak nedir bilmez, sanki enerjisi hiç tükenmezdi. Gözükaralığıyla mahallenin saygısını da kazanmıştı. Kolay ilişki kurar, içinden çıkılamayan günlük sorunların içinden çıkmayı iyi bilirdi. Tabii ikna yeteneği de eklenmeli. Mahallede birkaç kez gözaltına alındı. Bir faşistin ölümüyle sonuçlanan bir çatışma nedeniyle aranır duruma gelince, buradan ayrıldı.

Ulubey'in Ulaştepe'si ve Şentepe'nin Karakaya'sında Hıdır ve arkadaşlarının halka dağıttıkları arazilerde yapılan gecekonduların sıcaklığı da kalmıştır bugüne. Hıdır adı ise bu gecekondularda doğan çocuklara ad olmuştur..."

Hücre arkadaşı Veli Biçer anlatıyor:

"(...) Gültepe operasyonundan önce TARİŞ ve Çimentepe'ye operasyon düzenlenmişti. Ve oradaki operasyonlar tamamlanmıştı. Sıra Gültepe'deydi. İskender Gül'ün cenazesinin kaçırıldığı gün (26 şubat 1950, saat 06.30) polis Gültepeyi sarmıştı. Hıdır'lar semtte kurdukları barikatların arkasında mevzilenmişler. Polisler panzerlerle barikatın yanına gelince çatışma başlamış. Orada iki polis ölmüş. Daha sonra yirmi yirmibeş kişilik bir grup çamlığa doğru çekiliyor. İçlerinde Hıdır da var. Orada kendi aralarında konuşuyorlar ve dağılma kararı alıyorlar. Bu arada topluluğu yönlendiren Hıdır'mış. Dağılma kararından sonra beş kişi birarada kalıyor. Bu beş kişi ara sokaklardan aşağıya doğru iniyorlar. Ve orada bir otoyu durduruyorlar. Sürücüyü aşağıya indirip arabasına el koyuyorlar. Arabayla Boğaziçi'ne doğru gidiyorlar. Boğaziçi'nden geçerken oradaki karakolu tarıyorlar. Orada da polisin öldüğü söyleniyor. Oradan Gürçeşme yoluna çıkıyorlar. Gürçeşme Hilal mahallesinde bir askeri cemse ile karşılaşıyorlar. Ve cemseyi tarıyorlar. Arkasından bir polis minübüsüyle karşılaşıyorlar. Onu da tarıyorlar. Minübüs arkalarına takılıyor. Kovalamaca başlıyor. Bu arada çatışma devam ediyor.

Gültepe-Gürçeşme ve Yeşildere arasında Hıdır'ların sürekli kullandıkları kestirme bir yol varmış. Polis bu yolu bilmiyormuş. Hıdır'lar da bu yola çıkmaya çalışıyorlarmış. Fakat o sırada yanlış bir yola giriyorlar. Girdikleri yol çıkmaz sokakmış. Polis arkalarında olduğu için geri dönemiyorlar. Ve orada arabadan inip yaya uzaklaşmaya çalışıyorlar. Hıdır, R. ve M. aynı yöne A. ile C. de başka bir yöne gidiyorlar Hıdır'lar Yeşildere tarafına koşuyor. Ve deri fabrikasına varıyorlar. Bu arada polis onların izini kaybediyor. Hıdır'lar fabrikaya vardıkları zaman polis de Gürçeşme-Yeşildere arasındaki ana yolu tutmaya çalışıyor.

Bu arada bizimkiler bir deri fabrikasına giriyorlar. M. üstünü değiştikten sonra karamboldan yararlanıp Yeşildere'nin karşı sırtlarına ulaşıyor ve kurtuluyor. Hıdır'lar da elbiselerini değiştirip işçi elbisesi giyiyorlar. O sırada polisler fabrikaya geliyor ve "Buraya gelen oldu mu?" diye soruyorlar. Adamın biri Hıdır'ları gösteriyor. Ve böylece yakalanıyorlar.

Şubeye götürülmeden başlıyor dayak. Şubeye götürüldüklerinde orada bulunan bütün polisler merdivenlere diziliyor ve altıncı kata çıkıncaya kadar tekme ve yumruk yağmuru altında eziliyorlar. Şubedeki işkenceleri anlatmaya gerek bile görnıüyorum. Hıdır oradan çıktığında bir kemik yığını gibiymiş. Tutuklandılar.

Şirinyer Askeri Cezaevi'ne konuldular. Orada üç ay tecritte kaldılar. Üç ayın 45 gününü elleri ayakları ranzaya zincirli olarak geçirdiler. O dönemde cezaevinde İstiklal Marşı söylettiriliyor, yemek duası yaptırılıyordu. Ama onlar bu yaptırımların hiç birine uymadılar. Tecritteki yaşamının geri kalan bölümünde ellerini ayaklarını çözüyorlar ama, sürekli olarak gözaltında tutuyorlar. Tepelerinde hep bir asker bekliyor. Subaylar sürekli dövüyorlar. Bu süre içindeki hamamın arkasındaki ufak bahçeye çıkarılıyorlar. Bahçeye tek tek çıkarılıyorlar ve orada sadece bir iki dakika tutulduktan sonra içeri alınıyorlarmış. (...) Her an kahkahalar içindeydik. Hatta gardiyanlar bizim, hepimizin 'çatlak' olduğunu söylüyorlardı. Onlara göre bizler birer deliydik. Deli olmasak idamı beklerken böyle gülüp eğlenemezdik.
Hücrelerde eğlence geceleri düzenliyorduk. Birgün İlyas 'Maraş Mahallesi Gecesi' düzenleyince ardından ben, Hıdır ve Aziz 'Dersimliler Gecesi' düzenledik.

Bu arada bir kaç dergi çıkardık hücrelerde. Bu dergiler bizim neşe kaynağımızdı. Onları koğuşlara da gönderiyorduk.

Hıdır genellikle uyumlu, sorun yaratmayan bir insandı. Onunla iki yıl aynı hücreyi paylaştım. Ve bu iki yıl içinde çok güzel bir ilişkimiz oldu. Bu ilişkinin güzel olmasında Hıdır'ın payı oldukça büyüktür. O olaylara ve insanlara yaklaşımında genellikle soğukkanlı, kolay kızmayan ve her hareketini düşünerek yapan biriydi. (...) Bütün bu iyilikleri o asıldığı işin sıralamıyorum. O gerçekten iyi bir insandı. Hiçbir zaman yaşama küsmedi. Oldukça neşeli, yaşama bağlı, yaşamı dolu dolu sürdüren biriydi. Kendisini belli kurallarla sınırlamaz, kalıpların işine sokmazdı. Her zaman doğal, sakin, çocuksu, neşeli, rahat ve içten davranışlar içindeydi. En azından bana karşı böyleydi. (...) Sadece bulaşık ve şamaşır yıkamayı sevmiyordu. Bu işleri hep ben yapardım ve bundan yakınmazdım. (...) Bir de atları çok severdi. Hıdır'dan öyle çok at öyküsü dinledim ki, şimdi hiçbirini doğru dürüst hatırlamıyorum. Kafamın içinde bir yığın at koşturuyor şimdi. Atı sadece karşıdan sevmiyordu Hıdır. Ata binmeyi ne kadar çok sevdiğini ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Hangi renklerden hoşlandığını bilmiyorum. Üzerine giydiği renkler genellikle gri ve gri tonları taşıyan ya da karışık renkli olurdu. Ayrıca elbisenin rengini kendisinin seçtiğini hiç sanmıyorum. Dışarıdan ne gelirse giyerdi.

En çok 'Hele Ulaş'a Ulaş'a' türküsünü, 'Ertuğrul'a ağıt'ı, 'Dün gece seyrimde coştuydu dağlar'ı, 'Allı turnam'ı, 'Hızırpaşa' türkülerini severdi. Ruhi Su'nun kendisine ve türkülerine hayrandı. Arif Sağ'ın bağlamasını dinlemeyi, Zülfü Livaneli'nin türkülerine eşlik etmeyi severdi. Pir Sultan'ın ise ayrıcalıklı bir yeri vardı. Davul, zurna, saz sesi duyunca hemen oynamaya başlardı hücrede. Çoğu zaman ben de katılırdım ona. İki kişilik halaylar çekerdik o daracık hücrede. (...) Tatlı deyince aklına sadece baklava geliyordu. Bonfile ve köfteyi seviyordu ama nerde... Hücrede iştahla yediği iki yemek vardı. Bunlar karavanayla gelen yemeklerden yaptığım 'terbiye' edilmiş şeylerdi. Etli yemekler geldiği zaman etleri ayırıyor salça ve soğanla terbiye edip ekmek arası yapıyordum. Bir de o taşlı ıspanağı yıkayıp yeniden terbiye ederek pişiriyordum. Ne zaman bunları yesek, 'Yeğenim çok güzel olmuş ellerine sağlık' derdi. Bir de ekmek kızartıp yağ sürerek yemesini severdi. Günün her saatinde yapabilirdi bunu."

Hıdır Aslan anlatıyor:

"12.6.1981 Mesut kardeşim, Buca'da olduğunu öğrenince şu hayırsıza iki satır mektup yazalım dedim. (...) En son Ankara Kapalı'dan tahliye olduğum gün görüşmüştük. Hayli zaman oldu; özledik sizleri desek yeridir. Burada bir koğuşta 7 kişiyiz. Azalıp çoğalmıyoruz ve hiç değişmiyoruz. Hep aynı adamlar... Günleri kitap, gazete okuyarak, TV seyrederek, sohbet ederek geçiriyoruz. Sohbet dedim de, herkes anlatacağı şeyi en az iki defa birbirine anlattı. Şimdi üçüncü anlatıma hazırlanıyoruz."

"23.8.1981 Kardeşim Mesut, mektubum gecikti. On günü aşkın bir süre önce aldım mektubunu. Karar sonrası o kadar çok mektup aldım ki... Akraba ve dostlar... Teselli işin öncelik tanıdım onlara. Seninki de malum, sona kaldı. (...) Beş kişiyiz. Erhan ve Şirin isminde iki arkadaş var bizim dışımızda. Tecritte yanyana odalarda yalnız kalıyoruz. Şirin ve Erhan aynı odada kalıyor. Şirin, 'Yahu baba, siz bu kahkaha atmasını nerde öğrendiniz? Sabah gül, akşam gül, gül ha babam gül. Ne bu be! Düğün evi mi burası arkadaş?' diyor. Şirin siyasi değil. Yargıtay'da bozuldu cezası. (...) Birçok arkadaşa yazamadım. Mektup yazmasını burada öğrendim. Burayı çıkarsam, tüm yaşantım boyunca yazdığım mektup sayısı 10'u geçmez. Burada zorunlu yazıyoruz..."

"15.9.1981 Sana biraz da yeğenlerimden sözedeyim. Herkese nasip olmayacak kadar çok yeğenim var; 29 tane. Bu yıl 30'un üstüne çıkacak. Çoğunun resmi burada. Mesut, hele iki tanesi; sevimli mi sevimli. Her sabah uyandığımda onların yüzüne bakıyorum. İçim açılıyor..."

"24. 7.84 Gelelim açık görüşlere... Bayramda herkesinki gelir diyorduk. Bozbay hariç herkesinki geldi. Dediğim gibi özellikle böyle yılda bir yakalanan bir görüşü kaçırması buruklaştırıyor insanı. Hatta tadını çıkara çıkara, ekleyip çıkararak anlatmayı bile etkiliyor. Öteki, Kasabalı Taşkın'ın da buraya geldiğinden beri ilk kez geldi görüşçüsü. Çocuk mektup, telgraf yazıyor cevap alamıyordu. 'Evde birşeyler var, biri öldü; anam ya da babam' diye fikir yürütüyordu. O ara bir mektup geldi amca kızından. 'Hüseyin abi, sizin beygir öldüğü için gelemediler sizinkiler' diyor. Başka bir konuyla bağlantılı olsa sakız edilirdi adam..."

"... Sevgili Dost. Bir hafta önce bugün Babalar günüydü. Açık görüş -18 yaşından küçüklere ama var dendi. Yeğenlerle görüşebilir miyiz, oğullarımız olmadı daha dedik. Olur dendi. Biz yazıp çocukları istedik. Açık görüş var dedik İstanbul'dakilere. İlk defa başlarına geliyor; korkmuşlar. Yoksa... Abim, yeğenler, yengeler, amcaoğlu atlayıp gelmişler. Babalar günü olduğunu diğer ziyaretçilerden öğrendiklerinde oh çekmişler. Garipler ne bilsin Babalar Gününü. Yarım saat görüştük... Çocukları yeterince sevemedik. Zaman nasıl doldu anlayamadık. Birlikte resimler çektirdik..."

"... Kıymetli kardeşim, Bugün gene pencereyi açık bırakmışım, gece hafiften bir nezle ve kırgınlık vardı üstümde. Ama öğle yemeğinde kavrulmuş kıyma, içinde de kızarmış biber ve domates gelince hiçbir şeyim kalmadı. Mide güzel bir bayram etti. Bana ait olanın dışında Ali ve Erhan'in yemeklerini de bölüştüm... (..) Çay ve sigara konusu... Biraz prensip sahibiyim denebilir bu konularda. Çayı demli içmeyi, sigarayı 10'un üzerine çıkarmayı kesinlikle kabul edemem. Kürdün inadı tuttu diye bir laf var ya, tam benim için. Dışarda da aynı prensibe sahiptim. Kahveye oturdum mu çift şekerli açık şay masaya söylemeden gelir. Kahvecilerin hepsi öğrenmişti bunu. İşin güzel yanı, şimdi Ali de açık çay içmeye başladı., şekerli hem de..."
Arkadaşı Mesut Güngör'e mektuplar

Hücre arkadaşı Veli Biçer anlatıyor:
"Son geceyi ben de arkadaşların anlattığı kadar biliyorum. O gün (...) yeraltı hücrelerindeydik... Bu nedenle onların anlatımlarından aklımda kaldığı kadarını yazıyorum.

O gece TV kapandıktan sonra saat 4-4.30'a kadar gırgır şamata işinde kelime türetme oyunu oynuyorlar. Geceleri bu oyunu çok oynadığımızı biliyorsun. Onlar oyunla sabahı karşılarken gardiyanlar sık sık mazgaldan onlara bakıyorlarmış. Oyun bittikten on beş yirmi dakika sonra iki başgardiyan ve bir gardiyan içeri giriyorlar ve doğru Hıdır'ın hücresine gidiyorlar. Hıdır üst katta İbo'nun yanındaki hücrede kalıyormuş. Gardiyanlar Hıdır'ı alıpgötürüyorlar. Hiç kimse anında farkedemiyor. Sadece Mehmet Bozbay 'Sağdış ne oluyor?' diye soruyor. 'Galiba öteki tarafa gidiyorum' diye yanıtlıyor Hıdır.

İbo uyuduğu işin onu götürdüklerini görmemiş. Arkadaşlar bir süre tartışmışlar. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlarmış. Belki gelir diye beklemişler. Hastane işi olabilir diye düşünmüşler. Çünkü o sıralarda Hıdır'ın avukatı onun Adli T'ıp'a gönderilmesi için de başvurmuş ve infaz da bu nedenle ertelenmiş.
Ama aradan biraz zaman geçip de hiçbir haber alamayınca endişelenmişler. Ve gardiyanın biri mazgala vurunca durumu anlamışlar ve slogana başlamışlar." (...)

Muzaffer Öztürk ve Sedat Yılmazsoy anlatıyor:

"(...) Sevgili Hıdır; Muzo henüz bu kadarını (İlyas Has bölümünde verilen dizeler) bestelemişti ki, sen bitirnıesine fırsat bırakmadan dinlemek istedin. Kısa bir süre sonra bu türküye ortak olacağını ne Muzo ne de sen düşünemezdiniz belki. Fakat öyle oldu. İkinci kıtasını yazarken seni de ekledi.

Yıldıramaz bizi hücreleriniz
Vız gelir celladınız sehpalarınız
Bak nasıl çoşkulu gidenlerimiz
Eksilmeyiz tükenmeyiz darağacında.
İlyas kardeşimiz canımız bizim
Hıdır kardeşimiz canımız bizim
Yaşam dolu sevgi dolu
Coşku dolu canımız bizim

Şimdi senin ilk bölümünü dinlediğin bu türkü, türkülü marşlı hemen her söyleşimizde bitiş türkümüz oldu, beğenildi. Belki de bizim duygularımızı, birlikteliğimizi öz olarak vurguladığı için etkiliyordu dinleyenleri. Adını 'gidenlerimiz' koydu Muzo. Sevinç Eratalay sernin Diyarbakır Cezaevi'nde kendilerini yakarak faşizmi protesto edenler için yazdığın 'Sağdıcım' adlı şiirini besteledi... Beğendik. Sevgili Hıdır; şimdi, kimimiz 'O gece gözetleme mazgalının delikleri karanlıktı', kimimiz 'Işık vardı' diyor. Önemli değil ama, karanlıktı. O koridorun ışıklarını söndürmüş, pıısuya yatmışlardı. Biliyorsun, ta başından itibaren sabaha karşı yatıyorduk. Sohbetlerimiz, türkülerimiz, oyunlarımız sabaha dek sürerdi.

(...) Neyse.. Onlar karanlıkta ve pusuda idi, bizler ise artık kabak tadı vermeye başlamış olan, ancak daha eğlencelisini bulamadığımız için o sıralar sık sık oynadığımız 'kelime bulmaca' oyununu oynuyorduk.

O gece oyun bitmeye yakınken seninle Çemişgezek' mi, Çemişkezek' mi diye tartışmış ve haklı olduğun halde seni haksız çıkarıp puanlarını silmiştik. Sonra yattık. Sahaha karşı 5.30 filandı. Çoğumuz hemen uykuya dalıvermişti. Derken sinsice gelip seni usulca hücrenden alıp götürnıelerinden sonra İbo bizleri uyandırdı.
İki başgardiyan, Müdür seni çağırıyor diyerek ve sessiz olmaya özen göstererek seni götürmüşler. Yarı uykulu haldeki İbo fısıldamaları duyuyor ve sen uzaklaştırılırken soruyor. Sen de 'Müdüre diye çağırıyorlar ama galiba öteki tarafa gidiyorum' diyorsun. İmdat beni götürüyorlar, beni asacaklar paniği yok. Ne bir korku, ne bir telaş, dupduru, sanki 'Bakkala sigara almaya gidiyorum' gibi olağan. Biz ise, önce kısa bir şaşkınlık yaşayıp ardından yorumlar yapıyoruz. Bu saatte müdür çağırmaz bu kesin. Fakat ezanın okunmasına ve de günün ışımasına çok az kalmış. O güne dek infazlar bu kadar geç saatlere sarkmamıştı hiç...
En iyisi bir süre sessizce beklemek, gecenin derinliklerinden ses almak için. Tuhaf o gece baykuş susmuştu. Ve bir ses çok derinlerden yankılandı.• 'Kahrolsun faşizm!' O gür sesin ulaşabilmişti. Biz de sana ulaşabilme gayretleriyle hançerelerimizi yırtarcasına sloganlara başladık. Ulaşabildik mi? O andan başlayarak tüm hücreleri ve cezaevini saatlerce sloganlarımızla inlettik, ama acaba sana ulaşabildik mi son dakikalarında? Bunu öğrenemedik; galiba da hiç öğrenemeyeceğiz... (...) Bize de kısa bir not bırakmışsın. İdareye Muzo çıktı. Bir görevli söylemiş: 'İnfaz kararı birkaç gün önce çıktı. Avukatları ve babası durdurnıak işin uğraştığından bugüne dek bekledi. Bu sırada infazda bulunmamak için izin almaya çalıştım olmadı. Bu kabul edilecek bir olay değildi. Eğer yaşantımda bir daha böyle bir olayla karşılaşırsam anında istifa eder ve kesinlikle infazda bulunmam...'

Bunları dedirten senin soylu tavırlarındı. Yıkkındılar. Eğer doğruysa, sen sehpaya dimdik ve gülümseyerek yürürken, bir savcı dayanamayıp sırtını dönmüş ve 'Lanet olsun böyle göreve' demiş yanındakilere. Orada bulunan görevlilerden biri, o anda orada olan tüm görevlilerin gözlerinin kan çanağına döndüğünü, büyüyüp şiştiğini söyleyecekti daha sonra. Gecenin bile gözleri büyümüş olmalı.

Şimdi sen Dersim dağlarının eteğindesin. Mezarına bizim adımıza da birer karanfil bırakılmasını istemiştik. Belki ihmal etmişlerdir, bilemiyoruz. Ama söz olsun; bu can bu tenlerde kaldıkça, birgün mutlaka kendi ellerimizle bırakacağız karanfilleri mezarına...

Her zaman bizlerlesiniz. Her zaman sizlerleyiz."

Arkadaşı Saniye Yalçın anlatıyor:

"Hıdır'la ablam liseden arkadaştılar. Benim tanışıklığım oradan geliyor. Yaşamımda etkisi olan insanlardan birisidir. Ona ilişkin hatırladıklarım, içtenliği, yoksulluğu, özverisi ve sonsuz inancıdır. Ben liseyi bitirdikten sonra, Kayaş T.K. Kooperatifi'nde çalışmaya başladım. Bir öğlen ziyaretime geldi, birlikte yemek yedik. Hiç unutmam, kurufasülye yemişti. Daha sonra da 'üstüne bir dondurma gider be Saniye!' demişti. Dondurmayı yiyişi hala gözlerimin önündedir. Aradan bir kaç ay geçti. İşyerim değişmişti, ve ilk gündü; 'telefonun var' dediler. İlk gün kim nereden öğrendi diye şaşırdım, arayan Hıdır'dı. Görüşmemiz gerektiğini söyledi. İlk günden izin alamayacağımı söyleyerek reddettim. O günlerde Ankara'dan ayrılıyormuş, sonradan anladım. Daha sonra da gazetelerden yakalandığını öğrendim. Olayların böyle gideceğini bilsem herşeye rağmen görüşürdüm... Onun pırıl pırıl gülen gözlerini hiç unutmayacağım."

İDAMLAR MECLİS'T'EN NASIL GEÇT'İ?

Mustafa Uğur Emer (Adalet Komisyonu üyesi, ANAP Milletvekili) anlatıyor:

"Biz Adalet Komisyonu üyesi olarak iki idam cezasını onayladık. O da tesadüftür. Çünkü Doğu Anadolu bölgesinde o günlerde büyük olaylar patlak vermiş ve teröristler Türk askerlerini öldürnıüştür. Bunun üzerine bu iki idam cezası TBMM'nin ekseriyeti tarafından onaylandı."

Hasan Altay (Adalet Komisyonu üyesi, HP Milletvekili) anlatıyor:

"Bizim Komisyon'a seçildiğimiz zaman öyle hatırlıyorum ki, iki idam cezası onaylandı.

Bunlardan birisi Hıdır Aslan'dı. Bu kişinin suçu bir örgüte üye olmaktı. Akla mantığa sığmaz bir biçimde bu kişi idam edildi. İkincisini hatırlamıyorum. Üçüncüsü ise Nevşehir Belediye Başkanı'nı öldürmekten sanık bir ülkücü idi. Mehmet Onur Miman'dı galiba adı. Bu kişinin dosyası yapılan bir oylama ile geri gönderildi.

Her üye Komisyon'a gelen dosyaları inceliyordu. Sonucunda bu dosya ile ilgili raporunu hazırlıyordu. Ben bu karara katılmadım, yani incelemelere katılmadım. O Hıdır Aslan'la ilgili olaya çok üzüldüm, ikincisini hatırlamıyorum ama, ona da şok üzüldüm. Hani adam üç kişiyi beş kişiyi öldürür ve suçlanır. Şimdi bu iki dosyaya bazı SHP'li arkadaşlar da alet oldular. O zaman dosyalar gündeme geldi, görüştüler. Ve olay bitti.

Bu aslında Adalet Komisyonu'nun yaptığı en büyük adaletsizliktir. O zaman kim önce dosyayı inceleyip raporunu hazırladıysa o dosya gündeme geldi. Bir ara Komisyon'da idamların onaylanıp onaylanmayacağı tartışılırken bazı ANAP'lı üyeler "Bu siyasi bir karardır, istersek onaylarız, istemezsek onaylamayız" bile diyebilmişlerdir. Yani solcu gelirse asarız, sağcı gelirse asmayız gibi birşey.

Bunu savunanların başında Diyarbakır Milletvekili Özgür Barutçu ile Yozgat Milletvekili Mehmet Bağçeci geliyordu. Biz kendilerini böyle bir uygulamaya girmeleri halinde ülkeyi bölebileceklerini söyledik."

Özgür Barutçu (Adalet Komisyonu üyesi, ANAP Milletvekili) anlatıyor:

"Ben Komisyon'dayken bize dosyalar geldi. Bütün üye arkadaşlar birer ikişer dosyaları aldılar ve tetkik ettiler. Yani bir alt komisyon gibi birer ön rapor hazırladılar. Öyle hatırlıyorum ki üç dosya onaylandı. ve neticeye götürüldü. Diğerlerinin bir kısmını Başbakanlık geri istedi. Bunların geri isteme gerekçesi de tashihi karar yüzündendir.

Bunlar mahkemelere geri gönderildi. İnfazı yapılan dosyalarla ilgili tashihi karar istekleri daha önce olduğu için bu dosyaların geri çekilmesi mümkün olmadı.

Bizim çıkarmış olup da Genel Kurul'a gelmeyen bir iki dosyamız da oldu zannedersem. Yani aklımda kaldığı kadarıyla. Bunun gerekçesini bilmiyorum. Meclis Başkanlığı'nın bilgisi dahilindedir."

Basından ve Meclis Tutanakları'ndan

Avukat Fehmi Çam anlatıyor:

"Ege Ordu Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesi Hıdır Aslan'ın Devrimci Yol Karabağlar ve Gültepe sorumlusu olarak görev aldığını, Karabağlar'da örgüt elemanlarıyla yazılama, pankart, bildiri dağıtmak, korsan gösterilerde bulunma eylemlerini gerçekleştirdiğini, Gültepe olaylarına katıldığını kabul etti. Buna göre T'CK 146/l uyarınca Anayasa'yı ihlal suçunu işlediğini kabul ederek ölüm cezası verdi. İlgili karar Askeri Mahkeme'nin 29 Temmuz 1991 gün, 1980/204 esas, 81/231 sayıyla alındı. Aynı Askeri Mahkeme Hıdır Aslan'ın Özcan Karubulut ve Süleyman Karabulut adlı kişilerin öldürülmesi olayına karışmadığını da açıkladı.
Askeri Yargıtay ilgili Daire kararına karşı oy yazısında, sanığın öldürme olaylarına karışmadığını, bu nedenle ölüm cezası yerine mübbet hapis cezası verilmesinin adil olacağını belirtti.

Hıdır Aslan hakkında TBMM Adalet Komisyonu'nda kabul edilen ölüm cezası Genel Kurul'da 3 Ekim 1984 günü ele alındı. Birleşimde yapılan görüşmede Komisyon üyesi Hasan Atay, tutanak sayfa 187 ve devamında şunları söyledi:

"İdama mahkum edilen kişinin hiçbir şekilde adam öldürmediği ve öldürmeyle sonuçlanan bir olaya katılmadığı görülmektedir." Hasan Atay konuşmasında idamda bir yarar görmediğini de açıkladı.

TBMM'nde onama kararı verilirken, yargılanmanın yenilenmesi isteği de Askeri Yargıtay'ca reddedildi. Hıdır 25 Ekim 1984 günü Burdur Cezaevi avlusunda idam edildi

Hıdır infazda çok soğukkanlı davrandı, yanına cellat dahil kimseyi istemedi. Son satırlarında da "Kısa da olsa onurlu yaşamanın yolunu seçtiğim işin mutlu gidiyorum. İyi, güzel şeyler uğruna yaşanıyorsa katlanılamayacak bir şey yoktur" diyordu.

İnfazdan sonra, onu babasıyla birlikte memleketi Tunceli'ye götürerek toprağa verdik. Bu idam kararının onanması 1984 Ekim'indeki T'ürkiye koşullarının sonucudur. Bunda Güneydoğu olaylarının etkisi olmuştur. Komisyonlarda sıra bekleyen onca dosya arasından seçilmesi de kanımca tesadüf değildir. Zira o ana kadar, 35 dosya bulunuyordu.

Hıdır Aslan, Tunceli, Hozat, Taşıtlı Köyü doğumludur. Bu köy Dersim olaylarının başladığı köy olarak biliniyor. Bu nedenle seçim kanımca tesadüf değildir.
Tüm yargılama boyunca onun TCK'nın suç saydığı ya da sayabileceği bazı eylemlerini kabul ettik. Komisyon sözcüsü dahi hiçbir öldürme olayına katılmadığını açıkça ifade etmiştir.

Öte yandan Mahkeme gerekçesi, örgüt sorumluluğunun temeline dayandırılmıştır. Oysa sanıktan daha üst düzey sorumlusu olduğu kabul edilen kişiler hakkındaki kararlar Askeri Yargıtay'ın diğer dairelerince bozulmuş bulunmaktadır. Bu gerçek dimdik ortadadır. Yargılamaya kısmen katılanlar dahi bu gerçeği bugün kabullenmektedir. Burada karşımıza ölüm cezalarındaki adli hataların ömür boyu sürecek sıkıntı ve üzüntülerini karşımıza çıkarır. Hıdır'ın yakınlarının ızdırabını dindirmek mümkün değildir. Ölüm cezasının bir ceza olmadığını teorik olarak benimsemiş idim. Hıdır tümüyle idama karşı olma fikrimi kuvvetlendirnıiştir."

Babası anlatıyor:

"İnfazı duyunca İzmir'e gittim, avukatıyla beraber. Hıdır'ı astıklarını, ipten indirdiklerini öğrendik. Ordan hemen ayrıldık. Bir tabut aldık. Döndüğümüzde oradaki teşkilat, yani emniyet görevlileri "senin çocuğun çok masumdu" dediler. "Sehpaya giderken kendi kendine gitti. Sehpayı kendisi itti" dediler. "Bazılarının genelde ağzından burnundan kan gelir. Onun ağzından burnundan kan gelmedi. Dili içerde, ağzı kapalıydı. Bizi çok etkiledi" dediler."

Hıdır Aslan Anlatıyor:

"(...) Çağının ileri görüşlü, aydın bir insanı ol. Her şey apaçık, aşikar, gözler önünde. Onları görebilen, eğriye eğri, doğruya doğru hem de yüksek sesle diyebilen biri ol. Yaşamın onurlu yanlarına tutun, onları savun. Sizlerin böyle insanlar olduğunuzu, kendi safınızda yer almış, yaşam mücadelesine katılmış birer insan olduğunuzu bilmek kadar beni sevindirecek bir şey olamaz"
Yeğeni Sultan'a yazdığı mektuptan

"Canım Abim,
Uzun uzun yazacak değilim. Bu ana hep hazırdım. Son yolculuğum yaşamım kadar güzel olmalı. Üzütmek mi? Bunu hiç istemiyorum canlarım. Büyük sözler etmeyi
gereksiz buluyorum. Herşey yaşamımız kadar açık ve sade olmalı.

Yaşamak bir türküyse bunu, bu türküyü en güzel biçimiyle söylemeye çalıştım. Zafer şarkısınırı söylendiği günler de gelecek. Kısa da olsa onurlu yaşamanın yolunu
seçtiğim için mutlu gidiyorum. İyi, güzel şeyler uğruna yaşanıyorsa her şey, katlanılmayacak şey yoktur. Ölüm bile basitleşiyor. Anlamlıysa ölüm yaşamak kadar
güzeldir.

Şu mektubu yazarken bir yandan çay, sigara içiyorum. Ağır ağır. Tadına vara vara. Neşesiz değilim. Bir yandan yaşamımın film şeridini toplamaya çalışıyorum
kafamda. Kısacık zamanda bu anlık, hemen her şeyi baştan sona ayrıntılarıyla izlemek oldukça zor gibi.

Vasiyet yazmamı istemiştin. Acele etmemiştim ama buna zamanımız oldu işte. İyiden, güzelden yana olun. Budur isteğim, hepinizden. Tüm dostlarıma, dost yüreklilere
sevgimin sıcaklığını iletin. Utançsız, onurlu gidişimi. Üzülmek, acımak hiç kimseden beklemediğim bir şeydir. Bana yapılacak en büyük kötülük budur. İnsan acılarla
da yaşamasını bilir, bilmeli. Güç de olsa.

Benim üzerimde büyük emekleriniz var, ödenmeyecek kadar büyük. Senin ve ötekilerin. Siz, emeğin tüm temsilcilerine, dünyadaki tüm emekçi, onurlu güçlü insanlara
layık olabilmenin yolunu seçtim. Yapabileceğim her şeyi yapamamış olsam da, bu görevi yapacak yeni insanlar topraktan fışkırıyor.

Ailedeki bana düşen tüm hakları, sen ve Aydın'a bırakıyorum. En yararlı biçimde kullanacağınıza inanıyorum.

Çok şey söylemek istiyorum ama zaman öyle kısa ki. On dakikamız var. Üzülmeyin, acılara yenilmeyin, hayata karşı güçlü olun, yaşam budur. Seçilmesi gereken
yaşam. Sultan'a sevgilerimi yolluyorum. Herbirinize isim isim yazamayacağım. Dostlara da. Bu hepsini karşılasın.

Yüreğimin tüm sevgisiyle, tüm onurlu güçlerimle seni, sizi, hepinizi kucaklar, doyasıya öperim. Güçlü olun. Başı dik olun. O güzel günlerde tekrar yanınızda olacağım.

Amcanız, kardeşiniz, dostunuz."
Hıdır Aslan

(...)
alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benşm kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
bir gün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
gövdemde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
(...)

A.Z.ÖZGER


Halis BİLGE

1955 - 10 Aralık 1984

Ocak 1955'de Turhal'da doğdu. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Devrimci fikirlerle Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'nde okuduğu yıllarda tanıştı. Öğretmen oluşunun ardından Tekirdağ'ın Malkara İlçesi'ne tayin oldu. Burada Devrimci Öğretmen mücadelesini örgütleyenlerdendi. Bir süre TÖB-DER Malkara Şube başkanlığı yaptı, sonra memleketi olan Turhal'a tayini çıktı.

Turhal'da bir yandan ortaokul öğretmenliği yapan ve bir yandan da Turhalspor'da futbol oynayan Halis Bilge, bölgede Devrimci Yol hareketinin kitleselleşmesinde büyük katkı sahibi oldu. Turhal bölgesinde sürdürülen devrimci çalışmaların sorumluluğunu da üstlenen Halis Bilge'nin, özellikle Antimuan Maden İşletmesi'nde faşistlerin egemenliğindeki sarı sendikanın kovulması ve Yeraltı Maden-İş'in örgütlenmesinde, sonradan Paris'de mülteci iken öldürülen Mustafa Şahbaz ile birlikte büyük payı oldu. (Mustafa Şahbaz, yurtdışındaki mültecilik yıllarında 'Halis'. adını kullandı.)

Turhal bölgesinde halk arasında çok sevildi. Öyle ki; henüz hayattayken yeni doğan erkek çocuklara Halis, kız çocuklara Bilge adı verilir oldu.12 Eylül'den sonra kırsal kesimdeki direniş hareketine katıldı. 1981 Haziran'ında Niksar'ın Geyran Köyü yakınlarında çıkan bir çatışmada yaralı olarak yakalandı. Yaralı olduğu halde aylarca işkence gördü.

Halis Bilge gerek poliste, gerekse Erzincan Askeri Cezaevi'nde örnek bir direniş gösterdi. Askeri Mahkeme tarafından "Devrimci Yol örgütü üyesi olmak" ve "güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girmek" iddiasıyla 12 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Ceza almasının ardından Amasya Cezaevi'ne sevkedildi. Burada önce arkadaşlarıyla birlikte askeri bölümdeki bir koğuşta kalırken, sonradan sivil bölümdeki müşahade hücrelerine alındı.10 Aralık 1984'de bu hücrelerde öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Amasya E Tipi Cezaevi'nin büyük bir bölümü askeri cezaevi olarak kullanılıyordu. Cezaevinin sadece birkaç koğuşu Kapalı Cezaevi için ayrılmıştı. Sol müşahadede biz kalıyorduk. Bizim kaldığımız bölümün simetriği olan sağ müşahade adli mahkumlara aitti. Halis'i orada tek başına tutuyorlardı. Bir sabah Halis Bilge'nin ölüm haberi geldi. İnanamadık... 11 Aralık 1984 sabahı Askeri Cezaevi Müdürünü çağırarak Halis Bilge'nin ölümüyle ilgili bilgi istedik. Binbaşı sivil cezaevi müdürünün "intihar" diye açıklama yaptığını söyledi. Daha sonraki günlerde avukatlarımızın otopsi isteği savcılıkta, otopsi yapıldığı gerekçesiyle reddedildi.
Halis'le uzun yıllar birlikte mücadele yürütmüştük. Yaşama öylesine sıkı sıkıya bağlı ve dirençli bir yapıya sahipti ki, intihar etmesi mümkün değildi. Onun ölümünden, faşist cezaevi müdürü Necati Özkan-sorumludur."


Ali İŞÇİ

1953 - Şubat 1985

1953'de Hekimhan'ın Güzelyurt nahiyesinde orta halli bir çiftçi ailesinin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Güzelyurt'ta bitirdikten sonra ortaokulu Hekimhan'da okudu. Daha sonra evlendi ve çeşitli ara işlerde çalıştıktan sonra Hekimhan Bilfer Maden Şirketi'ne işçi olarak girdi. Maden ocağında kendini eğitip devrimci düşünceleri benimseyeceği bir dönem geçirdi. Özellikle 1977'de Yeraltı Maden-İş'in önderliğinde gerçekleştirilen direnişte ön safta yer aldı. İşyerinde sevilen ve sayılan biri olması nedeniyle sendikanın kitlesinin hizla artmasına önayak oldu.

Büyük ölçüde mevsimlik çalışan işçiler köyleriyle iktisadi ve toplumsal ilişkilerini koruduğundan, işçilerin örgütlenmesinin civar köylerin örgütlenmesiyle paralel yüzümesi zorunluydu. Ali İşçi bu nedenle siyasal çalışmalarını yavaş yavaş köylere kaydırdı.

1978'e gelindiğinde Ali İşçi, Hekimhan bölgesindeki devrimci mücadelenin önde gelen kadrolarından biri olmuştu. Bir müddet sonra Hekimhan'da bir faşistin öldürülmesi nedeniyle aranır hale düşen Ali İşçi, bundan böyle dar ilişkiler içinde mücadelesini sürdürdü. Oralı olması nedeniyle bölge halkıyla kolayca ilişki kurabilen Ali İşçi, silaha çok düşkündü. Silah tamirlerini kolayca yapabilir, hemen her durumda neşeli kahkahalar atmayı severdi.

12 Eylül sonrası bölgede sürdürülmeye çalışılan gerilla ınücadelesinin bir unsuru olan Ali İşçi, Şubat 1985'de, İstanbul'da başlayan bir operasyonda polisin elinden kurtulan bir devrimcinin düşürdüğü kimliğin sahibini aramak üzere Hekimhan'ın Başak Köyü'ne baskın düzenleyen polisle karşılaştı. Evde aslında tesadüfen bulunuyordu ve evin sahipleriyle koyu bir sohbete dalmıştı. Aniden içeri giren polis, silahını Ali İşçi'ye doğrultup teslim olmasını söyledi. Ali İşçi'nin otomatik silahı duvara dayalı olduğundan uzanma şansı yoktu, ancak üzerinde bir başka silah daha vardı. Hemen kararını verdi. Teslim olmuş gibi yaparak ellerini havaya kaldırdı ve ayağa kalkarken belindeki silahı çekerek ateşe başladı. Polis de aynı anda tetiği çekti. İkisi de birbirini vurdu ve birkaç saniye içinde olup biten çatışma sonunda ikisi de öldü.

Ali öldüğünde 33 yaşındaydı. Arkasında iki kız çocuğu bıraktı.


Fikri SÖNMEZ

1939 - 4 Mayıs 1985

1938 yılında Fatsa'nın en tutucu köylerinden olan Kabakdağ'da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra ailesinin geçimine katkıda bulunmak için bir terzinin yanında çıraklığa başladı. Yaşamının sonraki bölümünde geçimini terzilik yaparak sağladı.

Sosyalist dünya görüşüyle 1965 yılında tanıştı. O yıllarda Türkiye İşçi Partisi üyesi idi. Sonraki yıllarda bölgede çeşitli parti kademelerinde görev yaptı. Önce TİP Fatsa İlçe Sekreterliği, ardından İlçe Başkanlığı görevlerini yürüttü. TİP içinde MDD ayrılığı gündeme gelince, 1970'den itibaren MDD tezlerini savunan kesimle birlikte tavır aldı. 60'lı yıllar boyunca gelişen anti-emperyalist mücadeleye aktif olarak katıldı. 6. Filo'ya karşı düzenlenen protesto gösterilerinde Dev-Genç saflarındaydı. 1968'den sonra Karadeniz'de emekçilerin örgütlenmesi çalışmaları içinde yer aldı. Samsun'dan Trabzon'a kadar gerçekleştirilen çeşitli "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerinde örgütleyici ve konuşmacı olarak görev yaptı. 1970'de Ordu'da fındık üreticilerinin mücadelesini provoke etmek için tüccarlar tarafından düzenlenen mitinge Ertan Saruhan ve arkadaşlarıyla birlikte müdahale etti. Müdahale sonucunda mitingin havası değişti. Üreticiler Samsun - Trabzon karayolunu 12 saat boyunca trafiğe kestiler. Fikri Sönmez, bu olay nedeniyle tutuklanıp yargılandı.

1970 ortalarında sol içinde ortaya çıkan yeni saflaşmalarda Mahir Çayan'ın görüşlerine katılarak THKP-C saflarında yer aldı. 1971-72 yıllarında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçışlarından sonra, Karadeniz'e geçmelerinde ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu gerekçesiyle THKP-C Davasında yargılandı. Yirmi ay kadar tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. 12 Mart'ın ardından gelen, sol içinde ideolojik karışıklığın yaşandığı dönemde THKP-C çizgisini ısrarla savundu. O yıllarda Karadeniz'deki devrimci mücadelede yer alan genç insanlara örnek oldu.

Fikri Sönmez, 1978-79 yıllarında Giresun ve Ordu yörelerinde yapılan "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerinde örgütleyici ve konuşmacıydı.

Arkadaşı Sedat Göçmen anlatıyor:

"Son derece hoşgörülü; sıcak, dost bir insandı..

12 Mart sonrası cezaevinden çıktıktan sonra Fatsa'ya dönüp terziliğe devam ediyor. Bir yandan da siyasi faaliyetlerini sürdürüyor. O günlerde arada bir deniz kenarında iki kadeh rakı içermiş, ya da kahvede arkadaşlarıyla 51 oynarmış. Birgün gençlerden biri, kahveye girip Fikri Abiyi eleştiriyor. Kağıt oynamanın devrimcilere yakışmayacağı falan gibi şeyler... Fikri Abi bu duruma epey içerlemiş ama o günden sonra da bir daha kahvede kağıt oynamamış. Rakıyı da yine arada bir evinde içerdi.

Doğrusu Doğu Karadeniz'de kitle çalışmasının nasıl yapılması gerektiğini biz, Fikri Sönmez'den öğrendik. Karadeniz'de başka bölgelere oranla kitle ilişkilerinin nispeten daha iyi olmasında en büyük pay sahiplerinden biri Başkan'dı. Çok iyi bir hatipti. Mitinglerde uyuyan insanlar o konuşmaya başladığında uyanır ve canlanırdı. Espiye'de yaptığımız mitinglerden birinde bir konuşma hazırlamıştım. Bir üretici çıktı, kürsüden okumaya başladı. Fındıkta sömürü üzerine bir konuşma, içinde yüzdeler, rakamlar falan var. Köylüleri uyku bastı. O konuşmanın ardından Fikri Abi çıkıp irticalen bir konuşma yaptı, miting alanı birden canlandı; kenarlarda duran köylüler meydanı doldurmaya başladılar..."

Fikri Sönmez, 1979'da yapılan Belediye seçimlerine Fatsa'dan bağımsız aday olarak katıldı. Fikri, Sönmez'in Başkan seçilmesinin neredeyse kesin gözükmesi üzerine bölgedeki faşistler harekete geçtiler. 15 Eylül 1979 günü kendisine düzenlenen bir suikast girişiminden bacağından yaralanarak kurtuldu. Fikri Sönmez, daha önce CHP, AP ve MSP'ye oy verenlerin önemli bir bölümünün de desteğiyle 14 Ekim 1979 Fatsa Belediye Başkanlığı seçimini, diğer tüm partilerin adaylarının aldığı oy toplamından daha fazla oy alarak kazandı.

Fatsa'da ilk iş olarak Halk Komiteleri'nin oluşturulmasına girişildi. Fatsa, sorunları, nüfusu ve toplanabilme özellikleri bakımındarı 11 birime ayrıldı.
Yapılan ilk toplantılarda halkın gizli oy, açık sayım esasına göre komite üyeleri seçildi.

Komite seçimlerine tefeciler ve faşistler dışında herkes; CHP'li, AP'li, MSP'li, demokrat, devrimci insanlar hem aday oldular, hem katıldılar. Seçilen komite üyelerinin görevleri, halkın sorunlarının takipçisi olma, Belediye çalışmalarını denetleme, Belediyece karşılanan ihtiyaç maddelerinin dağıtımı vb. işlerdi. Halkın belediye yönetimine katılımı komite üyeleriyle sınırlı kalmadı. İki ayda bir yapılan halk toplantılarıyla Fatsalıların yönetime doğrudan katılımı sağlanmaya çalışıldı. Bu toplantılarda tartışılarak son şekli verilen "Belediye Çalışma Programı" doğrultusunda yapılan işler Belediye Başkanı ve görevlilerce halka anlatıldı, yapılan eksiklikler ve yanlışlar açıkca tartışıldı; önemli hataları görülen komite üyeleri halk tarafından görevden alındı. Öte yandan bu toplantılar aynı zamanda ülke sorunlarının tartışıldığı meclisler haline getirilmeye çalışıldı. Yirmi bin nüfuslu Fatsa'da, bu toplantılara beş bin yetişkin insan katılıyordu.

Fikri Sönmez anlatıyor:

"Belediye'nin aldığı tüm kararlar halkla tartışılmıştır; halkın onayı olmayan hiçbir iş belediye tarafından yapılmamıştır. Tek cümleyle halk belediyede söz ve karar sahibi kılınmıştır. Demokrasinin gereği budur."

Fikri Sönmez'in mahkeme tutanaklarındaki savunmasından

Fatsa'da yürütülen ilk büyük belediye çalışmasından biri "Çamura Son Kampanyası"ydı. Fatsa sokakları müteahhitlerin keyfince sürdürülmüş plansız kanalizasyon çalışmaları nedeniyle köstebek yuvasına dönmüştü. Bütün Fatsa'nın sokaklarının temizlenerek yeniden yapılması işine teknik adamların "yıllar sürer" demelerine rağmen halkın gönüllü katılımı ve çevre ilçelerin makina ve ekipman yardımıyla çamur Fatsa'dan 2-3 ay içinde sökülüp atıldı ve ilçeye 4 km.lik yeni bir cadde yapıldı.
"Çamura Son Kampanyası"nın ardından "Fatsa Halk Kültür Şenliği" düzenlendi. Şenlik boyunca her türden sanatsal ya da kültürel etkinlikte doğrudan halkın katılımı gözetildi. Büyük kentlerde yaşayan aydınların, demokratların, sosyalistlerin; sanatçıların da katıldığı şenlik, aynı zamanda bu insanların Fatsa'da olup bitenlere tanıklık etmelerine vesile oldu.

Can Yücel anlatıyor:

" Yerel yönetimler, hem birimlerinin küçük olması dolayısıyla (...) hem de devrimi bir süreç değil, bir an olarak görme yanılgısını saf dışı etme bakımından elverişli ortamlar oluşturuyor. Öte yandan sınıf çözümlemesinde, analizinde devrimsel eylemi meçhul bir ileri tarihe erteleme sonucunu doğuracak toptancılıklara sapacak yerde, yerel toplumu oluşturan halk katmanları arasında çelişkileri gözardı etmeden buluşma noktaları bulmak, ittifaklar oluşturmak mümkün oluyor. Nitekim Fatsa'da köylü, devrimci, işçi ve esnaf arasındaki birlik böylesi bir birlik. Bu birlik toplumun devrim doğrultusunda değişmesinden yararlanan ve yararlanacak olan halkın, böyle bir değişmeden zarar göreceklerin, yani sömürücülerin karşısındaki birliği. Onun içindir ki, bakkala gidip satın aldığınız cigaranın parasını vermeye davrandığınızda, bakkal "Siz Şenliğimizin konuğusunuz, sok bakalım paranı cebine!" diyor... Bu toplu kaynaşmanın bir başka sonucu da kadın-erkek, yetişkin-çocuk arasındaki çelişkilerin sağlıklı birleşimlere doğru götürülmüş oluşu. Gayrı, çocuk da, kadın da erkek karşısında erkin. Kişilik sahibi, çünki devrime sahip çıkmış. Kadın kocasının karşısında elpençe divan durmuyor, ne de çocuk babasının karşısında iki büklüm. Devrim yolunda hepsi yanyanalar çünkü. O güzelim çocuk korosunun başarısı bu yüzden. Bacıların konukları yolda çevirip, hanelerine konuk gelmişcesine dostça elimizi sıkmaları bu yüzden.
Fatsa'da yeni bir yaşama örneği oluşuyor, yeni bir üretim biçimine doğru ve buna paralel yeni bir kültür, yeni bir ekin elbet. Fatsa Kültür Şenliği'nin anlamı buydu�

Ha, onu da unutmadan söyleyim, Fatsa'da hır gür, vur-kır yok. Düzeni düzen olan yerde, dirlik-düzenlik de oluyor:."
4-5 Mayıs 1980/Demokrat

Tuğrul Eryılmaz anlatıyor:

"Fatsa'da, 'Halk kendi kendini yönetemez, ille de tepesinde güçlü bir otoriteye gereksinim vardır' diye özetlenebilecek egemen sınıf savının somut olarak iflas ettiğini gördük. Adı çevresinde ne denli spekülasyonlar yapılan halk komitelerinin ne kadar etkin ve gerçekten demokratik çalıştıklarına tanık olduk. Belediye Başkanı Sönmez'in de dediği gibi, Belediye artık kararların alındığı bir otorite olmaktan çıkmış, yerel yönetim esprisine uygun olarak, halkın aldığı kararlarrn onaylandığı bir makam konumuna girmiş. Yöre halkı Başkanlık kapısının sürekli olarak açık olduğunu özenle belirtiyorlar ki, Fatsa'da bulunduğuyııuz 3-günlük dönem içinde bunu biz de gözledik.

Fatsa'da halk komitelerinde devrimci ögelerin yanısıra CHP'li, AP'li ve MSP'li Fatsalıların da aktif görev alması, Türkiye'deki her tür demokrasi şampiyonunun ders alması gereken bir durum.

Fatsa aydınlık bir yolda ama yolculuk daha yeni bağlamış. Her türlü etkileşim tüm dinamiği ile sürüyor. Öğrenirken öğretiyor, öğretirken öğreniyorsunuz."
Mayıs 1980/Demokrat

Mahmut Tali Öngören anlatıyor:

"Fatsa'da insanı etkileyen en önemli gerçek, orada yaşayan halkın bilinç düzeyidir. Yaşlı başlı insanların sağlam inançları, kararlılıkları ve sorunlara doğru yaklaşımları ve bu gibi düşünceleri arı bir dille açıklamaları Türkiye'de yeni ve sağlam bir gerçeğin F'atsa'da oluştuğunu etkileyici bir biçimde anlatıyor insana.

Eğer gençler, yetişkinler, yaşlılar, çocuklar ve kadınlar biraraya gelip hem sorunların kökeninde yatan nedenleri görebiliyorlarsa, hem bu sorunları ortadan kaldırmak için topluca uğraş verebiliyorlarsa bu gerçekten çok kimse korkacak ve bu gerçeği çok kimse kıskanacaktır.
İçkisini, kumarını bırakıp, işine dönen erkekleri görünce, faşizmin tehlikesini anlatan yaşlı kadınları dinleyince, halkın kendi kasabasının en ağır işlerini çoluk-çocuk birlikte yaptığını öğrenince, bütün bu uğraşlara faşist olmamak koşuluyla her partiye ve her görüşe sahip kimselerin katılabileceğini anlayınca, din adamlarının Fatsa'daki çabanın yararlarını halka anlattığını duyunca, bu eylemlerden korkacakların ve kıskanacakların sayısı elbette bir hayli yüksek olur."
Mayıs 1980/Demokrat

Şükran Ketenci anlatıyor:

"Bence Fatsa'da başarılmış çok önemli birşey var. Fatsa'da devrimci bir çabanın arkasında, halk var. Başarının sırrı ise yola çıkanların masabaşı teorik ve stratejik tartışmaları bir yana bırakarak, Fatsa'da halk için önemli, somut işler yapmış olmaları."
Mayıs 1980/Demokrat

Yazgülü Aldoğan anlatıyor:

"Güncel Türkiye koşullarında karabasanlarla boğulup daralıyorsanız, biraz soluklanıp umutlanmak, yılgınlıktan biraz olsun kurtulmak için Fatsa'ya gitmelisiniz. Büyük partilerimizin karizmatik liderler önderliğinde sonuçsuz uğraşıları yanında bu küçük kasabadaki örgüt çalışması, halkın siyasal katılımının doruğa ulaştığı yerel demokrasi örneği ne kadar anlamlı."
Mayıs 1980/Demokrat

Ünsal Oskay anlatıyor:

"Fatsa'da değişik bir toplumsal yaşam gördüm. Fatsa insanın bugünkü modernleşme süreci içinde yitirilen; yitirilmekte olan ve yerine yenileri de konulamayan kişilik özelliklerine ve değerlere sahip olduğu gözlemleniyor.

Fatsa, çözülmez sanılan toplumsal sorunların insanlara kendi yaşamlarına ilişkin kararları kendilerinin almaları hakkı tanındığında çözümlenebileceğinin umudunu sergiliyor. Fatsalılara yaşadığımız çağ adına teşekkür etmek istiyorum."
Mayıs 1980/Demokrat

Fikri Sönmez'in Belediye Başkanlığı döneminde gerçekleştirilen etkinlikler Fatsa halkının kendine güvenini geliştirdi. Belediye çalışmalarınırı denetiminde de daha titiz davranmaya başladılar.

Fikri Sönmez anlatıyor:

"Eskiden halk belediyeye ödediği parayı sormazdı. Memurların para karşılığı makbuz kesmediğine bile bakmazdı. Çünkü para belediyenin eline geçse de geçmese de kendisine bir yararı olacağına inanmazdı. Benim dönemimde halk helediyeye giden parayı takip etmeye başladı. Çünkü belediyeye giden her kuruşun dönüp ertesi gün hizmet olarak önüne dikildiğini görmüştü. Artık halk helediye gelirlerinin artması için belediye yöneticilerinden daha aktif görev içine girmişti."
Fikri Sönmez'in mahkeme tutanaklarındaki savunmasından.

Fatsa'daki gelişmelerin ardından Ünye, Aybastı, Gölköy, Gürgentepe, Perşembe'de faşistlerin etkinliği kırıldı, Korgan, Kumrız, Akkuş, Mesudiye gibi yörelerde de faşistlere karşı önemli mevziler kazanıldı.

Fatsa'da içki, kumar, kadınlara dayak atılması gibi alışkanlıklara karşı mücadele edildi. Tefeci-tüccarların elinde bulunan köylülere ait borç faizi senetleri önemli ölçüde ortadan kaldırıldı. Yol, su, kanalizasyorı gibi sorunların halkın katılımı sağlanarak çözülmesi doğrultusunda adımlar atıldı. Geniş köylü kitlesinin katıldığı fındık mitingleri düzenlendi. Arazi anlaşmazlıklarından kan davalarına, köy kavgalarından aile içi sorunlara kadar her türden sorun halk tarafından devrimcilerin önüne getirilmeye başlandı ve devrimciler, bu sorunları halkla birlikte çözmeye çalıştı.

Bütün bu gelişmeler devlet yetkilileri tarafından bekleneceği üzre derin bir kaygıyla izleniyordu. Öyle ki, 50'nin üzerinde insanın öldüğü Çorum olayları sırasında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel "Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın' diyordu.

Önce MHP'li vali Reşat Akkaya'nın Ordu'ya atanması, ardından 11 Temmuz 1980'de başlatılan "Nokta Operasyonu", devletin Fatsa'da Fikri Sönmez'in Belediye Başkanlığı ile birlikte oluşturulmaya çalışılan yeni hayat biçimine doğrudan ve açık saldırısı oldu. Operasyon öncesinde Fatsa AP, CHP ve MSP İlçe Başkanlarının basına yaptıkları "Her yerde kan var, biz burada huzur içindeyiz. Fatsa'da komünist işgal yoktur. Halk vardır. Halkın yönetimi vardır. Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye?" şeklindeki açıklamaya aldırış edilmedi ve Fatsa halkı 11 Temmuz sabahı tank sesleriyle uyandı. İlçenin sokakları asker ve polisle dolmuş, yollar kariyerlerle kesilmişti. Denizde silahlarını Fatsa'ya çevirmiş iki hücumbot duruyordu. Askerler ve polislerin arasında maskeli faşist muhbirler vardı. Sonradan bunlardan kimisi hakkında tutuklama kararı olduğu anlaşıldı.

Fikri Sörımez 11 Temmuz günü bir basın toplantısı düzenleyerek, günlerdir bir kısım basında ve televizyonda Fatsa hakkında süren spekülasyonlara cevap vermek niyetindeydi. 10 Temmuz'u 11 Temmuz'a bağlayan gece sabaha kadar bu toplantının hazırlıklarını sürdürdü. Ancak 11 Temmuz sabahı operasyoncular tarafından gözaltına alındı. Gözaltında olduğu süre boyunca ağır işkencelere maruz kaldı. Ardından 12 Eylül koşullarında cezaevi yaşamı başladı. Fikri Sönmez yargılandığı dönemde de gerici basının boy hedefi oldu. Özellikle Tercüman gazetesinde sık sık "Terzi Fikri"li yalan-yanlış haberler yer alıyordu.

Fikri Sönmez anlatıyor:

"Anlatmak isterim ki, ben otuz yıla yakın geçimimi terzilik mesleğinden sağladım. Bana 'Terzi' olarak hitabedilmesi beni küçültmez, aksine yüceltir. Ben adı geçen gazetenin yöneticileri gibi Amerikan emperyalizminin borazanlığını yapıp da onlara kiralanmadım."
Fikri Sönmez'in mahkeme tutanaklarıdaki savunmasından

Fikri Sönmez, ilerlemiş yaşına rağmen cezaevi direnişlerinin en önünde yer aldı. Amasya Cezaevi'ndeki direnişi kırmak için bir işkence merkezi olan Suluova Et Balık Kurumu'na götürülen 25 kişiden biri de Fikri Sönmez'di. Orada 3 ay boyunca işkence gördüler ama direniş kırılamadı.

İşkenceler, cezaevleri, mahkemeler zaten yıllardır önemsemediği sağlığını iyiden iyiye bozdu. Kalbi, bütün bu yükü daha fazla kaldıramadı ve 4 Mayıs 1985 günü hayattan ayrıldı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"O gün mahkemeye geldiğinde yüzü çok solgundu. Israrımıza rağmen cezaevine dönmeyi de, doktora gitmeyi de kabul etmedi. 'Hiç bir şeyim yok, az sonra geçer; 'Yeni birşey değil, beni benden daha mı iyi biliyorsunuz?' gibi sözlerle ısrarlarımızı reddetti. Akşam duruşma bitip cezaevine geldiğimizde Başkan'ın durumu daha da kötüleşti.
Kelepçeler çözülür çözülmez revire götürdük. Hastaneye sevk istedikse de doktor kabul etmedi, ilaç vererek koğuşa gönderdi. İlaçlar sonuç vermedi, saatler ilerledikçe durumu ağırlaştı. 22.30'da yeniden revire götürdük.
Bu kez hastaneye sevkettiler, ayrıca sevk emrinin çıkması ve güvenlik önlemlerinin alınması iöin Başkan o durumda bir buçuk saat bekletildi. Hastaneye gece yarısından sonra ulaşmış ama yararı olmamış.
Ölüm haberi cezaevine sabah ulaştı.
(...)
derler ki;
kozasından çıkan bir kelebek gibi
yeni doğmuş bir bebek gibi
kendini yönetmenin tadını
usul usul
ellerine içirdi ilçeden insanlar derler ki;
yazgıları avuçlarında
ocaktaki alev
yapraktaki rüzgar gibiydi sesleri ve bağladı orkestra
yeni bir senfoninin ilk notalarını çalmaya yarını koparıp almaya
hazırlanıyordu insanlar
derler ki;
yayılırken içerde ihanet kör dehliziyle orkestranın şefini yitirdik
çatık bir kaş gibi gelen
bir kalp kriziyle
derler ki;
o bir çınardı
denizin ve dağın havzasında
yetmişte de seksende de vardı
derler ki; bir tarih göçmüştür onun göçüşüyle
(...)
Ersin Ergün Keleş'in Bir Avuç Şiir adlı kitabından


Kenan ÖZCAN

1959 - 20 Ekim 1985

1959 yılında Fatsa'nın Bağlarca Köyü'nde doğdu. Altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu. Babası, tefeciden aldığı yüksek faizli para ile fındık üretimi yapan yoksul bir köylüydü. Bir dönem faizli borç ile bir ayakkabıcı dükkanı açtıysa da kazancının önemli bölümü faize gittiği için aile hep ağır bir geçim sıkıntısı içinde yaşadı.
Kenan Özcan ilkokulu köyünde bitirdi. Amasya Yatılı Ortaokulu'nun sınavlarını kazandı ve burada bir yıl okudu; daha sonra kaydını Fatsa Ortaokulu'na aldırdı.
Kenan Özcan'ın devrimci düşüncelerle ilk tanışması, yaz tatilinde köyde iken, köy odasına gidip gelmesiyle oldu. O dönemde Fatsa'dan gelen devrimciler köylülere, özellikle içinde bulundukları yoksulluğun nedenlerini, fındık üretiminde sömürü çarkının nasıl işlediğini anlatıyorlar, birçok köyde halkla yakın ve kalıcı ilişkiler kuruyorlardı. Kenan Özcan'ın Fatsa Ortaokulu'nda okuduğu yıllarda okulda faşistlerin hakimiyeti vardı. Faşistlere karşı ilk örgütlenmenin ve tavır alışın ortaya çıkmasında Kenan Özcan'ın da büyük payı vardı.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Kenan ufak tefek olmasına rağmen son derece gözüpek bir çocuktu. Birgün okulda sınıfa girdiğinde tahtada bir kurt resmi çiziliydi, Kenan hemen resmi sildi, sonra duvarda asılı duran kurt resmini de indirdi, geçip yerine oturdu. Sınıftaki faşistler hiçbir şey diyemediler. Gerçi sonradan, faşist bir fen hocası vardı, ona dövdürdüler Kenan'ı... Birkaç kez de okul çıkışı Kenan'ın önünü kesip dövdüler."

Kenan Özcan, o dönemde Fatsa Halkevi'ne gidip gelmeye başladı. Bir yandan okulunda faşist işgale karşı oluşan örgütlenme ve eylemlilik içinde yer alırken, diğer yandan devrimci düşüncelerle daha yoğun bir ilişki içine girdi. Özellikle Halkevi Başkanı Kemal Kara'nın Kenan Özcan üzerinde çok etkisi oldu. Nitekim Kemal Kara'nın polis Necati Budak gözetimindeki bir grup faşist tarafından pusu kurularak öldürülmesi Kenan Özcan'ı derinden etkiledi ve mücadele içindeki çabası ve etkinliği daha da arttı. Fatsa Ticaret Lisesi'nde okumakta olduğu bu yıllarda Devrimci Yol hareketinin çalışmalarına katıldı. Okulda faşist işgalin kırılmasında mücadeleci kişiliğiyle büyük payı oldu. Sonraki dönemde Karadeniz'de düzenlenen "Fındıkta Sömürüye Son" mitinglerinin örgütlenmesinde, Fikri Sönmez'in seçim çalışmalarında, karaborsacılara ve tefecilere karşı yürütülen eylemlerde, "Çamura Son" kampanyasında, Ordu'nun çeşitli ilçelerinde faşistlere karşı aktif mücadele içinde yer aldı. Kenan Özcan, 1979 Aralık'ında Ordu'da kaldığı evde gözaltına alındı. Önce Ordu Emniyetinde, ardından Samsun Emniyeti'nde ağır işkencelere maruz kaldı. Tutuklanarak Samsun Cezaevi'ne girdi.

12 Eylül darbesi geldiğinde Kenan Özcan, Samsun Cezaevi'ndeydi. Kasım 1981'de hakkında yeniden soruşturma açılarak Samsun Cezaevi'nden dönemin işkence merkezi Perşembe Eğitim Enstitüsü'ne götürüldü; yeniden işkenceye alındı. Ardından yargılanmakta olduğu dava Fatsa Devrimci Yol davası ile birleştirildi; önce Ordu Efirli Cezaevi'ne, sonra da Amasya E Tipi Cezaevi'ne götürüldü. Amasya E Tipi Cezaevi'nde süren baskılara karşı gelişen direnişlerin örgütleyicilerindendi Kenan Özcan... Fatsa Davası boyunca görüşlerini kararlılıkla savundu. Bu süre boyunca edebiyatla da uğraştı, şiirler yazdı.

İtirafçı sanıkların polisle girdikleri işbirliği sonucu 1985 yılında tekrar Fatsa'ya götürülerek ağır işkencelere uğradı. Cezaevine geri getirildiğinde tek kişilik hücrelerden oluşan müşahade bölümüne koyuldu. 1985 yılının 20 Ekim sabahı hücresinde intihar etmiş olarak bulundu.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"O sabah hücrelerin kapıları açılmaya başlandığında, askerler Kenan'ın hücresine geldiklerinde birden durdular. Sonra hızla geri dönüp açtıkları hücreleri de kapatıp müşahadeyi terkettiler. Ortada bir olağanüstülük olduğu çok belliydi. Herkes mazgallardan birbirine ne olduğunu sormaya başladı. Ne olduğunu tam anlayamamıştık. Bu esnada askerler yanlarında subaylar da olduğu halde geri döndüler ve doğruca Kenan'ın hücresine gittiler. Bir süre konuşmalar oldu ama biz tam duyamadık. Önce Kenan'ı tekrar emniyete götürnıek istediklerini sandık ancak bu arada bir "ölüm" lafı telaffuz edildi. Sonra askerler ve subaylar tekrar çekip gittiler. Kenan'ın hücresinin sağındaki ve solundaki hücrelerden Kenan'a seslenildiyse de cevap alınamadı. Bir ara sessizlik oldu, sonra biri "Galiba Kenan ölmüş" dedi. Önce donup kaldık; sonra kıyamet koptu. Hücre kapılarına vurulmaya başlandı, bağırışlar hıçkırıklara karıştı. Gürültü üzerine bir subay müşahadeye geldi ve "Arkadaşınız intihar etmiş" dedi. Kenan'ı görmek işin ısrar ettik. Bunun üzerine temsilci arkadaşı... Kenan'ın hücresine götürdüler. Temsilci Kenan'ın üzerinde çıkan bir miktar para, bu paranın borçlu olduğu bir arkadaşa verilmesini istediği kısa bir not ve son gece yazdığı şiirle geri döndü. Sadece "Kenan ölmüş" diyebildi."
"kimi dostlarım
en onurlu kısmında noktaladı yaşamını
ya bir orman karanlığında
ya bir dağ geçidinde
kimi dostlarım ihanet etti,
tek kelimeyle ihanet kimi ise en saygınları
zorlukları göğüsleyerek yürüyorlar
inanıyorum ki yürüyecekler
yüreklerinde yarattıkları o duru o güzel günlere
19 Ekim 1985 - Kenan Özcan"

Ölmeden önce yazdığı son şiiri


Gülay TANRIVERDİ

1952 - 7 Aralık 1985

1952 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. İlk, orta ve öğretmen okulunu burada bitirdi. 1969-1970 yılında öğretmenliğe başladı. Güzel sanatlara olan ilgisi ve yeteneği onun daha sonra öğretmenliği sürdürürken Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nde okumasına neden oldu.

Öğretmenliğinin ilk yılları Ankara'nın değişik yerlerinde çalışmakla geçti. Aynı dönemde öğretmenlerin örgütlü mücadelesine katıldı. Köy öğretmenliğinden Ankara merkeze geldiğinde TÖB-DER üyesiydi. Başlangıçta öğretmenlikten kalan zamanında devrimci mücadeleye katkıda bulunurken daha sonra çok sevdiği öğretmenlikten ayrılarak tüm zamanını devrimci mücadeleye ayırdı. Hasköy mahallesinde bölge çalışmalarına katıldı. Ardından Keçiören Atapark mahallesine geçti.
12 Eylül sonrasında Siirt'te resim dersi öğretmenliğine başladı. 19 Ocak 1981 tarihinde gözaltına alınarak Ankara Emniyet Müdürlüğü DAL grubuna teslim edildi. 18 Mart 1981'de tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevi'ne gönderildi. Haziran 1984 tarihine kadar geçen 3,5 yılı Mamak'ın en baskılı dönemlerinde yönetime karşı direnişlerle geçti. El ürünleri üretiyor, yakınlarına bunlarla sevgisini gönderiyordu. Haziran 1984'te tahliye olduğunda değişen koşullara ayak uydurmaya çalışırken ailesine destek olmak amacıyla kısa sürede iş bulup çalışmaya başladı.

Yaşadığı güç koşullarda sağlığıyla ilgili teşhis konmamış, tedavi olma olanağı bulamamıştı. Gün geçtikçe nefes almakta güçlük çekiyordu. Son doktor kontrolünde ciğerlerinin su topladığı ve kalbinin delik olduğu teşhisi kondu.

7 Aralık 1985 günü yaşamını yitirdi.


Şerafettin TIRIÇ

( ... ) - 1985

2 Temmuz 1980 tarihinde Çamaş'ta öldürülen, bölgenin önde gelen Devrimci Yolcularından Şehittin Tırıç'ın kardeşiydi. 1985'te işkencede öldürüldü.


Muammer ÖZDEMİR

1957 - 12 Mart 1987

1957 yılında Denizli'nin Çal İlçesi'ne bağlı Kutlubey Köyü'nde doğdu. Yoksul bir çiftçi ailesinin oğlu olan Muammer Özdemir, ilkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Uşak'ta okudu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü'ne kayıt yaptırdıysa da Uşak'taki mücadeleden kopmak istemediği için gitmedi.

12 Eylül öncesi bir grup arkadaşıyla birlikte yakalandı. Ege Ordu ve Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanarak müebbete mahkum oldu. 1986'da Çanakkale Cezaevi'nde siroza yakalandı. Cezaevinde tedavisi için hiçbir şey yapılmadı. Bir ara Çanakkale Devlet Hastanesi'ne sevk edildi.

"Ömür boyu hapse hükümlü Muammer Özdemir "karaciğer sirozu" teşhisiyle bugünlerde Çanakkale Devlet Hastanesi'nde yatıyor. Cezaevinde katıldığı açlık grevinden sonra şikayetleri başlayan Özdemir'in, 1980'den sonraki tutukluluğu boyunca Cerrahpaşa ve İzmir Devlet Hastanesi'nde hakkında düzenlenen raporlar hayati tehlikeden sözediyordu.

Son tedavisi tamamlanıp, İzmir'den Çanakkale Cezaevi'ne gönderildikten 12 gün sonra yeniden hastalandı.

Bu arada avukatı, Özdemir'in cezaevinde bulunmasının hayati tehlike doğurup doğurmayacağının raporla tespitini ve alınacak cevaba göre tahliyesini istemişti. Bu istem, İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi'nce ilgili bölgeye gönderilmek üzere reddedilince, aynı başvuru Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi'ne yapıldı.
Ancak Çanakkale Cumhuriyet Savcısı Ertem Türker, "Bu başvuruya mahkeme karar vernıez" diyor.• "Tam teşekküllü bir devlet hastanesinden muayene ve rapor isteriz, raporda 'cezaevinde kalması hayati tehlike doğurur' denirse, dosya Adli Tıp'a gönderilir ve uygun görülürse, savcılık cezayı erteler. Ancak bu hükümlü hakkındaki raporlarda 'hayati tehlike var ama reviri olan bir cezaevinde tedavi edilebilir' diyor. Şu anda durumu ciddi. Neden iyileşmeden cezaevine geri gönderildiği sorusu da, bence İzmir Devlet Hastanesi yetkililerine sorulmalı."
YeniGündem, sayı 15

Muammer Özdemir, yurtdışı ve yurtiçinden yoğun çabalar sonucu 13 Ağustos 1986 günü tedavi için tahliye edildi.

İsmail Kayhan anlatıyor:

"Muammer Özdemir, 6 aylığına tahliye edilmişti. Bir süre Ege Üniversitesi Hastanesi'nde yattıktan sonra kendi imkanlarıyla hiç değilse birkaç ay daha yaşamak umuduyla Almanya'ya ağabeyinin yanına gitmişti. Alman doktorlar "tedavi için geç kalındığını" söylüyorlar, fakat buna rağmen Özdemir'in tıkanan damarlarını açıyor, değiştiriyor, 'yaşatmaya" çalışıyorlardı. Doktorların söylediğine göre, yaşama şansı binde bir bile değildi. Sonunda Muammer Özdemir komaya girdi, konuşma yeteneğini yitirdi. l2 Mart 1987günü de öldü..."
YeniGündem

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Muammer, acımasız işkence koşullarında ve süresiz açlık grevlerinde rahatsızlanarak önce sarılığa, tedavi edilmediği işin de karaciğer sirozuna yakalandı. Hastalığı için hiç bir tedavi ortamı yaratılmamış, aksine önkoşul olarak pişmanlık yasası' dayatılmıştı. Hastalığı, 'karaciğer kanseri' aşamasına geldiğinde, adlli tıbbın verdiği rapor sonucu tahliye edildi. Yaşama sevincini halen kaybetmemiş olan Muammer'e tıbbi tedavi olanakları yaratılmaya çalışıldıysa da, geç kalınmıştı. Muammer'i kurtaramadık."


Ahmet ÇETİN

1951 - 16 Mart 1987

1951 yılında Denizli'nin Buldan İlçesi'ne bağlı Derbent Köyü'nde doğdu. Yaşamının üçte birini cezaevlerinde geçirdi. 1975 yılında Denizli Cezaevi'nde başlayan mahkumluğu, sırasıyla Sinop, Burdur ve Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde sürdü. 16 Mart 1987 günü, yıllardır süren cezaevi koşulları ve yetkililerin ihmali sonucu böbrek yetmezliğinden öldü.

Ahmet Çetin'in hastalığı 1981 yılında sevkedildiği Sinop Cezaevi'nde başladı. Tedavi olmak için gösterdiği tüm çabalar, çeşitli cezaevleri ve hastanelerin yetkililerinin ihmal, ilgisizlik ve kasıt duvarına çarptı.

Mektuplar anlatıyor:

Mehmet Tağal'dan Birnur Bilgiç'e:

"...Bacı, kendimden önce Ahmet arkadaşın durumunu kısaca bildireyim: Ahmet arkadaş, uzun süredir -bir buçuk senedir- başağrısı çekiyordu. Sürekli doktora şıkmasına rağmen, doktor, çeşitli ilaçlarla geçiştiriyordu. Ancak bundan yaklaşık iki ay önce sağ gözü görmez oldu; daha doğrusu bulanık görmeye başladı. Hastaneye gitti; orada, gözün arka kısmında, göz damarlarında çatlama olduğu ve sürekli kanama olduğu tanısı konmuş ve acil olarak Samsun Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edilmesi istenmiş. Ancak bugüne kadar gidemedi. Doğal olarak sürekli acı çekiyordu; ancak ilaçla acısını dindirebiliyordu. Zaten yazıtları, okuma işini ben yürütüyordum. Sonuç olarak senin yazıtını aldığımızın ertesi günü, yani dün aniden ağrısı şiddetlendi, gözü şişmeye başladı. Su an Sinop Devlet Hastanesi'nde yatıyor. Sanıyorum ameliyat gerekecek. Eğer öyle olursa Samsun'a sevkedilir sanıyorum. Su an ben de birşey bilemiyorum. ( ..) Sinop Cezaevi, 29.5.1986"

Mehmet Tağal'dan Birnur Bilgiç'e:

"...Ahmet arkadaş'tan biraz bilgi vereyim sana. Biliyorsun geçen yazdığımda Ahmet hastanedeydi. O zaman 4 gün yattı, geri geldi. Kendisini tekrar Samsun'a havale etmişlerdi. O ara bayram geldi çattı. Bayramdan sonra ayın 13'ünde Samsun'a götürdüler ama ne yazık ki, geceyarısı bir baktık geri geddi. Buradan direkt Samsun 19 Mayıs Üniversite Hastanesi'ne götürmüşler. Adamlar orada muayene etmiş, "Sende yüksek tansiyon var, git bunu düşürsünler öyle gel" demişler. Ne güzel konuşmuşlar değil mi? Dahası da var. 'Muayene olabilmen için kayıt olup dosya açtırman gerekiyor. Bunun için de dört yüz bin lira yatırman gerekiyor" demişler. Ahmet de mahkum olduğunu, bu kadar parayı nereden bulacağını sormuş. Tabii onlar da "Para yoksa bakım da yok!" demişler. Tabii sonuç olarak parayı vermiş, onlar da muayene etmişler ve "Sende yüksek tansiyon var, önce bunun düşürülmesi gerekir. Bunu da biz burda yapamayız. Seni Sinop'a göndereceğiz. Sonra geleceksin tekrar bakacağız. Gözlerin duman olmuş. Neden zamanında gelmedin?" vs. vs. ( ..) Bilmiyorlar ki üç aydır oraya gelmek için neler çektiğini. Ordan gelince o gece kaldı. Dün, yani ayın 14'ü, tekrar acil olarak hastaneye yatırdılar. Su an yatıyor. Umarım bu defa iyi olur.(...) Sinop Cezaevi, 26.6.1986"

Mehmet Erdal'dan Ahmet Çetin'e...

�Sevgili Ahmet Abi, Mehmet Tağal dostumun mektubunu aldım. Sağlığının ciddi surette bozulduğunu ve iki kez Samsun'a kaldırıldığını öğrendim. Bu durumdan dolayı üzgün ve sağlık durumunu merak etmekteyim.

Sevkinin de çıkabileceğini duydum. Bu olur da bu tarafa gelebilirsen, sağlık durumunla daha iyi ilgilenebilirdin. Orada isen oradan, sevke gidersen gittiğin yerden bana yaz. Ben hala buradayım. İyiyim. Geçmiş olsun diyorum. Bol sevgi ve selam yolluyorum. Herşey gönlünce olsun. Buca Cezaevi, 5.7.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e...

"Selam, sevgili bacım, nesnel koşulların benim işin uygun olmamasından dolayı seninle çok istediğim halde yazıtlar aracılığıyla da olsa söyleşemedik. Daha önce de sana kısacık da olsa aktardığım gibi sayrılığım nedeniyle hastanedeydim. Ben oradayken Burdur'a emrimin çıkmış olduğunu öğrendim. Bir an önce sevk olurum düşüncesiyle tedaviyi yarıda kesip taburcu oldum. Ama bilemediğim nedenlerle şu ana kadar gidemedim. (..) Daha önceki yazıtında iktisat dergilerinin parasını ödeyip, adresime gönderilmesi için yayınevine yazdığını söylemiştin. Su ana kadar elime ulaşmadı. Gerçi Mehmet arkadaş sana göndernıe diye yazmış, ama ben yine de bilgin olsun diye belirteyim, yayınevine yazıp sana göndermesini söylersin. Ben Burdur'a gidince sizden isterim. Diğer bir konu da, köyden belli bir süredir sağlıklı bir haber alamıyorum. Bu konuda yardımına gereksinmem var. Durumları ve ekinlerin nasıl olduğunu merak ediyorum. (�) Sinop Cezaevi, 27. 7.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e...

"... Senin de yazdığın gibi komşumuz ve dostum Muammer (Özdemir) uzun süredir hastaydı. Durumunu yakından izliyordum. Ölümcül hastalığı nedeniyle tahliye etmiçler. Doğal olarak çok sevindik. Yurt dıçına götürebilirlerse iyileşir diyorum.. (...) Sağlığım konusuna gelince... Bu hastalık nedeniyle sağ gözüm görnıez duruma geldi, sol gözümde beneklenme var. Onu, en azından şimdiki durumda tutabilmek için yoğun uğraş veriyorum... Burada zor olan şey perhiz. İlaçları düzenli bir şekilde kullanmaya çalışıyorum. Ama daha da önemlisinin direnç ve azim olduğunu biliyorum... Burdur'a gitme konusu da biraz yılan hikayesine döndü. Dört aydır götürmelerini bekliyoruz. ( ..) Not: Hipertansiyon konusunda bilgi edinmemi sağlayacak bir yayın bulursan gönder... Bu hastalığın tedavisinin olmadığı, yaşam boyu ilaçlara ve tedaviye bağımlı kalacağım söyleniyor, buna rağmen bir yolu olmalı diyorum. Sinop Cezaevi, 14.9.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e:

"Merbaba! Sevgili bacım, sonuç olarak Burdur'dayım. Sana son olarak Sinop'tayken yazmıştım. (...) Burası geldiğim yerle oranlanmayacak düzeyde biçimsel yönden iyi yanları çok, ama biçimin dışında öz olarak genelde olduğu gibi aynı. Buradaki dostlar müşahadede, ayrı bir yerde kalıyorlar, doğal olarak görüşemiyoruz. Yemekler iyi. Yine sayrılığım nedeniyle perhiz yapıyorum, buraya geleli kilo bile aldığımı söyleyebilirim. Ziyaret konusunda da benim için kolaylık oldu. (�) Sinop'tan gönderdiğim yazıtta tansiyon hastalığını anlatan bir yayın bulabilirsen gönder demiştim, bu istemim hala geçerli. Bu hastalığı yenebilmem için önce onu tanımam gerektiğine inanıyorum... Burdur Cezaevi, 16.10.1986"

Ahmet Çetin'den:

"Selam! Kardeşim, buraya gelirken seninle görüşebilme olanağımın olacağına sanıyordum, bildiğin gibi bazı cezaevlerinde akraba olanlara bu hak tanınıyor. Fakat burada böyle bir olanak bildiğim kadarıyla yok. Geçenlerde revire gelmişsin, bayağı endişelendim. Umarım ciddi birşey değildir. Bu arada patik ve kep için çok teşekkür ederim. İkisi de çok iyi olmuş. Biliyor musun, Burdur'dayken yılbaşında göndermek için bir cüzdan yaptırmıştım. Buraya sevkim çıkınca koliyle göndermekten vazgeçip yanımda getirmiştim. Geçenlerde meydancıyla sizin oradaki nöbetçiye vermesi işin göndermiştim. Ne yazık ki, eline ulaşmamış. Buna çok üzüldüm. Arkadaş iyi olması için bir hayli uğraşmıştı. Sanırım onun için sana ulaşmadı! (...) Diğer yandan sayrılığımla ilgili son gelişmelere gelince... Henüz kayda değer birşey yok, geçen gün gidişimde tahlil için kan verdik, sonucunu almaya birgün sonra gel demelerine rağmen denilen günde gidemedik. Sanırım Pazartesi ya da Salı günü gönderirler. Ankara Kapalı Cezaevi, 12.1.1986"

Mehmet Erdal'dan:

�Sevgili Adaşım, (...) Bugün, mektubunu yeniden okurken bir kelimeyi gözden kaçırdığımı gördüm. Ahmet dostumuzla daha yakından ilgilenmek amacıyla Avukat göndermeni... Onun Ankara'ya sevkolduğunu, Antalya'dan buraya ve bizim koğuşa gelen Uğur'dan öğrendim. Sonra, ameliyat olacağını yazan ve okuyanı kahreden (yazdıkları çok haklı şeylerdi) bir mektubu geldi Uğur'a... Öleceğini hissettiğini yazmış. Olur mu adaşım? Sözde ( ....) yardım edecekti. Serde vefa borcu var be... Mapus arkadaşlığı, aynı çanağa kaşık sallama... şar be. Antalya'da Uğur'lar şok iyi davranmışlar.
Yanılmıyorsam ve yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, ilgisizlik ve ekonomik yetersizlik sorunun temel kaynakları... Şu an her ikisi de gerekiyor. Bunun için ona yazman ve avukat yollaman ilaç gibi geldi. Bu işte, yapılacak şeyin bir kısmı bu idi. Ameliyatının özünü bilemiyorum ama, acilen böbrek ameliyatı olması gerektiğini sanıyorum. Öyle yazıyordu. Yaşaması işin bu mutlak gerekiyormuş. Başka akraba ve avukat tanıdıklara da yazıyoruz ama, ne gerekiyorsa, elinden gelen yardımı yap. Eğer gücünü aşıyorsa, bana çok acil bildir.

Bulup-buluşturup göndereceğiz. Yap işte, bir şeyler yap. .(...) Sinop onu yemiş bitirmiş. Sağlığını orada bırakmış. Ameliyat sonrası yine Burdur'a dönmesi yerine, Bakanlıkça Çanakkale, Antep veya tercihan memleketine yakın olduğu için, buraya sevkinin yapılması için avukatlar uğraşsın. Biz ona gözümüz gibi bakarız. Yemeyiz yediririz. Aklımız onda adaş... (...) Aydın E Tipi Cezaevi, 32.1.1987"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e:

"Telini aldım, iyi olmaya çalışıyorum ilaçla tedavi oluyorum selamlar. Ahmet Öetin, Ankara Numune Hastanesi 2.2.1987"

Mehmet Erdal'dan:

"Sevgili adaşım, dünden beri moralim nasıl bozuk bir bilsen. Önder'den bir telgraf aldık önce inanamadık. O ara Birnur'dan da gelmiş. O zaman biraz "Doğrudur" demeye başladık. Sana telgraf çekip doğrulatmak istedim. Vazgeçtim. Telgrafının geleceğini tahmin ediyorduk. Bugün geldi. Yine bugün, Muammer'in de öldüğünü duyduk. (....) Nasıl oldu? İyileşme belirtileri varken, neden ölüm birden oldu? Gözden kaçan birşey mi vardı? Hata bakımda mı?Bu iki dostumun ölüınü kadar başka çok az şey beni sarsmıştır. İkisinin durumlarının vehametini duyduğum andan itibaren içim yanıyordu. (...) Bizim bölgede, cezaevinin ilk örnekleriydi bu ölümler adaş. Nasıl ilgilenilir, hukuken ne yapılabilir, bilmiyorduk. Dönemin insanlarda yarattığı olumsuz erezyonların da sonucu olarak, olması gereken duyarlılığı zamanında gösteremedik. Ve bu ölümler bize o paha biçilmez deneyimleri kazandırdı. Ama iki ölü verdirerek. El yordamıyla yol aldık. Her konuda bu böyle olmuyor mu adaşım? ( ..) Birşey daha ekleyeceğim: Sen uzaktasın. Sanıyorum yakın ve hemşeri diye Önder'e de yazarız. Ahmet abinin mezarını güzelce yaptırmalı... Çocukları gurur duyacakları bir babaya sahip olduklarını bilmeliler. (...) Aydın E Tipi Cezaevi, 21.3.1987"

Arkadaşı Cevat anlatıyor:

"3.3.1987 günü Ankara Kapalı Cezaevi'nden Ankara Numune Hastanesi Mahkum Koğuşu'na yattım. Mahkum koğuşunda kaldığım 3 gün zarfında Ahmet Çetin'in hasta ve bitkin durumu devam ediyordu. Gittiğim ilk gün içinde Ahmet Çetin koma halinde olduğu işin konuşma fırsatı bulamadım.
İkinci gün kendine geldiğinde sevgiyle kucaklaştım. Kendisini, daha önce Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yattığı için tanıyordum.
Bana söylediği ilk söz, 20 gündür doktorların yanına gelmediği ve kendisinin ölüme terkedildiğiydi. Bizzat yanında yatan mahkum hastalar da, doktorların uzun süredir Ahmet Çetin'le ilgilenmediğini söylediler. (...)

Zaten Ahmet Çetin'in mahkum koğuşunda yatması başlı başına bir cinayettir. Ahmet Çetin zaten koma halindeydi ve vücudu devamlı olarak şişiyordu. Buna karşılık ölümle penşeleşen bu arkadaşa hiçbir tıbbi müdahale yapılmamasına bizzat ben de tanık oldum. (...) Ahmet Çetin'in dialize bağlanarak yaşaması sağlanabilirdi. Bilahere akraba ve dostlarından bulunacak bir böbrekle yaşaması zaten tıbben ınümkündü. Son gün, Ahmet Çetin mahkum koğuşunda bir hemşirenin nezaretinde ve koma halinde 4 saat kalmış.

Durumu iyice ağırlaşınca, Yüksek İhtisas'a kaldırılıyor; orada da müdahale etmiyorlar ve Hacettepe Hastanesi'ne sevk ediyorlar. Dializ uygulaması geciktiği işin Ahmet Çetin orada hayatını kaybediyor."

Bir arkadaşı anlatıyor:

'Denizli'de bodruma atıldığımızda laf lafı açmıştı. Sanırım Selim Martin'in öldürülmesinden hemen sonraydı. Ahmet Çetin bana, "Üzülme ölümün en şereflisi onunki... Keşke biz de onun gibi ölebilsek. Hasta yataklarda, trafik kazalarında ölmek de var. Böyle pisi pisine ölsek ne olacak halimiz" demişti. İstemediği şekilde öldü."


İnkılap DAL

1960 - 22 Ağustos 1989

1960 yılında Sındırgı'nın Kozluköy'ünde doğdu. Çocukluğu, babasının öğretmenliği nedeniyle çeşitli köylerde geçti. Ortaöğrenimini Akhisar'da tamamladı. Öğrencilik yıllarında ailesiyle birlikte tütün işleyerek bölgenin ekonomik sıkıntılarının bizzat içinde yaşadı. Babasının TÖB-DER üyesi olması nedeniyle bu yıllarda TÖB- DER'e, ayrıca Halkevine ve ETÜS'e (Ege Tütün Üreticileri Sendikası) gidip gelmeye başladı. İlk gözaltı ve fişlenme olaylarını Akhisar ve civarında yapılan tütün mitinglerinde yaşadı.

İnkılap Dal, Akhisar bölgesinde giderek öne çıkan devrimcilerden biri oldu. Her olayın ardından ilgisi olsa da olmasa da gözaltına alınmaya, sorgu ve işkenceye maruz kalmaya başladı. Hatta kimi zaman sorgu için Akhisar'dan Manisa'ya götürüldüğü oldu. 1979 yılında Akhisar Lisesi'nin Edebiyat bölümünden mezun oldu. Okulu bitirdiğinde hakkında 2,5 aylık tecil edilmiş bir ceza vardı. 12 Eylül'den sonra davaların sıkıyönetim esaslarına göre yeniden görülmeye başlanmasıyla İzmir
Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No'lu Askeri Mahkemesi'nde Ege Devrimci Yol davasında sanık olarak yargılanmaya başladı.

Tutuksuz olarak yargılandığı bu dava sırasında Üniversite Sınavına girdi ve Ankara Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kazandı ve kayıt yaptırdı. Bir dönem Hacettepe'de okuduktan sonra, Ege Devrimci Yol davası sonuçlandığında aldığı 5 yıl ağır hapis cezasıyla okulu tamamlamasının mümkün olmadığını anlayınca Akhisar'a geri döndü. Akhisar'da Yargıtay kararını beklediği günleri bahçe işlerinde çalışarak ve felsefe kitapları okuyarak geçirdi.

İnkılap Dal anlatıyor:

"Bizim yıllardır sonuçlanmasını beklediğimiz dava nihayet sonuçlandı. Adeta bitmeyecek sandığımız bir süreç son buldu. Bir mahkemem olduğunu unuttuğum günler bile oldu. Beklemek, hele sonucunu açıkca bildiğimiz bir olumsuzluğu beklemek benim için çok zordu. Bu sürede zaman zaman küşük ümit kırıntıları beslediğim bile olmuştur. Kısaca benim için ruhi gerginliklerle geçti bu süre. Rahatsız edici bir yığın olayı da buna katarsak benim için yorucu ve yıpratıcı olmuştur. Gerçi kendimi mevcut duruma ya da beklediğimiz sonuca iyice hazırlamıştım. Öylesine hazırlamıştım ki, cezaevinin birşeyler, bana birşeyler kazandırmasını bile beklemeye başlamıştım. Gerçi kazandırdığı birşeyler tabii ki olacaktır. Ama hiç kuşkusuz birşeyler de götürecektir."
Kardeşi Başaran Dal'a cezaevinden yazdığı ilk mektuptan

İnkılap Dal, bir akşam üzeri polisler tarafırıdan evinden alınıp yaka-paça ekip arabasına bindirildi ve cezaevi yaşamı başladı...

İnkılap Dal anlatıyor:

"27 Ekim'de akşam üzeri saat 6 sularında sivil ekipler tarafından evden alınarak tutuklandım. O ilk geceyi yeni karakolda nezarethanede geçirdim. Karakolda kayda değer birşey olmadı. Sabah saat 9'da savcılığa, oradan da cezaevine götürüldüm. Hükümlü koğuşuna kondum. (...) Akhisar Cezaevi'nde 16 gün geçirdim. Bu 26 gün içinde ruhi yönden son derece rahattım. Sanki ağır bir yükü sırtımdan atmış gibi. (...) 23 Kasım'da sabah erkenden sevkim geldi ve Aydın'a hareket ettik. Saat 2'de Aydın Savcılığına gidip sevk belgesini aldıktan sonra saat 3 sularında cezaevine teslim edildim. (...) Yılbaşından birhaç gün sonra yılbaşı dolayısıyla diğer koğuşlarla da açık görüş yapıldı. Bu arada Mehmet Erdal ve Ufaklık Alişle görüştüm. Benim kendi koğuşlarına gelmemi istediler. Ben de gitmek için dilekçe verdim. Şu anda 8. koğuştayım. Burada Mehmet Erdal var. Ali başka bir koğuşta. Koğuşta herkes Dev-Yol sanığı; çoğu da müebbet hapse çarptırılmış. Hemen hepsi 5-6 yıldır yatıyorlar. En düşük cezası olan benim. Adeta 5 yıl cezamı söylemeye utanıyorum. Bana tahliyeci gözüyle bakıyorlar. Bu koğuşa daha dün geldim. Bugün 2. günüm. Kitap yönünden çok zenginiz. Dışarda okuma fırsatı bulamadığım kitapları okuma olanağı bulabileceğim sanırım. Burada 16 kişiyiz. Bu koğuşun havası diğer koğuşlara göre daha farklı. Yaş sınırı ortalaması oldukça yüksek. Kültür seviyeleri de oldukça yüksek. Bir de uzun süredir cezaevinde yatıyor olmanın getirdiği bir durgunluk ve olgunlukları var."
Kardeşi Başaran Dal'a cezaevinden yazdığı ilk mektuptan

Arkadaşı Mehmet Erdal anlatıyor:

"... Farklı koğuşlarda bulunan biz devrimci tutsakların görüşebilmesi, 15 günde bir yapılan kapalı görüş günlerinde bir araya gelebildiğimiz maltada ve görüş mahallinde olanaklıydı. İnkılap ile tanışmamızın, görüşçülerimizin birlikte geldikleri böyle bir günde gerçekleştiğini sanıyorum, İlk kez biraraya gelip uzunca konuşabilmemiz ise ilk iç görüşün yapılmasına izin verildiğinde bütün devrimci tutsaklar olarak biraraya geldiğimiz 3. koğuş havalandırmasında mümkün olabildi. (...) Bu ilk görüşmenin olanakları ölçüsünde İnkılap ile uzunca konuşmuştuk. Yine o gün ona ve onun gibi yönetimce başka koğuşlara yerleştirilmiş Devrimci Yolcu bazı arkadaşlara, bazı istisnalar dışında, bütün Devrimci Yolcu tutsak arkadaşlar ile birlikte bir araya gelerek yaşama ve hareket etme düşüncemizi açmıştık. (...) İnkılap, bu düşüncemizi olumlayan ve önerimizi hemen kabul eden arkadaşlarımızdan birisi oldu. İki-üç gün işinde de bulunduğum 8. koğuşa gelmişti. İnkılap, olumlu ya da olumsuz anlamda adını önceden duyduğıımuz ve büyük bir merakla tanışmayı beklediğimiz, 'sivri' özellikleri olan bir arkadaşımız da değildi. O, Devrimci Yol davalarının birinde yargılanmşs ve yenice tutuklanmış devrimcilerden birisiydi... O kadar...
Onun en belirgin özelliği, çok az rastlanır nitelikte içine kapanık olmasıydı. Hem çok az kişiyle hem de senli benli düzeye varmasına izin vermediği mesafeli ilişkiler kuruyordu. Çoğunlukla yalnız olmayı yeğliyordu. (...) O, kendini bildi bileli böyle bir kişiliği olduğunu anımsadığını söylüyordu. Gerçekten de, onun işine kapanıklığının doğal bir görünüme sahip olduğu, bir başka deyişle bazı insanlarda gözlendiği gibi, kendince haklı ya da haksız nedenlerden kaynaklanan bir savunma mekanizmasının ifadesi olmadığı söylenebilirdi.(...) İnkılap ile günlük yaşamın ve yoldaş tutsaklar olmanın zorunlu kıldığının ötesinde arkadaşça ve dostça, daha yakın ve daha sıcak ilişki kurmak olanaksız değildi. Ancak bunun yolu, onun yaklaşmasını beklemekten değil uygun bir biçimde onun iç dünyasına girip ona ulaşmaya çalışmaktan geçiyordu. (...)
Tanıyabildiğim kadarıyla İnkılap girişken ve atılgan değil, sakin biriydi. Onun içten, sevimli, seyrek ve kahkahasız bir gülüşü vardı. İyimserdi, yumuşak huyluydu. İçi dışı bir olan insanlardandı. Yalan söylemezdi. Etliye sütlüye pek karışmaz, gerekli gereksiz konuşmaz, ancak olaylara karşı ilgisiz de kalmazdı. Yalnızca kişiliği gereği yaşam içindeki tepkilerini kolay kolay dile getirmezdi. Çoğunlukla içine atardı. Söylemek istediklerini söylediğinde ise düşündüklerini ve doğru olduğuna inandıklarını dile getirirdi.
İşkencede çözülmeyen birisi olduğu yollu duyumlarımız vardı. Ne ölçüde doğru olduğunu bilmezdik. O, bu konunun hiç sözünü etmezdi. Muhtemelen doğru olan bu direnme tavrıyla övünüp durmazdı. O, alçakgönüllüydü. Konu aşılsa bile gülümser ve önemsiz birşey gibi geşiştirmek isterdi. O, "kahraman" değildi ve öyle sanıyorum ki, olmak da istemiyordu. O, yalnızca görevini yapmıştı.
Kendine özgüveni vardı. Hiçbir konuda hiş kimsenin yardımına gereksinim duymaksızın yaşamak ve kendi ayakları üzerinde yürümek istiyordu.
Dışarıya çıkınca yine babasıyla birlikte maydanoz ekimiyle uğraşacağını söylerdi. Yalnızca maydanoz ekimiyle uğraşan bir ailenin nasıl olup da geşinebileceğini bir türlü anlayamazdım. Bence bu olanaksızdı. Ama o, deneyiminin beslediği inançla yeniden ve yeniden anlatırdı. Bazılarımıza kıyasla az kitap okurdu. Okuduklarının ağırlığını felsefe içerikli kitaplar oluşturuyordu. Ancak okuması önerilen başka kitapları da okuyordu. Dışarıda bir süre öncesine kadar çok daha fazla kitap okuduğunu ve bundan dolayı evinde bir kitaplığı olduğunu söylüyordu. Evinden, bizim de gereksinim duyduğumuz ve temin edemediğimiz bazı kitapları getirmişti.
Bazılarımız gibi hergün ya da olanak buldukça spor yapardı. Spor cezaevinde vazgeçilmez uğraşlardan birisidir. Ancak o, hem farklı bir saatte tek başına yapardı, hem de koşmakla yetinirdi. Dikkatimi şeken şey, yağmur altında da koşması ve her spordan sonra sıcak suyu aramayıp, soğuk su ile de duş almasıydı. Yaz aylarında neyse ama Mart-Nisan aylarında soğuk duş altına girmek herkesin harcı değildi. Bunun olası olumsuz sonuşlarına dikkati çekildiğinde, buna alışık olduğunu söylerdi. Onun vücudu dayanıklıydı ve birşey olmazdı. Halbuki ayaklarındaki yaralar belirgindi. Ona göre bu yaralar dışarda da çıkıyordu, şimdilerde ise biraz artmıştı. Nedenini bilmiyordu. Doktorlar her defasında farklı bir teşhis koyuyor ve farklı ilaçlar yazıyorlardı. O ise bunların hiçbir yararını görmüyordu.
Mayıs-Haziran 1988 süresiz açlık grevi onu 26. koğuşta yaşamını sürdürürken buldu. (...) Yangın ve ardından ortaya çıkarılan tünel nedeniyle gündeme getirilen vahşi saldırı, her tünel, firar, isyan vb. girişimler karşısında gündeme gelen ve bir yönüyle "doğal" sayılabilen türden değildi. (...) Başladığımız yemek boykotunu sürdürürken (...) başlayan süresiz açlık grevinin 7. gününde, bir biçimde bu direnişe eklemlendik. Bizim ardımızdan destek eylemleriyle yetinen ve hatta bir süre daha buna devam eden arka bloktaki tutsakların bir kısmı da süresiz açlık grevine başladı. İnkılap bu grubun içindeydi. O, 24. günde başladı ve direnişin başarıya ulaşıp sonuçlandığı ana kadar 27gün devam etti. Kan kanseri teşhisi konulmasa da hasta olan ve Ekim 1988 tarihinde tahliye olacağı için az cezalı kabul edilen İnkılap'ın bu süresiz aşlık grevine mutlaka katılması gerekmiyordu. Bence o, bu direnişe neden olan olaylar ve başlayan direniş karşısında çokca gözlenen bir olayı, kendi içinde hesaplaşmayı yaşadı. Bunun sonucu, hiç yitirmediği dürüst, onurlu, namuslu ve olaylar karşısında duyarlı olan kişiliği, onun bu direnişe katılmasını gerektirdi. (...) İnkılap'a kan kanseri teşhisi, bu direnişin sonuçlanmasından sonraki bir muayenesinde konuldu. (..) İnkılap'a önceden kan kanseri teşhisi konulabilirdi. Şimdi ise oldukça geç kalınmış bulunuluyordu. Sonraki süreçte yaşanılanların anlamı da, onun bilerek ölüme terkedilmesiydi. İnkılap'a Aydın Devlet Hastanesi'nde kan kanseri teşhisi konulmasından sonra cezaevi revirine alındı. Kısa bir süre sonra da Buca Bölge Cezaevi'ne sevk edildi. Oradan da İzmir Devlet Hastanesi'ne. Ancak buradaki mahkumların güvenliğinden sorumlu subay ve astsubaylar hastanede mahkum koğuşu olmadığı gerekçesiyle bir süre sonra İnkılap'ı Buca Bölge Cezaevi'ne geri gönderdiler. Doktorlar, mahkeme kanalıyla tahliye olabilmesi için gerekli olan "Hayati tehlike var, başka koşullarda tedavisi gerekir" içerikli bir rapor vermeyi reddettiler. Nasıl olsa Ekim ayında tahliye olacaktı ve o zamana kadar ölmezdi!.. Sonuçta İnkılap başladığı yere geri döndü; Aydın Cezaevi'ne gönderildi ve revire yatırıldı. Bu süre içinde kendisine de danışarak basına iletilmek üzere "Siyasi mahkum olmak, ölüme terkedilmek için yeterli midir?" başlıklı bir yazı yazdım. Tahliye olan bir arkadaşla yazıyı dışarı gönderdik. Yazı Nokta Dergisine ulaşmış; onlar da babasını telefonla aramışlar ama sonra arkası gelmemiş. Demek o günlerde olay yeterince "ilginç" bulunmadı... İnkılap, babasının, sağlık nedeniyle özel af çıkarması talebiyle dönemin çumhurbaşkanı Kenan Evren'e başvurma isteğini kesin olarak geri çevirmişti. O, onurlu bir insan ve devrimciydi. Ne bu onurundan; ne de bu kişiliğinden vazgeşebilirdi; karşı çıkışının nedeni buydu.
İnkılap kanseri yeneceğini söylüyortlu. Bu, olanaksız değildi; bunun örnekleri vardı; babasının bir öğrencisinin kanseri yendiğini duymuştu. "İnanç çok önemlidir!" diyordu. Evet, inanç çok önemliydi ama herşey demek de değildi. O, kanseri yenebileceği düşüncesine olağanüstü düzeyde bağlıydı. Ya da öyle gözükmek istiyordu. Bilemiyorum... Birkaç kez babasına moral verdiğine tanık oldum. Bir keresinde babasına İnkılap'ın durumunu ve tahliye olur olmaz ivedilikle yurtdışına çıkmasının gerektiğini bütün yalınlığıyla söylediğim için beni eleştirmişti. Kendisinin değil asıl ailesinin morale gereksinimi vardı.

En son l6 Ekim 1988 gecesi 8. koğuşa geldi; bizden sonra 9. koğuştaki bazı arkadaşlarla da görüşecekti. 17 Ekim günü biz, 33 gün sürecek ve Nazilli E Tipi Cezaevi'nde yenilgiyle son bulacak yeni bir süresiz açlık grevine başlayacaktık. Ona, yurtiçi ve yurtdışında pek çok yere gönderebileceği "Biz Can Koyduk, Siz El verin" başlıklı bir bildiriyi verdik. Bunu dışarı çıkaracaktı. Bu son görüşmemizdi. Biz yalnızca bu cezaevinde değil, sürdürdüğümüz yaşamımızda son görüşüyor olduğumuzu biliyorduk.

21 Ekim günü sabahleyin biz Nazilli'ye sevk olurken o tahliye oluyordu. Cezaevi önünde sevk arabasına binerken görebilir miyim diye çevreye bakındım. Göremedim. Belki biraz önce gitmişti; belki de biraz sonra çıkacaktı. Bir daha da göremeyecektim. Biz direniş içinde yola çıkıyorduk o ise direnişimize destek çağrısı içeren bir bildiriyle ölüm yolculuğuna devam ediyordu..."

İnkılap Dal, tahliyesinden bir gece önce, Aydın Cezaevi'nde yaşananları kamuoyuna duyurmak için şunları yazmıştı;

İnkılap Dal anlatıyor:

"20.10.1988 Yeni savcı Nural Uçurum ve yeni müdür Soner Köstereli (1982- 83 yıllarında İzmir Buca Cezaevi Müdürlüğü yapmıştır. O dönemde uygulamalarıyla "kafa-kol kırıcı" lakabıyla tanınır) iş başına gelirgelmez, siyasi hükümlülerin tüm haklarını gaspetmekle işe başladılar. Adeta yasak üstüne yasak koydular.

Daha önce de, daha Mayıs ayında, yangın, tünel, isyan bahanesiyle Aydın E Tipi Cezaevi'nde komando terörü estirmiş, yüzlerce hükümlüye işkence edilmiş,
270 sol görüşlü hükümlü hücrelere doldurulmuş, siyasi hükümlülerin tüm hakları gaspedilmiş, ancak hükümlülerin 30 gün boyunca dişe-diş mücadelesi sonucu bu provokasyon girişimi boşa çıkarılmış, tüm haklar yeniden kazanılmıştı.

Şimdi de kazanılmış tüm haklargaspedildi. Cezaevinde kuş (adeta!) uçması bile yasaklandı. Önceki açlık grevinin yarattığı sağlık sorunlarını henüz çözümleyememiş sol görüşlü siyasi hükümlüler, böylece yeniden açlık grevine gitmek zorunda bırakıldılar.

Yıpranmış bedenleri şimdi daha bir yıpranacak, ölüme her zamankinden daha yakın olacaklar şimdi, belki de ölüm bazı canları susturacak, alacak içimizden. (...)�

Yine aynı günlerde İnkılap Dal, geride bıraktığı arkadaşlarının direnişine destek olabilmek için, çeşitli çevreleri cezaevlerinde yaşananlara duyarlı olmaya çağıran çabalarını sürdürdü.

İnkılap Dal anlatıyor:

�Baro Başkanlığı'na - İzmir

21.10.1988 tarihinde toplam 5 yıl olan cezamı infaz ederek tahliye oldum. Tüm cezaevlerinde,1 Ağustos Genelgesi'nin yayınlanmasının ardından, giderek artan ve 20. yüzyıl insanlık anlayışı ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile bağdaşmayan anti-demokratik uygulama ve baskılar gündeme gelmektedir. Son günlerde Aydın E Tipi Cezaevi'nde bu yönde uygulamalar yaygınlık kazanmıştır. En temel insan, hakları bile baskı altına alınmıştır. Bu durum yıllardır ceza ve infaz sisteminin sürekli sancılı kıldığı cezaevlerinde yeni sancı ve olaylara uygun ortam yaratmaktadır. Son durum Aydın E Tipi Cezaevi'ndeki sol görüşlü siyasi hükümlülerin açlık grevine (süresiz) gitmelerine yol açmıştır. (...) Adalet ordusunun üyeleri olarak konuyla ilgileneceğinizi umuyor ve bekliyoruz. Saygılarımla. 23.10.1988 İnkılap Dal Akhisar/MANİSA"

İnkılap Dal cezaevinden çıktıktan sonra hastalığı yenmek işin büyük bir uğraşa girdi. Hastalığıyla ilgili herşeyi bilmek istiyor; bunun için çeşitli tıbbi incelemeleri araştırıyor, okuyordu. Bir yandan da hayatla gündelik bağlarını koparmadan bahçede çalışıyor, geleceğe yönelik planlar yapıyordu. Arkadaşlarının gizlice yurtdışına gitmesi konusunda yaptıkları uyarıları dikkate almadı. Sonradan 5 Haziran 1989 tarihinde pasaport için müracaatta bulundu. Ancak bu başvuruya cevap alamadı; günler geçiyor, hastalık amansızca ilerliyordu. Aynı günlerde basının da yoğun ilgisi ile oluşan kamuoyu baskısı sonucunda 8 Ağustos 1989'da pasaport verildi. Ancak İnkılap Dal, o günlerde 30 kilonun altına düşmüş, yaşama şansı iyiden iyiye azalmıştı. ll Ağustos günü dostlarının alkışları arasında Fransa'ya uğurlandı.
Fransa'ya indiğinde havaalanında kendisini bekleyen özel bir ambulansla Saint Antoine Hastanesi'ne kaldırıldı. Doktoru Jean Pierre Laporte, İnkılap Dal'ın genel durumunun ağır olduğunu, bu nedenle öncelikle kilo alması gerektiğini söyledi. Bu yönde tedavisi sürerken 22 Ağustos 1989 günü saat 20.00 sularında hayata gözlerini yumdu.

Babası Mehmet Dal anlatıyor:

"Maalesef yavrumu kaybettik. 53 gün gecikme ile pasaport verildiği için zaten iş işten geçmişti. Enfeksiyonları yenemedi. Bu nedenle de ilik nakli yapılamadan öldü. Çok üzgünüz. Zamanında pasaport verilseydi, belki de yavrum yaşayacaktı. Onu zaten ölüme gönderdiler"


Zeki DÜMEN

1945 - 3 Eylül 1989

1945 yılında Uşak'ın İkisaray Köyü'nde doğdu. İkisaray Köyü, öteden beri çocuklarının eğitimini önemseyen ilerici bir köydü. Zeki Dümen, eğitimini yatılı olarak sürdürdü. Öğrencilik yıllarında güreş sporu yaptı. Gerek öğrencilik yıllarının son dönemlerinde, gerekse öğretmenlik yıllarının başlangıcında zamanını, kendi deyimiyle "içki, kumar ve anlamsız kavgalar içinde sorumsuzca" geçirdi.

1976 yılından itibaren TÖB-DER örgütlülüğü içinde yer almaya başlayınca, hayatının "sorumsuzca" geçen bu evresi sona erdi. Yoğun bir okuma, düşünme dönemine giren Zeki Dümen, olanca enerjisini öğretmen hareketinin bölgedeki örgütlenmesine yöneltti.1977 yılında Uşak TÖB-DER Başkanlığı'nı üstlendi. Bu yıllarda Uşak'ın Bozkuş Köyü İlkokulu'nda müdürlük yapmaktaydı.

Kızı Hicran Dümen anlatıyor:

"Babam çocukları çok severdi; onlarla diyaloğu çok güçlüydü. İyi bir öğretmendi. Şimdi hala yanıma öğrencileri gelir.. Saygılarını, sevgilerini, ölümünden dolayı üzüntülerini belirtir giderler. İyi bir öğretmen olmakla beraber, candan, şefkat dolu bir babaydı..."

Uşak TÖB-DER Başkanlığı 12 Eylül darbesine değin sürdü. 1980 yılında tutuklandı ve 5 yıl cezaevinde kaldı. 1985 yılında cezaevinden çıkınca geçimini bostancılık yaparak kazandı.

Arkadaşı Ahmet Özpınar anlatıyor:

"Köylü çocuğu olmasının ve ailesinin de bostan üreticisi olmasının verdiği beceri ile bu işte de başarılı oldu. Bu arada içerden çıkan dostları ve demokrat öğretmen arkadaşlarıyla ilişkisini kesmedi. En büyük zevki, gelen dostlarına kavunun en iyisiyle rakı ikram etmekti."

Zeki Dümen, bostancılığın ardından kırtasiyeciliğe başladı; peşinden Cumhuriyet Kitap Kulübü'nü hizmete açtı. İlk kez imza günleri düzenleyerek çağdaş yazarları Uşak'a getirdi. Uşak'ta İnsan Hakları Derneği ve Eğit-Der'in kuruluşuna öncülük edenlerden biriydi.

Arkadaşı Ahmet Özpınar anlatıyor:

"Siyasi anlamda dost canlısı olan Zeki, darda olan arkadaşlarına da bireysel anlamda yardımcı olurdu. Özellikle o sıralar boşta gezen ve zor durumda olan dostlarının iş kurmalarında, kendisi sıkışık durumda bile olsa aldırmaz, elinden gelen yardımı yapardı. Bütün bu uğraşlara, sıkıntılara, sıkı çalışmaya zaten 12 Eylül'ün işkencehaneleri ve zindanlarında çürüyen bedeni daha fazla dayanamadı Zeki'nin..."

Zeki Dümen, 3 Eylül 1989'da geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.


Recep DEMİR

1958 - 7 Eylül 1989

1958'de Balıkesir'in Ovacık Köyü'nde doğdu.

1975 yılında siyasi olmayan bir silahlı yaralama olayı nedeniyle cezaevine girdi. Devrimci Yol hareketi ile ilk ilişkisini bu dönemde cezaevinde yatan Devrimci Yolcularla tanışarak kurdu. Cezaevi yılları Recep Demir için gerçek bir eğitim dönemi oldu. Hızla geliştirdiği militan kişiliğiyle her cezaevi direnişinin önünde yer aldı; bu nedenle Balıkesir'den sırasıyla Konya, Niğde ve Akşehir Cezaevleri'ne sürgün oldu. 1977 yılında Akşehir Cezaevi'nden MLSPB'li iki mahkumla birlikte gardiyanları rehin alarak firar etti.

Cezaevi firarından sonra önce İstanbul'da, ardından İzmir'de değişik bölgelerde devrimci çalışmalarını sürdürdü. Sıkıyönetim ilanıyla birlikte İzmir'in değişik bölgelerinde faaliyet gösterirken, polis de onu farklı kod adlarıyla arıyordu.

1980 Eylül'ünde bir soygun nedeniyle tutuklandıysa da, işkencede direnerek olayın siyasi yanını kabul etmediği gibi gerçek kimliğini de saklamayı bildi ve olay kayıtlara 'gasp' olarak geçti. Yargılama sonucunda 36 yıl ceza aldı. Konya'da bir başka davada yargılandığı gerekçesiyle sevkini istedi. Eylül 1981'de sevk sırasında ikinci kez firar etti.

Adının 'Recep Demir' olduğu gene devrimci mücadele içinde yer aldığı firar günlerinde itirafçı-MİT işbirliğiyle ortaya çıktı.
1988'de cezaevlerine yeni baskıcı kurallar getiren, 'Ağustos Genelgesi' diye bilinen Adalet Bakanlığı düzenlemesine karşı geliştirilen mücadele sırasında 'Devrimciler' adlı eylem grubunda yer aldı.

31 Ağustos 1989'da daha önce pek çok kez yaşadığı polisle çatışmalardan birini daha atlatırken ağır yaralandı. Ameliyat ve tedavisinin bir yolu bulunmaya çalışılırken yakalandı. İzmir Siyasi Şube'deki ağır işkencelerden sonra hastaneye kaldırıldığında, doktor raporlarında da belirtildiği üzere ölüm halindeydi. 7 Eylül 1989'da öldü.


Orhan AKER

1960 - Temmuz 1990

1960 yılında Artvin'in Ardanur İlçesi'ne bağlı Tosunlu Köyü'nde doğdu. İlk ve ortaokulu köyde okuduktan sonra liseyi Ardanuç'ta bitirdi. Devrimci harekete Ardanuç'ta katıldı.1980 yılında aynı bölgede yakalandı ve Artvin Devrimci Yol davasında yargılanarak hüküm giydi.10 yıllık cezaevi yaşamında sağlığını yitirdi. Tahliyesinden 10 gün sonra,1990 Temmuz'unda öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Orhan arkadaşımız 12 Eylül öncesi süreçte, gerek öğrencilik yıllarında gerekse de köyünde bulunduğu dönemde, devrimci mücadele içinde yer almıştı. Günlük yaşamdaki sadeliği, dürüstlüğü, efendi kişiliği ile sevilen bir insandı. Cezaevinden çıktıktan sonra da yaşam mücadelesi içinde bir çok zorluklarla başbaşa yaşarken,1990 yılında onu kaybettik. O her zaman aramızdaydı, bizimleydi. Yine aramızda ve bizimledir."


Temel Coşkun

1959 - 8 Şubat 1991

1959 yılında Ordu'nun Aybastı İlçesi'ne bağlı Zaferimilli'de doğdu. Ekonomik nedenlerden dolayı liseye kadar okuyabildi. Çocuk yaşlarda, fındık ve çay işçisi olarak çalıştı. 1980 öncesinde Aybastı ve Fatsa'da devrimci mücadele içinde yer aldı. Bunda, Fikri Sönmez'e duyduğu yakınlığın etkisi oldu.

12 Eylül sonrasında, önce Samsun�a, sonra da İstanbul'a gitti. Birara tutuklandı ve bir süre cezaevinde kaldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra devrimci hareketin toparlanması yönünde çaba sarfetti. Bu yıllarda bir çok defa gözaltına alındı. Şu an halen devam etmekte olan işkence davaları var. Kocasinan Halkevi kurucularındandı. 8 Şubat 1991 tarihinde İstanbul Yeşilköy'de polislerle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü. Kararlılığı, özverisi ve hiç yitirmediği hoşgörüsüyle tanınırdı.


Mustafa ŞAHBAZ

19 Mayıs 1943 - 27 Aralık 1985


Kürşat TİMUROĞLU

20 Ağustos 1953 - 26 Şubat 1986


Aydın EROL

1956 - 23 Ekim 1987



TÜRKİYE GENELİNDE AÇILAN BAZI DEVRİMCİ YOL DAVALARINA İLİŞKİN İSTATİSTİKİ BİLGİLER

I. Aşağıdaki veriler toplam 36 ayrı Devrimci Yol davasından derlenmiştir. Bu davalar şunlardır:

MARMARA-TRAKYA BÖLGESİ
1. İstanbul-Trakya Ana Davası
2. İstanbul Avcılar Davası
3. İstanbul-Bakırköy Davası
4. Gebze Davası
5. Bursa Ana Davası
6. Bursa Ek Davası
7. Zonguldak Davası

EGE BÖLGESİ
8. Uşak Davası
9. Balıkesir-Manisa-Çanakkale Ana Davası
10. Manisa-Sarıgül Davası
11. Manisa-Alaşehir Davası
12. Denizli Davası
13. Antalya-Burdur Toplu Davası

AMASYA-TOKAT-SİVAS-ÇORUM BÖLGESİ
14. Yeni Çeltek Davası
15. Sivas Davası
16. Çorum Merkez Davası
17. Çorum-Osmancık Davası
18. Çorum-Kargı Davası
19. Turhal Davası

AKDENİZ BÖLGESİ
20. Adana Ana Davası
21. Mersin Merkez Davası
22. İskenderun Davası
23. Gazipaşa (Antalya) Davası

KARADENİZ BÖLGESİ
24. Artvin Davası
25. Ordu-Fatsa Davası
26. Ordu-Gürgentepe Davası
27. Ordu-Gölköy Davası
28. Ordu-Ünye Davası
29. Ordu-Aybastı Davası
30. Trabzon Ana Davası
31. Trabzon Ek Davası
32. Trabzon-Sürmene Davası
33. Trabzon-Tonya Davası
34. Samsun Merkez Davası
35. Samsun-Çarşamba Davası
36. Giresun Davası

İSTATİSTİKLER
I. TOPLAM SANIK SAYISI :4403
KADIN :251
ERKEK :4152

II. SANIKLARIN ALDIĞI CEZALAR

İDAM :80
MÜEBBET :123
21 YIL VE ÜZERİ :12
11-20 YIL :214
0-10 YIL :1771
BERAAT-TEFRİK-RED VB. :2203

III. SANIKLARIN YAŞ DÖKÜMÜ

20 YAŞ VE ALTI :1505
21-25 :1320
26-30 :740
31-40 :477
41 YAŞ VE ÜZERİ :307
BELİRLENEMEYEN :54

IV. SANIKLARIN ÖĞRENİM DURUMLARI

Üniversite/Y. Okul mezunu/öğr./terk :486
Lise ve dengi/mezun/öğr./terk :858
Ortaokul/mezun/öğr./terk :279
İlkokul mezunu (ya da okuryazar) :858
Okuma-yazması olmayan :65
Belirlenemeyen :1857*

VI. YAKALANMA TARİHLERİ


1980 : 1111 Kişi
1981 : 1153 Kişi
1982 : 317 Kişi
1983 : 288 Kişi
1984 : 142 Kişi
1985 : 39 Kişi

Not: Manisa-Alaşehir davasının 13 sanığının durumu belirsiz olduğundan buraya alınmamıştır.

V. SANIKLARIN MESLEKİ DURUMLARI

ÖĞRENCİ :747
ÖĞRETMEN :511
MEMUR :304
(Mühendis, Teknisyen,
Subay, Polis, Hemşire, Muhtar vb.)
İŞÇİ :1062
(Usta, Kalfa, Çırak ve
herhangi bir işyerine
bağlı çalışan şoför)
ÇİFTÇİ :593
ESNAF :290
(Dükkan veya
imalathane sahipleri, taksi veya
kamyon sahibi vb.)
ÜST SERBEST MESLEKLER : 30
ALT SERBEST MESLEKLER : 110
EV KADINI/KIZI : 103
İŞSİZ : 400
BELİRLENEMEYEN** : 348
BELEDİYE BAŞKANI : 5




(*) İstanbul-Avcılar davasının 36, Artvin davasının 898, Antalya-Burdur davasının 30, Gebze davasının 40 ve Giresun davasının 56 sanığı bu rakama dahildir.
(**) "Belirlenemeyen"lerin bir bölümünü 15 yaş ve altındaki mesleği ve öğrenimi olmayan çocuklar oluşturmaktadır. Kalan kısmının önemli bir bölümü de muhtemelen işsizlerden oluşmaktadır.


II. Bu davalarda yargılanan diğer unsurlar işlemlerden çıkarılmıştır.

III. Devrimci Yolcu olmakla suçlanan, ama birden fazla Devrimci Yol davasının sanığı durumunda olan kişilerse, yalnızca ceza aldıkları dosya üzerinden işlem görmişlerdir.

IV. Bir başka Devrimci Yol davasının sanığı olmayan, ama yargılama sonucunda dosyası adli makamlarca (ağır ceza vb.) tefrik edilen sanıklar ise işlemlerden çıkarılmamış ve bunlar yargılandıkları Devrimci Yol davası istatistikleri içinde değerlendirilmiştir.

V. Bütün bu ayıklamalar, belli bir hata payını içermektedir, ama bu hata payı genel rakamları etkileyebilecek bir büyüklükte değildir.







umut68.ela ve MasterYoda bunu beğendiler.
Ekinci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ekinci Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
MasterYoda (22 Haziran 2014)
Alt 03 Ağustos 2007, 23:38   #2
 
devyol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15 Temmuz 2007
Üye No: 94
Mesajlar: 200
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 devyol is on a distinguished road
Standart

güzel hazırlamışsın emeğine sağlık. yazan bilgiler güzel
devyol isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Ağustos 2007, 02:01   #3
 
İLERİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 22 Temmuz 2007
Üye No: 511
Mesajlar: 216
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 İLERİ is on a distinguished road
Standart

VI. YAKALANMA TARİHLERİ


1980 : 1111 Kişi
1981 : 1153 Kişi
1982 : 317 Kişi
1983 : 288 Kişi
1984 : 142 Kişi
1985 : 39 Kişi

giderek dökülme gerçekleşmiş...şuan ise dökülcek eleman dahi yok umarım eski günlerinize dönersiniz
__________________




İLERİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Ağustos 2007, 04:29   #4
 
Jim Nolan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 03 Ağustos 2007
Üye No: 1144
Mesajlar: 0
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Jim Nolan is on a distinguished road
Standart

Devrimci YOL darbecilerin biz gelmesek onlar gelecekdi diye söz ettiği bi örgüt..

İLERİ nin dediği gibi şimdi dökülcek elemaları yok..umudumuz eski günlerine dönmelerinde ya da o eski günleri diğer part-örgütlerde görücek olmamız...

Devrimci YOL adına kötü bi taraf da darbe zamanı bütün paritler assağıdan yukarıya doğru çözülürken..Devrimci YOL un en üst kıdeme sahiplerin önce çözülmesi oldu..
Jim Nolan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Ağustos 2007, 05:05   #5
 
Denzo9 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2007
Üye No: 21
Mesajlar: 383
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Denzo9 is on a distinguished road
Standart

Merak etmeyin, devrimci, isci hareketi buyusun, o zaman tekrar Dev-Yol saflarinda mucadele veririz..
Denzo9 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Ağustos 2007, 15:20   #6
 
zanas34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2007
Üye No: 27
Mesajlar: 519
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 zanas34 is on a distinguished road
Standart

Ya acaba bendemi bir gariplik var yoksa sizdemi arkadaşlar. Devrimci Yol un o dönemki legal yayın organı (hatta belkide illegal yayın organı bile) burjuva gazetelerinden daha fazla tiraja sahip iken anadolunun her bölgesinde hücreleri bulunuyorken kazanılan belediyeleri varken milyonları peşinden sürükleyecek güce sahipken belki klasik bir söylem olacak ama bir düdükle herşey yitiriliyor. Darbe yapıldığında tsk içinde askerlik yapan 30bin dev yolcu olduğu söyleniyor. Şimdi 50-60 kişiyle partileşirken yapılar o güce ramen partileşmeye bile cesaret edemiyor devrimci yol iktidar hedefi yok akılda sadece büyüyor ve bekliyor darbeyi ardından yakalanamyan ve yurt dışına kaçamayan örgüt yöneticileri ilk iş olarak kitaplarını yakmış ve kendi ayaklarıyla polis şefinin yolunu tutmuşlardır teslim olmak için. Şimdi bu hareketin anadolu devrimci harekete ne yararımı yoksa zararımı olduğunu tartışmamız gerekirken herkes keşke eski günlerine dönse eski gücüne kavuşsa gibi dileklerde bulunmaktadır. Peki bu arkadaşlara sormazlarmı neden keşke eski güçlerine kavuşsalar yine aynı sonucu yaşamak içinmi. Yani biz sosyalist bir dünyamı istiyoruz yoksa her köşe başında insanların hedefleri bile belirsizken birbirlerini vurmalarınımı yada iktidarı aldıktan sonra kızıl bayraklarla zafer turlarımı atmak istiyoruz yoksa böyle bir hareketin arkasında 1 milyon kişiyle 1 mayısa katılmasınımı. Bir yoldaş diyorduki eğer bir hareket 30. yılını doldurduysa artık iktidardan çok kendi iç sorunlarıyla didişir ve kesinlikle katılıyorum hiç bir zaferi kazanan örgüt bu kadar yaşlı değildi.
zanas34 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Ağustos 2007, 15:54   #7
 
solAçık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30 Temmuz 2007
Üye No: 972
Mesajlar: 12
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 solAçık is on a distinguished road
Standart

devrimci yol

türkiye devrim tarihinin en önemli yapılarından biridir
geçmişine çok buyuk sempatim var , fatsada yapılanlar unutulacak gibi değil
kenan evrene biz gelmesek fatsalılar gelecekti dedirtecek kadar kitlesi olan bir örgütttü
haftada 150 bın dergı satacak kadar benımsenen orguttıu , malesef 80 darbesi onlarıda vurdu
umarım eski gunlerıne dev yol ve türkiye solu tekrar dönecektir
ölen devrimcilerin anısı önünde saygı ile eğiliyorum ve fikri sönmezin şu sözünü koyuyorum

Siz bizi örgütlendigimiz icin yargiliyorsunuz, ama tarih bizi iyi örgütlenmedigimiz icin yargilayacak.....Fikri Sönmez
solAçık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05 Ağustos 2007, 03:00   #8
 
dev_umut - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 17 Temmuz 2007
Üye No: 164
Mesajlar: 133
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 dev_umut is on a distinguished road
Standart

zana34 arkadasım suan kızılbayraklarla bir devrim yapmak pek mantıklı değil.bende cok isterdim dediğini görebilmek. ama enazından beğenmediğin 1 milyon kişiyle devrimci yol saflarında taksimde 1mayısa katılmak ne muhtesem olurdu ve faşistlere de korku salardı.
dev_umut isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05 Ağustos 2007, 14:46   #9
 
caca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 01 Ağustos 2007
Üye No: 1053
Mesajlar: 33
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 caca is on a distinguished road
Standart

kardeş.. çok duygulandım gerçekten. ellerine sağlık.. tüylerim diken diken oldu ..
bende şavşatlıyım.. burdaki abilerimizin bir kısmının hikayelerini biliyorum.. büyüklerimiz anlatırlardı.. nice çetin koşullarda yollarına ilerlemeya çalışan çiçek gibi insanlar..
üç gün önce şavşattaydım.. geleneksel olarak yapılan sahara pancarcı festivaline katıldım.. konuk olarak selda bağcan gelmişti.. konserde bakıyorum küçücük bir ilçe olmasına rağman gençleri görecektiniz.. o kalabalık ve coşkuyu inanın hiçbir yere değişmem..
seviyorum şavşatı.. mutlaka görmeniz gereken yerlerden biridir..
sevgilerimle ....
caca isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05 Ağustos 2007, 15:04   #10
 
Ekinci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 14 Temmuz 2007
Üye No: 39
Mesajlar: 119
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Ekinci is on a distinguished road
Standart

Alıntı:
caca Nickli Üyeden Alıntı
kardeş.. çok duygulandım gerçekten. ellerine sağlık.. tüylerim diken diken oldu ..
bende şavşatlıyım.. burdaki abilerimizin bir kısmının hikayelerini biliyorum.. büyüklerimiz anlatırlardı.. nice çetin koşullarda yollarına ilerlemeya çalışan çiçek gibi insanlar..
üç gün önce şavşattaydım.. geleneksel olarak yapılan sahara pancarcı festivaline katıldım.. konuk olarak selda bağcan gelmişti.. konserde bakıyorum küçücük bir ilçe olmasına rağman gençleri görecektiniz.. o kalabalık ve coşkuyu inanın hiçbir yere değişmem..
seviyorum şavşatı.. mutlaka görmeniz gereken yerlerden biridir..
sevgilerimle ....
Biliyorum hocam bende şavşatlıyım.Artvin devrim okuludur.Devrimci yolun kalesidir.
Ekinci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 5 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 5 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 15:02.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1