Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Politik Gündem > Tecrit


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi 14 Temmuz ( DÖrtler *kemal Pİr, M. Hayrİ DurmuŞ, Alİ ÇİÇek,akİf Yilmaz*)
Cevaplar
1
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1980
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 14 Temmuz 2008, 12:50   #1
 
Argeş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04 Temmuz 2008
Üye No: 10217
Mesajlar: 122
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Argeş is on a distinguished road
Standart 14 Temmuz ( DÖrtler *kemal Pİr, M. Hayrİ DurmuŞ, Alİ ÇİÇek,akİf Yilmaz*)

14 TEMMUZ (1)

Hayri, arkadaşlarından tecrit, yalnız, tek başına kaldığı iki metre karelik hücresinde, yine her zamanki gibi düşünüyordu. Ama bu kez daha yoğun, daha derin, daha bütünlüklü bir duygu atmosferi içindeydi. Duyguları yoğun ve derindi. Duygusallıktan arınmış bir düşünce deryası içinde voltalıyordu adeta. Çok düşünmüş, çok yoğunlaşmış, kafası patlarcasına derinleşmişti. Seksen bir yenilgisinden, Mazlum'un eyleminden, Dörtler'in çıkışından sonra hep düşünmüş, yoğunlaşmış, her fırsat bulduğunda eylemleri yeniden yeniden değerlendirmiş, bazı geceler sabaha kadar yatmadan, kendi kendisiyle tartışıp durmuştu. Geceleri yatamadığı için, gardiyanlar tarafından sık sık uyarılıp işkence edilmesine rağmen, düşünmeye, yoğunlaşmasına, çıkış yolunu aramaya devam etmişti




FUAT KAV

Hayri, Mazlum'un eyleminden sonra özel denetime alınmıştı. Hücresine bakan gözetleme deliğinden, bir gardiyan tarafından özel olarak denetleniyordu. Gardiyanlar, zaman zaman görüşüyor, düşünce ve duygularını öğrenmeye çalışıyordu. Kendisini gözetleyen gardiyan, Hayri'nin sonsuz bir acı içinde kıvrandığını, büyük ıstırap çektiğini, derin bir yoğunlaşma yaşadığını, geceleri, genellikle başını iki elinin arasına alıp düşündüğünü, yemekten-içmekten kesildiğini anlamıştı.

Gardiyanlardan biri, "Hayri, bir şey mi var? Yemekten-içmekten kesildin" diye sorduğunda, Hayrı; "Düşünüyorum, olayları daha iyi anlamaya çalışıyorum. Açıkça söylemem gerekirse, bir yol arıyorum. İçinde bulunduğumuz koşullar bize göre değil. Düşüncelerimize, felsefemize, ütopyamıza, ruhumuza, kısaca her şeyimize terstir" diye cevap vermişti. Hemen ardından şunu eklemişti: "Daha çok da Mazlum'u düşünüyorum. Onun yaptığını hesaplamaya çalışıyorum. Eyleminin nedenlerini, mesajını algılamaya çalışıyorum."

Hayri, daha sonraki dönemlerde de yoğunlaşmaya devam etmişti. Kendi eylemine kadar her şeyi sorgulamaya başlamıştı. Büyük çelişkileri yaşamış, büyük savaşlara girmişti. İnanılmaz kavgalara tutuşmuş. Kendisiyle, arkadaşlarıyla, düşmanla, tutsakların büyük katliamına sessiz kalan insanlıkla korkunç derecede mücadele etmişti. Onlarca, yüzlerce kez, daha doğrusu gün gün, saat saat, dakika dakika, saniye saniye Mazlum'u, Dörtler'in çıkışını, onların verdiği mesajı düşünüp durmuştu.

İşte bir kez daha, o küçücük hücresinde düşünüyordu. Düşünce atmosferinde yine Mazlum'un eylemi, yine Dörtler'in fedakarlığı, yine yanı başında cehennem ateşinde cayır cayır yanan arkadaşları vardı. Mazlum'un silueti hep gözlerinin önündeydi. Onunla, gülüyor, konuşuyor, onunla tartışıyordu. Mazlum'un, "Özgürlük Hareketi'ni boğmak istiyorlar Doktor. Bu hareketi kurtarmalıyız Doktor. Birinci derecede görev bize düşüyor Doktor. Bunu unutmayalım Doktor..." sesi, hep bir burgu gibi kafasının içinde dönüyordu. Bazen arkadaşlarıyla tek tek tartışıyordu. Herkes koro halinde, "Hareket zor bir dönemeçten geçiyor Doktor. İhanet, hareketi bitirmek istiyor Doktor. Hareketi kurtarma görevi senindir Doktor" diye sesleniyorlardı. Hareket sık sık karşısına çıkıyordu. Bazen saatlerce, eski çalışma arkadaşlarını dinliyordu. Bu tür durumlarda konuşmak istiyor, fakat konuşamıyor, oturmak istiyor, ama oturamıyor, gitmek istiyor, ancak gidemiyordu. Arkadaşları, her defasında "Hareket hangi durumda Doktor" diye soruyordu. Ancak soruyu hep yanıtsız bırakıyordu. Belki vereceği cevabı olmadığı için susuyordu. Belki de söyleyeceği birçok şey olmasına rağmen, bile bile susuyordu. Bunun nedenini o da bilmiyordu. Belki de biliyordu, fakat bunu kimseye hissettirmiyordu. Nedeni ne olursa olsun, o susmayı tercih ediyordu. "Susmak onaylamak" olsa da...

Geçekten de "susmak onaylamak" mıydı? "Susmak onaylamaktır" belirlemesi, her zaman aynı ifadeyi içeriyor muydu? Her koşulda geçerli bir doğru muydu? Bazı koşullarda "susmak", reddetmeyi de ifade etmiyor mu? "Susmak", hep suçlu olmayı mı anlatır? Hayır! Doğru bir belirleme değildir bu. Susmak, neden bir erdemlilik olmasın? Eğer öyleyse, o zaman "Söz gümüşse, sükžt altındır" sözüne ne demeli? Ya, "sen sus gözlerin konuşsun" sözüne ne anlam yüklenmeli? Bir de, "duyguları anlatmak için kelimelerin yetmediği an" denilen bir belirleme var. Bu belirleme birçok şeyi anlatmıyor mu? Sözün bittiği yerde gözlerin devreye girmesi, daha anlamlı değil mi? Kelimelerin anlamsızlaştığı yerde, duyguları izah etmenin bir anlamı var mı? Altının olduğu yerde, gümüşe tenezzül etmek hafiflik değil mi?

Evet, Hayri, bu iç hesaplaşmanın monoluğunda konuşmamıştı. Niçin konuşmadığı tam olarak belli değildi. Ama onun gümüşe tenezzül etmediği kesindi. Altın olmanın erdemliliği, gözlerle konuşmanın sadeliği onun tercihiydi. Onun tumturaklı, süslü sözlere ihtiyacı yoktu. Aslında kelimeler de yetmiyordu onun duygularına. Duyguları yüklüydü. Kafası bilinmezliklerle doluydu. İç dünyasında fırtınalar esiyordu. Dalgalarla sarsılan ruh dünyası tam bir okyanusu andırıyordu. Bu nedenle kelimeler yetmiyordu ona. Bilinen sözcüklerle neleri anlatabilirdi ki? Hayır, anlatamazdı kendini, ifade edemezdi iç dünyasını, ruhunun derinliklerinden kopan fırtınayı... Bu nedenle susmayı tercih etmişti.

Hayri, akşamdan beri uzandığı beton sekiden doğruldu. Başını iki ellerinin arasına alıp uzun bir süreye kadar sessiz kaldı. Aslında gecenin o saatinde yaptığı her şey kurallara, "askeri okul"un yönetmenliğine aykırıydı. Bütün bu "yasak" davranışlarından dolayı çok ağır yaptırımlara uğrama olasılığı vardı. Ama o, yaptırımı düşünmeyecek kadar başka şeylerle meşguldü. Bambaşka bir dünyada yaşıyordu.

Gecenin atmosferi aydınlıktı. Ayın şavkı egemendi gökyüzüne. Sakin ve aydınlık atmosferde yıldızların hakimiyeti vardı. Gökyüzü yıldızlar tarlasını andırıyordu adeta. Göz kırpan yıldızlar çoğunluktaydı. Neredeyse tüm yıldızlar göz kırpıyordu ona.

"Acaba yıldızlar, herkese mi böyle göz kırpar" diye düşündü. "Hayır, yıldızlar herkese göz kırpamaz. Benim tutsak, özgürlüğe hasret biri olduğumu bildikleri için göz kırpıyorlar bana" diye söylendi. Ve hafif bir sesle şunları fısıldadı kendi kendine: "Yeter artık, yeter. Üçüncü hamlenin de zamanı geldi. Birinci hamle Mazlum'unki, ikincisi Dörtler'inkiydi. Üçüncüsü de benim olacak. Savunma yapıldı. Mahkeme kürsüsünde sömürgecilik yargılandı, gericilik mahkum edildi, ihanet teşhir edildi. Özgürlük çizgisi, onun ideolojik ve siyasi hattı ortaya konuldu. Mahkeme salonları ihanete terk edilmedi. Dolayısıyla, artık beklemenin anlamı yoktur. Her gün yeni bir ihanet kişiliği doğuyor. Artık bu vahşet durdurulmalı, bu teslimiyet kırılmalı, ihanet çemberi mutlaka parçalanmalıdır. Birinci görevimiz budur. Mazlum bunun için kendini feda etti. Dörtler bunun için kendilerini cayır cayır yaktılar. Bu kez sıra bende. Vahşet ve ihanete darbe vurma görevi bende."

Kemal Pir de aynı katın ayrı bir hücresinde, Hayri'nin düşündüğünü düşünüyordu. Sanki kafasındaki düşünceleri okumuştu. O da, "artık yeter" diyordu.

Kemal, büyük bir sabırsızlık içindeydi. Yenilgi günleri onun için yaşamın durduğu günlerdi. İşkencenin en katmerlisini ruhunda yaşıyordu. Devrimciliğinden tavizler verdiğini düşünüyordu. Şah damarı kopmuş, ruhu vücudundan çekilmişti sanki. Heyecanını yitirmemiş, ama iç dünyasındaki ruh hali karmakarışıktı. Rahat değildi. Hep dikenler üzerindeydi sanki. Arkadaşlarına karşı mahcuptu. Bu mahcubiyet hali devrimci gururuna dokunuyordu. Özgürlük yürüyüşü boyunca hep önde yürümüştü. Görevinde hep başarılı olmuştu. Yaşamında yenilgiyi, başarısızlığı görmemişti. Ama şimdi bunları şu veya bu biçimde görmüş, tanımıştı. Bu nedenle ruhu daralıyor, sıkılıyordu. Verilmesi gereken bedeli ödememesinin çaresizliğini yaşıyordu. Borçlu olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle her fırsatta şunları dile getiriyordu: "Ben Kemal Pir'im. Halka verilmiş sözüm var. Özgürlük yürüyüşçülerine karşı yeminim var. Onları asla mahcup etmeyeceğime dair kararım var. Üstelik ben bir özgürlük yürüyüşçüsüyüm. Her koşulda özgürlüğü temsil etmek gibi bir sorumluluk sahibiyim. Ama mevcut pratiğimiz buna denk düşmüyor. Bunu kaldıramıyorum. Bunun için bir an önce üçüncü hamleyi başlatalım diyorum. Mazlum yol gösterdi, Dörtler gösterilen yolda yürüdüler. Şimdi sıra bizde."

Günler hızla akıp giderken, bir gün Hayri, Kemal ve Karasu elleri arkadan zincire vurulmuş halde, dar ve kan kokan bir koridorda bir araya geldiler. Görüşmek, birbirlerine bakmak, göz göze gelmek bile yasaktı. Ama buna rağmen, bir fırsatını bulup birbirlerinin kulaklarına fısıldadılar. Ve o sihirli sözde anlaştılar: "Tamam. Çıkacağımız ilk mahkemede açıklayacağız. Eylemin biçimi, ölüm orucu olacaktır. Sözcümüz Hayri olacak."
SÜRECEK
Argeş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2008, 12:50   #2
 
Argeş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04 Temmuz 2008
Üye No: 10217
Mesajlar: 122
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Argeş is on a distinguished road
Standart

14 TEMMUZ (2)




FUAT KAV

Bir duruşma günüydü. Mahkeme salonunda oturan tutsakların gözleri, yine her zamanki gibi, karşı duvarda "adalet mülkün temelidir" yazısının "mülkün"e kilitlenmişti. "Mülkün"e bakmak zorunluydu. Bir kuraldı. Bu nedenle bütün gözler o yazıya kilitlenirdi. Yazıya dikilen gözler, ne pahasına olursa olsun kırpılmayacak, sağa-sola kaymayacaktı. Tutsaklar esas duruşta, sessiz, en ufak bir harekette bulunmadan saatlerce bakarlardı o yazıya.

Bir ON DÖRT TEMMUZ günüydü. Hayri, söz istedi. Yine, "Tamam Hayri, sana söz vereceğim" denilmişti. Ama Hayri, bu sefer kararlıydı. Söz alacaktı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Zaman gelip çatmıştı.

En ön sırada oturuyordu. O gün "mülk"e bakmamıştı. Hayri, mahkeme heyetinden izin almadan ayağa kalktı. "Ben konuşmak istiyorum. Bazı önemli açıklamalarda bulunacağım. Bu hareket karşısında birinci derecede sorumlu bir insanım. Siz de beni bu sıfatla yargılıyorsunuz" deyip, sanık kürsüsüne doğru hareket etti. Mahkeme heyeti, "Tamam, konuş. Ne anlatacaksan anlat" demek zorunda kaldı.

Hayri, o gün, yani ON DÖRT TEMMUZ BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN İKİ YILINDA tarihin sayfalarına şunları kaydeder: "Ben burada oturan tüm tutuklulardan birinci derecede sorumluyum. Buna göre konuşacağım" diyerek, başladığı konuşmasını şöyle devam eder: "Yargılamamız politik amaçlı olarak yapılmaktadır. Yani bize yönelik olan politika devlet politikasıdır. Sizin veya başka mercilerin bu politikayı değiştirmeye gücü yetmez.

"12 Eylül darbesinde geliştirilen askerileştirme politikası, tamamen kişiliksizleştirme ve ihanet ettirme politikasıdır. Biz burada düşüncelerimizi savunalım diye bugüne kadar bekledik. Ama ne yazık ki, artık bu da elimizden alınıyor. İhanet önümüze konuluyor. Zaten Mazlum ile Ferhatlar bunu protesto etmek için yaşamlarına son verdiler. Bizim de artık yaşamamızın ve yargılanmamızın hiçbir anlamı yoktur. Bunun için ölüm orucuna giriyorum. Bu mahkeme salonunda bizim şahsımızda bir halk yargılanıyor. Her türlü saldırıyla bir halk yok edilmek isteniyor. Bize yönelik uygulanan bu politikayı değiştiremeyeceğinize inanıyorum. Çünkü sizi aşan bir politikadır. Bu sorun yalnız benim sorunum değildir. Bir halkın sorunudur. Bu mahkemeye son gelişimdir. Bundan sonra gelmeyeceğim."

Hayri'nın sözleri daha bitmemişti. Söyleyeceği daha çok şey vardı. Ama yargıçlar araya girmiş, Hayri'nin sözlerini kesmişlerdi.

Hayri, biraz tepkili, biraz sinirli, ama genel saygı sınırlarını aşmayan bir ses tonuyla konuşmasını sürdürür.

"Beni dinlemenizi istiyorum. Son sözlerimi söylüyorum. Bir daha konuşmayacağım. Bunu bir kez daha bilmenizi istiyorum. Ölüme giden bir insanın son sözlerinin kutsal olduğu söylenir. İnançları, politik kimlikleri, ütopyaları ne olursa olsun ölüme gidenlerin son sözleri sonuna kadar dinlenir. Bana da öyle yaklaşılmasını istiyorum."

Yargıçlar Hayri'ye karşı "havuç" taktiğini uygulamak zorundaydılar. Hayri, tarihin sayfasını nakşetmeye devam eder: "Bugüne kadar konuşturmadınız, ölüme giderken de konuşturmuyorsunuz. Ama ben konuşacağım. Ölüm orucunun amacı, cezaevinde ve mahkemelerde uygulanan işkenceleri, politik kimlik ve Kürt olduğumuzdan dolayı dayatılan ihaneti protesto etmek içindir. Eğer ben bu ölüm biçimiyle arkadaşlarıma, halkıma ve insanlığa faydalı olabilirsem bundan son derece mutluluk duyarım. Bütün çabamla kendimi bu davaya adamama rağmen, h‰l‰ da halkıma karşı görevimi tam olarak yerine getiremediğimi biliyorum. Bu yüzden de halkıma karşı hep borçlu olduğumu burada, herkesin huzurunda belirtmek istiyorum. Son olarak şunları söylemek istiyorum: Kürtlerin özgürlük mücadelesine, onun özgür yaşam istemine inanan her dürüst insanın, bu mücadelenin başarıya ulaşması için her türlü yol ve yöntemi temel alması gerektiğini görmelidir. Söyleyeceklerim, bunlardan ibarettir."

"Gel vazgeç bu işten Hayri. Sorunlarınızla ilgileniriz" demişti bir yargıç. Hayri'nın yanıtı netti: "Hayır! Artık ok yaydan fırlamıştır. Nasıl ki, oku geri getirmek mümkün değilse, benim de geriye dönüş yapmam mümkün değildir. Gemileri yaktım. Siz bunu istediniz. Burada, öldürülen, kendilerini yakan, ipi boğazlarına geçirip kendilerini asan onlarca arkadaşımızın ismini söyledik. Ama siz, 'bizi ilgilendirmez' dediniz. Bütün bu uygulamalardan siz de sorumlusunuz. Bu nedenle ölüm orucu kararım kesin ve nettir."

'BU KERVANA KATILMALIYIM'

Ali Çiçek'in havaya kalkan eli inmiyordu bir türlü. Bıkmadan söz istiyordu. Ama yargıçların başı, görmezden geliyordu. Bir ara bağırmak istedi, ama bunu erken gördü. Sıra ona da gelecekti. O Ali'ydi. İşin erbabıydı. Taşı ne zaman gediğe oturtacağını gayet iyi biliyordu. Gençti, ama yaşam onu olgunlaştırmıştı. Nerede, nasıl hareket edeceğini pratik yaşamdan öğrenmişti.

"Bugün bu kervana katılmalıyım" deyip, önce sol elini, ardından sağ elini havaya kaldırdı. Ama nafile. Heyet görmezden gelmeye devam ediyordu. Ali, bir ok gibi yerinden fırladı. Sert bir ifadeyle, "Neredeyse yarım saattir ellerim havada. Bana söz hakkı verin. Konuşmak istiyorum. Çok önemli açıklamalarda bulunacağım" dedi. Heyet üyeleri öfkeliydiler. Ama yapacakları fazla bir şey de yoktu. Yargıçlardan biri; "Tamam Ali, tamam. Sana da söz vereceğim" dedi.

Ayakta olan Ali, hızlı adımlarla kürsüye yürüdü. Artık kürsüdeydi Ali. Kafasındaki metni, tekrar düşünce süzgecinden geçirdi. İstediği gibi olmasa da yeterliydi.

Ali, önce boynuna göre uzun gelen mikrofonunu düzeltti. Ardından, başıyla salondaki tutsakları selamladı. Sonra, "Elveda arkadaşlar, elveda dostlar, elveda halkım, elveda insanlık" dercesine, herkesi gözleriyle taradı. Ve Hayri'nin tamamlama fırsatını bulamadığı sayfaya şunları ekledi: "Ben, Türk devletinin gerçek karakterini burada, bu salonda, cezaevinin dar koridorlarında çok daha iyi tanıdım. Yüzlerce, ciltlerce kitap okumuş olsaydım bu kadar açık bir biçimde tanımazdım. 'Pratik her şeyin aynasıdır' sözü, ne kadar da doğru söylenmiş bir sözdür. Kendimi de burada, bu yargılama salonunda, cezaevinin hücrelerinde tanıdım. Kürt olduğumu söylüyordum. Bunun için mücadele de ediyordum. Ama eğer cezaevine düşmemiş olsaydım, herhalde kendimi, halkımı bu kadar iyi tanımayacaktım. Hep düşündüm. İşkence görürken, kalasların darbesi altındayken bile hep düşündüm. Günlerce aç, susuz bırakılırken de düşündüm. Neden? Neden bu kadar işkence? Neden bu kadar zülüm? 'Nasıl bir işkence diye sorarsanız', cevabım, işkenceyle öldürülen onlarca arkadaşımın ismini bir çırpıda saymak olacaktır. Ona da gerek yoktur. Bundan bir yıl önce, bu mahkemede, şu banklarda oturan, ama bugün yerleri boş olan onlarca tutuklu 'nerede' diye sorarsam, sanırım hiçbir cevabınız olamayacaktır. Ben devleti soyut bir olgu olarak düşünüyordum. Ama burada, kalaslarla kafalarımızı parçalayan askerleri gördüm. Hücrelerimize girip, bizi sabahlara kadar işkencelerden geçiren polisleri gördüm. Boğazımıza ip geçirip, bizi demir parmaklıklara asan yüksek rütbeli subayları gördüm. Ve sizi. Sonunda Kürt olduğum için vurulduğumu anladım. Özgürleşmeyi seçen Kürt olduğum için işkence gördüğümü bilince çıkarttım. Onurlu bir Kürt olarak yaşamayı tercih ettiğim için idamla yargılandığım sonucuna vardım. Ve Kürt oldukları için onlarca arkadaşımın kafalarının parçalandığını kavradım. Ve yine ne yazık ki, Kürt olduğumuz için teslimiyet ve ihanet seçeneğinden başka bir seçenek tanınmıyor bize. Ama biz bu seçeneği kabul etmiyoruz. İnsanca, onurluca, özgürce yaşama seçeneği de var. Özgürlük hareketi bana bu seçeneği öğretti. Her koşul altında teslimiyeti, ihaneti reddetme bilincini bana verdi. Ben bu bilincin gereklerini yeterince yerine getiremedim. Tarihe bu notu düştükten sonra, ben de bugünden sonra ölüm orucuna gireceğimi belirtmek istiyorum."

Ali, konuşmasını bitirip, izleyicilere, salonda oturan arkadaşlarına hüzünle baktıktan sonra yerine oturmuştu.

Havada birkaç el daha vardı. Onlar da ölüm orucuna gireceklerdi. Havaya kalkan her el eylemi ifade ediyordu. Eylem ise, özgürlüğe giden yolu gösteriyordu. Hava, el ve özgürlük ilişkisi ete-kemiğe bürünmüştü adeta. Tarihin hiçbir döneminde hava, el ve özgürlük bu kadar iç içe girmemişti. Ama burası Diyarbakır Cezaevi'ydi işte. Her şey olurdu. Olmazların olmadığı kuytu bir yerdi.

YENİ BİR HAYAT BAŞLIYOR

Havaya kalkan ellerin içinde bir el vardı. Çok daha yükseklerde olan bir eldi. Israrla söz istiyordu elin sahibi. Kendisine söz verilmeyeceğinden korkuyordu. Onun için ısrarla konuşmak istiyordu. Elleri havada asılı kalan kişi Kemal Pir'di.

Kemal, fazla bir şey söylemeyecekti. Söylenmesi gerekeni Hayri söylemişti. Birkaç cümleyle ölüm orucuna katılacağını açıklayacaktı. Bu nedenle mahkeme heyetinden izin almadan konuşacaktı.

Kemal, Ali kürsüden ayrılır ayrılmaz oturduğu yerden hızla ayağa kalkmıştı. "Ben de birkaç cümleyle bazı şeyleri açıklamak istiyorum" dedi.

Devran değişmişti. Yeni bir sayfa açılmıştı. Bu sayfada artık farklı şeyler de yazılacaktı. Tiranların, zalimlerin, yeni Dehakların yanında, bir de mazlumların sözleri olacaktı bu sayfada.

İşte Kemal, bu yeni sayfaya şunları yazdı: "Uzun uzun konuşmayacağım. Buna gerek de yoktur. Çünkü söz bitmiştir. Söylenmesi gerekenleri, Hayri ile Ali söylemiştir. Onlara olduğu gibi katılıyorum. Bir de şunu belirtmek istiyorum: Daha önce böyle bir eylemi başlatmamız gerekiyordu. Mazlum'dan evvel, Dörtler'den önce, ilk ölen biz olmalıydık. Geç kaldık. Ben de Hayri ile birlikte ölüm orucuna başlıyorum..."

Direniş bir kartopu gibi büyüyor, oligarkları altında ezip yok edecek bir çığa dönüşüyordu. Birkaç tutsak daha direniş saflarında yerini almıştı. Korku duvarları yavaş yavaş yıkılıyordu. Yüreklerde oluşan bentler devriliyordu. Beyinleri saran örümcekler temizleniyordu.

Duruşma sonuçlanmıştı. Yargıç başı, "duruşmayı kapatıyorum" dedikten sonra, mahkeme salonu sessizliğe bürünmüştü. Sanki yas ilan edilmişti. Tek bir ses yoktu. Kocaman salonda çıt çıkmıyordu. Hayat durmuştu sanki.

Gerçekten de, salonda, hayat yok muydu? Belki de yoktu gerçekten. Hayat ne ki? Sadece fizyolojik olarak var olmak mıdır? Eğer sadece bu değilse, o zaman, o kocaman salonda hayat yoktu. Zaten hayat olmadığı için o kadar uğraş veriliyordu. Evet, o salonda hayat yoktu. Ama hayat yaratmanın mücadelesi veriliyordu. İşte o gün, yani ON DÖRT TEMMUZ BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN İKİ'de, o salonda yeni bir hayatın, gerçek bir yaşamın tohumları atılmıştı. Atılan bu tohum, filizlenecek, başak tutacak ve gerçek bir yaşama dönüşecekti. Yeni yaşamın yolcuları olmak kolay değildi. Bizzat kendi elleriyle tohumu serpmişlerdi. Ama yine de hüzünlüydüler. Sadece onlar değil, salonda bulunan herkes hüzün içindeydi. Salonda, yalnız hüzün yoktu. Her şey vardı. Karmaşık bir atmosfer hakimdi ortama. Sevinç, üzüntü, keder, korku, öfke ve nefret.

Mahkeme dönüşünde Hayri, duruşmada bulunmayanlara; "Başardık, başardık, altı kişiyle başardık" diyerek, direnişin müjdesini vermişti.

Ölüm orucunun başlamasıyla direniş kıvılcımı bir kez daha çakılmıştı. Direniş, tıpkı bir kıvılcımın bozkırı tutuşturması gibi, sararıp kuruyan yapraklara dönüşen tutsakları tutuşturmuştu. O gün mahkemede olamayan Akif de, bir gün sonra ölüm orucuna katılmıştı.

Her şeyi zaman belirleyecekti. Zira, zaman hem kızgın ateşte yürüyen cesur yürekleri açığa çıkaracak, hem de temmuz günlerinin sıcak şafaklarında, ateş böceklerini kor sanıp kendilerini foseptik çukuruna atanları netleştirecekti.

Yarına yürüyordu ölüm kervanı. Yarına doğru ilerliyorlardı. Yarını amaçlamışlardı kendilerine. Yarına duydukları inançla kilitlenmişlerdi hedefe. Yarın umuttu, düştü, yaşama duyulan saygıydı. Yarın, ütopyalarına açılan ilk kapıydı. Bunun için maraton kulvarında yerlerini almışlardı. Bunun için yola çıkmışlardı. Bunun için yürüyorlardı. Bunun için koşuyorlardı.

Onlar yarına ulaşacaklardı, ama yarının kapısından içeriye giremeyeceklerdi. Onlar zafer ipini göğüsleyeceklerdi, ama zafer halayında olmayacaklardı. Onlar düşlerinin meyve tutması için ne gerekiyorsa onu yapacaklardı, ama kendileri bu meyveleri yemeyeceklerdi. Bu, onların felsefesiydi.

Ve ağustos sıcaklığı son demini yaşıyordu artık. Eylül ayına girildiğinde kervan, ölüm sınırına varmıştı artık.

Ölüm gelip çatmıştı kapıya. Hücrelerin vazgeçilmez misafiri olmuştu Azrail. Sabırsızlıkla bekleyen Azrail, her gün bir hücrede sabahlıyor, can çekişen tutsakların etrafından dolaşarak, habire kan istiyordu.

Ve yedi eylül günü; "zindan direnişinde ilk biz ölmeliydik" diyen büyük enternasyonalist, yüce insan Kemal ipi ilk göğüsleyen oluyor. Ve on iki eylül gününde, büyük halk önderi Hayri Durmuş yeni bir yaşamın mayası oluyor. Altmış beşinci gününde Akif, altmış yedisinde ise kızıl yıldız Ali ulaşıyor Zuhal yıldızına.

Felsefeniz, ruhunuz, yaşamınız, anılarınız hep rehberimiz olacaktır. "Söz onurdur, onuru çiğnetmeyeceğiz."

BİTTİ
Argeş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 19:09.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1