Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > KÜLTÜR & SANAT & BİLİM & EĞİTİM > Tarih

Tarih Tarih bilgileri ve olayları bulabileceğiniz bölümümüz

SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Manastirli Hamdİ Bey
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1117
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 24 Temmuz 2008, 08:18   #1
 
tapates - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 22 Temmuz 2008
Üye No: 10827
Mesajlar: 8
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 tapates is on a distinguished road
Smile Manastirli Hamdİ Bey

Manastırlı Hamdi Bey'in gerçek öyküsü


Tarih kitaplarında, “İstanbul’un işgalini Mustafa Kemal’e bildiren kişi” olarak bize anlatılan Manastırlı Hamdi Bey’in gerçek öyküsü, bilinenden çok farklıdır. Bu öykü, birçok kez ölümden dönmüş bir vatanseverin soluk kesici öyküsüdür. Popüler Tarih’in yazarlarında Ertan Ünal, Manastırlı Hamdi Bey’in kızını bularak konuştu; konuya açıklık getirdi...
Önce Manastırlı Hamdi Bey’in öyküsünü aktaralım...
Mustafa Kemal 16 Mart 1920 günü saat 10.00 sıralarında, Ankara Telgrafhanesi’nde, adına geçilen telgraf metnini okurken oldukça düşünceliydi. Bir yanlışlık olup olmadığını anlamak için, metni bir kez daha okudu: “Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur. Manastırlı Hamdi.”
Mustafa Kemal, bu telgrafın altına, ‘Çok acele kolordulara benim imzamla gönderiniz’ kaydını yazdı ve görevlilere verdi. Bu sırada Manastırlı Hamdi bilgi vermeyi sürdürüyordu:
“Bizim en güvendiğimiz bir arkadaşımız, yalnız o değil herkes, yani her gelen söylüyor. Şimdi de Harbiye Nezareti’nin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu Telgrafhanesi’nin önünde İngiliz askerleri olduğunu söylediler. Fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri meçhuldür.”
İstanbul Merkez Postanesi telgrafhanesinden Manastırlı Hamdi Bey, edindiği bilgileri aktarmaya devam ediyor; ama arada bir, yazışma kesiliyordu.
Bu sırada, Harbiye Telgrafhanesi’nden memur Ali de Ankara’yı buldu ve o da bilgi vermeye başladı:
“Sabahki İngilizlerin baskınında altı şehit ve on beş yaralı var. Nezarete giriyorlar. Nizamiye kapısına... Teli kes. İngilizler buradalar.”
Mustafa Kemal daha fazla bilgi istiyor ve bekliyordu. İşgal yerel miydi, yoksa bütün İstanbul’u mu kapsıyordu? Silahlı bir karşı koyma olmuş muydu, yoksa bir baskın tarzında mı olmuştu her şey?
Bu sorulara cevap ararken Manastırlı Hamdi Bey olayları aktarmaya devam ediyordu:
“Paşa Hazretleri, Harbiye Telgrafhanesi’ni de İngiliz deniz askerleri işgal edip teli kestiği gibi, şimdi bir taraftan Tophane’yi işgal ediyor diğer taraftan da zırhlılardan asker çıkarıyorlar. Durum vahimleşiyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit ve 15 yaralımız vardır. Paşa hazretleri emirlerinizi bekliyorum...”
Durum apaçık ortadaydı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul’u yarı örtülü işgal altına alan düşman, gittikçe güçlenen milliyetçi akımları söndürmek, vatanseverlere gözdağı vermek için kenti, hem de kan dökerek tam anlamıyla işgal ediyor, bütün stratejik noktalar düşman eline geçiyordu.
Dışarıda düşman askerleri kol gezerken büyük bir cesaretle görevini sürdüren Manastırlı Hamdi Bey yeniden devreye girdi:
“Sabahleyin bizim askerler uykuda iken İngiliz deniz erleri karakola gelip işgal etmişler. Askerimiz uykudan şaşkın kalkınca çarpışmaya başlanıyor. -Bu bilgi yanlış aktarılmıştır. Şehzadebaşı Karakolu’nda çarpışma olmamış, askerler uyurken şehit edilmiştir.- Neticede bizden 6 şehit, 15 yaralı olup, bunun üzerine tasavvur ettikleri melanete başlayıp hemen zırhlılarını rıhtıma yanaştırarak Beyoğlu cihetini ve Tophane’yi, sonra bir taraftan da Harbiye Nezareti’ni işgal etmişler.”
“Hatta şimdi ne Tophane ne de Harbiye Telgrafhanesi’ni bulmak kabil oluyor. Şimdi de haber aldığıma göre, Derince’ye kadar işgal genişliyormuş efendim.”
“İşte Beyoğlu Telgrafhanesi yok, orasını da işgal ettiler galiba. Allah korusun. Burasını da (İstanbul Postanesi) işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf müdürleri, memurları geldiler. Onları kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım efendim.”
Mustafa Kemal de, hattın kesilmesinden endişe ederek Manastırlı Hamdi Bey’e şu talimatı verdi:
“Hamdi oğlum, benim imzamı kullanarak Edirne’ye Cafer Tayyar Bey’e, Bandırma Kolordu Komutanı Yusuf İzzettin Paşa’ya, İzmir Kumandanlığı’na vaziyeti haber ver. Sonra da durumu bana bildir...”
Kısa bir süre sonra Manastırlı Hamdi Bey, emrin yerine getirildiğini bildiriyordu ki, hat kesildi ve bir daha da haber alınamadı...
Ne olmuştu? Büyük Postane de işgal mi edilmişti? Ya Manastırlı Hamdi Bey; o da görev başında, Mustafa Kemal’in emrini yerine getirirken mi yakalanmıştı? İngilizler, milletvekillerinden kimseyi tutuklamış mıydı?
Mustafa Kemal, bu soruların cevabını daha sonra alacak, İngilizlerin kentte Kuvayı Milliye taraftarlarını topladığını, ayrıca Meclisi Mebusan’a giderek Kara Vasıf ve Rauf (Orbay) beyleri tutuklandığını öğrenecekti. Ama Manastırlı Hamdi Bey’den hiçbir haber yoktu...
16 Mart 1920 günü İstanbul’un işgalini, günümüz deyimiyle ‘canlı yayın’ yaparcasına, an be an Mustafa Kemal’e bildirerek tarih sahnesine çıkan, ancak yaşamının bundan sonrası çoğumuzca pek bilinmeyen Manastırlı Hamdi kimdir?..
Bu konuda en ayrıntılı bilgiyi, ölümünden 4 yıl önce, 1941’de kendisiyle Son Posta gazetesi adına söyleşi yapan Nusret Safa Coşkun vermekteydi. Bu röportaj aynı zamanda Mustafa Kemal ile Manastırlı Hamdi Bey’in -telgraf yoluyla da olsa- 16 Mart 1920 günü tanıştıkları iddiasını çürütmekte, aradaki tanışıklığın, 1919 yılında başladığını ortaya koymaktadır.
Hamdi Bey, lakabından da anlaşılacağı gibi, Manastırlıdır. 1891’de Manastır’da doğmuş, babasının varlıklı oluşu sayesinde iyi bir eğitim görmüş, 1911’de de Dere-i Bala kasabasında telgraf memurluğuna başlamıştı. Ancak 1912’de Sırpların Manastır’ı işgali, diğer Türkler gibi, Hamdi Bey ve ailesinin dingin yaşantısına son vermiş, Sırpların Türklere olumsuz davranışı ve bitmek tükenmek bilmeyen eziyetleri nedeniyle, aile İstanbul’a göç kararı almıştı.
Aile reisi Ahmet Efendi, Manastır’daki geniş topraklarını ve evini bırakarak eşi Habibe, kızı Münevver ve oğlu Hamdi Bey ile birlikte yola çıktı.
Aile sıkıntılı ve uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a geldi. İmparatorluk başkenti İstanbul, o sıralarda I. Dünya Savaşı’nın getirdiği yokluk ve sıkıntılar içindeydi.
Aile, Üsküdar’ın Tabaklar Mahallesi’nde bir ev bularak yerleşti. Bir süre yanlarındaki para ile idare ettiler. Ama sonra Ahmet Bey’in hastalanıp ölmesi, kızının da gelin gitmesi, Manastırlı Hamdi Bey’i evin geçim sorunu ile yüz yüze getirdi.
Manastırlı Hamdi Bey, günlerce iş aradıktan sonra, 1919’da İstanbul Merkez Postanesi’nde (Bugünkü Büyük Postane) telgraf memuru olarak göreve başladı. İş ahlakı, dürüstlüğü, çalışkanlığıyla kısa sürede kendini herkese sevdirdi.
O sırada ülke kaos içindeydi. Osmanlı ve müttefikleri yenilmişti; 30 Ekim 1918’de de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İtilaf devletlerinin savaş gemileri, İstanbul limanına gelip demirlemişlerdi...
1919’un sıcak bir Temmuz gecesi, Manastırlı Hamdi Bey nöbetteydi. Birden makinenin çalışmaya başladığını, Erzurum’un İstanbul’u aradığını fark etti. Hemen cevap verdi. Karşıdan, “İsmin ne?” sorusu geldi. Bu soruyu cevaplandırdıktan sonra, “Ben Mustafa Kemal” karşılığını duyunca çok şaşırdı. Manastırlı Hamdi Bey, Çanakkale Savaşları’ndaki Anafartalar komutanını çok iyi tanıyordu...
Daha sonraları Manastırlı Hamdi Bey bu anısını aktarırken, “Onun adını duymamla birlikte yerimden fırlamam bir oldu. Elimde olmadan fesimi düzelttim, ceketimin düğmelerini ilikledim ve ‘Emredersiniz Paşam...’ cevabını verdim” diyecekti.
Mustafa Kemal, Yıldız ile görüşmek istiyordu. Ancak bu konuda kendilerine kesin uyarı yapılmıştı. Müdüre danışmadan bu tür istekler cevaplandırılmayacaktı. “Bir dakika Paşam” mesajını çekerek müdürün yanına gitti. Ama müdür bu isteği hem de kızgınlıkla, olumsuz karşıladı.
Hamdi Bey dönüp Mustafa Kemal’e durumu bildirdi. Ama vatanın kurtuluşu için çalıştığını bildiğini Paşa’ya yardımcı olamamak onu kahrediyordu.
Sonunda çözümü buldu: “Paşam, müdür Yıldız’ı bağlamama muhalefet ediyor. Bana yazdırınız. Ya emniyetli bir adamla gönderirim ya da kendim götürürüm...”
Mustafa Kemal Paşa israr etmedi ve Ayan Meclisi’nden Fuat Paşa’ya verilmek üzere, mesajını yazdırdı. Paşa bu telgrafında, ülkenin yönetimini kendi eline aldığını, İstanbul Hükümeti ile ilgisini kestiğini bildirdi. Ayrıca sadrazamın da görevden çekilmesini istiyordu.
Manastırlı Hamdi Bey, Mustafa Kemal ile işte böyle tanışmıştı. Mesajını da bizzat kendisi götürüp Fuat Paşa’ya verdi. Cevabı da Paşa’ya aktardı.O günden sonra da, aralarında ilginç bir ilişki oluştu: Manastırlı Hamdi, İstanbul’da ne olduysa gizlice Paşa’ya aktarıyordu. Mustafa Kemal Paşa onun bu hizmetinden çok memnundu.
Temmuz 1919’da başlayan bu görüşmeler 16 Mart 1920 gününe kadar sürdü ve o gün birden kesildi. Paşa ile maiyeti, bu durumu postanenin işgal edilmiş olmasına bağladılar; ama işin aslı öyle değildi.
Manastırlı Hamdi Bey, Mustafa Kemal’in talimatlarını yerine getirmek için önündeki kağıtlara yazmış, bu sırada nöbeti devredeceği arkadaşı da yanına gelmişti.
Bu kişi Padişah yanlısı, arkadaşları arasında sevilmeyen bir insandı. Nitekim masaya bir göz atıp Mustafa Kemal’in adını görünce, hemen ortadan kaybolmuştu... Manastırlı Hamdi Bey de yaptığı hatanın farkına varmıştı. Bu kağıtların amirinin eline geçmesi, kendisi için bir idam hükmü demekti. Bir an bile tereddüt etmeden kağıtları yırtıp yemeye başladı.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı, içeri nöbeti devredeceği kişiyle birlikte tanımadığı bir şahıs girdi. Manastırlı Hamdi Bey’e adını, görevini sorduktan sonra kendini tanıtarak ‘Umum Müdür’ olduğunu söyledi ve “Mustafa Kemal’in telgrafını ver...” diye bağırdı.
Manastırlı Hamdi Bey ise, soğukkanlılığını koruyarak böyle bir telgraf olmadığını söyledi. Umum Müdür ve ihbarcı masanın üstünü alt üst ettiler, çekmecelere baktılar, hiçbir şey yoktu.
Manastırlı Hamdi Bey’i suçlayacak ne bir delil vardı, ne de bir iz... Buna rağmen birkaç dakika sonra Manastırlı Hamdi Bey’e görevine son verildiği tebliğ edildi.
Hiç beklemediği anda işsiz kalan, ancak canını kurtardığı için buna da şükreden Manastırlı Hamdi Bey, kesin kararını vermişti: İstanbul’da yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Ankara’ya gidecek, Mustafa Kemal’in emrine girecek, gerekirse bu vatan için canını verecekti.
Üsküdar’daki annesini kız kardeşine emanet ettikten sonra Hamdi Bey, Anadolu’ya geçmek isteyen vatanseverlere yardımcı olduğunu öğrendiği Paşabahçe gemisi kaptanıyla görüştü.
Paşabahçe gemisi Mudanya’ya çalışıyordu. Yunan işgali altında olmasına rağmen, Mudanya’dan Ankara’ya gitmek mümkün olabilirdi. Gemiye ateşçi olarak giren Hamdi Bey, bir aksilik olmadan Mudanya’ya ulaştı.
Mudanya Yunan askeri kaynıyordu. Dikkati çekmemeye çalışarak bir vasıta ile Bursa’ya geçen Hamdi Bey, buradan Mustafa Kemal’e telgraf çekerek kaçak olarak Bursa’ya geldiğini, emirlerini beklediğini bildirdi.
Ama buraya kadar iyi giden şansı sanki birden yüz çevirmişti: Bursa’da Paşa’dan gelecek cevabı beklerken “Mustafa Kemal’in casusu” olduğu gerekçesiyle yakalandı ve İngilizlere teslim edilmek üzere bir vapurla İstanbul’a gönderildi.
Manastırlı Hamdi Bey, yol boyunca kaçmak için çare arayıp durdu. Bu gidişin sonu ölümdü. İngilizler daha önce yaptıkları açıklamalarda Mustafa Kemal’e yardım ve yataklık yapanların idam cezasına çarptırılacağını açıklamışlardı.
Üstelik İstanbul’da Rumeli yakasında fenerlerden, Anadolu yakasında Pendik’ten öteye gidecekler için ‘vize’ zorunluluğu vardı.
Vizesiz, izinsiz ve Mustafa Kemal’le haberleştiği belirlenmiş bir şahıs olarak, idam mangasının önüne çıkarılması kuvvetli bir olasılıktı. Onun için ne yapıp, edip kaçması şarttı.
Gemi akşam saatlerinde İstanbul limanına vardığı zaman, Manastırlı Hamdi beklediği fırsatı buldu. Mürettebat yük ve yolcu indirmeyle meşgul iken, geminin arkasına giderek kendisini iskeleye fırlattı.
Daha sonra uçarcasına koşmaya başladı. Kurtulmuştu. Son vapurla Üsküdar’a, annesinin evine gitti. Annesi, hayatından umut kestiği Hamdi Bey’i karşısında sağ salim görünce çok sevindi.
Bu arada, Hamdi Bey’in bilmediği gelişmeler olmuştu. Mustafa Kemal, Manastırlı Hamdi Bey’in tutuklandığını öğrenir öğrenmez gemiden çıkarılması için 56. Fırka Komutanı Bekir Sami Bey’e telgraf çekmiş, Bekir Sami Bey girişimde bulunduğu zaman geminin Mudanya’dan ayrılmış olduğu anlaşılmıştı.
Bunun üzerine İstanbul’daki gizli teşkilatla temasa geçilerek Manastırlı Hamdi Bey’in Anadolu’ya kaçmasına yardımcı olunması istenmişti.
Manastırlı Hamdi, birkaç gün dinlendikten sonra Kuvayı Milliye’nin İstanbul’daki gizli teşkilatının da yardımıyla, yine Mudanya’ya gidecek bir gemi buldu.
Geminin ihtiyatlı kaptanı onu kiraz küfelerinin arasındaki bir küfeye gizledi, üstünü de küfelerle örttü. Her an geri çevrilme endişesi içinde, ama olaysız bir yolculuktan sonra, Mudanya’ya ayak basan Hamdi Bey, yine 56. Fırka Komutanlığı’na gitti. Fırka’nın komutanı Bekir Sami Bey valiyle birlikte Eskişehir’e gitmişti. Komutan Vekili Hüseyin Avni Bey, bir araba tahsis ederek yola çıkmasını sağladı.
Yolda Hamdi Bey, Eskişehir’den dönmekte olan Bekir Sami Bey ile karşılaştı. Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal’in gönderdiğini söyleyerek bir zarf içinde, kendisine 250 lira verdi ve Ankara’da beklendiğini bildirdi.
Bilecik üzerinden trenle Ankara’ya ulaşan Manastırlı Hamdi, geçici olarak Ziraat Okulu’nda yer alan Heyeti Temsiliye Karargâhı’na gitti; Mustafa Kemal’in çalıştığı odaya alındı. Odada, ayakta duran iki kişi vardı: Biri üniformalı, diğeri sivil giyimliydi. Manastırlı Hamdi Bey, ikisini de tanımıyordu.
Acaba bunlardan hangisi Mustafa Kemal idi?.. Mustafa Kemal, onun bu düşüncelerini anlamış gibi, ona doğru bir adım attı ve elini uzatarak “Hoş geldin oğlum” dedi. Daha sonra İsmet Paşa’ya dönerek: “İşte kahraman çocuğumuz Manastırlı Hamdi. Büyük hizmetlerini gördük. Sevgimize layıktır” dedi.
Mustafa Kemal, daha sonra onu oturtarak başından geçenlerin öyküsünü dinledi. Yemeğe alıkoydu. Yemekten sonra karargâhta kendisi için bir telgrafhane kurulmasını istedi.
Manastırlı Hamdi bu isteği yerine getirerek Mustafa Kemal’in telgrafçısı oldu. Paşa’nın büyük önem taşıyan mesajları, hep onun maniplesinden yurda dağılıyor, yine vatanseverlerin mesajları buraya geliyordu...
İsmet Paşa, Batı Cephesi Komutanlığı’na atandığı zaman karargâhı için bir telgrafçı gerekmişti. En uygun aday da Manastırlı Hamdi Bey’di. İsmet Paşa bu isteğini Mustafa Kemal’e ilettiği zaman, “Ben Hamdi’ye karışmam, o istediği şekilde çalışır, gönlünü edebilirsen götür” cevabını verdi. Manastırlı Hamdi Bey de İsmet Paşa’ya hayır diyemedi.
Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktaları arasında sayılan I. ve II. İnönü zaferlerinin müjdesini, top sesleri arasında, karargâhtan Ankara’ya ulaştıran, Manastırlı Hamdi Bey olmuştu.
Meclis Başkanı Mustafa Kemal’in kutlama mesajını da, alıp İsmet Paşa’ya ulaştıran yine Manastırlı Hamdi Bey idi...
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Manastırlı Hamdi Bey çeşitli görevlerde bulundu, daha sonra evlenerek Konya’ya yerleşti. Bu arada İstiklâl Madalyası ile taltif edilmiş, soyadı yasası çıktıktan sonra da, ******* Manastırlı Hamdi Bey’e, İstanbul’un işgalini anımsatan ‘Martonaltı’ soyadını vermişti.
*******, çıktığı yurt gezileri sırasında Konya’ya uğradıkça, Manastırlı Hamdi Bey de karşılayıcılar arasında yer alırdı. Bir gelişinde, onun küçük oğlu Cenan’ı görünce, “Oğlum Hamdi bu çocuk çok zeki, bunu bana ver ben okutayım” demiş, ancak annesi çok düşkün olduğu için, çocuğunu Gazi’ye vermemişti.
Gazi bu hareketten hiç alınmamış; “Ana kalbi bu; madem öyle istiyorsunuz, öyle kalsın” demiş, Konya’dan ayrıldıktan sonra da küçük Cenan’ın öğrenimi için her ay belirli bir miktar para göndermişti.
*******’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü de Manastırlı Hamdi Bey’e ilgisini sürdürdü. Hastalığı sırasında onunla yakından ilgilendi, tedavi ettirdi.
Manastırlı Hamdi Bey, 9 Aralık 1945 günü, çok sevdiği Mevlana’nın kenti Konya’da sonsuzluğa göç ederken yakınlarına, İstiklâl Madalyası ile taçlandırılmış, baştan başa şan ve şerefle dolu bir yaşam öyküsü bırakıyordu. Bu öykü, gizli kalmış bir kahramanın öyküsüydü...
Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’de, 15-20 Ekim tarihleri arasında yapılan ikinci kongresinde, o dönemde ‘Büyük Nutuk’ diye adlandırılan söylevini okur. Nutuk’ta Gazi, İstanbul’un işgalini anlattıktan sonra, kendisine bu acı olayı bildiren telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey’e şöyle teşekkür eder: “Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul’da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık. İstanbul’da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımız adamları içinden, bir kişinin çıkıp da, zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki hepsini heyecan ve çarpıntı kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş oldukları yargısına varmak, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi sonradan Ankara’ya gelerek karargâhımız telgraf memurluğu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü, burada açıkça söylemeyi millî ve vatan görevlerinden sayarım.”
Popüler Tarih için Manastırlı Hamdi Bey’in kızı Emel Çardak’ı bulan ve kendisiyle geniş bir söyleşi gerçekleştiren Ertan Ünal, bize şunları da aktarıyor:
Manastırlı Hamdi Bey’in üç çocuğundan Emel Çardak, İstanbul, Bakırköy’de hatıralarıyla baş başa yaşıyor; bugün 75 yaşında olmasına rağmen, belleğindeki anılar canlılığını koruyor.
Babasının güleç yüzü, hoş sohbeti, etrafa yayılan neşesi, yardımseverliği, kimi akşamlar bir kadeh içki ve annesinin udu eşliğinde Rumeli türkülerini yürekten hissederek söylemesi... Hepsi, hepsi; o günlerde çocuk yaşta olmasına rağmen, belleğine kazınmış.
“Babam hiçbir zaman yaptıklarıyla övünmedi” diye söze başlıyor Emel Hanım... “*******’e, devrimlerine hayrandı. Onunla dostluğu 1938’e, yani ölünceye kadar sürdü. Mütevazı bir insandı, Kendisini tanımayan ya da ilk kez tanışanlar ‘Savaşta ne yaptınız?’ diye sorduklarında, sadece ‘Görevimi’ cevabını verirdi.”
Emel Hanım, babasının öyküsünü bize aktarmayı şöyle sürdürüyor:
“Bize anlattıkları arasında en ilginci, Ankara’da ******* ile tanışması ve onun sofrasında, dönemin önemli kişileriyle yemek yemesinin öyküsüdür...”
Mustafa Kemal ile tanıştığında, Hamdi Bey’in dizleri ‘heyecandan tutmuyor’ imiş: “Üst baş zaten eski; günler süren yolculuğun etkisiyle iyice yıpranmış; üzerinde, kiraz küfesine saklanarak yaptığı vapur yolculuğunun izleri bile duruyor!”
Babasının Mustafa Kemal ile bir an önce tanışabilmek için, kıyafetine ‘boş verdiğini’ vurgulayan Emel Hanım; *******’ün de babasının kılık kıyafetini görmezden gelmesini, kendisini sevgiyle karşılamasını, uzun uzun anlatıyor bize...
Mustafa Kemal, Manastırlı Hamdi’yi yemeğe alıkoyuyor. Emel Hanım’dan devamını dinleyelim: “Sofraya her gelen babamı görünce şaşırıyor, sanki ‘Aman değmesin’ der gibi, uzağından geçiyorlar. Ama hepsinde de bir merak!.. Kim bu üstü başı dökülen genç adam? Neden Paşa, başköşeye oturtmuş bu adamı? İyi de Ata’nın huzuruna böyle de çıkılmaz ki diye düşünürlerken, bu durum *******’ün dikkatini çekmiş olmalı ki, ‘Efendiler,’ diyor; ‘Şu yaklaşmak istemediğiniz kişiyi tanıyor musunuz?.. Bu kahraman adam, Manastırlı Hamdi’dir. Pek azımızın görebildiği büyük hizmetler yapmıştır. Kendisine hürmet ve muhabbet borçluyuz.’ O zaman sofradakiler adeta ayaklanıp, dilleniyorlar. ‘Hoşgeldiniz’ sözleri birbirini izliyor…”
“Demek ki,” diyor Emel Çardak, “******* babamın yaptıklarını daha önce çevredekilere anlatmış ki, ‘Manastırlı Hamdi’ der demez, herkes ismen tanıyor.”
Manastırlı Hamdi Bey, Batı Cephesi Komutanlığı’nda görev yaptığı döneme ilişkin iki anısını da aktarmış çocuklarına:
“I. ve II. İnönü zaferlerini Ankara’ya *******’e müjdeleyen telgrafları çekerken heyecan ve sevinçten elleri titriyormuş. *******’ün İnönü’ye çektiği o ünlü kutlama mesajını da, sevinç gözyaşları içinde, yine babamız almış. Hani şu, ‘Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus (ters dönmüş) talihini de yendiniz’ sözlerinin yer aldığı telgraf... Böyle anlar anlatılamaz, yaşanır derdi.”
Manastırlı Hamdi Bey, savaş bitip Cumhuriyet ilan edildikten sonra, terfi ettirilerek, Akşehir telgraf memurluğuna atanıyor. Orada iki yıl görev yaptıktan sonra, Ankara Yenişehir Postanesi Müdürü oluyor. Bu arada sağlığı bozuluyor. Bir süre tedavi gördükten sonra, kendi isteğiyle Konya İstasyonu’na birinci sınıf memur olarak atanıyor ve bu görevdeyken de emekli oluyor.
Hamdi Bey, bu arada Konyalı öğretmen Nesibe Hanım ile evleniyor; bu evlilikten Cenan, Emel ve Cantez adlarında ikisi erkek, biri kız üç çocukları oluyor.
Emel Hanım, babasının Mevlâna’ya ve felsefesine hayranlığı nedeniyle, Konya’ya yerleşip orada kalan ailenin, o dönemde geçim sıkıntısı çektiğini vurguluyor: Anneleri Nesibe Hanım, çocuklarına bakabilmek için, öğretmenliği bırakıyor ve Manastırlı Hamdi Bey de emekli olunca, aylığı azaldığı için, kıt kanaat geçiniyorlar. Bu arada Hamdi Bey’in ciğerlerini de hastalık kemiriyor:
“Babam geçim sıkıntısına düşünce, dönemin Konya valisi Cemal Bardakçı’ya başvurarak iş istedi. Vali bu isteği müspet karşıladı; ama babamın çalışacak hali yoktu. Bu yüzden annem, Akşehir’in Turgutlu bucağına nüfus memuru olarak atandı.”
“İşte o zaman ayrılık günleri başladı. Babam, kış aylarında tedavi için İstanbul’a hastaneye gidiyor, yaz aylarında ise, yanımıza geliyordu. Her gelişinde onu biraz daha çökmüş, biraz daha zayıflamış buluyorduk.”
Emel Çardak, göz pınarlarında beliren iki damla yaşı silerken, “9 Aralık 1945 günü onu kaybettik; mezarı Konya’dadır” diyor.

tapates isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 16:43.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1