Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SINIF MÜCADELESİ VE SOSYALİZM > Sosyalizm

Sosyalizm Sosyalizm hakkında herşey


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Che - Eserlerİ
Cevaplar
9
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1653
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 14 Temmuz 2007, 13:27   #1
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Che - Eserlerİ



Bolivya Günlüğü

ZORUNLU BİR GİRİŞ
Fidel Castro

Gerilla yaşamı boyunca gözlemlerini bir günlüğe not etmek, Che'nin alışkanlığıydı. Sarp ve engebeli yollarda, nemli ormanlarda uzun yürüyüşlerden sonra, sırt çantalarının, silahlarının, cephanelerinin ağırlığı altında ezilen adamlar, bir dakikalık molalarda dinlenirken, ya da yorucu bir günün sonunda, kamp kurmak için yukarıdan emir aldıklarında, Che'yi (Kübalılar baştan beri ona sevecenlikle böyle diyorlardı), küçük bir cep defteri çıkarıp doktorlara özgü okunaksız yazısıyla izlenimlerini yazarken görürlerdi.
Bu notlardan kurtarabildiklerini, daha sonra Küba'daki devrimci savaşın tarihini kusursuz bir anlatımla dile getiren yazısında kullanmıştı, tümüyle devrimciydi, öğreticiydi ve insan sevgisiyle yoğrulmuştu bu notlar.
Bu notlar, aslında, yayınlanmak için kaleme alınmış değildi, bunlar mevcut durumun, olayların ve insanların değerlendirilmesinde ona veri olarak hizmet ediyordu. Hem titiz bir gözlemci, hem tahlilci, çoğu kez de ince bir mizahın biçimlendirdiği (sayfa 5) bir düşünce tarzının dile getirilişiydi. Sade bir anlatımla tutulan bu notlar bir bütün oluşturuyordu.
Bu notların, gerilla birliği liderliğinin ağır yükümlülükleri altında, bedensel gücün insanüstü bir çabayla ve kahramanca harcanışının ardından gelen ender dinlenme anlarında, çok ağır koşullar altında yürütülen bir mücadelenin başlangıç aşamasında yazıldığı unutulmamalıdır. Bu da, onun sarsılmaz iradesini ve çalışkanlığını bir kez daha kanıtlar.
Bu günlükte anlatılan olaylar ayrıntılı biçimde tahlil edildiğinde devrimci gerilla örgütünün gelişimine özgü kaçınılmaz yanlışlar, eleştiriler ve suçlamalar göndür.
Özellikle son derece olumsuz maddi koşullar içinde ve sayıca çok üstün bir düşmanla karşı karşıya bulunan gerilla ordusu çekirdeği evresinde, eleştiriler, sürekli vurgulanmalıdır, çünkü en küçük bir savsaklama, en Önemsiz görünen bir yanlış, felakete yol açabilir. Bu evrede lider, yapılandan daha fazlasını istemek zorundadır. Aynı zamanda, her olaydan, her olgudan, -bunlar anlamsız görünse bile- savaşçılarını ve yeni gerilla birliklerinin gelecekteki kadrolarını eğitmek için yararlanması gereklidir.
Gerillanın oluşum süreci, insanların bilinçlerine ve onurlarına yapılan sürekli bir çağrıdır. Che, devrimcilerin en duyarlı yanlarına seslenmeyi çok iyi bilirdi.
Che tarafından birçok kez suçlanan Marcos, gerilla ordusundan onursuzca kovulacağım duyduğunda şöyle cevap vermişti: "Beni kurşuna dizin daha iyi." Sonra da hayatını kahramanca feda etti. Önceleri güvendiği, daha sonraları şu ya da bu nedenle kınamak zorunda kaldığı adamların tümü aynı biçimde davrandılar. Lider olarak son derece kardeşçe ve insanca davranmasına karşın, gerektiğinde sertleşmeyi ve büyük taleplerde bulunmayı da çok iyi biliyordu Che. Ne var ki, özellikle ve herkesten çok kendine karşı böyleydi. Che'nin disiplini, gerilla bilincine ve kendisinin oluşturduğu güçlü örneğe dayanırdı.
Günlükte, Debray'den sık sık sözedilmektedir. Debray'e, Avrupa'da bir görev verilmişti, ama Che, için için onun gerillacılar (sayfa 6) arasında kalmasını istiyordu. Notlarda, bu devrimci yazarın tutuklanıp hapsedilmesinden Che'nin duyduğu büyük endişeyi sezebiliyoruz. Debray'le belirli bir anlaşmazlığa düşmüştü ve onun davranışları konusunda kararsızdı.
Debray'in baskı aygıtının çarklarında yaşadığı serüveni, onu tutuklayanların ve işkencecilerin karşısında gösterdiği cesareti ve kararlılığını koruduğunu, Che kuşkusuz biliyordu. Öte yandan Che, Debray'in yargılanmasının politik öneminin altını çizmiş ve 3 Ekim'de öldürülüşünden altı gün önce, son derece gergin ve hırçın olayların ortasında şu notu düşmüştü: "Debray'in, provokatör bir öğrenciyle yaptığı cesur konuşmayı dinledik." Onun, yazara ilişkin son notu bu olmuştu.
Küba devriminden ve bu devrimin gerilla hareketiyle ilişkisinden sıkça sözedildiği için, bazıları, Günlük'ü yayınlamakla, yankee emperyalistlerinin ve bunların müttefiği olan Latin Amerika oligarşilerinin eline, Küba'ya karşı abluka, tecrit ve saldırı planlan için kanıtlar verdiğimizi, onları kışkırttığımızı söyleyebilirler.
Olayları böyle değerlendirenlere, yankee emperyalizminin dünyanın neresinde olursa olsun, cinayetlerini sürdürmek için hiçbir bahaneye gerek görmediğini, çünkü ülkemizde yayınlanan ilk devrimci yasayla birlikte Küba Devrimi'ni ezme çabalarına giriştiğini anımsatmak iyi olur; bunun açık ve bilinen bir nedeni de, emperyalizmin dünya gericiliğinin jandarması, karşı devrimin sistemli kışkırtıcısı ve yeryüzünde varlığını sürdüren en gerici ve en insanlık dışı toplumsal yapıların savunucusu olmasıdır.
Devrimci hareketle dayanışma bir bahane sayılabilir, ama asla bir yankee saldırısına neden olmayacaktır: Bu bahaneyi yaratmamak için uluslararası dayanışmayı yadsımak, çağımızdaki toplumsal devrimlerin enternasyonalist kimliğine bütünüyle yabancı, gülünç bir devekuşu siyasetidir. Devrimci hareketle dayanışmadan kaçınmanın anlamı, yankee emperyalizminin eline koz vermemek değil, gerçekte emperyalizmle ve onun dünya egemenliği ve dünyayı köleleştirme siyasetiyle dayanışma içine girmektir. (sayfa 7)
Emperyalizmin ve sömürgeciliğin yüzyıllar boyunca egemenlik altına alıp sömürdüğü bütün ülkeler gibi, ekonomisi az gelişmiş, küçük bir ülke Küba. Birleşik Amerika kıyılarına uzaklığı yalnızca 90 mil ve egemenlik alanı içinde yankeelerin bir deniz üssü bulunmakta. Küba, toplumsal ve ekonomik gelişiminde sayısız engelle karşı karşıya. Devrimin zaferinden bu yana, ülkemiz, birçok tehlikeye maruz kaldı. Fakat devrimci çizgimizin sapmazlığının beraberinde getireceği güçlükler bizi sarsamayacak, emperyalizm bize boyun erdiremeyecektir.
Devrimci açıdan bakıldığında, Che'nin Bolivya Günlüğü'nün yayınlanması konusunda başka seçenek yoktur. Günlük, Barrientos'un eline geçmiş, o da birer kopyasını hemen CIA'ye, Pentagon'a ve ABD hükümetine iletmiştir. CIA'ya yakın gazeteciler, bu belgeyi, daha Bolivya'dayken ele geçirmişler ve "şimdilik" yayınlamamak üzere anlaşarak fotokopisini çıkarmışlardır.
Barrientos hükümeti ve yüksek askeri şeflerinin, bu günlüğün yayınlanmasını istememeleri için yeterli nedenleri vardı; çünkü Günlük, ordularının güçsüzlüğünü ve birkaç haftalık bir savaşta ikiyüzden fazla silahı ellerinden alan kararlı gerillacılardan oluşmuş bir grubun kendilerini yenilgiye uğrattığını açığa vurmaktaydı.
Bunun dışında Che, Barrientos rejimini öylesine gerçeğe uygun sözlerle anlatır ki, artık bunu tarihten söküp atmak olanaksızdır.
Öte yandan emperyalizmin de kendine göre nedenleri vardır: Che ve ortaya koyduğu olağanüstü örnek, her geçen gün güçleniyor, düşünceleri, fotoğrafı, adı; ezilen ve sömürülenlerin haksızlığa karşı mücadelesinde bayraklaşıyor, öğrenciler ve aydınlar arasında giderek büyüyen bir hayranlık uyandırıyor.
Birleşik Amerika'da bile, zenci hareketiyle sayıları her geçen gün biraz daha artan ilerici öğrenciler, Che'yi benimsiyor. Yurttaşlık hakları için ve Vietnam'ın işgaline karşı yapılan büyük gösterilerde, Che'nin resimleri mücadele simgesi olarak dalgalanıyor. Bir kişinin, bir adın, bir örneğin, bu kadar kısa bir zamanda ve böylesine güçlü bir tutkuyla şanlandırılmasına (sayfa 8) tarihte pek ender rastlanır ya da hiç rastlanmaz. Bunun nedeni, Che'nin, bugünün, giderek de yarının dünyasını belirleyen enternasyonalist düşünceyi, en katıksız ve en özverili biçimde temsil etmesidir.
Geçmişte sömürgeci güçler tarafından ezilen, sömürülen, bugünse, yankee emperyalizmi tarafından son derece büyük bir yoksulluk ve azgelişmişlik içinde tutulan Kıta'dan başlayarak, emperyalizmin ve sömürgeciliğin metropollerine varıncaya kadar, devrimci mücadelenin evrensel simgesi durumuna gelen bu özgün kişilik giderek daha da yükselmektedir.
Yankee emperyalistleri, bu örneğin gücünden ve onu tanıtabilecek herşeyden endişe duyuyor. Günlük'ün asıl değeri, olağanüstü bir kişiliğin canlı anlatımı olmasından kaynaklanır. Her günkü ateşlilik ve gerginlik içinde kaleme alınan gerilla dersi, halkları köleleştirenlerin ve onların paralı askerlerinin karşısında Latin Amerika insanının çaresiz olmadığının dinamit kadar tehlikeli, gerçek bir kanıtıdır. Günlüğün şimdiye kadar yayınlanmamasının nedeni budur.
Kendilerine marksist, komünist ve benzeri adlan yakıştırmalarına karşın, Che'yi, yanılgı içinde bulunan bir serüvenci, en olumlu değerlendirmeyle, ölümüyle Güney Amerika'daki silahlı mücadelenin sonlanacağı bir idealist olarak damgalamaktan çekinmeyen sözde devrimciler, oportünistler ve her türlü riyakârlar da Günlük'ün yayınlanmamasından yanalar. "Bu düşüncenin en büyük savunucusu, deneyimli gerillacı Che bile, gerilla savaşında öldürüldüğüne ve başlattığı hareketin Bolivya'yı kurtarmadığına göre, bu onun ne kadar yanıldığını gösterir, " diyorlar. Bu alçaklardan kimbilir kaç tanesi, görüş ve tavırlarının emperyalizm ve en gerici oligarşilerle uyum içinde olmasından yüzleri kızarmadan, Che'nin ölümüne sevindiler.
Başka bir çizgi için bütünüyle yetersiz olduklarından -daha sonra anlaşılacağı gibi- gerçekte, gerilla gruplarını yoketmek, devrimci çalışmaları yavaşlatmak ve gülünç politik gönişlerini örtülü biçimde benimsetmek amacıyla, tayin edici silahlı mücadeleye katılıp gerillacılık oynamaktan çekinmeyen bu kişiler, kendilerini ya da hain yöneticileri bu yoldan haklı çıkarmaya (sayfa 9) çabalıyorlar. Bir de savaşmak istemeyenler, hiçbir zaman halk ve onun kurtuluşu için savaşmayacak olanlar, devrimci düşünceleri, kitleler açısından içerikten yoksun, anlamsız, dogmatik afyon haline sokarak karikatürleştirenler, halkın mücadele örgütlerini, Kıta'nın sömürülen halklarının gerçek çıkarlarından çok uzak bir politikanın savunma araçlarına dönüştürenleri böylelikle doğrulamaya çalışıyorlar.
Che, gerilla süreci içinde ölümünü doğal ve olası görüyor, özellikle son yazılarında, bunun Latin Amerika'da devrimin kaçınılmaz ilerleyişini durduramayacağına işaret etme uğraşı veriyordu. Tricontinental'e gönderdiği mesajında şu düşünceyi ileri sümıüştü: "Tüm eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş narasıdır ve insanlığın en büyük düşmanı Kuzey Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı, halkların birliğine bağlıdır. Sloganlarımız, kulaktan kulağa yayılacaksa, silahlarımızı kavramak için başka eller uzanacaksa, başka insanlar mitralyöz sesleri ve yeni savaş naraları arasında cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi, sefa geldi."
Che, hayatını hiçe sayarak, kendini devrimin bir neferi olarak görüyordu. Bolivya da sürdürdüğü mücadelenin son bulmasıyla, onun düşüncelerinin başarısızlığa uğradığını savunanlar, aynı basit görüşle, eserlerini sonuçlandıramamış ve çabalarının ûrününü görememiş olan marksizmin kurucularıyla birlikte bütün büyük devrimci düşünür ve öncülerin düşüncelerini de reddedebilirler.
Ne Marti ve Maceo'nun çatışma sırasında ölmeleri -ki bunu kurtuluş savaşı sonuna yaklaşırken yankee istilasının mücadeleyi kesintiye uğratması izlemiştir- ne de emperyalist ajanlar tarafından katledilen Julio Antonio Melle gibi sosyalist devrimin hayranlık uyandıran savunucularının ölümü, yüzyıl önce başlayan bir gelişimin zaferini önleyebilmiştir. Artık hiç kimse davanın derin anlamından, kübalı devrimcileri her zaman esinlendirmiş olan bu öncülerin mücadele tarzından ve temel düşüncelerinin geçerliliğinden kuşku duyamaz.
Che'nin günlüğündeki notlardan, başarı olanaklarının ne kadar gerçek ve gerilla savaşının hızlandırıcı gücünün ne kadar (sayfa 10) olağanüstü etkin olduğu görülebilir. Bolhya'daki rejimin çökme tehlikesi ve güçsüzlük belirtileri gösterdiği bir anda, Che şöyle yazıyordu: "Yönetim hızla çözülmekte. Şu anda yüz adamımızın daha olmaması ne kadar acı."
Che, Küba deneyinden, küçük gerilla grubumuzun kaç kez yokolmanın eşiğinden döndüğünü biliyordu. Yalnızca rastlantılar ve savaşın önceden saptanamayan yön değiştirmeleri nedeniyle olasıydı bu. Ama bu durum, birilerine, çizgimizin yanlış olduğunu düşünmek ve devrimi kesintiye uğratmak amacıyla halklara çaresizlik duygusu, aşılamak için gerekçe olabilir miydi? Tarihte çoğu kez, devrimci gelişmelerden önce, bu gelişime ters hareketler görülür. Küba'da, Küba halkının silahlı mücadelesinin kesin zaferi, Moncada deneyiminden altı yıl kadar sonra gerçekleşmedi mi?
Santiago de Cuba'daki Moncada Kışlası'na saldırı tarihi olan 26 Temmuz 1953'le "Granma" çıkartmasının gerçekleştirildiği 2 Aralık 1956 günü arasında geçen zaman içinde birçok kişi, Küba'da, iyi silahlandırılmış modern bir orduya karşı devrimci savaşın başarısını olanaklı görmüyordu. Bir avuç savaşçının eylemleri tümüyle yanılgı içinde bulunan idealistlerin ve hayalcilerin düşü olarak küçümsenmekteydi. 5 Aralık 1956'da deneyimsiz gerilla müfrezesinin, uğradığı ağır yenilgi sonucu darmadağın olması, bu kötümser kehanetleri tümüyle doğrular gibiydi. Ne var ki, yalnızca yirmibeş ay sonra, sözkonusu müfrezeden geri kalanlar, aynı orduyu yoketmek için gerekli güce ve deneyime erişmişlerdi.
Her zaman ve her yerde savaşmamak için yığınla bahane bulmak kolaydır, fakat özgürlüğe asla kavuşmamanın tek yolu da budur zaten. Che, düşüncelerinin gerçekleştiğini göremedi, ama düşüncelerini, dökülen kanıyla pekiştirdi. Onu eleştiren sözümona devrimcilerse, korkakça politikaları, sürgit eylemsizlikleri içinde budalalıklarının nasıl açığa çıktığının şaşkınlığını yaşamaya mahkûmdurlar.
Günlük'te görüleceği gibi, Latin Amerika'da her geçen gün daha da tipikleşen devrimci örneklerden biri olan Bolivya Komünist Partisi'nin sekreteri Mario Monje'nin, Bolivya'da, (sayfa 11) Che'nin karşısında, hareketin politik ve askeri yönetimi konusunda hak iddia etmesi dikkate değerdir. Bu nedenle, partideki görevini bırakmaya hazır olduğunu bile söylemişti. Demek ki, bulunduğu mevki onun böyle bir ayrıcalık istemesine yetiyordu.
Mario Monje'nin gerilla konusunda elbette ki hiçbir deneyimi yoktu, hiçbir çarpışmaya katılmamıştı. Öte yandan, ben komünistim dediği halde, Latin Amerika 'daki ilk kurtuluş savaşı öncülerinin aştığı kaba ve maddi şovenizmden kopmakla bile yükümlü saymıyordu kendisini.
Bu kıtada anti-emperyalist savaşın yönetimini böyle anlayan bu "komünist önderler", fetih döneminde avnıpali sömürgeciler tarafından tutsak edilen yerlilerin entemasyonalist düzeyini bile aşamamışlardı.
Bir ülke ki, ikisi de venezüelalı olan ilk kurtarıcılarının onuruna "Bolivya" adını taşıyor, başkenti "Sucre" diye anılıyor, davası, dar, yapay ve aynca haksız biçimde çizilen sınırlanın aşıyor; halkı kesin kurtuluşu uğruna gerçek bir devrimci devin politik, örgütsel ve askeri yeteneklerinin emrine giriyor; bu ülkenin Komünist Partisi'nin lideriyse, utanç verici, gülünç ve haksız talepleri geçerli kılmaya çalışmaktan başka birşey yapamıyor...
Bolivya, denize açılmadığı için, acımasız bir ablukayla karşı karşıya kalmak istemiyorsa, herhangi bir ülkeden daha çok, komşularının devrimci zaferine ihtiyacı vardır. Son derece büyük saygınlığı, deneyimi ve yeteneğiyle Che, bu gelişimi hızlandırabilecek tek adamdı.
Che, Bolivya Komünist Partisi'ndeki bölünmeden önce, yönetici ve militanlarla ilişki kurarak, Güney Amerika'daki devrimci hareket için yardım istemişti. Bu militanlardan bazıları, partilerinin onayıyla, birkaç yıl onunla birlikte çeşitli görevlerde çalışmış kişilerdi. Bölünme sırasında kritik bir durum ortaya çıktı, çünkü her iki grupta da kendisiyle birlikte çalışan partililer vardı. Fakat Che, Bolivya'daki mücadeleye ayrı bir hareket olarak bakmıyor, onu, kısa sürede Güney Amerika'nın öteki ülkelerine yayılacak devrimci kurtuluş hareketinin bir parçası (sayfa 12) olarak görüyordu. Emperyalizmin boyunduruğu altındaki Bolivya ve diğer Latin Amerika ülkeleri halklarının kurtuluşu için mücadele etmek isteyen herkesin katılabileceği, sekterlikten uzak bir hareket örgütlemeyi planlıyordu. Ne var ki, gerilla üssünün hazırlık evresi, önemli ölçüde, bölünme sırasında Monje'nin grubunda kalmış değerli ve alçakgönüllü kişilerin yardımına bağlıydı. Che, temel olarak bu kişilere saygısından ötürü, Monjeye kesinlikle sempati duymamasına karşın, onu birleşmeye davet etmişti. Daha sonra, maden işçilerinin lideri ve politikacı Moises Guevara'yla da görüştü. Moises Guevara, yeni bir örgütün oluşumuna katılmak için Parti'yle bağlarını koparmış, daha sonraysa, Oscar Zamora ile anlaşmazlığa düştüğünden bu örgütten de ayrılmıştı. Bir başka Monje olan Oscar Zamora, Che'ye, Bolivya'da silahlı gerilla mücadelesinin örgütlenmesi için çalışacağına sözvermiş, daha sonra, bütün yükümlülüklerini yadsıyarak, eylem anı geldiğinde korkakça bir kenara çekilmişti. Che'nin ölümünden sonraysa "marksizm-leninizm" adına O'nu en sert eleştirenlerden biri olmuştu. Moises Guevara, Che'nin Bolivya'ya gelmeden önceki önerisine uyarak, duraksamaksızın ona katıldı. Che'yi destekledi ve devrimci dava uğruna hayatını kahramanca feda etti.
O zamana kadar Monje'nin örgütünde kalmış olan bolivyalı gerillalar da aynı biçimde davrandılar. Daha sonraları, değerli ve cesur savaşçılar olduklarını kanıtlayan Inti ve Coco Peredo'nun önderliğinde Monje'den ayrılıp Che'ye bütün güçleriyle omuz verdiler. Ne var ki, Monje bu sonuçtan hoşnut değildi, gerillaya katılmak isteyen, savaşmaya hazır, iyi eğitilmiş komünistleri La Paz'da tutarak, hareketi boykot ediyordu. Bu olaylar, gelişimleri, yetersiz, ikiyüzlü ve düzenbaz yöneticiler tarafından engellenen, savaş için gerekli bütün yeteneklere sahip insanların devrimci saflarda varolduğunu gösteriyor.
Che, mevki, rütbe ya da şan ve şerefle ilgilenmeyen bir insandı. Fakat, kıtadaki yaklaşık bütün ülkelerin ekonomik, politik ve toplumsal durumu gözönüne alındığında, Latin Amerika halklarının kurtuluşu için temel eylem biçimi olan devrimci gerilla savaşında, siyasi ve askeri komutanın tek bir elde toplanması, mücadelenin rahat ve bürokratik yazıhanelerden değil, (sayfa 13) gerilla tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu konuda ödün ver/neyi, gelişerek Güney Amerika'da yaygın bir mücadeleyi başlatacak olan bir gerilla birliği çekirdeğinin yönetimini, kısır fikirli, şovenist görüşlü, deneyimsiz bir şaşkına bırakmayı kabul etmiyordu. Che, çeşitli Latin Amerika ülkelerinin devrimci unsurlarına bulaşan bu şovenizme, bu gülünç, sığ ve gerici düşüncelere karşı mücadele edilmesinin zorunluluğunu vurguluyor, Tricontinental'e gönderdiği mesajda şöyle diyordu: "Gerçek proleter enternasyonalizmini yaratacak olan, altında dövüştüğümüz bayrak, insanlığın kurtuluşu kutsal davası olmalı. O nedenle, yalnızca bugün silahlı mücadeleye sahne olan ülkelerden sözedersek Vietnam, Venezuela, Guetamala, Laos, Gine, Bolivya bayrağı altında ölmek... bir amerikalı, asyalı, af/ikalı hatta, bir avnıpah için aynı biçimde onurlu ve arzu edilirdir. İnsanın, bayrağı altında doğmadığı bir ülkeye akıttığı her damla kan, orada hayatta kalan her kişinin, daha sonra, kendi ülkesinde vereceği kurtuluş mücadelesi için bir deney; bir halkın kurtuluşu, başka bir halkın kurtuluş mücadelesinde kazanılmış bir aşamadır."
Bunun ötesinde Che, gerilla birliklerinde çeşitli Latin Amerika ülkelerinden savaşçılar olması gerektiğini düşünüyordu. Bolivya'da gerilla savaşı, eğitimlerini çarpışmalarda geçirecek devrimciler için bir okul olmalıydı. Bu görevde kendisine yardımcı olacak, bolivyalılarla birlikte, yeteneklerini, cesaret ve fedakârlıklarım bildiği, hemen hepsi, Küba devrimci savaşından, Sierra Maestra'dan arkadaşı olan, deneyim sahibi, küçük bir gerilla grubunun yanında olmasını istiyordu. Bunların arasından hiçkimse onun isteğini geri çevirmedi, hiçkimse onu terketmedi ve hiçkimse teslim olmadı.
Che, Bolivya'daki mücadelesini, sözcüğün tam anlamıyla ona özgü olan, üstünlük, soğukkanlılık ve örnek bir tutum içinde sürdürdü. Onun, üstlendiği görevin öneminin bilincinde olarak, her zaman, kusursuz bir sorumluluk duygusuyla davrandığı söylenebilir. GünVak'üne de not ettiği gibi, gerillacıların savsakçı davrandığı durumlarda onları hemen uyarır ve eğitirdi.
Karşısında olumsuz etkenler inanılmaz biçimde birleşmişti. (sayfa 14) Gerillanın, içlerinden bazıları hasta ya da iyileşme devresinde olan değerli kişilerden oluşan bir kolunun -birkaç günlük diye düşünülmüştü- ayrılmasından sonra, son derece engebeli bir arazide birbirlerini yitirmeleri sonucu ortaya çıkan kopukluk aylar boyu sürmüş ve Che'nin kuvvetleri, arama yapmakla uğraşmıştı. Bu sırada Che, ağır astım krizleri geçiriyordu. Aslında hastalığını basit ilaçlarla kolayca kontrol altında tutabiliyordu, ama ilaç yokluğu hastalığı korkunç bir düşman haline getirmişti, ilerisini düşünerek gerilla birliği için binbir güçlükle sağladığı ilaçlar, düşman tarafından bulunup gaspedilince, çektiği ıstırap çok ciddi bir soruna dönüşmüştü. Bu durum, Ağustos sonunda bağlantısının koptuğu gerilla birliğinin yokedilmesiyle birlikte, daha sonraki olayların gelişiminde büyük ölçüde etkili olmuştu. Ancak, çelik iradesiyle Che, fiziksel acılarını yendi, hareket yeteneği ya da mücadele azmi bir an bile azalmadı.
O, Bolivya köylüleriyle geniş çapta ilişki kurmuştu. Onların zihniyetine yabancı olmadığı için bu köylülerin olağanüstü kuşkucu ve dikkatli karakteri Che'yi şaşırtmadı. Daha önce başka vesilelerle onlarla ilişkisi olduğundan, davasını kazanmak için, uzun, zor ve sabırlı bir çalışma gerektiğini biliyor, fakat zamanla onları davaya kazanacağından kuşku duymuyordu. Olayların gelişimi dikkatlice izlenirse, Eylül'de -ölümünden bir kaç hafta önce- adamların sayısı çok azaldığında bile, gerillanın gelişme yeteneğini hâlâ koruduğu, İnti ve Coco Peredo kardeşler gibi bazı bolivyalı kadroların, önder olarak sivrildikleri göndür. Higueras'da kurulan pusu, onlan, çaresiz bir durumna düşürmüştü. Ordunun, Che'nin yönettiği birliğe karşı tek başarılı hareketi buydu. Gerilla birliğinin öncüleri yokedilmiş, ötekiler arasından da bazıları yaralanmıştı. Politik gelişimi daha yüksek bir bölgeye gündüz vakti gelmişlerdi. Bu, Günlük'te yer almayan, ama olayın tanıklarından bildiğimiz bir gerçektir. Günlerce izledikleri bir rotada, günışığında ilerlemek kuşkusuz tehlikeliydi, çünkü ilk kez geçtikleri bir bölgenin halkıyla onları kaçınılmaz olarak sıkı ilişkiye sokuyordu. Ordunun onlan herhangi bir noktada yakalayacağı kesindi. Bu durumun tümüyle bilincinde olan Che, fiziksel bakımdan çok kötü durumda bulunan (sayfa 15) doktora (El Medico) yardım etmek için tehlikeyi göze almaya karar vermişti.
Pusuya düşmeden biraz önce şöyle yazıyordu: "Pujioya vardık, ama orada bizi önceki güngörmüş insanlar var. Fısıltı gazetesi burada olduğumuzu bildirmiş olmalı. Katırlarla yolculuk etmek giderek tehlikeli bir hal alıyor, fakat ben, çok zayıf düştüğü için, El Medico'nun olanaklar elverdiğince rahat yol almasına çalışıyorum."
Bir gün sonraysa şunları yazıyordu: "Saat 13.00'te öncü güç, Jagüey'e ulaşmak için harekete geçti. Orada katırlar ve doktor hakkında karara varılacak." Yani Che, bu rotayı terkedip gerekli önlemleri alabilmek için hasta konusunda bir çözüm yolu aramaktaydı. Gel gör ki, o öğleden sonra, öncü güç Jagüey'e yarmadan önce, grubu, içinden çıkılmaz dununa sürükleyen uğursuz pusuya düştüler. Bir gün sonra Che, Yuro Geçiti'nde son çarpışmasını yapıyordu.
Bir avuç devrimci tarafından gerçekleştirilen bu başarı son derece etkileyiciydi. Yalnızca gerilla savaşını sürdürdükleri çevredeki düşmanca doğa koşullarına karşı verdikleri mücadele bile, eşi-benzeri görülmemiş bir kahramanlık sayfasıdır. Latin Amerika halklarının sınırsız devrimci yeteneğinin uyandınlabileceğine mutlak inançları, özgüvenleri ve bu göreve kendilerini adayışlarındaki kararlılık, bize, bu adamların gerçek büyüklüklerini göstermektedir.
Che, Bolivya'da gerillacılara bir kez şöyle demişti: "Mücadelenin bu türü bize, insan soyunun en üst aşaması olan devrimciliğe erişme olanağı veriyor, ama aynı zamanda, eksiksiz insan olmamızı sağlıyor. Bu aşamalara ulaşamayacak olanlar hemen söylesin ve mücadeleyi bıraksın."
Onunla birlikte sonuna kadar mücadele edenler bu onurlu nitelikleri elde ettiler. Onlar, bugün tarihin gerçekten zor ve çetin bir görev için çağırdığı bir insan ve devrimci tipini simgeliyorlar. Bu görev, Latin Amerika'nın devrimci dönüşümüdür.
İlk bağımsızlık mücadelesinde öncülerin karşısındaki düşman, çöküş halindeki sömürgeci güçtü. Bugünse devrimcilerin karşısında düşman olarak emperyalist kampın en modern teknik (sayfa 16) ve endüstriyle donanmış en güçlü kalesi var. Bu düşman, halkın daha önceki orduyu yoketmesinden sonra, yeni bir Bolivya ordusu örgütleyip silahlandırmakla kalmamış, gerillalara karşı savaş için hemen silah ve askeri danışman yardımı da yapmıştır. Emperyalizm aynı biçimde, bu kıtanın baskıcı güçlerine askeri ve teknik yardımda bulunmaktadır. Bunların yetmediği koşullardaysa, Santa Domingo'da yaptığı gibi, doğrudan doğruya askeri birlikleriyle saldırmaktadır.
Bu düşmana karşı mücadele etmek için Che'nin sözünü ettiği tipten devrimciler ve adamlar gerekir. Onlar gibi devrimci olmaksızın, onlar gibi büyük zorlukların üstüne yürüme cesareti göstermeksizin, onlar gibi her an ölmeye hazır olmaksızın, onlar gibi davanın haklılığına ve halkların yenilmez gücüne derinden ve sarsılmaz biçimde inanmaksızın, askeri teknik ve ekonomik kaynaklarıyla tüm dünyaya kendini kabul ettiren yankee emperyalizmi gibi bir güç karşısında, bu kıtadaki halkların kurtuluşuna ulaşılamaz.
Ülkelerinde egemen olan dev siyasal üstyapının, çoktan beri, yaklaşık ikiyüz yıl önce kundan o cerınet cumhuriyet olmadığını yavaş yavaş kavramaya başlayan Kuzey Amerika halkının kendisi de, giderek artan ölçüde, akıldışı, yabancılaşmış, insanlık dışı ve vahşi bir sistemin ahlaki barbarlığı altında eziliyor. Bu sistem, Amerikan halkından, saldırı savaşları, politik cinayetler, ırk ayrımcılığı, insanların acımasızca ayaklar altında çiğnenmesi, dörtte üçü azgelişmiş ve aç olan bu dünyada, ölçüsüz, gerici, baskıcı bir askeri aygıt uğruna ekonomik, bilimsel zenginliğin ve insan kaynaklarının iğrenç biçimde saçılıp savrulması için, her geçen gün daha çok fedakârlık istiyor.
Yalnız ve yalnız Latin Amerika'nın devrimci dönüşümü, Birleşik Amerika halkına, bu emperyalizmle hesaplaşmak hakkını verecektir. Aynı zamanda, Kuzey Amerika halkının, emperyalist politikaya karşı giderek güçlenen mücadelesi, Latin Amerika 'daki devrimci hareketin belirleyici bir müttefiki olacaktır.
Eğer yerkürenin bu bölümü, köklü bir devrimci dönüşüm geçirmezse, bu yüzyılın başından beri hızla sanayileşen, aynı (sayfa 17) zamanda toplumsal dinamik ve ekonomi yasaları sayesinde, büyümesi dev boyutlara ulaşan güçlü ulusla, Amerika kıtasının balkanlaştırılmış geri kalan bölümünde, feodal oligarşiler ve onların gerici ordularının boyunduruğu altında bulunan güçsüz ve gelişimleri durtnuş ülkeler grubu arasındaki dev uçurum giderek büyüyecek, bugün, ekonomi, bilim ve teknik alandaki farklılık, yirmi ya da daha fazla yıl sonra, emperyalist yapının Latin Amerika halklarına dayatacağı muazzam eşitsizliğin yanında önemsiz kalacaktır.
Bu yol izlenirse, daha yoksul, daha güçsüz, daha bağımlı ve emperyalizme daha da kul köle olmak zorunda kalacağız. Bu karamsar tablo, Afrika ve Asya'nın geri kalmış ülkeleri için de aynen geçerlidir.
Ortak pazarları ve uluslarüstü bilimsel kuruluşları olmasına karşın, Avrupa'nın sanayileşmiş ve gelişmiş ulusları, geri kalma olasıtığı karşısında huzursuzlandıklarına ve yankee emperyalizminin ekonomik sömürgelerine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarına göre, böyle bir durumda, Latin Amerika halklarının geleceği ne olabilir?
Kuşkusuz halklarımızın kaderini etkileyen bu gerçek ve tartışma götürmez durum karşısında, eyleme geçme yeteneğinden yoksun hangi liberal, reformist burjuva ya da sözde devrimci sahtekar, bağımlı olduğumuz, özellikle Birleşik Amerika'ya bağımlılığımızın giderek arttığı, sanayileşmiş bir dünya karşısında, yüzyılların günden güne büyüyen, ekonomik ve bilimsel teknik geri kalmışlığını ortadan kaldırarak, dünyanın bu bölümünü ileriye götürmek için maddi, manevi ve insani güçleri birleştirebilecek derin ve etkili bir devrimci dönüşümün zorunluluğundan başka bir cevap verebilir. Eğer herhangi biri oligarkları, despotları ve politikacıları, yani yankee uşaklarını, yani efendileri silip süpüren ve bunu koşulların gerektirdiği gibi olabildiğince çabuk gerçekleştiren Che'nin geliştirdiği yoldan başka, bizi, o noktaya ulaştırabilecek sihirli bir formül biliyorsa, elini kaldırsın da Cheye karşı ortaya çıksın.
Gerçekte, ezici çoğunluğu ne yazık ki yoksul olan, yaşama hakkı, kültürden ve uygarlıktan yararlanma hakkı elinden alınan (sayfa 18) Latin Amerika halklarını oluşturan 300 milyon insan -bu sayı yirmibeş yıl sonra 600 milyona ulaşacak- için hiçkimsenin onurlu bir cevabı ve kararlı bir eylemliliği olmadığından, en uygunu, susmak olacaktır. Che'nin tavrı karşısında, onunla birlikte, düşüncelerini cesaretle savunarak düşenlerin tavrı karşısında, susmak. Bir kıtayı kurtarmak gibi soylu bir düşüncenin harekete geçirdiği bu bir avuç insanın yarattığı destan, iradenin, kahramanlığın ve insanın büyüklüğünün en yüksek kanıtı olarak kalacaktır. Bu, bilinçleri aydınlatacak, Latin Amerika halklarının mücadelesine yol gösterecek bir örnektir, çünkü Che'nin çağrısı, uğruna hayatını verdiği yoksullara ve sömürülenlere ulaşacak, kesin kurtuluşlarını gerçekleştirmek için sayısız el silahları kavrayacaktır.
Che, son satırlarını 7 Ekim 'de yazdı. Bir gün sonra, saat 13.00 sularında, dar bir geçitte kuşatmayı yarmak için geceyi beklerken, büyük bir düşman ordusu saldırıya geçti. O sırada gerilla birliğini oluşturan az sayıdaki insan, karanlık basana kadar tek başlarına, sel çukurunda ve geçidin üst sırtlarında gizlenerek, kendilerini kuşatıp saldırıya geçen, sayıca üstün askerlere karşı kahramanca savaştılar. Che'nin yanında çarpışanlardan bugün hayatta olan kimse yok. Sağlık durumunun kötülüğünden daha önce söz edilen doktorla, yine sağlığı iyi olmayan bir perulu gerilla, Che'nin yanında olduğundan, herşey, yaralandığı ana kadar, onun, bu arkadaşlarının daha güvenlikli bir yere çekilmelerini sağlamak için, elinden gelen herşeyi yaptığını göstermektedir. Doktor bu çatışmada değil, birkaç gün sonra, Yuro Geçidi'nde öldürülmüştür. Dik, engebeli ve kayalık arazi, gerillacıların birbirlerini görmelerini zorlaştırıyor, hatta bazen olanaksız kılıyordu. Che'den birkaç yüz metre ötede, geçidin öteki ucunda, savunma konumunda bulunanlar -aralarında İnti Peredo da vardı- saldırıya karanlık basıncaya kadar karşı koydular ve sonra düşmandan uzaklaşarak, daha önce kararlaştırılan toplanma noktasına ilerlemeyi başardılar.
Che'nin, yaralandıktan sonra da, M-2 tüfeğinin namlusu bir kurşunla kullanılmaz duruma gelinceye kadar çarpıştığı kesin olarak saptanmıştır. Üstündeki tabancanın mermisi bitmişti. Bu inanılmaz koşullar, onun neden canlı ele geçtiğini gösterir. (sayfa 19) Bacaklarından aldığı yaralar, yardımsız yürümesini olanaksız kılıyordu, ama öldürücü değildi.
Higueras köyüne getirildikten sonra, yaklaşık yirmidört saat daha yaşadı. Kendisini ele geçirenlerle tek bir sözcük konuşmaya yanaşmadı. Hakaret etmeye yeltenen bir subayın suratının tam ortasına yumruğunu indirdi.
Barrientos, Ovanda ve öteki yüksek rütbeli subaylar, La Paz'da yaptıkları toplantıda, onu, hunharca öldürme kararı aldılar. Bu alçakça karamı, Higueras köyünün okulunda nasıl uygulandığı, ayrıntılarıyla biliniyor. Yankeelerce eğitilen Binbaşı Miguel Ayoroa ve Albay Andres Selnich, öldürme görevini assubay Mario Teran'a verdiler. Assubay son derece sarhoş bir halde eve girdiğinde, Che, biri bolivyalı diğeri perulu olan iki gerillayı öldüren silah seslerini duymuştu. Celladının bocaladığını görünce, kesin bir dille: "Hadi ateş et, korkma!" dedi. Dışarı çıkan assubay, komutanları Ayoroa ve Selnich'ten yeniden öldürme emri alınca, içeri girdi ve makineli tüfeğinin kurşunlanın Che'nin üzerine boşaltarak buyruğu yerine getirdi. Che'nin çarpışmadan birkaç saat sonra öldüğü bildirildiğinden, emri uygulayanlara, büyük yaralar açılmaması için, kafasına ve göğsüne ateş etmemeleri söylenmişti. Bu, Che'nin can çekişmesinin, sarhoş bir başçavuş, Che'nin sol yanından öldürücü kurşunu atana kadar, zalimce uzatılmasına yol açtı. Bu tutum, tutsak aldığı bolivyalı subay ve askerlerin hayatlarına karşı onun gösterdiği özenle tam bir karşıtlık içindedir.
Che'nin, aşağılık düşmanlarının elinde geçirdiği son saatlerinin çok acı olduğu kesin. Ancak, hiç kimse, bu sınava Che kadar hazırlıklı olamazdı.
Bu Günlük'ün elimize nasıl geçtiğini açıklamamız şimdilik olanaksız. Ancak, herhangi bir maddi karşılığın rol oynamadığını söylemek yeter. Günlük, Che'nin, Nacahuasu'ya geliş tarihi olan 7 Kasım 1966'dan Yuro Geçidi'ndeki çarpışmadan bir gün önce, yani 7 Ekim 1967ye kadar olan bütün notları içermektedir. Henüz elimize geçmeyen birkaç sayfa var, ancak bu sayfalar pek önemli olayların gerçekleşmediği günlere ilişkin olduğu için, içeriğin bütünselliğini etkilemiyor. (sayfa 20)
Belgelerin doğruluğu konusunda herhangi bir kuşku bulunmamasına karşın, bütün fotokopiler, gerek doğruluğunu denetlemek, gerekse, ne kadar küçük olursa olsan herhangi bir olası değişikliği saptayabilmek için titizlikle incelendi. Notlar, bugün hayatta olan bir başka gerillacının günlüğüyle karşılaştırıldı ve ikisinin bütün noktalarda çakıştığı görüldü. Ayrıca, bugün yaşayan ve tek tek olayların tanığı olan bazı gerillacıların anlattıkları da notların doğrulanmasına yardımcı oldu. Söz konusu fotokopilerin, Che'nin günlüğüne ait olduğu böylece saptandı.
Bu küçük ve okunaksız yazıyı çözmek zor bir işti. Bu çalışma, Che'nin hayat arkadaşı Aleida March de Guevara'nın eşsiz yardımıyla gerçekleşti.
Bu Günlük, Fransa'da François Maspero Yayınevi, İtalya'da Feltrinelli Yayınevi, Federal Alman Cumhuriyeti'nde Trikont Yayınevi, Birleşik Amerika'da Rampart's dergisi, Fransa'da ispanyolca olarak Ediciones Ruedo İbérico, Şili'de Revista Punto Final dergisi, Meksika'da Siglo XXI Yayınevi tarafından ve bazı başka ülkelerde, aynı zamanda yayınlanacaktır.

Her zaman zafere kadar!
Hasta la Victoria Siempra!







GERİLLA GÜNLÜĞÜ



-1-
KASIM 1966


7 Kasım
Bugün yeni bir dönem başlıyor. Çiftliğe gece vardık. Yolculuk iyi geçti sayılır. Pachungo[1] ve ben, kılığımızı iyice değiştirip, Cochabamba'dan geçtik. Orada gerekli bağlantıları kurduktan sonra iki gün sürecek bir yolculuğa çıkmak üzere ciplere atladık.
Çiftliğin yakınında arabaları durdurduk. Ve faaliyetlerimizin belki de kokain yapımıyla ilgili olacağım fısıldayan komşu mülk sahibinin kuşkusunu uyandırmamak için, bunlardan yalnızca birine binip oraya vardık. Tuhaf şey, grubun kimyageri olarak hep Tumaini'yi[2] gösteriyorlar. Yol aladuralım, ikinci yolculuğumuz sırasmda kimliğimi yeni öğrenen Bigotes[3] az kalsın sel yatağına yuvarlanacakken cipini sel çukurunun kenarında durdurabilmiş. Yirmi km daha gittik ve geceyarısı çiftliğe vardık; Parti'den en az üç kişi bizi orada bekliyordu. (sayfa 25)
Parti' nin tutumu ne olursa olsun, Bigotes bizlerle çalışmaya hazırdı, ama anlaşılan sevdiği ve saydığı Monje'ye sadık kalmaya da kararlı. Ona bakılırsa Rudolfo ve Coco aynı ruh hali içindeler; ama Parti'nin savaşmaya karar vermesini sağlamak gerekir. Bulgaristan'da bulunan ve bize yardım edecek olan Monje'nin gelişine değin Parti'ye birşey duyurmamasını söyledim; bu iki noktada anlaştık.


8 Kasım

Bütün günü evden yaklaşık 100 metre uzakta bulunan derenin kıyısındaki makiliklerde geçirdik. Sokmamakla birlikte, çok rahatsız edici bir sivrisinek türü bize musallat oldu. Şimdiye değin yaguasa, jejen, marigui, sivrisinek ve sakırga gibi çeşitli böceklere rastladık.
Bigotes, Arganaraz'ın yardımıyla cipi çıkardı ve domuz, tavuk gibi şeyler satınalmak üzere birlikte yola çıktılar.
Bilgi vermek için volculuk sırasında başımızdan geçenleri yazmak niyetindeydim. Bu işi gelecek haftaya bıraktım, o zamana kadar ikinci grubun da bize katılmak üzere burada olacağını umuyoruz.


9 Kasım
Yeni birşey yok. Tumaini ile çevreyi tanıyabilmek için Nacahuasu ırmağı boyunca ilerledik (pek ırmak da denemez, aslında bir dere) fakat kaynağına kadar çıkamadık. Kıyıları sarp kayalık ve bölgenin meskûn olmadığı belli. Uygun bir disiplin tutturulabilirse burada uzun süre kalınabilir. Öğleden sonra yağan bir sağanak bizleri makiden çıkıp eve sığınmaya zorladı. Bedenimden 6 sakırga ayıkladım.


10 Kasım
Pachungo ve Pombo, bolivyah arkadaşlardan Serafin'le birlikte çevreyi tanımaya çıktılar. Bizden biraz daha uzağa gitmişler ve ırmağın dirsek çevirdiği bir yerde, uygun gibi görünen (sayfa 26) bir sel yatağı bulmuşlar. Dönüşte, evin çevresinde dolaşmışlar ve alış-verişe çıkanlarla birlikte dönen Arganaraz'ın şoförü onları görmüş. Onları şiddetle azarladım, yarın makiye taşınmaya ve kampı orada kurmaya karar verdik. Tumaini görünmekten çekinmiyor, onu zaten biliyorlar, çünkü o, kendini çiftlikte çalışan bir işçi olarak tanıtmıştı. Durum büyük bir hızla kötüleşiyor; bakalım adamlarımızın bize ulaşmasına olanak verecek mi? Ancak onlar geldikten sonra rahat edeceğim.


11 Kasım
Geceyi, evin öbür yanındaki yeni kampımızda geçirdiğimiz bugün de, bir yenilik getirmedi.
Sivrisinekler bir felaket, cibinlikli hamağa sığınıyoruz (cibinliği olan yalnızca benim).
Tumaini, Arganaraz'ı ziyarete gitti, ondan tavuk, hindi filan satınaldı. Henüz herhangi bir kuşku uyandırmamış görünüyor.


12 Kasım
Bugün de bir yenilik yok. İkinci grubun altı adamı geldikten sonra yerleşeceğimiz kamp yerini belirlemek için, kısa bir keşif yürüyüşüne çıktık. Seçtiğimiz yer, mezarlıktan birkaç yüz metre uzaktaki bir tepeciğin üstünde ve bir mağaraya yakın. Orasını, yiyecek ve malzememizi saklamak için, mahzen gibi kullanabiliriz. Bize katılacak olan, iki kişilik üç gruptan ilki, nerdeyse bize ulaşıyor olmalı. Dökülen saçlarım, seyrek da olsa uzamaya, akları sararıp kaybolmaya başladı; sakalım da uzuyor, İki aya varmaz, eski halimi alırım.


13 Kasım
Pazar. Birkaç avcı, kampımızın yakınından geçiyor; bunlar Arganaraz'ın ırgatları. Genç ve bekar dağlılar, tam aradığımız gibi ve patronlarından da nefret ediyorlar. Bize, buradan (sayfa 27) 8 fersah ötede, dere boyunda evler ve içinde suyu olan bazı sel yatakları bulunduğunu söylediler. Bugün için hepsi bu kadar.


14 Kasım
Kamp kuralı bir hafta oldu. Pachungo daha alışamamış gibi biraz hüzünlü görünüyor, ama artık kendisini toparlaması gerekir. Tehlikeli olabilecek eşyaları saklamak ve bir tünel açmak için bugün kazıya başladık. Bunu, dallardan kafesler altında gizleyecek ve nemden korumaya bakacağız. Birbuçuk metrelik delik kazıldı bile, tünele de başladık.


15 Kasım
Dehliz içinde çalışıyoruz hep: Sabahleyin Pombo ve Pachungo, öğleden sonra Tumaini ve ben. Saat 6'da, çalışmaya son verdiğimizde 2 metre derinliği bulmuştu. Yarın bitereceğimizi, açıkta kalması tehlikeli olabilecek ne varsa oraya yerleştireceğimizi umuyoruz. Gece yağmur, plastik örtü kısa olduğundan hamağımı ıslattı ve beni kalkmaya zorladı. Yeni birşey olmadı.


16 Kasım
Tünel bitti ve kamufle edildi. Şimdi yolu gizlemek gerekiyor; ne var ne yok taşıyoruz, yarın da girişi dallarla ve balçıkla tıkayacağız. 1 numarayla gösterdiğimiz tünelin planı 1 nolu belge arasında. Başka bir yenilik yok, yarmdan itibaren La Paz'dan gelecek haberleri rahatça bekleyebiliriz.


17 Kasım
Tüneli, ev halkı için ele verici sayılabilecek eşyalar ve konserve olarak saklayacağımız yiyeceklerle doldurduk. Kamuflajı fena sayılmaz.
La Paz'dan haber çıkmadı. Evdeki çocuklar, alış-veriş yaptıkları Arganaraz'la konuştular. Adam, kokain yapımına onların da katıldığını bir kez daha tekrarlamış. (sayfa 28)


18 Kasım
La Paz'dan haber yok. Pachungo ve Pombo, sel yatağında bir keşfe daha çıktılar, ama dilediğimiz kamp yerinin burası olduğuna pek inanmıyorlar. Pazartesi bir de Tumaini ile gideceğiz. Arganaraz, yolu açmak için ırmaktan birkaç taş çıkarmaya geldi ve epeyce durdu. Burada kaldığımızı sezmediğini sanıyorum. Herşey tekdüzelik içinde geçiyor. Sivrisinek ve sakırgalar iltihaplı yaralar açmaya başladı. Şafakta, soğuk iyiden iyiye duyuluyor.


19 Kasım
La Paz'dan haber alamadık. Burada da bir yenilik yok, zamanımız içerde geçiyor. Bugün cumartesi, yörede çok avcı var.


20 Kasım
Marcos ve Rolando öğleyin geldiler. Şimdi 6 kişiyiz. Yolculuk ayrıntılarıyle anlatıldı. Haberi ancak bir hafta önce aldıkları için geç kalmışlar. En kısa yoldan, Sao Paulo'dan geçtikleri için ilk onlar gelmiş. Öteki dört kişiyi bir haftadan önce beklememeliyiz.

Rodolfo onlarla gelmiş, çok beğendim. Herşeyle bağını koparmaya Bigotes'ten daha hazır görünüyor. Papi[4] emirleri hiçe sayıp ona ve Coco'ya benim de orada bulunduğumu söylemiş. Bu, otorite yönünden kıskançlığa yolaçıyor gibi. Manila'ya (Küba) yazdım ve bazı önerilerde bulundum (Belge I ve II). Papi'nin sorularına da cevap verdim. Rodolfo, geriye dönmek üzere, şafakla birlikte yola çıktı.


21 Kasım
Genişleyen grubun ilk günü. Bardaktan boşanırcasrna yağmur yağdı. Yeni yerimize taşınırken sırılsıklam olduk. İşte artık yerleştik. Çadırımız bir kamyon örtüsüymüş, su alıyor, ama yine de biraz koruyor. Hamağımızla naylon örtüsü de (sayfa 29) yanımızda. Birkaç silah daha geçti elimize. Marcos'un bir Garand'ı var, Rolando'ya da depodan bir M-1 verilecek. Jorge bize katıldı ama evde kaldı, çiftliğin onarım işlerini gözetecek. Rodolfo'dan, güvenilir bir tarım uzmanı bulmasını, istedim. Burada kalışımızın olanaklar elverdiğince uzun sürmesi için her çareye başvuracağız.


22 Kasım
Dere yatağını incelemek için Tuma, Jorge ve ben ırmak boyunu (Nacahuasu) izleyerek dolaştık. Dünkü yağmurdan sonra nehir tanınmaz hale gelmişti ve istediğimiz yere varmamız güç oldu. Ağzı iyice daralmış bir su akıntısı, gerekli şekilde düzenlenirse sürekli bir kamp yeri olmaya elverişli. Döndüğümüzde saat dokuzu geçiyordu. Burada bir yenilik yok.


23 Kasım
Can sıkıcı bir ziyaret ya da bir incelemeye çıkan olursa, önceden haber alalım diye, çiftliğe hakim bir yerde, bir gözetleme yeri yaptık. İki kişi taramaya çıkacağına göre geridekilere üçer saatlik nöbet düşüyor. Pombo ve Marcos kamp yerimizden dere yatağına uzanan araziyi iyice taramışlar.


24 Kasım
Pacho ile Rolando, sel yatağım incelemeye gittiler. Yarın dönecekler.
Akşamüstü, Arganaraz'ın iki adamı "gezmeye çıkmışlar", bize de münasebetsiz bir ziyarette bulundular. Bunda bir gariplik yoktu, ama Antonio keşifçilerle gitti. Tuma, evdekilerdendi, o da ortalarda yoktu. Bahane: av.
Bugün Aliocha'nın doğum günü.


25 Kasım
Gözetleme yerinden haber var: Bir cip gelmiş, içinde iki ya da üç kişi oturuyormuş. Sıtma mücadele servisinden olduklarım sonra anladık, bizden kan alır almaz gittiler. Pacho ile (sayfa 30)
Rolando, gece geç vakit döndüler. Haritada gösterilen dereyi bulup incelemişler, sonra ırmağın anakolunu izleyerek terkedilmiş tarlalara varıncaya dek çıkmışlar.


26 Kasım
Bugün Cumartesi, yine kapanacağız. Jorge'ye, atla nehrin yatağında bir keşfe çıkmasını ve sonuna dek gitmesini söyledim. Hayvan burada değilmiş, bir at istemek için 20-25 km uzağa, Don Remberto'ya yaya olarak gitti. Gece dönmedi. La Paz'dan haber yok.


27 Kasım
Jorge daha dönmedi. Bütün gece nöbet tutmalarını emrettim. Fakat 9'da La Paz'dan ilk cip döndü. Coco ile birlikte üç kişi daha gelmişti: Joaquin, Urbano ve bolivyalı bir tıp öğrencisi olan Ernesto. O da bizimle kalacakmış. Coco bir yolculuk daha yaptı; Ricardo, Braulio ve Miguel'den başka, bir de bolivyalı getirdi, İnti, bizimle kalacakmış. Şimdi 12 kişiyiz ve Jorge, çiftliğin efendisi rolünde. Bağlantıları Coco ile Rodolfo sağlıyor. Ricardo can sıkıcı bir haber getirdi. El Chino Bolivya'daymış, beni görmek ve 20 adam göndermek istiyormuş. Yalnız bir sakınca var, Estanislao'ya[5] danışmadan mücadeleye çokuluslu bir nitelik vermek doğru olmayacak. Sonunda şu karara vardık: Santa Cruz'a gidilecek ve Coco onu alıp buraya getirecek. Coco ve öteki cipi alıp La Paz'a kadar uzanacak olan Ricardo şafakta yola çıktılar. Coco giderken Remberto'ya da uğrayacak ve "Jorge'ye ne oldu?" diye, soracak.
Yaptığımız ilk konuşmada, İnti bana, Estanislao'nun gerillalara katılmayacağı kanısında olduğunu, söyledi ama o, bütün bağları koparmaya kararlı. (sayfa 31)


28 Kasım
Jorge, bu sabah da ortaya çıkmadı ve Coco da görünmedi. Sonra geç döndüler, Jorge meğer Remberto'nun evinde kalmış.
Sorumluluk denen şeyi pek bilmiyor. Öğleden sonra bolivyalıları topladım ve peruluların 20 adam göndermek istediklerini söyledim; bunların gönderilmesini hepsi iyi karşıladılar, ama harekat başladıktan sonra gerçekleşmesini istiyorlar.


29 Kasım
Nehrin topografik durumunu ve gelecekte kamp yerimiz olacak ırmak yatağını incelemeye gittik. Grup Tümaini, Urbano, İnti ve benden kurulmuştu.
Nehir güvenli ama kasvetli. Başka bir yer bulmaya çalışacağız, buradan bir saat kadar uzakta bir dere daha olsa gerek. Tumaini düştü, galiba ayağının tarak kemiği kırıldı. Nehiri ölçtükten sonra, akşam kampa döndük. Burada yeni birşey yoktu: Coco, El Chino'yu beklemek üzere Santa Cruz'a gitti.


30 Kasım
Marcos, Pacho, Miguel ve Pombo, daha uzak bir yerde bulunan bir nehri incelemek için çıktılar. Yine çok yağmur yağdı. Evde yeni birşey yok.


AYIN ANALİZİ
Herşey iyi gitti, denebilir. Yolculuğum olaysız geçti. Burada olanların yarısı da geç, fakat sıkıntısız vardılar. Ricardo'nun adamları her türlü güçlüğe göğüs gerip yanımıza geldiler. Bu ıssız bölgede herşeyin iyi gitmesi, gerekli gördüğümüz süre burada kalabileceğimizi gösteriyor. Şimdilik adamlarımızın geri kalan kısmını beklemekten ve bolivyalıların sayısını 20ye yükseltmekten başka yapacak işimiz yok, harekete ancak bundan sonra geçebiliriz. Monje'nin tepkisinin ve Guevara'nın adamlarının tutumunun ne olacağını da bir görelim. (sayfa 32)



-2-
ARALIK 1966


1 Aralık
Gün yenilik getirmedi. Marcos ve arkadaşları akşam döndüler; öngörülenden de uzak bir mesafeye gitmişler, bir tepeden öbürüne. Sabahın saat ikisinde Coco'nun biriyle döndüğünü bana duyurdular. Bununla görüşmeyi yarına bıraktım.


2 Aralık
El Chino erkenden yanıma geldi, uzun uzun içini döktü.
Bütün günü çene çalmakla geçirdik. Önemli olanı şu: Küba'ya gidecek ve durum hakkında bizzat bilgi verecek, iki ay içinde yani harekete geçtikten sonra grubumuza 5 perulu katılacak; şimdilik yalnız ikisi geliyor, bir radyo teknisyeni, bir de doktor. Bunlar, bir süre bizimle, kalacaklar, silah istedi, ama bir BZ, birkaç mavzer, elbombaları vermeyi ve onlar için M-1 satın almayı kabul ettim. Ayrıca, Puno yakınında bir bölgeden geçip Titicaca'nın öteyanına silah kaçıracak olan 5 peruluya da yardım etmeye karar verdim. Bana, Peru'daki sıkıntılarından ve Calbrto'yu kurtarmak için kurduğu cüretli plandan sözetti; ama bu bir hayalden öteye gidemez. (sayfa 33) gibi geldi bana. Gerillalardan arta kalan birkaç kişinin bölgede çatışmaya devam ettiklerini düşünüyor, ama bu kesin değil, çünkü bu bölgeye daha varamamışlar.
Konuşmanın kalan kısımları gevezelik. Aynı heyecanla, La Paz'a gitmek üzere izin isteyerek kalktı; resimlerimizi aldı. Coco (daha sonra göreceğim), Sanchez'le ve bize haber sızdırmayı vadeden, İnti'nin kayınbiraderi, Cumhurbaşkanlığı Haberalma Servisi şefıyle bağlantı kurma emrini aldı. Kurduğumuz ağ daha emekleme devresinde.


3 Aralık
Yeni birşey yok. Cumartesi olduğu için keşfe de çıkmadık. Mal sahibinin üç işçisi, Lagunillas'a alış-verişe gitti.


4 Aralık
Yeni birşey yok. Bugün pazar, herkes uslu uslu oturuyor. Bize katılacak bolivyahlar ve savaş karşısındaki tutumumuz konusunda konuştuk.


5 Aralık
Yeni birşey yok. Çıkacaktık ama bütün gün yağmur yağdı. Loro'nun, haber vermeden attığı birkaç kurşun, bizi alarma geçirdi.


6 Aralık
Birinci dere yatağında açacağımız ikinci tünele başlamak için çıktık. Apolinar[6], İnti, Urbano, Miguel ve ben çalıştık. Turna düşeli, -yürüyemediği için- onun yerini Miguel aldı. Apolinar, gerilla birliğine katılmayı düşünüyor ama La Paz'a gidip bazı özel işlerini halletmek de istiyor. Olur, dedik, ama biraz beklemesi gerekir. Saat ll'e doğru dereye vardık, önce gizli bir patika açtık, sonra da mahzen için uygun bir yer aradık; arazi çok taşlık, üstelik dere de yer yer kurumuş, uzakta, çakıllı bir vadide akıyor. Keşif işini ertesi güne bırakıyoruz. (sayfa 34)
İnti'yle Urbano avlanmaya gittiler. Çünkü yiyeceğimiz hızla tükeniyor ve elimizdekilerle cumayı bulmamız gerekiyor.


7 Aralık
Miguel ile Apolinar, uygun bir yer buldular ve hemen bir tünel kazmaya başladılar, araçlar işe yaramıyor. İnti'yle Urbano, elleri boş döndüler, fakat akşam Urbano M-1'iyle yabani bir tavuskuşu vurdu; yemeğimizi yemiş olduğumuzdan, bunu ertesi güne sakladık.
Gerçekte, buraya geleli bugün bir ay oluyor, fakat, daha rahat olsun diye, sentezi her ayın sonunda yapacağım.


8 Aralık
İnti ile dereye hakim bir noktada, bir düzlüğe kadar gittik. Miguel'le Urbano, kazmaya devam ettiler. Öğleden sonra Apolinar, Miguel'in yerini aldı. Karanlık basarken Marcos, Pombo ve Pacho döndüler; bu sonuncusu çok geriden geldi ve bitkindi. Marcos, düzelmezse, onu öncülükten almamı istedi. Plan IFdeki mahzene giden yolun krokisini çizdim. Burada bulundukları sürece yapacakları en önemli işlerin neler olduğunu gösterdim. Miguel onlarla kaldı, biz yarın yine oraya döneceğiz.


9 Aralık
Sabah yola çıktık, ağır ağır yürüyerek öğleye doğru oraya vardık. Pacho, grup döndüğünde orada kalma emrini aldı. İkinci kampa varmak istedik ama olmadı. Yeni birşey yok.


10 Aralık
Evde yaptığımız ilk ekmekten başka yeni birşey yok. Jorge ve İnti ile acele birkaç işten sözettik. La Paz'dan haber çıkmadı.


11 Aralık
Gün, yeni birşey olmadan geçti, fakat akşama doğru Coco, (sayfa 35) Papi ile çıkageldi. Beraberlerinde Alejandro ve Arturo'yu, bir de Carlos adlı bir bolivyalıyı getirmişlerdi. Öteki cip her zamanki gibi yolun üstünde kaldı. Daha sonra doktor Moro'yu,[7] Benigno'yu ve iki bolivyalıyı daha getirdiler. Bunlar Caranavi malikanesinden iki camba[8]. Akşam, herzamanki gibi yolculuktan ve şimdiye dek gelmiş olmaları gereken Antonio[9] ve Felix[10]'den konuşuldu. Papi ile tartışıldı ve onun Renan[11] ile Tania'yı getirmek üzere iki yolculuk daha yapması kararlaştırıldı. Evler ve depolar tasfiye edilecek, Sanchez'e 1000 pesoluk bir yardım yapılacak. Kamyonet onda kalacak, biz de ciplerden birini Tania'ya devredip ötekini alıkoyacağız. İş, silahlan taşımak için yapılacak yolculuğa kalıyor. Ona, göze batacak aktarmalardan kaçınılması için, bütün silahları aynı cipe doldurmasını emrettim. El Chino Küba'ya doğru yola çıktı; çok heyecanlı görünüyor, dönüşte buradan geçmeyi tasarlıyor. Coco, Camiri'den yiyecek getirmek için burada kaldı ve La Paz'a, Papi gilti. Tehlikeli birşey oldu: Valle Grande'dcn bir avcı ayak izlerimizi görmüş, Pombo'nun kaybettiği eldiven tekini bulmuş, ya da birini görmüş olabilir. Bu planlarımızı değiştirmemizi, artık çok dikkatli olmamızı gerektiriyor. Yarın Pombo, avlanmak için kurduğu tuzakları göstermek üzere Antonio ile çıkacak. İnti, bana, buraya gelir gelmez Küba'nın savaşımıza katılması konusunda tartışmalar açan ve Parti'nin bizimle birleşmemesi halinde bizlere katılmayacağını söyleyen öğrenci Carlos hakkındaki kuşkularını anlattı. Rodolfo, böyle şeylerin kötü yorumdan ileri geldiğini söyleyerek "cehenneme kadar yolu var," deyip çıktı.


12 Aralık
Bütün grubu toplayıp savaşın gerçeklerinden sözettim.(syfa 36) Tek elden yönetim ve disiplin üzerinde ısrarla durdum; değişik bir yol tutmak ve parti disiplinine karşı gelmekle yüklendikleri sorumluluğu bolivyalılara hatırlattım. Atamalar da yaptım: Joaquin'i[12] askeri şef yardımcılığına, Rolando ve İnti'yi komiserliğe, Alejandro'yu harekat şefliğine, Pombo'yu levazım şefliğine, İnti'yi maliyeye, Nato'yu ikmal ve silahlanmaya, Moro'yu geçici olarak tıbbi servise atadım. Rolando ve Braulio, Valle Grande avcısı tuzaklarını kuruncaya ya da Antonio ile keşfe çıkıncaya kadar rahat durmalarını gruba bildirmeye gittiler. Akşam döndüler, tuzak uzakta değilmiş. Avcıyı, bir şişe singani içirip sarhoş etmişler, adam, hayatından hoşnut olarak çıkıp gitmiş. Coco, Caranavi'den gerekli ikmalle döndü, ama Lagunillas'da onu görenler ve bu kadar çok şeyi birden aldığına şaşanlar olmuş.
Biraz sonra da Marcos ve Pombo döndüler. Marcos bir tahta parçası yontarken, kaşının üstünü yaralamış, iki dikiş altılar.


13 Aralık
Joaquin, Carlos ve Doktor, Rolando'yla Braulio'nun yanına gittiler. Pombo da onlara katıldı, ama aynı gün dönmek emriyle. Yolu kapattım ve nehre ulaşan başka bir yol açtırdım. Bu öyle başarılı oldu ki Pombo, Miguel ve Pacho dönüşte kaybolup aynı yoldan devam ettiler.
Apolinar, birkaç gün Viacha'da, evinde kalacak; konuştuk, ailesine bırakması için biraz para verdik, dilini tutması için de sıkı sıkı uyardık. Coco o akşam bizden ayrıldı, fakat saat 3'e doğru ıslık sesleri ve bir köpek havlaması duyulduğu için alarm verdik; meğer Coco ormanda yolunu kaybetmiş.


14 Aralık
Bugün de yeni bir şey yok. Valle Grandeli avcı daha önce söylenenin tersine dün kurduğu tuzağı görmek için gelmiş, eve uğradı. Kuşku uyandırmamak için Antonio'ya ormanda açtığımız yolu gösterip ordan geçirmesini, söyledik. (sayfa 37)


15 Aralık
Yeni birşey yok. İkinci kamp yerine kesin olarak yerleşmek için harekete geçmeye karar verdik (8 kişi).


16 Aralık
Pombo, Urbano, Turna, Alejandro, Moro, Arturo, İnti ve ben kesin olarak yerleşmek üzere bu sabah yüklenip yola çıktık. Yol üç saat sürdü. Rolando bizimle kaldı. Joaquin, Braulio, Carlos ve Doktor döndüler. Carlos iyi yürüyüşçü ve çalışkan. Moro'yla Turna, nehirde, koca balıkların kaynaştığı bir köşe bulup onyedi tane yakaladılar, doya doya yedik. Moro, balık tutayım derken elini yaralamış. Birinci mahzen bittiğinden, ikinciye uygun düşecek bir yer aradık ve faaliyeti yarın sabaha değin durdurmaya karar verdik. Moro ve İnti avlanmaya çıktılar, geceyi pusuda geçirecekler.


17 Aralık
Moro'yla İnti, olup olacağı bir yaban tavuskuşu avlamışlar. Biz, Turna, Rolando ve ben ikinci mahzeni kazmaya uğraşıyoruz, belki yarın biter. Arturo ve Pombo radyoyu kuracakları uygun bir yer aradılar ve sonra da, kötü durumda olan yolu açmaya koyuldular. Akşam yağmur yağmaya başladı sabaha kadar da dinmedi.


18 Aralık
Yağmur bütün gün sürdü, fakat biz mahzene devam ettik; dilediğimiz 2,5 metreye ulaşmamıza az kaldı. Radyo düzeneğini kurmak için tepeyi inceledik. Elverişli gibi görünüyor ama, bakalım uygulamada iyi sonuç verecek mi?


19 Aralık
Hava yine yağmurlu ve gezintiye çıkma isteği vermiyor, ama ll'e doğru Braulio'yla Nato geldi; nehir derin olmasına karşın, geçilebilirmiş. Tam çıkarken yerleşmeye gelen Marcos (sayfa 38) ve öncüleriyle karşılaştık. Yönetim onda kalacak. Olanaklarına göre üç-beş adam göndermesi emredildi. Yol üç saatten biraz fazla sürdü.
Geceyansına doğru Ricardo'yla Coco döndüler; beraberlerinde Antonio El Rubio (geçen perşembe biletleri alamamışlar) ile kesin olarak bize katılan Apolinar'ı da getirmişler. .Aynça bir kısım işleri çözümlemek için îvan da geldi.
Hemen hemen, uykusuz bir gece geçirdik.


20 Aralık
Bazı noktalar tartışıldı. Alejandro yönetimindeki ikinci kampta kalacak olan grup geldiğinde, bütün emirler verilmişti. Yol üstünde ateş edilerek vurulmuş ve ayağında bir kement bulunan bir av hayvanı gördüklerini söylediler. Joacjuin bir saat önce oradan geçmiş ama birşey görmemişti. Valle Grande avcısı hayvanı oraya dek sürüklemiş sonra bilemediğimiz bir nedenle kaçıp avı orada bırakmış olacak diye düşündük. Avcıyı yakalayıp getirmeleri için iki kişi gönderdik; arkalarına da bir bekçi taktık. Az sonra, av hayvanının epey zaman önce öldüğünü ve kurtlanmış olduğunu öğrendik, Joaquin de onu görmüş olduğunu hatırladı. Coco ile Loro, avcıyı yakalayıp getirdiler ve hayvanı gösterdiler. Birkaç gün önce vurmuş olduğunu, söyledi. Bu da böylece kapandı.
Coco'nun savsakladığı hâberalmadaki adamla bağlantı kurma işinin bir an önce yapılması ve Megia'nm İvania hâberalmadaki adam arasında bağlantı ajanı olması kararlaştırıldı. Adam, Megia, Sanchez, Tania ve daha seçilmemiş olan Parti temsilcileriyle sürekli bağlantı halinde olacak. Parti temsilcisinin Villamontes'den olması mümkün, ama bir bakalım. Manila'dan telgraf aldık. Monje'nin güneyden geleceğini bildiriyor.
Bir bağlantı sistemi düşündüler ama hoşuma gitmiyor, çünkü bu, arkadaşlarının, Monje'den kuşkulandıklarını açıkça gösteriyor.
Sabah l'de, Monje'nin La Paz'dan hareket edip etmediğini (sayfa 39) bize bildirecekler. İvan becerikli, ama pasaportu düzenli olmadığından birşey yapamıyor; ilk fırsatta bu belgeyi düzene sokmalı. Arkadaşların ellerini çabuk tutmaları için İvan'in Manila'ya yazı yazması da gerekiyor.
Tania talimat almak üzere gelecek; onu Buenos Aires'e göndermeyi düşünüyorum.
Sonunda Ricardo, İvan ve Coco'nun, Camiri'den uçakla gitmelerine, cipin burada kalmasına karar verildi. Döndükleri zaman Lagunillas'a telefon edip burada olduklarını bildirecekler; Jorge, akşam olumlu birşey olup olmadığım soracak ve haber getirecek. Saat 1'de La Paz'la bağlantı kuramadık. Şafakta Camiri'ye doğru yola çıktılar.


21 Aralık
El Loro, keşifçinin yaptığı planlan bana bırakmadığı için, Yaqui'ye dek yolun nasıl olduğunu bilmiyordum.
Sabah yola çıktık ve rahat bir yolculuk yaptık. Herşeyin ayın 24'üne değin tamamlanması gerek, çünkü o gün yortuyu kutlayacağız. Radyo gereçlerini taşımakta olan Pacho, Miguel, Benigno ve Camba'ya rastladık. Öğleden sonra saat 5'te Pacho ve Camba döndüler; gereçleri getirmediler, çok ağır oldukları için ormanda bir yere saklamışlar. Yarın beş kişi gidip getirecek. Mahzen tamamlandı, yarın da radyonunkine başlayacağız.



22 Aralık
Radyonun mahzenine başladık. Önce herşey iyi gitti, toprak yumuşaktı, ama biraz sonra, bir kaya tabakasıa rastladık, bu yüzden ilerleyemedik. Radyo takımını ağır olduğu halde oraya kadar taşıdılar, ama benzinimiz olmadığı için deneyemedik. Loro, kart göndermediğini, haberlerin sözlü olduğunu ve yarın gelip kendisi anlatacağını bildirdi. (sayfa 40)


23 Aralık
Pombo, Alejandro ve ben, soldaki toprak yığınından oluşan yüksekliği keşfe çıktık. Bir yol açmak gerekiyor, fakat olduğu gibi de kullanabileceğimizi sanıyoruz. Joaquin iki arkadaşıyla geldi. Loro gelemeyecekmiş, çünkü domuzun biri kaçmış ve onu aramaya çıkmış. Lagunillaslı'nın hangi yolu tuttuğundan daha haber alamadık.
Öğleden sonra domuz geldi. Hayvan besili ama, içkiler noksan. Loro böyle şeyleri beceremiyor.


24 Aralık
Noel geldi, sabahlayarak kutlayacağız. İçimizde ilk kez yolculuğa çıkanlar var, bunlar geç döndüler, ama sonunda hep biraraya geldik ve iyi eğlendik; hatta bazıları biraz kaçırdılar. Loro Lagunillaslı'nın yolculuğunun istenen sonucu vermediğini, ancak bir kroki elde ettiğini söyledi; o da çok belirsizmiş.


25 Aralık
Yine çalışmaya koyulduk, kampa dönmedik. Oraya, bolivyalı doktorun önerisi üzerine C-26 adını verdik. Marcos, Benigno ve El Camba sağdaki dolma araziye gittiler, gece geç vakit döndüler ve yoldan iki saat uzaklıkta kurak bir ova gördüklerini anlattılar; yarın oraya gidecekler. Camba hasta döndü. Miguel ve Pacho sol kısımda yanıltmaya yarayan birkaç yolla, radyonun mağarasına ulaşan bir yol açtılar. İnti, Antonio, Tuma ve ben radyo mahzenine devam ettik; zor ilerliyor, çünkü arazi taşlık. Artçılar kamp yerlerini kendileri düzenliyor ve nehrin iki ucuna hakim bir noktada bir gözetleme yeri yapıyorlar; seçtikleri yer çok iyi.


26 Aralık
İnti ile Carlos, haritada Yaki diye gösterilen yere değin keşfe çıktılar; iki gün sürecek bir yolculuk. Rolando, Alejandro ve Pombo, çok zor ilerleyen mahzen işinde çalıştılar. Pacho'yla ben, Miguel'in yaptığı yolu görmeye gittik, dolma (sayfa 41) topraktan oluşan yere giden yolu açma çalışmasını sürdürmeye değmez. Mahzene uzanan yol fena değil ve bulunması da zor. İki engerek yılanı öldürdük, bir tane de dün öldürmüştük. Galiba çevrede çok var. Turna, Arturo, El Rubio ve An-tonio ava çıktılar, Braulio ve Nato öbür kampta nöbetçi kaldılar. Loro'nun arabasının döndüğünü anlattılar ve Monje'nin geldiğini bildiren bir yazı getirdiler. Marcos, Miguel ve Benigno, dolma toprak yolu genişletmeye gittiler, akşam da dönmediler.


27 Aralık
Marcos'u bulmak için Turna ile yola çıktık; sol kıyıdan doğuya doğru inen bir sel çukuruna kadar ikibuçuk saat yürüdük; izleri sürerek dik bir yokuştan indik. Bu yol bizi kampa götürür sanmıştım, ama boş yere saatlerce yürüdük. Saat 5'ten sonra birinci kamp yerinden 5 km uzaklıkta, Nacahuasu'ya vardık, saat 7'de de kampımıza. Marcos'un geceyi orada geçirdiğini öğrendik. Marcos'la yanındakilerin izleyeceği yolu tahmin ettim, ama kimseye birşey söylemedim. Cipi harap durumda bulduk. Loro, yedekparça aramak için Camiri'ye gitmişti. Nato'ya bakılırsa, direksiyonda uyuya kalmış.


28 Aralık
Urbano ve Antonio beni arıyorlarmış; biz kampa gitmek üzere çıkarken vardılar, Marcos ve Miguel, dolma topraktan yapılmış setten kampa uzanacak yolu yapmaya gittiler. Daha gelmediler. Benigno ve Pombo, beni aramaya çıkmışlar ve tam yolumuzu izlemişler. Kampa vardığımda Marcos ile Miguel'e rastladım; kampa dönememiş ve geceyi dışarda geçirmişler; Miguel bana gösterilen davranıştan yakındı. Yakınma temelde Joaquin, Alejandro ve doktora yöneltiliyordu galiba. İnti ile Carlos döndüler, kimseye rastlayamamışlar. Yalnızca boş. bir ev varmış. Haritada Yaki diye gösterilen yerin burası olmadığı kanısına varmışlar. (sayfa 42)


29 Aralık
Marcos, Miguel, Alejandro ve ben, durumu daha iyi kavramak için çıplak tepeye gittik. Burası Pampa del Tigre'nin başlangıcı olsa gerek. Yaklaşık 1500 metre yükseklikte bulunan, dorukları çıplak ve eşit yükseklikte sıradağlar. Bu dağlar, Nacahuasu'ya doğru bir eğri çizdiğinden, soldaki toprak seti dinamitle yıkmak gerekiyor.İndik ve kampa biri yirmi geçe vardık, malzemeleri taşımak için 8 kişi gönderildi ama, yine de hepsini getiremediler. El Rubio ile doktor, Braulio ve Nato'nun yerini aldılar, bu sonuncusu gelmeden önce yeni bir yol yaptı, bu yol, birkaç taşla dere üzerinden ve ormandan geçiyor: çakıllı olduğu için ayak izi bırakma tehlikesi yok. Mahzen için çalışılmadı. Loro, Camiri'ye gitmek üzere yola çıktı.


30 Aralık
Yağan yağmurla ırmak kabarmış olduğu halde, birinci kampı tasfiye etmek için 4 kişi yola çıktı; arkamızda kuşku uyandıracak hiçbir şey bırakmadık.Dışardan haber gelmedi. Altı kişi, iki kez mahzene gittiler ve saklanacak ne var ne yok oraya taşıdılar. Çamur henüz çok yumuşak olduğu için fırının yapımı bitmedi.


31 Aralık
Saat 7.30'da doktor, Monje'nin geldiğini haber verdi. İnti, Turna, Urbano ve Arturo ile gittim. Karşılaşma dostça, fakat gergin oldu, çünkü benim soramadığım fakat onun cevaplandırması gereken bir soru vardı: "Ne istiyorsun?" Yanında, Pan Divino[13], talimat almaya gelen Tania ile artık bizimle kalacak olan Ricardo vardı.
Monje ile önce şundan bundan konuşmaya başladık, fakat sözü çabucak asıl soruna getirdi. Üç temel şart koşuyor:
1) Parti yönetiminden çekilecek; ama hiç olmazsa Parti'nin tarafsız kalmasını ve kadrosundan bazı kimselerin ayrılıp dövüşe katılmasını sağlayacak. (sayfa 43)
2) Bolivya toprakları üzerinde sürdürülen devrim mücadelesinde, siyasi-askeri yönetim ona verilecek.
3) Kurtuluş hareketlerini desteklemelerini sağlamak için Güney Amerika partileriyle bağlantı kuracak (örnek olarak, Douglas Bravo'yu gösterdi).
Parti sekreteri olarak, birinci nokta kendi bileceği işti. Ama tutumunu çok hatalı bulduğumu da söyledim. Kararsız ve uzlaşmacı. Nedense tarihin, sakat bir tutum olarak mahkum edeceği bir rolü oynamakta direniyor, zaman beni haklı çıkaracak.
Üçüncü noktada, sakınca görmüyorum. Girişimde bulunabilir, fakat başarısızlıkla sonuçlanacağı kesin. Codovila'dan Douglas Bravo'yu desteklemesini istemek, kendi öz partisinde çıkacak bir ayaklanmayı körüklemeyi istemekle birdi. Zaman, burada da hükmünü verecek.
İkinci noktaya gelince: bunu hiçbir zaman kabul edemezdim. Askeri şef bendim ve bu konuda tartışmaya giremezdim. Bu noktada takıldık, tartışma çıkmaza girdi,
Düşünmesine ve konuyu bolivyalı arkadaşlarla da konuşmasına karar verdik. Yeni kamp yerine gittik. Orada bütün arkadaşlarla konuştu. Ve onları bizimle kalmakla, Parti'yi desteklemek arasında bir seçim yapmaya çağırdı; hepsi de kaldılar, galiba buna üzüldü.
Öğleyin şerefe kadeh kaldırdık. O günün tarihi önemine işaret etti. Ben, bu sözlerden yararlanarak bu anı, Murillo'nun yeni bir kıta devrimi çağrısı olarak gösterdim ve devrim karşısında hayatlarımızın hiçbir değeri olmadığını, söyledim.
Fidel, bana ilişikteki mesajı gönderdi.

AYIN ANALİZİ
Kübalılar grubu başarıyla tamamlandı; adamların morali yerinde, yalnız ufak tefek sorunlar kaldı. Bolivyalıların sayısı az, ama nitelik olarak iyi. Monje'nin tutumu, gerillanın gelişimini geciktirebilir, ama öbür yandan yararlı da olabilir: Beni politik ödünlerden kurtarır. Şimdi yapacağımız şey, başka Bolivyalıları da gelmesini beklemek. Guevara ile Mauricio[14] ve Jozami adlı Arjantinlilerle görüşmek. (sayfa 44)


-3-
OCAK 1967


1 Ocak
Bu sabah, Monje, benimle tartışmaya girişmeden, yola çıkacağını ve 8 Ocak'ta Parti yönetiminden istifa edeceğini bildirdi. Görevinin bittiği kanısındaymış. Asılmaya gider gibi gitti. Öyle sanıyorum ki, Coco'dan, stratejiyle ilgili konularda kararımın kesin olduğunu öğrenmiş. Demek ki, bizimle hesabı kesmek için bu nokta üzerinde bile bile durdu. Çünkü söyledikleri tutarsız.
Öğleden sonra herkesi toplayıp Monje'nin tutumunu anlattım: Devrimci savaşa katılmak isteyen herkesle işbirliği yapacağımızı söyledim ve ilerde bolivyalıların güç anlar, kaygılı günler yaşayacaklarını haber verdim. Sorunları hep birlikte ve komiserlerle tartışarak çözümleyeceğiz.
Mauricio ve Jozami ile görüşmek ve onları buraya çağırmak için Tania'nın Arjantin'e yapacağı yolculuk konusunda açıklamalarda bulundum. Sanchez'le, ona ne gibi görevler düşeceğini saptadık ve Rodolfo, Loyola ve Humberto'yu şimdilik La Paz'da bırakmaya karar verdik. Camiri'de Loyola'nın bir kızkardeşi ve Santa Cruz'da Calvimonte var. Mito, (sayfa 45) yerleşecek yer bulmak için Sucre bölgesine bir yolculuk yapacak. Loyola mali işleri denetlemekle yükümlü olacağı için ona 80.000 peso gönderilecek. Bundan 20.000'i, kamyon satınalması için, Calvimonte'ye verilecek. Sanchez bir görüşme sağlamak için Guevara ile bağlantı kuracak. Coco, Carlos'un kardeşiyle görüşmek ve Havana'dan gelecek üç kişiyi evinde barındırmasını söylemek üzere Santa Cruz'a gidecek. Fidel'e, belgelerde C ZO No 2 diye gösterilen mesajı yazdım.


2 Ocak.
Bütün sabahı mektubu şifrelemekte geçirdik. Çocuklar (Sanchez, Coco ve Tania), Fidel'in radyodaki konuşmasını dinledikten sonra, akşamüstüne doğru yola çıktılar. Fidel bizlerden öyle sözetti ki, bizleri davaya daha da bağladı, daha fazlası olabilirse, tabii.
Kampta yalnız mahzen işiyle uğraştık, öbürleri de birinci kampta kalan öteberiyi almaya gittiler. Marcos, Miguel ve Benigno kuzeye doğru keşfe çıktılar. İnti ve Carlos, meskun yerlere varıncaya dek Nacahuasu'yu taradılar ve herhalde Yaki'ye kadar gittiler. Joaquin ve doktor Yaki'yi keşfe gidecek ve kaynağına doğru meskun yerlere kadar tarayacaklar. Bu işleri yapmaları için kendilerine beş gün verildi.
Kamptakiler, Loro'nun Monje'den ayrıldıktan sonra geri dönmediği haberini getirdi.


3 Ocak
Mahzende tavan yapmaya uğraşıyoruz ama başaramıyoruz, bu iş yarın bitmeli. Öteberiyi almaya iki kişi gitti; bunlar herkesin dün gece yola çıkmış olduğu haberiyle döndüler. Geri kalan arkadaşlar mutfağın tavanını yapmaya uğraştılar. Sonunda bu iş de bitti.


6 Ocak
Sabahleyin Marcos, Joaquin, Alejandro, İnti ve ben çıplak tepeye gittik. Orada şöyle bir karar aldım; Marcos, Camba ve Pacho kimseye görünmeden Nacaheasu'ya sağdan ulaşmaya (sayfa 46) çalışacaklar. Miguel, Braulio ve Aniceto toprak sette bir geçit arayıp ana yolu açacaklar; Joaquin, Benigno ve İnti, Frias'a doğru bir geçit arayacaklar. Bu ırmağın akışı, haritaya göre Nacahuasu'nunkine paralel olup Pampa del Tigre olduğunu sandığımız vadinin karşı yönünde.
Öğleden sonra Loro, 2000 peso'ya satınaldığı iki katırla çıkageldi; iyi alış-veriş, yumuşakbaşlı ve güçlü hayvanlar. Loro'nun yarın yola çıkabilmesi için Braulio ve Pacho'yu birini gönderip çağırttık. Carlos ve Doktor onların yerlerini aldılar.
Dersten sonra gerillanın nitelikleri ve sıkı bir disiplinin önemine değinen birkaç söz söyledim ve yüklendiğimiz görevin, herşeyden önce örnek sayılmaya değer çelikten bir çekirdek meydana getirmek olduğunu anlattım. Söz buraya gelmişken, ilerisi için zorunlu olan incelemelerin yapılmasına da değindim. Sonra sorumlu kişileri, Joaquin, Marcos, Alejandro, İnti, Rolando, Pombo, Doktor, Nato ve Ricardo'yu topladım. Marcos'un sürekli olarak tekrarlanan hataları yüzünden, kendime yardımcı olarak Joaquin'i seçtiğimi anlattım. Yılbaşında Joaquin'in Miguel'le olan çatışmasındaki tutumunu eleştirdim. Sonra, örgütümüzü daha yetkin bir duruma getirmek için neler yapmamız gerektiğini saydım. Daha sonra da Ricardo, Tania'nın önünde, İvan'la olan tartışmasını anlattı. Ağız kavgası etmişler ve Ricardo, İvan'a cipten inmesini söylemiş. Arkadaşlar arasındaki bu çirkin olaylar çalışmamızı bozuyor.


7 Ocak
Keşifçiler yola çıktılar. "Gondola"[15] yalnızca Alejandro ve Nato'dan kurulu, ötekiler içerdeki işlerle uğraşıyorlar, radyo takımını ve Arturo'nun bütün eşyalarını getirdiler; mahzene bir tavan daha yaptılar. Derenin üzerinde küçük'bir köprü kurarak su kuyularını düzelttiler. (sayfa 47)


10 Ocak
Eski kampın bekçileri değiştirildi, Carlos ve Doktor'un yerini Rubio ve Apolinar aldı. Irmak alçalmaya başladı, ama hâlâ kabarık. Loro, Santa Cruz'a gitti ve daha dönmedi.
Doktor (Moro), Turna, kamp değiştirmek için kalacak olan Antonio ve ben, Pampa del Tigre'ye çıktık. Orada Antonio'ya yarın, kampımızın batısında bulunması gereken bir dereyi arama görevi verdim, bu konuda bildiklerimi anlattım. Sonra Marcos'un eskiden kullandığı yola çıkmaya çalıştık ve kolayca ulaştık. Karanlık basarken, keşifçilerden altısı döndü. Miguel'le Braulio ve Aniceto, Joaquin'le Benigno ve İnti.
Miguel ve Braulio tümseği aşan ırmağa doğru bir çıkış yolu bulmuşlar ve Nacahuasu olduğu anlaşılan bir başka ırmağa varmışlar. Joaquin, Frias olması gereken ırmak boyunca inmiş. Ama iki grubun da aynı ırmak boyunca gitmiş olması olası, eğer öyleyse elimizdeki haritalar çok kötü demektir, çünkü iki ırmağın birbirlerinden bir dağla ayrıldıkları ve Grande'ye ayrı ayrı döküldükleri işaret edilmiş. Marcos daha dönmedi.
Havana'dan bir mesaj aldık; El Chino, doktor ve radyo teknisyeni ayın 12'sinde, Rea ise ayın 14'ünde yola çıkacaklarmış. Öteki arkadaşlar hakkında bilgi verilmemiş.


11 Ocak
Antonio, Carlos ve Arturo ile ilerideki akarsuya doğru keşfe çıktı, akşamüstü geri döndü. İşe yarar tek bilgi, derenin mera karşısındaki avlandığımız yerden Nacahuasu'ya döküldüğü.
Alejandro ve Pombo, Arturo'nun mahzeninde haritaları tamamlamaya uğraşıyorlar; kitaplarımın ıslandığını gelip haber verdiler, birkaç tanesi bozulmuş, radyo ve telsiz aygıtları ıslanmış ve paslanmış. Bundan önce iki radyonun daha bozulmuş olduğunu buna eklersek, Arturo nun yetenekleri hakkında hazin bir tablo çıkar ortaya. (sayfa 48)
Marcos akşam üzeri döndü. Nacahuasu'ya çok gerilerden varmış ve ırmağın, Frias olduğunu sandığımız ırmakla birleştiği noktaya bile ulaşamamış. Ne haritalara, ne de bu ikinci ırmak hakkındaki kanılarımıza güvenebilirim.
Aniceto ve Pedro yönetiminde Kechua dilini incelemeye başladık.
"Boro"[16] günü. Marcos, Carlos, Pombo, Antonio, Moro ve Joaquin'deki ısırıklardan kurtçuklar çıkardık.


12 Ocak
"Gondola" yi, kalanları da getirmesi için yolladık. Loro daha gelmedi. Irmağımızın vadilerini tırmanma denemeleri yaptık. Yamaçlardan dolaşmamız iki saat, doğrudan tepeye tırmanmamız yalnızca 7 dakika sürdü; bu durumdan savunmada yararlanmalıyız.
Joaquin, geçen günkü toplantıda yaptığım imalardan ötürü Marcos'un gücendiğini söyledi. Onunla bu konuda konuşmalıyım.


13 Ocak
Marcos'la konuştum. Bolivyalıların önünde eleştirilmiş olmaktan yakındı. Gerekçelerinin hiçbir temeli yok. Heyecanlılığı dikkat çekici. Gerisi belirsiz.
Alejandro'nun kendisini küçük düşürücü sözler söylediğimi ileri sürdü. Konuyu, bu kişiyle birlikte konuşarak aydınlattık; alaylı bir sözü büyüttüğü anlaşılıyor. Marcos biraz duruldu.
İnti ve Moro ava çıktılar, ama elleri boş döndüler.
Katırların ulaşabileceği yere bir mahzen kazmak için ekipler yola çıktılar, ama birşey yapamadılar; bunun üzerine topraktan bir kulübecik yapmaya karar verildi.
Alejandro ve Pombo kampın girişini savunma konusunu incelediler ve siper yerlerini belirlediler, işlerini yarın da sürdürecekler. (sayfa 49)
El Rubio ve Apolinar döndüler, eski kampa Braulio ile Pacho gittiler. Loro'dan haber yok.


14 Ocak
Marcos, Benigno dışındaki öncüleriyle toprak kulübe yapmak için ırmağa indi. Akşam dönmesi gerekirken yağmur yüzünden, işini bitiremeden geldi.
Joaquin'in yönetiminde bir grup siperlere başladı. Moro, İnti, Urbano ve ben, ırmağın sağında tümseğin üzerindeki mevkimizi çevreleyecek bir yol açmak için çıktık. Fakat yanlış yoldan gittik ve tehlikeli uçurumları aşmamız gerekti. Öğleyin yağmur başladı ve çalışmalar durdu.
Loro'dan haber yok.


15 Ocak
Kentteki kadroya verilecek talimatı kaleme almak için kampta kaldım. Pazar olduğu için yarım gün çalıştık. Marcos ve öncüler toprak kulübenin, artçılar ve merkezdekıler siperlerin yapımını sürdürdüler, Ricardo, Urbano ve Antonio ise dünkü yolu düzeltmekle uğraştılar, başaramadılar, çünkü ırmağa bakan vadi ile tümsek arasında sivri bir kayalık var.
Eski kampa gitmedik.


16 Ocak
Siper işi sürdürüldü, ama hâlâ tamamlanmadı. Marcos işini bitirdi sayılır, oldukça iyi bir kulübe yaptı. Doktor ve Carlos, Braulio ve Pedro'nun yerini almaya gittiler. Geldiklerinde Loro'nun dönmüş olduğu haberini getirdiler, katırlarla geldiğini ve Aniceto onu karşılamaya gittiği halde, daha kimseye görünmediğini söylediler.
Alejandro'da sıtma belirtileri başladı. (sayfa 50)


17 Ocak
Durgun bir gün. Birinci hattın siperleri ve küçük toprak barınak bitti.
El Loro yolculukta neler yaptığını anlattı. Neden gittiğini sordum, bu yolculuğu öngörülmüş saydığını anlattı ve orada bir kadına gittiğini itiraf etti. Katır için koşum getirmiş ama onu, ırmak yatağından geçirememiş.
Coco'dan haber çıkmıyor. Kaygı verici olmaya başladı.


18 Ocak
Güneş, bulutlar arasından yükseldi. Siperleri denetlemeye gitmedim. Urbano, Nato, Doktor (Moro) İnti, Aniceto ve Braulio bir "gondola" oluşturdu. Alejandro kendini pek iyi hissetmediğinden çalışmadı.
Yağmur gecikmedi ve şiddetli yağdı. Loro bu sağanakta koştu geldi, Arganaraz'm Antonio ile konuştuğunu ve çok şeyin farkında olduğunu haber verdi. Kokain de dahil, herşeyde bizlerle işbirliği yapmayı önermiş. Böylece, başka şeyden de kuşkulandığını açıklamış oluyordu. Loro'ya, herhangibir açıklama yapmadan, anlaşmasını emrettim. İşi, cipiyle öteberi taşımak olacaktı. Bize ihanet ettiği takdirde ölümle tehdit etmesini de söyledim. Yağmur yüzünden, ırmak yolunu kesmesin diye Loro hemen yola çıktı.
Saat 8'de "gondola" hâlâ görünmeyince onlara ayırdığımız yemekleri de yiyebileceklerini söyledim; hemen yuttular. Braulio ve Nato birkaç dakika sonra geldiler ve kabaran suların yollarını kestiğini, yola devam edeyim derken İnti'nin suya düştüğünü, tüfeğini kaybettiğini, şimdi de yara yerlerinin sızladığını anlattı. Ötekiler geceyi orada geçirmeye karar vermişler; dönünceye dek onların da çekmediği kalmamış.


19 Ocak
Gün, kampın savunması ve düzenlenmesi gibi herzamanki işlerle başladı. Miguel, sıtma olduğu hemen anlaşılan ateş (sayfa 51) ve öteki belirtilerle yattı. Bende de, bütün gün bir kırıklık vardı, fakat hastalık belirtisi henüz yok.
Saat sabahın 8',inde geciken dört kişi, bolca tatlı mısırla (choclo) geldiler. Geceyi bir ateş başında çömelerek geçirmişler. Tüfeği bulabilmemiz için ırmağın alçalmasını bekleyeceğiz.
Saat 4 sularında, öbür kampta nöbeti devralmak üzere Rubio ve Pedro gittikten sonra Doktor geldi ve öbür kampa polis geldiğini bildirdi. Teğmen Fernandez ve dört sivil polis, kiraladıkları bir ciple kokain yapımevini aramaya gelmişler. Yalnız evi aramışlar ve dikkatleri lambalarımız için aldığımız ve mahzene götürmediğimiz karbür gibi şeylere takılmış. Loro'nun tabancasını almışlar, fakat mavzeri ve 22'liği bırakmışlar. Arganaraz'ın 22'liğini de, Loro'nun bunu görmesini sağlayacak biçimde almışlar; gitmeden önce de, herşeyin farkında olduklarını ve bizleri gözetlediklerini söylemişler. Teğmen Fernandez, tabanca için, El Loro Camiri'den geçerken, "ses çıkarmadan gelip beni görsün ve istesin" demiş, "Brezilyalı" hakkında bilgi almaya çalışmış.
El Loro'ya, Valle Grande'lilere ve Arganaraz'a gözdağı vermesini emrettim; çünkü bu casusluk, bu gammazlık ancak onların işi olabilir. Ayrıca tabancasını islemek bahanesiyle de Camiri'ye gitmesini ve Coco'yu bulmaya çalışmasını istedim (Coco'yu yakalamış olmalarından korkuyorum); artık olanaklar elverdiğince ormanda yaşamaları gerekiyor.


20 Ocak
Mevzileri denetledim ve dün gece anlatılan planın uygulanması için gerekli emirleri yazdırdım. Plan, ırmağa yakın bir kesimin en seri biçimde savunulması temeline dayanıyordu. Bu bölge, artçıların bulunduğu yerle birleşen ve öncülerden bazılarıyla birlikte, ırmağa paralel yollardan saldırıya geçilmesini sağlayan öteki bölgeyle bağlantılı.
Birkaç deneme yapmaya niyetliydik, fakat birinci kampta durum gittikçe kötüleşiyor. Durmadan etrafa ateş eden eli (sayfa 52) M-2'li bir gringo belirmiş; Arganaraz'ın "arkadaşı" imiş ve onun evine on günlüğüne misafirliğe gelmiş. Keşif grupları gönderecek ve kampı Arganaraz'ın evinin yakınına taşıyacağız. Ama, biz bölgeden uzaklaşmadan önce birşey patlak verirse, neler yapabileceğimizi de göstereceğiz. Miguel'in ateşi hâlâ düşmedi.


21 Ocak
Ufak bir çarpışma denemesi yaptık, aksaklıklar var ama genellikle iyi, en zayıf noktamız, geri çekilme, buna biraz çalışmalıyız.
Daha sonra, gruplar görevlerine döndüler; Braulio ile gidenler batıya doğru ırmağa paralel bir yol açacaklar, Rolando ile gidenler aynı işi doğuya doğru yapacaklar. Pacho bir dinlenme merkezi kurmayı denemek için çıplak tepeye, Marcos ve Aniceto da, Arganaraz'ı gerektiği gibi gözetleyebileceğimiz bir yol bulmaya gittiler. Marcos'dan başka herkes saat 2 de dönmüş olmalıydı. Yollar tamamlandı, ulaşım da sağladı. Marcos erken döndü, yağmur görüşü engelliyormuş.
Pedro ile Coco, Benjamin, Eusebio ve Waller adlı üç yeni gönüllüyle döndüler. Birincisi Küba'dan geliyor ve silah bilgisi olduğundan öncü güce girecek, öbür ikisi artçı güce. Mario Monje bu üç kübalıyla görüşmüş ve gerilla birliğine katılmaktan vazgeçirmeye çalışmış. Monje, parti yöneticiliğinden istifa etmek şöyle dursun, üstelik Fidel'e, ilişikteki belge D-IV'ü göndermiş. Tania'dan yola çıktığına ve İvan'ın hasta olduğuna ilişkin iki satır aldım. İvan da yazmış (İlişikte D-V).
Akşam, bütün grubu topladım ve belgeyi okudum; a ve b noktalarındaki hatalara işaret ederek bazı eleştiriler de yaptım. Etkili oldu sanırım. Yeni gelen üç kişiden ikisi güçlü kuvvetli ve aklı başında kimselere benziyor. En gençleri sağlıklı bir köylü. (sayfa 53)


22 Ocak
Onüç kişilik bir "gondola", Pedro ve El Rubio'dan nöbeti almaya giden Braulio ve Walter'le birlikte yola çıktı. Öğleden sonra döndüler, ama hepsini taşıyamamışlar. Orada herşey yolunda gidiyormuş. Dönüşte El Rubio düşmüş; tehlikeli sonuçlan olmadı, ama görülecek şeymiş.
Fidel'e durumu anlatmak ve posta kutusunun işleyişini denetlemek için belge 3'ü yazdım. Ayın 25'inde Camiri'deki randevusuna gelirse, bunu Guevara ile La Paz'a gönderirim.
Kent kadroları (D-III) için yazılı talimat düzenledim. Herkes eşya taşıdığından kampta çalışma yapılamıyordu. Miguel'in durumu düzeliyor, ama bu kez Carlos'un ateşi yükseldi. Bugün iki yaban tavuskuşu avladık; bir hayvancık daha tuzağa düşmüş, ama tuzak onun ayağını kırdığından kurtulup kaçmış.


23 Ocak
Kamptaki işler ve yapılması gerekli birkaç keşif bölüşüldü: İnti ve Rolando, gerektiği zaman Doktor'un bir yaralıyla gizlenmesine elverişli bir sığınak aramaya koyuldular. Marcos, Urbano ve ben, Arganaraz'ın evini gözetlememize yarayacak bir yer bulmak için karşıki tepeyi incelemeye gittik. Oldukça iyi bir yer bulduk.
Carlos'un hâlâ ateşi var, tipik sıtma.


24 Ocak
"Gondola" yedi kişi olarak yola çıktı; eşya ve mısır alıp erkenden döndü; bu kez ıslanan Joaquin olmuş ve tüfeğini kaybetmiş, ama sonra bulmuş. Loro döndü ve saklandı bile. Coco ve Antonio hâlâ dışardalar. Yarın ya da öbür gün Guevara ile geleceklermiş.
Mevzilerimizi savunmak zorunda kaldığımızda, düşman askerlerini kuşatmamıza yarayacak yollardan birini onardık. Akşam da, geçen gün yaptığımız tatbikatı gözden geçirdik ve yanlışlarımızı düzelttik. (sayfa 54)


25 Ocak
Bize saldıracak olanların arkamıza ulaşacağı yolu incelemek için Marcos'la yola çıktık. Oraya ancak bir saatte varabildik, fakat yer çok iyi.
Aniceto ve Benjamin, vadideki Arganaraz'ın evine hakim olan tepedeki iletişim merkezini denemek için çıktılar, fakat yollarını kaybettiler. Bu yüzden iletişim sağlanamadı; bir daha denemeli. Öteberimizi koymak için bir mahzen daha kazmaya başladık. Loro geldi, öncülere katıldı. Arganaraz'la konuşmuş ve kendisine söylediklerimi tekrarlamış. Adam, Valle Grandeliyi bizi gözetlemesi için gönderdiğini kabullenmiş, fakat bizi ele verenin kendisi olduğunu inkar etmiş. Coco, Alganaraz'ın casus olarak gönderdiği Valle Grande'liyi kovdu. Manila'dan mesaj aldık, mektup ulaşmış; Kolle oraya gidecekmiş, Simon Reyes onu orada bekliyormuş. Fidel, onları dinleyeceğini, fakat sert davranacağını bildiriyor.


26 Ocak
İkinci mahzeni kazmaya daha yeni başlamıştık, Guevara ile Loyola'nın geldiğini haber verdiler. Saat 12.00'de oraya ulaştık. Bizi bekledikleri orta kamptaki ufak eve gittik.
Guevara'ya şartlarımı açıkladım: Grubun dağıtılması, rütbe zihniyetinin kaldırılması, henüz bir siyasi örgüt bulunmadığından, ulusal ya da uluslararası görüş ayrılıkları etrafında hertürlü polemikten kaçınılması. Herşeyi gösterişsizce kabul etti. Böylece bolivyalılarla soğuk bir başlangıçtan sonra dostça bir ilişki kuruldu.
Loyola'yı beğendim. Genç ve tatlı bir kız. Ama onda büyük bir kararlılık seziliyor. Gençlik kolundan atılmak üzere, ama şimdilik istifa etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kadro hakkında ona talimat ve bir de belge verdim; bundan başka, 70.000 pesoya ulaşan harcamaları da ödedim. Bundan böyle para konusunda dikkatli olmalıyız.
Örgüt ağının şefliğine Dr. Paraja'yı getireceğiz, Rodolfo da 15 gün sonra bize katılacak. (sayfa 55)
İvan'a bir mektup (D-VI) ve talimat gönderdim.
Coco'ya, cipi satmasını, ama buna karşın çiftlikle ilişki kurmasını emrettim. Saat 7'ye doğru, karanlık basarken ayrıldık. Sabahleyin yola çıkacaklar ve Guevara 14 Şubatta bize katılmaya gelen dört kişilik grupla birlikte dönecek. Bazı bağlantılar kurması gerektiği için daha önce gelemezmiş. Şimdi yortu olduğundan adamları da bulamazmış.
Daha güçlü radyo vericileri gönderilecekmiş.

27 Ocak
Ne var, ne yok hepsinin taşınması için kalabalık bir "gondola" gönderdik, fakat hâlâ birşeyler kalmış. Coco ve habercilerin gece yola çıkmaları gerekti. Onlar Camiri'de kalacaklar ve Coco, şubatın 15'inden sonra cipi satmak üzere Santa Cruz'a gidecek.
Mahzeni kazmayı sürdürdük. Vahşi bir hayvan tuzağa yakalandı. Yolculuk için kumanya hazırladık. Coco döndükten sonra yola çıkmayı düşünüyoruz.


28 Ocak
"Gondola" eski kampı boşaltmaya uğraşıyor. Valle Grandeli'yi mısır tarlalarında dolaşırken görmüşler, fakat kaçmış. Çiftlik hakkında bir karara varmamız gerektiği artık anlaşılıyor.
Yiyecek ve cephane ikmali tamamlandı sayılır: on günlük bir yola yetecek kadar, Yolculuğun tarihini de belirledik: Coco'nun dönüşünden bir ya da iki gün sonra ya da 2 Şubatta.


29 Ocak
Aşçı, avcı ve nöbetçilerden başka herkes için aylak birgün.
Öğleden sonra Coco geldi. Santa Cruz'a değil Camiri'ye gitmiş. Loyola La Paz'a uçakla, Moises de otobüsle Sucre'ye (sayfa 56) hareket etmişler. Pazarı bağlantı günü olarak kararlaştırmışlar.
Bu durumda 1 Şubatta yola çıkacağız.


30 Ocak
Oniki kişilik "gondola" mız bol yiyecek getirdi; geride beş kişinin taşıyabileceği kadar yük kalmış. Birşey avlayamadık.
Öteberimizi koyacağımız mahzen bitti, ama hiç de iyi olmadı.


31 Ocak
Kampta son gün. "Gondola" eski kampı boşalttı ve nöbetçiler de çekildiler. Antonio, Nato, Camba ve Arturo burada kalacaklar. Talimat şöyle; en geç her üç günde bir ilişki kurulacak; dört kişi bir arada oldukça, en az iki kişi silah taşıyacak ve her an tetikte beklenecek; yeni gelenler olursa talimata uygun eğitilecekler, ama zorunlu olandan fazla şey öğrenmeyecekler; kampta özel öteberi bulundurulmayacak ve bütün silahlar kılıflara sarılıp ormanda bir yere saklanacak; paralar sürekli olarak kampta ve birinin üstünde kalacak; yollar ve civar ırmaklardaki keşifler sürdürülecek. Ani bir çekilme durumunda, Antonio ile Arturo, Arturo'nun kazdığı mahzene gidecekler; Nato ve Camba ırmak tarafından gerileyecekler ve içlerinden biri yarın kararlaştıracağımız yere durumu açıklayıcı bir haber bırakacak. Sayıları 'dördü aşarsa, birkaçı yedek mahzenle ilgilenecek.
Herkesi toplayıp konuştum ve yürüyüşle ilgili son emirlerimi, Coco'ya da son talimatı verdim (D-VII).


AYIN ANALİZİ
Beklemiyor değildim, Monje'nin tutumu baştan beri yan çizmek oldu, sonra da ihanet etti.
Parti bize karşı silahlı adamlarını hazırlıyor, bense bu işin nereye varacağını henüz bilmiyorum. Ama bu bizi durdurmaz; (sayfa 57) hatta eninde sonunda yararlı bile olabilir. (Bundan hemen hemen eminim). Az ya da çok bir iç mücadele geçirseler bile en dürüstleri ve en yüreklileri bizimle olacaklar.
Su ana kadar Guevara iyi davrandı. O ve adamlarının bundan sonraki tulumlarını zaman gösterecek.
Tania gitti. Ondan da, arjantinlilerden de bir haber çıkmadı. Gerilla sayılabilecek aşama şimdi başlıyor. Birliğimizi deneyeceğiz. Bakalım ilerde ne sonuç verir ve Bolivya devrimi nereye varır.
Öngörülen şeylerden en güç başarılanı bolivyalı savaşçıları bize çekmek oldu. (sayfa 58)


-4-
ŞUBAT 1967


1 Şubat
İlk aşama tamamlandı. Arkadaşlar biraz yorgun düştüler, ama yolculuğumuz tümüyle iyi geçti. Antonio ve Nato haberleşme işaretlerini saptamak için bizimle yukarıya kadar geldiler. Benim ve yine sıtma krizleri geçiren Moro'nun sırt çantalarımızı taşımaya yardım ettiler.
Yolun yakınındaki ağacın altına, bir şişenin içine oturtulan bir alarm sistemi yerleştirdik.
Artçı Joaquin, sırt çantasının yükü altında suratını ekşitip duruyor ve grubun geç kalmasına sebep oluyordu.


2 Şubat
Yorucu ve sıkıntılı bir gün. Doktor yürüyüşü geciktirdi. Zaten hız genellikle düşüktü. Saat 4'te su bulunan son yere varıyor ve kamp yapıyoruz. Öncüler (Frias olduğunu sandığımız) ırmağa gitme emrini aldılar. Fakat ağır ilerliyorlar. Bütün gece yağmur yağdı. (sayfa 59)


3 Şubat
Şafakta yağmur başladı. Bu yüzden yola 8'de çıktık. O sırada Aniceto elinde bir halatla geldi ve zor geçitlerde bize yardım etti. Biraz sonra yine yağmur başladı. Dereye saat 10'da sırılsıklam vardık. Bu günlük bu kadarla yetindik. Bu dere, Frias olamaz. Haritada gösterilmemiş bir akarsu olsa gerek.
Öncüler yarın Pacho ile tepeye çıkacaklar ve her saat başı temas kuracaklar.


4 Şubat
Sabahtan akşamın 4'üne dek yürüdük. Yalnızca öğleyin
yemek yemek için iki saatlik bir mola verdik. Yol Nacahuasu boyunca sürüyor, kötü sayılmaz, ama ayakkabıları mahvediyor; arkadaşlardan çoğu hemen hemen yalınayak kaldılar bile.
Birlik yoruldu, ama iyi dayandı. Yedi kilodan fazla kaybettim. Sırlıma bazan dayanılmaz ağrılar saplanıyorsa da, henüz rahatlıkla yürüyorum.
Irmak boyunca taze ayak izlerine rastlamadık, ama haritaya bakılırsa çok geçmeden meskun yerlere varırız.


5 Şubat
Sabahleyin, 5 saatlik bir yürüyüşten sonra (12-14 km) öncü gruptan, beklenmedik bir haber çıktı; hayvanlara rastlamışlar (bir kısrak ve tayı). Durduk. Meskun bir yere rastlamak korkusuyla bölgede bir keşfe çıkılmasını emrettim. İripiti'de mi, yoksa haritada gösterildiği gibi, Saladillo ırmağının bir kol aldığı yerde mi olduğumuzu tartıştık. Pacho, Nacahuasu'dan da büyük ve aşılmaz bir ırmak bulunduğunu haber verdi. Oraya yöneldik ve gerçek Rio Grande'yle karşı karşıya geldik. Yaşam izleri var, ama yeni değil. Yolların içinde yitip gittiği çayırlar, son zamanlarda buralardan in cin geçmediğinden ayak izi taşımıyordu.
Sudan yararlanmak için, Nacahuasu kıyısında kötü bir (sayfa 60) yerde konakladık. Yarın çevreyi tanımak için ırmağın iki yanında (doğu ve batı) keşfe çıkacağız; bir grup da karşıya geçmeyi deneyecek.


6 Şubat
Dinlenmekle geçirdiğimiz durgun bir gün. Joaquin, Walter ve Doktor, Rio Grande'yi yatağı boyunca keşfe çıktılar; 8 km yürüdükleri halde bir geçide rastlamamışlar; yalnız, suyu tuzlu bir dere görmüşler. Marcos akıntıya karşı güçlükle ilerliyor, Frias'a ulaşamadı. Aniceto ve Loro onunla birlikte gidiyordu. Alejandro, İnti ve Pacho ırmağı yüzerek geçmek istediler, ama başaramadılar. Biz de, daha uygun bir yer bulmak için 1 km geriye taşındık. Pombo rahatsız.
Karşıya geçmeyi bir kez daha denemek için yarın bir sal yapmaya başlayacağız.


7 Şubat
Marcos'un gözetimi altında bir sal yaptık, çok büyük ve kullanışsız. Saat 1.30'da geçit yerine hareket ettik ve 2.30'da açıldık. Öncüler iki seferde geçtiler; üçüncüsünde merkez grubun yarısını ve giysilerini geçirdiler, çantam bende kaldı; merkez gruptan geri kalanları almaya gelirken El Rubio yanlış bir manevra yaptı ve sal akıntıya kapılıp açıldı, yakalayamadık. Joaquin saat 9'a kadar başka bir sal yaptı ama gece zaman yitirmemiz gereksizdi, çünkü yağmur durmuştu ve ırmak alçalıyordu. Merkez gruptan Turna, Urbano, İnti, Alejandro ve ben kalmıştık. Turna ve ben toprağın üstünde yattık.


10 Şubat
Kendimi İnti'nin yardımcısı gibi tanıtarak köylülerle konuşmaya gittim. Ama kısa sürdüğü için komedi etkili olmadı sanırım.
Bunlar bize yardımı dokunamayacak köylülerdendi, yarattıkları tehlikenin de farkında olmadıkları için çok tehlikeliydiler. (sayfa 61) Biri köylüler hakkında bazı bilgiler verdi, ama kuşkululuğu nedeniyle kesinleştiremedi.
Doktor çocukları muayene etti, birinin barsakları kurt dolu, öteki kısraktan tekme yemiş. Bu iş bitince döndük.
Öğleden sonrayı ve akşamı huminta[17] pişirmekle geçirdik. İyi olmadı. Akşam arkadaşları toplayıp gelecek gün hakkında bazı açıklamalar yaptım. Şimdilik, Masicuri'ye doğru daha 10 gün yürümek niyetindeyim, amaç arkadaşların askerleri görmelerini sağlamak, sonra da öteki yolda bir keşifte bulunmak için Frias'ı geçmeyi deneyeceğiz.
(Köylünün adı Rojas.)


11 Şubat
İhtiyarın Doğumgünü: 67
Kıyı boyunca uzanan keçiyolunu bozulmaya başladığı yere kadar izledik. Yer yer kaybolması son zamanlarda buradan kimselerin geçmemiş olduğunu gösteriyordu. Öğleyin yolun büyük bir ırmakla kesildiği yere ulaştık. Bunun Masicuri olup olmadığını tartıştık. Bir dere başında mola verdik, Marcos ve Miguel kaynağa doğru keşfe çıktılar; döküldüğü yeri bulmak için İnti, Carlos ve Pedro akış yönünde ilerlediler. Böylece bunun Masicuri olduğunu ve ilk geçidin biraz aşağıda bulunduğunu öğrendik. Orada, birkaç köylü atları yüklüyorlarmış. Bizim izleri görmüşlerdir. Artık çok dikkatli olmalıyız. Köylünün söylediğine bakılırsa Arenales'den bir ya da iki fersah ötedeyiz.
Yükseklik 760 metre.


12 Şubat
Öncülerin dünkü iki kilometresi çabuk aşıldı. Bundan sonra yol almak güçleşti. Öğleden sonra saat 4'te, aradığımız yol olduğunu sandığımız, doğru dürüst bir yola çıktık. Irmağın öte yanında bir ev vardı ama bunu bıraktık ve Rojas'm salık verdiği ırmağın bu kıyısındaki Montana'nın evini aramaya koyulduk. İnti ve Loro gittiler, kimseyi bulamadılar, fakat herşey aradığımız yerin orası olduğunu gösteriyordu. (sayfa 62)
Saat 7.30. Bir gece yürüyüşüne çıktık ve bu sayede geri kalanları da öğrendik. Saat 10'a doğru İnti ve. Loro eve döndü, ama hiç iyi haberler getirmediler: Adam sarhoşmuş ve konuksever de değilmiş. Elinde de mısırdan başka birşey yokmuş. Irmağın karşı kıyısında, geçide yakın yerdeki Caballero'nun evinde içmiş. Geceyi yakın bir ormanda geçirmeye karar verdik. Humintas'lar (ekmek) mideme oturduğu ve bütün gün birşey yemediğim için çok yorulmuştum.


13 Şubat
Sabah, çok erken saatte şiddetli bir yağmur başladı,öğleye kadar sürdü ve ırmağı kabarttı. Daha iyi haberler almaya başladık. Montano, ev sahibinin 16 yaşlarındaki oğluymuş. Babası burada değil, bir haftadan önce de dönmeyecek. Oradan bir fersah kadar uzakta bulunan aşağı köy hakkında belirli bilgiler verdi. Sola doğru uzayan bir yol var, fakat dar. Bu ıssız yerde, Perez'in kardeşi, kızı bir askerle nişanlı olan yoksul bir köylü oturuyor.
Derenin ve mısır tarlalarının yanında, yeni bir kampa taşındık. Marcos ve Miguel yola bakmak için çıktılar. Yükseklik 650 metre (hava fırtınalı).


14 Şubat
Kampta durgun bir gün geçirdik. Evin oğlu üç kez geldi; birinde, bazı kişilerin, birkaç domuz almak için ırmağın bu yönüne geçtiklerini haber verdi ama, fazla birşey söylemedi. Mısır tarlasındaki zararı ona fazlasıyla ödedik.
Arkadaşlar bütün gün hiçbir eve rastlamadan çalı çırpı kesip yol açtılar; onların hesabına göre 6 km'yi bulmuşlar. Yani, yarınki yolun yarısı.
Havana'dan gelen bir mesajı deşifre etmeye çalıştık. Özü, Kolle ile yapılan görüşme. Görevin, kıtasal niteliği hakkında o güne değin kendisine birşey söylenmediğini, bu durumda, koşullarını benimle görüştükten sonra işbirliği yapmaya hazır olduğunu, bizzat kendisinin Simon Rodrigez ve (sayfa 63) Ramirez ile geleceğini anlatmış. Bundan başka Simon'un, partinin alacağı karar ne olursa olsun, bize yardım etmek istediğini de haber veriyorlar.
Ayrıca, kendi pasaportuyla yolculuk eden Fransız'ın da ayın 23' ünde La Paz'a varacağını ve Pareja ve Rhea'nın evinde kalacağını bildiriyorlar. Şimdilik çözemediğimiz ufak bir kısım kaldı.
Bu yeni dostluk atılımını nasıl karşılayacağımızı sonra düşünürüz. Başka yenilik: Merci beş parasız gelmiş, söylediğine göre paralarını çaldırmış; yolsuzluk yaptığını sanıyoruz, ama kanıtlamamız olanaksız. Lechin para bulmaya gidecek.


15 Şubat
Hildita'nın Doğumgünü: 11
Telaşsız bir yürüyüş günü. Saat 10'da, dün açtıkları yolun sonuna vardık. Bundan sonrası ağır ilerledi. Öğleden sonra saat 5'de ekili tarlalar gördükleri haberini getirdiler; yanılmadıklarını saat 6'da anladık. İnti, Loro ve Aniceto'yu köylülerle konuşmaya gönderdik. Adamın adı Michel Perez, zengin bir köylü olan Nicola'nın kardeşiymiş; ama kendisi yoksul ve kardeşi onu sömürüyor, öyle ki bizlerle işbirliği yapmaya hazır. Vakit geç olduğundan akşam yemeği yemedik.


16 Şubat
Kardeşin dikkatini çekmemek için biraz daha yürüdük ve 50 metre aşağıda akan ırmağı gören bir noktada konakladık. Beklenmedik olaylara karşı iyi bir sığınak burası ama rahat değil. Rosita'ya kadar uzanan sıradağları aşmaya yetecek kadar bol yiyecek hazırladık.
Öğleden sonra da, gece yarısına dek dinmeden yağan şiddetli ve inatçı bir yağmur bütün planlarımızı altüst etti; üstelik ırmağı da kabarttığı için bizler yine tecrit edildik. Köylüye domuz satınalıp beslemesi için 1000 peso vereceğiz; kapitalist tutkuları var adamın. (sayfa 64)


17 Şubat
Bütün sabah yağmur yağdı; 18 saat, durmadan. Herşey ıslandı ve ırmak çok kabardı. Marcos, Miguel ve Braulio'yu Rosita'ya giden bir yol bulmaları için gönderdim. Marcos, 4 km yol yaptıktan sonra döndü, Pampa del Tigre'ye benzeyen kurak bir vadi görmüş.
İnti kendini iyi hissetmiyor, çok yedi herhalde. Yükseklik 720 metre (hava durumu anormal).


18 Şubat
Josefina'nın Doğumgünü: 33
Kısmi başarısızlık. Çalı kesip yol açanlara ayak uydurup yürüdüğümüzden, ağır ilerledik. Saat 2'de yol açmayı gerektirmeyen düzlüğe gecikmeyle ulaştık. Saat 3'te tepeyi aşmak umuduyla bir su kenarında konakladık. Sabah Marcosİa Turna keşfe çıktılar ve çok kötü haberlerle döndüler: Tepe, yol vermeyen sarp kayalarla çevriliymiş. Geri dönmekten başka çare yok.
Yükseklik 980 metre.


19 Şubat
Boşa giden bir gün. Bir ırmak bulup oradan çıkarız umuduyla tepeden indik, ama bu mümkün olmadı. Miguel ve Aniceto'yu yeni karşılaştığımız sıradağı aşmaları ve öbür yana geçmeyi denemeleri için gönderdim; bu da olmadı. Bütün gün onları bekledik. Döndüklerinde ötekine benzer, geçit vermez kayalıklar bulunduğu haberini getirdiler.
Yarın, ırmağın arkasındaki ve batıya bakan (ötekiler güneye bakıyordu) son tepeye tırmanmaya çalışacağız. Yükseklik 760 metre.


20 Şubat
Gün oldukça ağır tempolu bir yürüyüşle, engebeli bir yolda geçti; Miguel ve Braulio mısır tarlasındaki ufak dereye varmak için eski yoldan gittiler; orada yollarım kaybetmişler (sayfa 65) ve dereye karanlık basarken varmışlar. İkinci akarsuya vardığımız zaman, Rolando ve Pombo'yu sivri tepeyi buluncaya değin çevreyi keşfe yolladım fakat saat 3'te döndüler; bunun üzerine Pedro ve El Rubio'yu öbürlerini beklemek üzere orada bırakarak Marcos'un açmakta olduğu yoldan devam ettik. Mısır tarlalarının ortasından akan dereye saat 4.30'da vardık ve kamp yaptık. Keşifçiler dönmedi.
Yükseklik 720 metre.


21 Şubat
Derenin ters yönüne doğru ağır yürüyüş. Pombo ve Rolando öteki derenin geçit verdiğini bildirmeye geldiler; Marcos da gördü ve aynı kanıya vardı. Saat ll'de oraya doğru yol aldık ve 13.30'da vardık, ama su çok soğuktu ve yüzmeden aşmak olanaksızdı. Loro'yu keşfe gönderdik. Gecikti. Artçıları beklemeleri için Braulio ve Joaquin'i gönderdim. Loro, derenin ilerde daha genişlediği ve geçil verdiği haberini getirdi. Bunun üzerine Joaquin'in alacağı sonucu beklemeden yola çıktık. Saat 6'da tam kamp kurmaya hazırlandığımız sırada döndü; yamaca tırmamlabiliyormuş ve epeyce kullanışlı yollar varmış.
İnti hasta, bir haftada bu ikincisi. Fazla yemekten oluyor. Yükseklik 860 metre.


22 Şubat
Gün, makilerle kaplı tepelere tırmanmakla geçti. Yorucu bir günden sonra, amaca ulaşmadan kamp kurma saati geliverdi. Joaquin ve Pedro'yu oraya ulaşmayı denemeleri için gönderdim. Saat 7'de döndüler ve daha üç saat, çalı çırpı ayıklayarak yürümemiz gerektiğini bildirdiler.
Yükseklik 1180 metre. Biraz güneyimizde Masicuri'ye dökülen bir akarsuyun kaynağındayız.


23 Şubat
Benim için kötü bir gün. Kendimi çok yorgun hissediyorum; ayakta durabilmek için dişlerimi zor sıktım. Sabahleyin (sayfa 66) Marcos, Braulio ve Turna, biz kampta onları beklerken, yolu düzenlemeye gittiler. Gönderdiğim mesajın fransızca mektuplar kutusuna vardığını bildiren bir mesaj deşifre ettik. Öğleyin, toprağı çatlatan ve biraz sonra, en yüksek tepeye vardığımızda baygınlık geçirmeme sebebolan bir sıcakta yola çıktık. O andan sonra da kendimi zorlayarak yürümeye çalıştım. Bölgenin en yüksek doruğu 1420 metre; Rio Grande'ye, Nacahuasu'nun ağzına ve Rosita'nın bir kısmına hakim. Topografısi, haritadaki işaretlerden farklı; belirli bir sınır çizgisinden sonra dik bir yokuşla, sonunda Rosita'nın aktığı, 8-10 metre enindeki ağaçlık bir düzlüğe iniliyor. Oradan bu sıradağların yüksekliğindeki dağlara varılıyor. Ve uzakta, uzanıp giden bir ova görünüyor. Rio Grande ve oradan da Rosita'ya giden dereye ulaşmak için, çok sarp fakat geçit veren bir noktaya inmeye karar verdik. Haritanın gösterdiğinin tersine, bu yer meskun görünmüyor. Cehennem gibi, kurak bir yolu aşıp, karanlık basarken 900 metrede kamp kurduk. Dün sabah Marcos'un bir arkadaşa, cehennem ol, diye küfrettiğini dediğini duymuştum, bugün de başkasıyla dalaştı. Onunla konuşmalıyım.


24 Şubat
Ernestico'nun yaş günü: 2
Hareketli ve yorucu bir gün. Ağır ilerliyoruz, su yok, çünkü izlediğimiz dere kurumuş. Öğleyin, bıçakla kamış keserek yol açanların yorgunluktan yıkıldığını görerek, yerlerine başkalarını gönderdik. Saat 2'de biraz yağmur yağdı, mataraları doldurduk.
Biraz sonra da bir pınara rastladık. Saat 5'te su kenarında bir düzlükte kamp yaptık. Marcos ve Urbano keşfe çıktılar. Marcos döndü ve ırmağın 2 km uzakta olduğunu, fakat ırmak boyunca giden yolun biraz sonra bataklıkta kaybolduğunu haber verdi.
Yükseklik 680 metre. (sayfa 67)


25 Şubat
Kötü bir gün. Yürüyüş ağırlaştı, bu yetmiyormuş gibi Marcos yolunu kaybettiğinden sabahı boşa geçirdik; Miguel ve Loro ile gitmişti. Bunu öğleyin haber verdi ve radyo ile iletişim kurup bulunduğu yeri belirlememizi bildirdi. Braulio, Tuma ve Pacho gittiler. Saat 2'de Pacho geri döndü; onu buraya radyo konuşmaları duyulmadığı için Marcos göndermiş. Benigno'yu yolladım ve 6 saatte ırmağı bulamazsa geri dönmesini, emrettim. Benigno gittikten sonra Pacho beni çağırdı ve Marcos'la kavga ettiklerini, Marcos'un ona sert emirler verdiğini, kamış kestiği uzun bıçağıyla tehdit ettiğini ve tokat attığını anlattı. Pacho ona yürümeyi sürdüremeyeceğini söyleyince, davranışlarını Pacho'nun giysilerini yırtmaya kadar vardırmış.
Durumun ciddiliği karşısında İnti ve Rolando'yu çağırdım. Pacho'nun suçlamalarının bazılarını kabul etmemekle birlikte, Marcos'un karakteri yüzünden öncü gurupta gergin, bir hava estiğini doğruladılar.


26 Şubat
Sabahleyin Marcos ve Pacho'yu yüzleştirdim. Sonunda, Marcos'un ona hakaret ettiği, kötü davrandığı, hatta belki de bıçakla tehdit ettiği; buna karşılık Pacho'nun hakaret dolu cevaplar verdiği ortaya çıktı; belli ki o da doğuştan kabadayı. Böyle olaylar daha önce de olmuş. Herkesin gelmesini bekledim ve sonra bir konuşma yaparak Rosita'ya ulaşmanın ne büyük bir çaba istediğini, bunun, gelecekteki çabalara kıyasla, ancak ufak bir başlangıç olduğunu ve iki kübalı arasındaki üzücü olayın, henüz birbirlerine alışamamaktan ileri geldiğini anlattım. Marcos'u tutumundan ötürü eleştirdim ve Pacho'ya da, yanlış tutumu sürüp giderse gerilla birliğinden yüz kızartıcı biçimde kovulacağım söyleyerek uyardım.
Pacho, radyo konuşmasını kesmiş, dönüşte bana olayı hemen anlatmamış ve büyük bir olasılıkla Marcos'un onu dövdüğü yalanını uydurmuştu. (sayfa 68)
Bolivyalılardan, herhangi bir kuşkuları varsa, dolambaçlı yollara sapmadan, açıkça söylemelerini ve sorun çıkarmadan ayrılmalarını rica ettim.
Rio Grande'ye ulaşmak ve yürüyüşümüzü onun akış yönüne uydurarak sürdürmek için yeniden yola koyulduk. Hedefe vardık ve 1 km kadar kıyıdan gittik ama, yolumuzun üstüne dik bir kaya çıktı. O noktada ırmağı geçemeyeceğimizden tırmanmak zorunda kaldık. Benjamin bitkin düştüğü ve çantasıyla da başı derde girdiği için geride kalmıştı. Bize yetiştiği zaman yola devam etmesini emrettim, dediğimi yaptı. 50 metre tırmandı, bu arada yukarı çıkan yolu kaybetti ve kaygan bir kayalıkta aramaya başladı. Urbano'ya ona yanıldığını söylemesini emrettiğim sırada ani bir hareket yaptı ve suya düştü. Yüzme bilmiyordu. Akıntı şiddetliydi, bu yüzden ayağı yerde olduğu halde sürüklendi. Onu kurtaracağımıza inanıyorduk, fakat elbiselerimizi çıkarıncaya değin bir girdaba kapılıp yok oldu. Rolando ona kadar yüzdü ve dalmaya çalıştı fakat akıntı onu uzağa götürdü. Beş dakika içinde bütün umudumuzu yitirdik. Zayıf ve beceriksiz bir oğlan olmakla birlikte, büyük bir yenme istemine sahipti. Ama bu kadarı gücünü aşmıştı; böylece ilk ölüyü saçma bir biçimde Rio Grande sularında verdik. Saat 5'te, Rosita'ya ulaşamadan kamp yaptık. O gece, son fasulye payımızı yedik.


27 Şubat
Irmak boyunca ilerleyip kayalara tırmanarak geçirdiğimiz zorlu bir günden sonra Rosita'ya ulaştık. Nacahuasu'dan büyük ve Masicuri'den ufak olan bu ırmağın suları kırmızımtrak. Son yiyeceğimizi de bitirdik. Meskun yerlere ve anayola yakın olduğumuz halde yakınlarda, çevrede yaşam izi yok.
Yükseklik 600 metre.


28 Şubat
Yarı dinlenme günü. Kahvaltıdan sonra (çay) Benjan'in ölümü üzerine konuştum ve Sierra Maestra ile ilgili öyküler (sayfa 69) anlatıp kısa bir konuşma yaptım. Sonra keşifler başladı; Miguel, İnti ve Loro, emrim üzerine Rosita'nın akışının ters yönüne doğru ilerlediler. 3-5 saat yürümelerini emrettim. Bu sürenin Abaposito'ya varmak için yeterli olduğunu düşünmüştüm, ama yolun bozukluğu yüzünden varamadılar; yaşam izine rastlamadık. Joaquin ve Pedro karşı dağa tırmandılar. Hiçbirşey görememişler; ne bir keçiyolu, ne de eski bir patika kalıntısı. Alejandro ve El Rubio ırmağı aştılar ve yol bulamadılar, fakat onlarınki yüzeysel bir incelemeydi. Marcos sal yapımını gözetti. Biter bitmez de Rosita'nın kol aldığı bir kıvrımdan karşıya geçmeye başladık. Beş kişinin çantaları geçirildi. Ama Miguel çantası geçmişken kendisi kaldı. Benigno'nun ise çantası kalmışken kendisi geçti. Terslikler üstüste gelir. Benigno ayakkabılarını kaybetti.
Salı kurtarmak ise olanaksızdı, ikincisi de bitmemişti, bu yüzden geçimleri ertesi güne bıraktık.

AYIN ANALİZİ
Kampta, olup bitenlerden bir haber alamamakla birlikte, bazı kaçınılmaz ve dununa göre üzücü olaylar dışında herşey iyi gidiyor denebilir.
Dışarıdan, birliğimizi tamamlamak için gönderecekleri adamlardan haber çıkmadı. Fransız La Paz'a gelmiş olmalı,-birkaç gün sonra kampa varır. Arjantinlilerden ve El Chino'-dan da haber çıkmadı. Ulaşım her iki yönden iyi işliyor. Partinin tutumu en yumuşak deyimiyle duraksamalı ve ikiyüzlü. Yeni temsilcilerle konuştuktan sonra aydınlanır.
Yolculuk iyi geçti ama Benjamin'in ölümüyle sonuçlanan kaza ona gölge düşürdü. Adamlar zayıf, bolivyalılar dayanamıyacaklar. Yarı aç geçen son günler ve sürüp giden dargınlıklar heyecanı söndürüyor. Kübalılardan deneyimsiz olan Pacho ve El Rubio bekleneni daha vermediler, Alejandro ise fazlasıyla verdi; eskilerden Marcos sürekli kavgı kaynağı, ve Ricardo gayretli değil. Diğerlerinin davranışı iyi. Gelecek aşama savaş olacak, bu kesin. (sayfa 70)



-5-
MART 1967


1 Mart
Sabahın 6'sında yağmur başladı. Dindikten sonra ırmağı geçmeye karar verdik, ama hızlandı ve öğleden sonra saat 3'e değin sürdü. Irmağın suları iyice kabarmış olduğundan geçişin güvenli olmayacağını düşündük. Şimdi iyice kabarmış durumda ve kolay kolay alçalacağı da yok.
Yağmurdan korunmak için terkedilmiş bir kulübeye sığındım ve yeni kampı orada kurdum. Joaquin eski yerinde kaldı. Akşam Polo'nun süt kutusu, Eusebio'nun da süt ve sardalya kutusu yürüttüklerini haber verdiler. Ceza olarak yemekte bu yiyecekler bulunacağı gün onlara vermeyeceğiz. Kötüye işaret.


2 Mart
Yağmur şafakta başladı. Herkes bitkindi, başta ben. Irmak daha da kabardı. Hava açılır açılmaz kampı bırakıp geldiğimiz ırmağa paralel yoldan geri dönmeye karar vermiştik. (sayfa 71)
Öğleyin yola çıktık ve corojos denen meyvenin bol miktarda stokunu yaptık. Yolumuzu bırakıp bir patikaya sapmıştık, o da bir yerde bitiverince saat 4.30'da durmak zorunda kaldık. Öncülerden haber çıkmadı.

3 Mart
Yürüyüşe heyecanla ve hızlı adımlarla başladık, ama zamanla hızımız kesildi. Benjamin'in ırmağa düştüğü bölgede yeni bir kaza daha olmasından korkarak yolu değiştirdim. Yarım saatte inmiş olduğumuz yeri aşmak 4 saatimizi aldı. Saat 6'da dere kıyısına geldik ve kamp yaptık. Yalnızca iki palmiye vardı, Miguel ve Urbano, sonra da Braulio birkaç tane daha getirmeye gittiler. Geceyarısına doğru yemeğe oturabildik; palmiye meyveleri ve corojolar imdadımıza yetişmişti.


4 Mart
Miguel ve Urbano sabah erkenden gittiler. Bütün gün çalı çırpı kestiler ve saat 6'da döndüler; 5 km yol açmışlar ve bir ova görmüşler. Bu, ilerleyişimizi kolaylaştıracak, ama kamp kuracak yer yokmuş. Onlar yolu tamamlayıncaya değin burada kalmaya karar verdik. Avcılar iki maymun, bir papağan ve bir güvercin vurdular. Bunları ve bölgede bol bulunan palmiye meyvelerini yedik.
Moralimiz bozuk, fiziksel durumumuz da günden güne bozuluyor; bacağımda ödem başlangıcı var.

5 Mart
Joaquin ile Braulio, yağmur altında yol açma çalışmalarını sürdürmeye gittiler, ama ikisi de gevşek, işi ilerletemiyorlar. 12 palmiyeden meyve topladık ve birkaç kuş avladık. Böylece konserveler elimizde kaldı ve 2 günlük meyve arttı.


6 Mart
Akşamın saat 5'ine değin aralıklarla yürüdük. Miguel, Urbano ve Turna machetelerle (bıçaklarla) bize yol açıyorlar. (sayfa 72) Biraz ilerledik; uzaktan Nacahuasu'nun yakınında olduğunu sandığımız tepeler görünmeye başladı. Olup olacağı bir papağan vurduk, onu da artçılara verdik. Bugün palmiye meyvesi ve et yedik. Elimizde kıt kanaat üç öğün yiyecek kaldı.


7 Mart
Dört ay oldu. Adamlar erzağm tükendiğini, yolunsa bitmediğini gördükçe cesaretlerini yitiriyorlar. Bugürr ırmak kıyısında 4 ya da 5 km yol aldık ve umut verici bir yola çıktık. Yediklerimiz: 3-5 küçük kuş ve palmiye meyvelerinin kalan kısmı. Yarın konservelere başlayacağız; adam başına 1/3'den iki gün yeter, sonra süt, hepsi bu. Zaten Nacahuasu'ya ikiüç günlük bir yolumuz kaldı.


8 Mart
Bugün az yol aldık, sürprizli ve gergin bir gün oldu. Saat sabahın 2'sinde avda olan Rolando'yu beklemeden yola çıktık. Bir buçuk saat sonra yol açanlara ve avcılara rastladık (Urbano, Miguel, Turna, Doktor ve Chinchu). Epey papağan vurmuşlar, fakat bir su başı bulup durmuşlardı. Kamp yapmalarını emrettikten sonra o yeri görmeye gittim; bir petrol sondaj istasyonu gördüm. İnti ve Ricardo suya atladılar; kendilerini avcı gibi tanıtmaları gerekiyordu. Elbiseyle atlamışlardı, karşı kıyıya yüzdüler, ama İnti'ye ne olduysa, az kaldı boğuluyordu; Ricardo ona yardım etti. Böylece kıyıya ulaştılar, ancak herkesin dikkatini çektiler. Tehlike işareti vermeye gerek kalmadan ortadan kayboldular. Suya atıldıklarında öğle vaktiydi, 15.15'e değin bekledim, ortaya çıkmadılar. Son nöbetçiler de saat 21'de çekildiler.
Çok kaygılıydım; iki cesur arkadaş tehlikedeydiler ve ne olup bittiğini bilmiyordum. En iyi yüzücülerimiz olan Alejandro ve Rolando'nun yarın karşıya geçip bakmalarına karar verdik.
Bugün, diğer günlerden daha iyi yemek yedik. Palmiye meyvesi kalmamıştı ama bol papağan eti vardı, ayrıca Rolando iki maymun avlamıştı. (sayfa 73)
Geçişe erken saatte başladık, ama bir sal yapmamız gerekti ve bu da çok zaman kaybettirdi. Nöbetçiler, karşı kıyıda yan çıplak adamlar gördüklerini söylediler. Saat 8.30'da geçiş durduruldu. Öbür tarafa uzanan ufak yolu aştık, burası ıssız ama görülebiliriz; erkenden, sisten yararlanarak geçmek gerekir.
Saat 10.30'dan 16'ya değin süren umutsuz bir gözetlemeden sonra kumanyacılarımız (İnti ve Chinchu) suya atladılar ve epey aşağıda karaya çıktılar. Beraberlerinde bir domuz, ekmek, pirinç, şeker, kahve, biraz konserve, mısır vs. getirdiler. Kendimize kahve, ekmek ve kondanse sütle güzel bir ziyafet çektik.
Kendilerini görelim diye her saat başı dışarı çıktıklarını fakat bizlere görünemediklerini anlattılar. Marcos ve beraberindekiler üç gün önce geçmişlerdi. Anlaşılan Marcos yine dalaşmış ve silah çekmiş. Sondajdaki mühendisler Nacahuasu'ya kaç kilometre kaldığını bilmiyorlar, ama varsayımlarına göre beş günlük bir yol var. Eğer öyleyse kumanyamız yeter. Sondajlar, kurulmaya başlayan bir istasyona ait.


10 Mart
6.30'da yola çıktık ve yol açanlara yetişinceye değin 45 dakika yürüdük. 8'de yağmur başladı ve 11'e dek sürdü. Üç saat kadar yürüdük ve saat 5'te kamp kurduk. Uzaktan birkaç tepe gözüküyor, Nacahuasu olabilir. Braulio keşfe çıktı. Döndüğünde bir patika bulunduğunu ve ırmağın batıya doğru dümdüz aktığını söyledi.


11 Mart
Gün iyi başladı. Yürüdüğümüz yol iyi durumdaydı, ama bir saat sonra birden bitiverdi. Braulio macheteyi aldı ve kıyıya varmak umuduyla yol açmaya devam etti. Urbano ona yardıma gitti, biz de onları bekledik. Tam hareket ettiğimiz zaman yükselen sular yolumuzu kesti. Sular iki metreye yakın yükseldi. (sayfa 74)
Macheterös[18]'lardan böylece ayrılmış olduk ve yolumuza ormandan devam etmek zorunda kaldık. Saat 13.30'da, Miguel ve Tuma'yı, öncülerle bağlantı kurup Nacahuasu'yu ya da iyi bir kamp yeri bulamazlarsa dönmelerini söylemek üzere gönderdim.
Saat 18'de döndüler. 3 km yürümüşler, sonra yollarını dimdik bir kaya kesmiş. Varmış sayılabiliriz ama ırmak alçalmazsa (ki hiç sanmam) önümüzdeki günler en çetin günler olacak. Dört ya da beş kilometre yaptık.
Tatsız bir durumla karşılaştık. Artçıların şekeri bitmiş. Acaba az mı verildi, yoksa Braulio mu yürüttü diye düşünüyorlar. Bunu kendisiyle görüşmeliyim.


12 Mart
Dün açılan yolu 1 saat 10 dakikada katettik. Vardığımızda, bizden önce hareket etmiş olan Miguel ve Turna dimdik yükselen bir kayayı aşma denemeleri yapıyorlardı. Çabaları bütün gün sürdü. Yaptığımız tek iş 4 küçük kuş avlamak oldu. Bunları midyeli pilavla yedik. İki öğün yemeğimiz kalıyor.
Miguel karşı kıyıda kaldı. Görünüşe bakılırsa Nacahuazu'ya giden bir geçit bulmuş olacak. 3-4 km kadar yürüdük.


13 Mart
Saat 6.30'dan 12.00'ye dek son derece tehlikeli dik kayalara tırmandık ve Miguel'in bir siklop[19] çalışmasıyla açtığı yolu izledik. Nacahuasu'ya vardığımızı sanırken karşımıza kötü birkaç geçit çıktı. Beş saatte pek az ilerlemiştik. Saat 17'de orta şiddette bir yağmur altında kamp kurduk. Çocuklar çok yorgun ve moralleri yine bozuk. Yaklaşık 6 km yaptık ama işe yaramadı. (sayfa 75)


15 Mart
Yalnızca merkez grup ırmağı aştı. El Rubio ve Doktor bize yardım ettiler. Nacahuasu'nun ağzına varacağımızı umuyoruz. Adamlardan üçü yüzme bilmiyorlardı ve yükümüz de fazlaydı. Akıntı bizi bir km kadar sürükledi ve sal orayı aşamaz oldu. Onbir kişi bu kıyıda kaldık; yarın El Rubio ve Doktor geçişlere tekrar yardım edecekler. Dört atmaca avladık ve umduğumuzdan da güzel bir yemek yedik. Herşey ıslandı, çünkü hava çok nemli. Çocukların morali bozuk. Miguel'in ve daha birçoğunun ayaklan şişti.


16 Mart
Atı yemeye karar verdik, çünkü yeterli beslenemediğimiz için sağlığımız bozuluyor. Miguel, İnti, Urbano ve Alejandro'da hastalık belirtileri başladı bile. Ben de çok dermansızım. Joaquin ve adamlarının ırmağı aşacağını sanmıştık, aşamadılar. Doktor ve El Rubio onlara yardıma gittiler, ama akıntıya kapılıp sürüklendiler ve gözden kayboldular: Joaquin, aramaya çıkma izni istedi, verdim fakat akıntıya uyup giderken o da onların izini kaybetti. Onlara yetişmeleri için bu kez Pombo ve Tuma'yı yolladım. Ama bulamadılar ve akşama döndüler. Saat 17'de at şöleni başladı. Yarın bunun sonucu belli olur. Rolando'nun bugün kampa varmış olduğunu sanıyorum.
32 numaralı mesajı deşifre edebildik. Bir bolivyalı bize katılmaya geliyormuş, bir miktar da glucantine ile haşarat ilacı (leismania) gönderiyorlarmış. Şimdiye dek bunlara sahip değildik.


17 Mart
Silahlı çatışma başlamadan bir trajedi daha yaşadık. Joaquin öğleye doğru geldi; Miguel ve Turna ona güzel bir porsiyon et götürmeye gitmişlerdi. Serüven ciddiydi. Salı zaptedememişler ve sal bir girdaba kapılıp, anlattıklarına bakılırsa birkaç kez devrilinceye kadar sürüklenmiş. Sonuç, birçok sırt çantası, hemen hemen bütün kurşunlar, 6 tüfek ve bir insan (sayfa 76) kaybı. Carlos, Braulio ile birlikte bir girdaba kapılmış. Braulio kıyıya ulaşmayı başarabilmiş ve Carlos'un çaresizce akıntıya kapılıp gittiğini görebilmiş, Joaquin bütün takımlarıyla daha ileride kıyıya çıkmış, fakat Carlos'un sürüklendiğini görmemiş. Şimdiye kadar artçı güçteki bolivyalıların en iyisi oydu; disiplinli, ağırbaşlı ve şevkliydi.
Kaybolan silahlar şunlar: Braulio'nun Brno'su, Carlos ve Pedro'nun 2 M-1'i, Abel, Eusebio ve Polo'nun 3 mavzeri. Joaquin, El Rubio ve Doktoru karşı kıyıda gördüğünü, onlara ufak bir sal yapıp geçmelerini emrettiğini söyledi. Saat 14'te göründüler, çıplaktılar ve El Rubio yalınayaktı. Serüvenlerini ve çektikleri sıkıntıları anlattılar. Sal ilk anaforda parça parça olmuş. Yakına, bizim kıyıya çıktığımız yere ulaşmışlar.
Biz yarın erken saatte yola çıkacağız, Joaquin ise öğleyin çıkacak. Yeni haberlerin ulaşacağını sanıyorum. Joaquin'in adamlarının morali iyi görünüyor.


18 Mart
Erkenden yola çıktık; Joaquin de yediklerimizden kalan yarım atı hazırlayacak ve gücünü toplar toplamaz yola çıkacak.
Adamlarımız, atın hepsini yiyip bitirmek istiyorlardı; birazını saklamalarını sağlamak için epeyce uğraştım. Öğleye doğru Ricardo, İnti ve Urbano geride kaldılar. Kamp yerinde, istemememe karşın, onları beklemek zorunda kaldık. Zaten güç ilerliyorduk. Saat 14.30'da Urbano, Ricardo'nun vurduğu bir dişi geyikle çıkageldi. Bol bol yedik ve bu sayede biraz at pirzolası ayırabildik. Saat 16.30'da vardığımız yer, mola yerimiz olması gerekirken, kaldık ve uyuduk. Gecikenler var, homurdananlar da çok: Chinchu, Urbano ve Alejandro.


19 Mart
Sabahleyin, önce iyi yol aldık ve kararlaştırdığımız gibi saat 11'de mola verdik. Fakat, Ricardo, Urbano ve bu kez Aleandro (sayfa 77) yine geciktiler. Saat 13'te yetiştiler, ama bir de dişi geyik getirdiler. Joaquin de onlarla birlikte geldi. Joaquin ile El Rubio ağız kavgasına başladılar, araya girmem gerekti ve haklıya haksıza bakmayıp El Rubio'yu sertçe azarladım.
Akarsu yönünde yola devam etmeye karar verdim ama havada bir uçak dönüp duruyordu. Pek hayra alamet değil. Merkez kamptan haber çıkmayışı da kaygı verici. Yol daha uzun sürecek sanmıştım, ama çocukların gevşekliğine karşın, saat 17.30'da vardık. Bizi El Chino ile gelen perulu doktor El Negro ve radyo teknisyeni karşıladılar. Benigno'nun yemeği hazırladığını ve bizi beklediğini haber verdiler. Guevara'nın iki adamı kaçmışlar ve çiftliğe polis gelmiş. Benigno, yiyecek yüklenip bizi karşılamaya geldiğini ve üç gün önce Rolando ile karşılaştığını anlattı.
İki günden beri buradaymış ve küçük uçağın üç gündür buralarda dolaştığını görerek ordunun ırmak yönünden gelebileceğinden korkup daha ileriye gitmemiş. El Negro, 6 kişinin çiftliğe saldırdığına tanık olmuş. Ne Antonio, ne Coco oradaymışlar; Coco, Guevara'nın öteki adamlarını almak üzere Camiri'ye ve Antonio da, iki kişinin kaçtığını Guevara'ya haber vermeye gitmişler. Marcos'dan, serüvenini kendine özgü bir biçimde anlatan bir yazı (D-VIII) aldım; açıkça yasakladığım halde çiftliğe gitmiş. Antonio'dan da durumu anlatan iki mektup aldım. (D-IX ve D-X)
Fransız, El Chino ile arkadaşları, El Pelado, Tania, Guevara ve grubunun bir kısmı şimdi üsteler. Fasulyalı ve geyikli pilavla iyice karnımızı doyurduktan sonra Miguel, yine sallana sallana gelen Chinchu'yu kaybetmiş olan Joaquin'i aramaya gitti. Ricardo ile döndü, Joaquin de sabah erken çıkageldi ve böylece hepimiz toplanmış olduk.


20 Mart
Saat onda hızlı bir yürüyüşle yola çıktık. Benigno ve El Negro önden gidiyor, Marcos'a .yazdığım mesajı götürüyorlardı. Bu mesajda kendisinin savunma işleriyle uğraşmasını (sayfa 78) ve yönetim işlerini Antonio'ya bırakmasını emrediyordum. Joaquin, acele etmeden dere girişindeki izlerimizi sildikten sonra yola çıktı. Yanında yalınayak üç adam var. Mola vermiştik, saat 13'te Pacho, Marcos'un bir mesajını getirdi. Benigno'nun anlattıklarının devamını bildiriyordu. İşler çatallaşıyor: 60 asker Valle Grande yolunda bekliyorlarmış ve Guevara'nın adamı olan bir habercimizi, Salustrio'yu yakalamışlar. Bir katırımızı almışlar, ciplerden biri de kayıpmış. Küçük evimizi bekleyen Loro'dan haber yok. Orada bir ayı avladığımız için Ayı adını yerdiğimiz kampa ne yapıp yapıp varacağız. Miguel ve Urbano'yu yemekleri hazırlamak üzere gönderdik, hepimiz çok acıkmıştık. Biz oraya karanlık basarken vardık. Orada Danton, El Pelao, Tania ve yiyecekleri taşıyıp kampı boşaltmak için "gondola" olarak kulandıkları bir grup bolivyalı vardı. Rolando'yu, araç ve gereci almaya göndermişler. Bir bozgun havası esiyordu. Biraz sonra, yeni katılan bir bolivyalı doktor, Marcos ve Antonio'nun Rolando'yu su başında beklediklerini bildiren bir mesaj getirdi. Aynı aracıyla ben de onlara bir mesaj yolladım, savaşın silâhla kazanıldığını, hemen kampa çekilmelerini ve orada beni beklemelerini söyledim. Bir keşmekeş ki, hiç kimse ne yapacağını bilmiyor.
El Chino ile bir öngörüşme yaptık. On ay süreyle her ay 5000 dolar istiyor. Havana'da bu noktada benimle anlaşmasını söylemişler. Bir de mesaj getirmiş, çok uzun olduğu için Arturo deşifre edemedi. Ona önerisini altı ay içinde dağa çıkmaları koşuluyla kabul ettiğimi söyledim. Yönetimindeki on-beş kişiyle Ayacucho bölgesinde mücadeleye başlayacaklarını söyledi. Ayrıca şimdi beş kişi, ilerde savaş denemesi geçiren silahlı onbeş kişi daha yollamayı da kabul ettim. Karşılığında orta güçte (40 mil) çok sayıda radyo istedim. Aramızda bir kod üzerinde anlaşıp sürekli bağlantı halinde kalacağız. Çok heyecanlı bir durumu var.
Rodolfo artık eskimiş olan bir yığın haber getirmiş. Loro'nun döndüğü ve bir askeri öldürmüş olduğu öğrenildi. (sayfa 79)


21 Mart
Günü El Chino, Fransız, El Pelao ve Tania ile bazı noktaları açıklığa kavuşturmak amacıyla tartışmakla geçirdim. Fransız, Monje, Kolle, Simon Reyes vs. konusunda bazı haberler getirmiş; ama bunları daha önce duymuştum. Bize katılmaya gelmiş fakat Fransa'ya dönüp destek örgütlerinden bir ağ kurmasını ve geçerken Küba'ya da uğramasını söyledim. İşine geldi, evlenmek ve bir çocuk sahibi olmak istiyormuş. Bolivya'nın kurtuluş hareketine uluslararası bir yardım kampanyası açmaları için Sartre ve B. Russel'a mektup yazmalıyım. Bize öncelikle para, ilaç ve elektronik malzeme sağlayacak bir arkadaşla konuşmalı, bir elektrik mühendisi ve gerekli araçları gönderebilecek birini bulmalıyım,
El Pelao emrime girmeye hazır. Şimdilik Jozamy, Gelman ve Stamponi gruplarıyla aramda bağlantı ajanlığı yapmasını ve çalışmaya başlamak üzere şimdiden beş adam göndermesini söyledim. Mario Rosa Oliver ile ihtiyara uğrayıp selam da götürmeli. Bize göndermesi için 500, kendisine de harcırah olarak 100 peso verecekler. Bu önerimi kabul ettiği takdirde, Arjantin'in kuzeyinde incelemelere başlaması gerekir.
Tania bağlantıları kurmuş, adamlar gelmişler. Dediğine bakılırsa, buraya kadar ciple gelmişler ve bir gün kalmak niyetindeymişler. Fakat işler sarpa sarmış. Jozamy ilk kez kalamamış, ikincisinde de, Tania burada olduğu için bağlantı kuramamış. İvan'dan hoşgörüyle sözediyor. Neden olduğunu anlayamadım. Loyola hesabı göndermiş; 9 Şubata değin (1500 dolar). Ayrıca gençlik kolu yönetiminden ayrıldığını da bildiriyor. İvan'dan iki açıklama aldık. İlki önemli değil, bir askeri kolejin de fotoğraflarını eklemiş. İkincide de kayda değer birşey yok. Önemli olan şifreli (D-XIII) mesajı deşifre edememesi. Antonio'dan da tutumunu özürlü gösteren bir yazı aldık (D-XII). Radyoda yeni bir kayıp bildiriliyor, sonra da yalanlanıyor, bu da Loro'nun doğru söylediğini kanıtlıyor. (sayfa 80)


22 Mart
(.....)[20] de, kampı (...) bırakıp, iyi koruyamadığımız (...) biraz yiyecekle yola çıktık. Aşağıya öğleyin vardık ve ziyaretçilerle birlikte 47 kişi olduk.
İnti geldiğinde, Marcos'un yaptığı bir yığın hatayı açıkladı. Parladım ve Marcos'a bu söylenenler doğruysa, gerilladan kovulacağını söyledim; bunu yapacağımıza kendisini kurşuna dizmemizi söyledi.
Irmağın başında beş kişilik bir pusu kurulması ve Antonio'nun yönetimindeki Miguel ve Loro'dan oluşan üç kişilik grubun keşfe çıkması emrini verdim. Pacho, Arganaraz'ın evine bakan kurak tepedeki gözetleme yerine gitmişti, fakat birşey görememiş. Keşifçiler akşam döndüler, onlara sert bir uyarıda bulundum. Olo'nun tepkisi taşkın oldu ve kendini savundu. Toplantı zamansızdı, gürültülü geçti, iyi sonuç da vermedi. Olaylar Marcos'un söylediği gibi gerçekleşmemiş olsa gerek. Rolando'yu, adamların sayısı ve bölünmeleri işini çözümlemek için gönderdim. Çünkü merkezi grupta bulunan bizler, 30' dan fazla insan, açlık çekiyorduk.


23 Mart
Savaş harekatıyla geçen bir gün. Pombo, yukarda kalan birkaç eşyayı taşımak için bir "gondola" düzenlemek istedi, karşı çıktım ve Marcos'un yerine biri gelinceye değin kalmasını söyledim. Saat'8 de, Coco, koşa koşa ordunun bir kısmının pusuya düştüğünü haber vermeye geldi. Sonuç şimdilik 60 milimetrelik 3 havantopu, 16 mavzer, 3 BZ, 3 USİS, bir 30'luk, iki radyo, bir yığın bot vs, 7 ölü, 14 sağlam tutsak, 4 yaralı. Ama yiyecekleri elegeçiremedik. Nacahuasu'nun iki ucundan ilerleyip, merkezde, tek. noktada birleşmeyi öngören hareket planı da elimize geçti. Adamları hemen karşı tarafa geçirdik, Marcos'u ve aşağı yukarı tüm öncüleri harekat yolu üzerine koydum; merkez ve artçıların bir kısmı savunma için kaldılar, Braulio ise öteki harekat yolunun ucunda (sayfa 81) pusuya yattı. Geceyi böyle geçireceğiz, bakalım yarın o ünlü rangerlar gelecek mi? Tutsak düşen bir binbaşı ve bir yüzbaşı bülbül gibi konuştular.
El Chino'nun getirdiği mesajı deşifre ettik. Debray'in yolculuğundan, El Chino'nun topladığı 60 000 peso yardımın bize gönderileceğinden sözediyor ve neden İvan'a yazmadıklarını açıklıyor.
Sanchez'den Mito'yu bazı yerlere yerleştirme olanakları hakkında bilgi veren bir yazı aldım.


24 Mart
Toplam ganimet şunlar: 16 mavzer, 64 obüsüyle 3 havan topu, 2 BZ, 2000 mermi, herbiri 2 şarjörlü 3 USİS, 2 şerit mermiyle bir 30'luk. 7 ölü ve 14 tutsak var. Bunlardan dördü yaralı. Marcos'u keşfe yolladık, ama bir sonuç vermedi. Uçaklar şimdi evimizi bombalıyorlar.
İnti'yi tutsaklarla son kez konuşmaya gönderdim. Giysilerinden işimize yarayanları çıkartıp alıkoyduktan sonra salıverecek. İki subayla ayrıca konuşuldu, onlar da giyinik gittiler.Binbaşıya, ölülerini aldırması için 27 Mart öğleye değin süre verdik ve burada kaldığı taktirde bütün Lagunillas bölgesi için bir ateşkes önerdik. Fakat ordudan istifa edeceği cevabını verdi. Yüzbaşı, orduyu bırakmışken, bir yıl önce, partinin isteğiyle döndüğünü ve Küba'da okuyan bir kardeşi olduğunu söyledi. Bundan başka bizimle işbirliği yapmaya hazır iki subayın daha adlarını verdi. Uçaklar bizi bombalamaya başlayınca müthiş bir korkuya kapıldılar. Yalnız onlar değil, bizden de iki kişi: Raul ve Walter. Bu sonuncusu pusuda da çok gevşek davranmış.
Marcos çevreyi taradı. Kimseye rastlamamış, Nato ve Coco, işe yaramaz birkaç kişiyle "gondola"ya gittiler, ama adamlar yürümek istemedikleri için onları geri göndermişler. Bu adamlara yol vermeli. (sayfa 82)


25 Mart
Gün, olaysız geçti. Leon, Urbano ve Arturo, ırmağın her iki kıyısına da egemen olan bir noktaya gözlemciliğe gittiler. Öğleyin Marcos pusudaki yerinden çıktı ve herkes asıl pusunun bulunduğu yerde toplandı. Saat 18.30'da, bütün gerillacıların önünde, yolculuğun ve anlamının bir analizini yaptım. Marcos'un hatalarını eleştirdim ve onu görevinden alıp öncü gücün önderliğine Miguel'i getirdim. Ayrıca Paco, Pepe, Chingolo ve Eusebio'ya, çalışmadıkları taktirde kendilerine yemek ve sigara verilmeyeceğini ve eşyalarının alınıp ihtiyaç sahiplerine dağıtılacağını duyurdum. Kolle'nin gelip görüşmek istediğine de işaret ettim; burada bulunan gençlik kolu üyelerinin kovulmasının sözkonusu olduğu şu sırada bu geliş çok isabetliydi. Önemli olan olaylar, olaylarla doğrulanmayan sözler boş. Eğitime ve ineğin aranmasına başlamalarını söyledim.
Pedro ve Doktor'la konuştum, onlara, gerillacı niteliğini yarı yarıya kazanmış olduklarını müjdeledim, aynı şeyleri Apolinar'a da tekrarlayarak moralini yükselttim. NValter'i, yolculukta kendini koyvermesi, savaştaki tutumu ve uçakları görünce korkuya kapılması nedeniyle eleştirdim. Hiçbir tepki göstermedi.
El Chino ve El Pelado ile bazı ayrıntıları belirttik ve Fransız'a da durumun sözlü bir açıklamasını yaptım.
Toplantıda gurubumuza "Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu" adım verdik. (Çatışma hakkında bir bildiri yayınlayacağız.)


26 Mart
İnti, Antonio, Raul ve Pedro, erkenden Tikucha bölgesinde bir inek bulmaya çıkmışlar, fakat, buradan 3 saat uzaklıkta askerlere rastlayınca görünmeden dönmüşler. Çıplak bir tepede mevzi aldıklarını ve parlak damlı bir evden sekiz askerin çıktığını gördüklerini anlattılar. Yaki dediğimiz ırmağın hemen yakınındaydılar. Marcos'la konuştum, onu artçılara (sayfa 83) katılmaya gönderdim. Ama, davranışının düzeleceğini sanmıyorum.
Ufak bir "gondola" yapıldı, eski nöbetçiler yine yerlerini aldılar. Arganaraz'ı gözlediğimiz yerden 30-40 askerin ve bir helikopterin indiğini gördük.


27 Mart
Bugün haber patladı, radyo bütün gün bundan sözetti; birçok bildiriler yayınlandı ve Barrientos bir basın toplantısı yaptı. Resmi bildirinin belirttiği ölü sayısı, biz'im bildiğimizden bir fazla, güya yaraiıymışlar da biz onları kurşuna dizmişiz; bizlerin de 15 ölü ve 4 tutsak verdiğimizden, bunlardan 2'sinin yabancı olduğundan, ayrıca intihar eden bir başka yabancıdan ve gerillanın bileşiminden sözediyor. Kaçak ve tutsakların konuştuğu belli, ama ne dediklerini bilemiyoruz. Herşey, Tania'nın teşhis edildiğini gösteriyor; eğer öyleyse iki yıllık titiz ve sabırlı bir çalışma boşa gitti demektir. Ziyaretçilerin dönmeleri çok güçleşti. Bu durum Danton'un hiç hoşuna gitmedi sanırım. Bunu ilerde anlayacağız.
Benigno, Loro ve Julio, Pirirenda'ya gitmeye çalışacaklar. Görünmeden oraya varmalarını, orada 2 ya da 3 gün kalmalarını ve sonra Gutierrez'e inmelerini emrettim. Keşif uçağı birkaç paraşütçü attı. Nöbetçi bunların av alanına indiklerini söyledi. Antonio'yu iki kişiyle birlikte bilgi toplamaya ve tutsak almaya gönderdim. Kimseyi bulamamışlar.
Akşam kurmay toplantısı yapıldı ve gelecek günlerde neler yapacağımız düşünüldü. Yarın, mısır getirmek için küçük evimize bir "gondola" yapılacak; sonra yiyecek satınalmak üzere Gutierrez'e gidilecek. Ormanda, büyük bir olasılıkla Pincal ve Lagunillas arasındaki bölgede, gelip geçen araçlara karşı bir şaşırtma saldırısı da düşünülüyor.
Bir de bildiri (No.l) kaleme aldık. Bunu Camiri'deki gazetecilere ulaştırmaya çalışacağız (D-XIII). (sayfa 84)


28 Mart
Radyolar bütün gün gerilla savaşı haberleri veriyor. Güya, 120 km çapında bir yerde 2000 kişiyle kuşatılmışız ve napalm bombardımanlarıyla desteklenen çember gittikçe sıkışıyormuş, 1015 kadar da kayıp vermişiz.
Braulio ve emrine verdiğim 9 kişi mısır bulmaya gittiler. Akşamüzeri bir dizi çılgınca haberle geldiler. 1) İlerdeki durumu bize haber vermek için önden giden Coco kaybolmuş. 2) Saat 16'da çiftliğe varmışlar ve mahzene daha önce birilerinin gelmiş olduğunu sezmişler. Mısır toplamak için tarlalara dağılınca Kızıl Haç'dan yedi adam, iki doktor ve birçok silahsız askerle karşılaşmışlar. Ateşkesin sona erdiğini söyleyerek onları tutsak almışlar, ama sonra yollarına devam etmelerine izin vermişler. 3) Bir kamyon dolusu asker gelmiş fakat esir subaylar, askerlere ateş emri vereceklerine, bizimkilerin sözüne uyup çekilmelerini söylemişler. Askerler disiplin içinde çekilmişler. Bizimkiler sağlık servisini, çürümekte olan cesetlerin bulunduğu yere götürmüşler. Fakat adamlar onları yükleyememiş ve yarın gelip yakacaklarını söylemişler. Bizimkiler Arganaraz'ın iki atını onların elinden almışlar ve atların geçemedikleri yerde Antonio, El Rubio ve Aniceto'yu bırakarak gelmişler. Coco kendisini aramaya çıkacağımız sırada, çıkageldi. Bir yerde uyuyup kalmış olsa gerek.
Benigno'dan daha bir haber çıkmadı.
Fransız, bize dışardan sağlayacağı yardımları, fazlaca bir heyecanla anlattı.


29 Mart
Hareketsiz, fakat haberden yana canlı bir gün. Ordudan bir yığın bilgi sızıyor. Bunlar gerçekse, bize çok yararlı olacak. Havana radyosu haberi duyurdu ve hükümetin, Küba olayını OEA'ya örnek göstererek Venezuela'daki harekatı destekleyeceğini bildirdi. Beni fazlaca ilgilendiren başka bir haber var: Piraboy boğazmdaki çarpışmada iki gerillanın öldürülmesi. Pirirenda'ya gitmek için oradan geçilir. Benigno orada bir keşfe çıkacaktı, bugün dönmesi gerekiyordu. Ancak, (sayfa 85) daha gelmedi. Boğazdan geçmesini yasaklamıştım, ama bu günlerde verdiğim emirleri uygulamadıkları oluyor.
Guevara elini çabuk tutmuyor; ona dinamit verildi, ama bugün kullanamadı. Bir at vurdular ve bol bol et yedik; oysa bu et bize dört gün yetmeliydi. Zor olacağa benzer ama, öteki atı da buraya getirmeye çalışacağız. Civarda leşkargaları dolaştığına göre cesetleri daha yakmadılar. Mahzen tamamlanır tamamlanmaz taşınacağız; burası kullanışsız ve biliniyor. Alejandro'ya, Doktor ve Joaquin'le birlikte burada (Ayı kampında) kalacağını söyledim. Rolando ise bitkin.
Urbano ve Turna ile konuştum; bu sonuncusuyla eleştirimin nedeni üzerinde bile anlaşamadım.


30 Mart
Herşey durgunlaştı. Öğleye doğru Benigno ve arkadaşları geldiler. Gerçekten Piraboy boğazından geçmişler ama iki kişinin ayak izinden başka birşey görmemişler. Gitmeleri gereken yere de gitmişler; fakat köylüler onları görmüş, Pirirenda'ya en az 4 saatte gidilebileceğini ve yolun tehlikesiz göründüğünü belirttiler. Uçaklar küçük evi sürekli mitralyöz ateşine tuttular.
Antonio'yu iki kişiyle birlikte ırmağın yukarısına keşfe yolladım; askerlerin hareketsiz beklediklerini, ancak suyun üstünde bir keşif faaliyeti görüldüğünü haber verdiler. Siperler de kazmışlar.
Kısrağı getirdiler, demek ki, darda kalırsak dört günlük yiyeceğimiz var şimdi. Yarın dinleneceğiz, öğleden sonra öncü grup, iki harekat için yola çıkacak: Birinci harekatın amacı Gutierrez'i işgal etmek, diğerininkiyse, Arganaraz-Lagunillas yolu üzerinde pusu kurmak.


31 Mart
Önemli bir yenilik yok. Guevara mahzenin yarın tamamlanacağı haberini verdi, İnti ve Ricardo, askerlerin havan topu, hava saldırısı vş. düzenlemek üzere ufak çiftliğimizi işgal (sayfa 86) ettiğini anlattılar. Bu, erzak almak için Pirirenda'ya gitme tasarımızı suya düşürüyor; buna karşın Manuele adamlarını toplayıp küçük eve kadar sokulmasını emrettim. Boş ise, işgal etmesini ve iki gün sonra yola çıkabilmemiz için, durumu, bana iki adam gönderip duyurmasını; işgal altındaysa ve ani bir saldırıyla alınamıyacaksa, geri dönmelerini ve orduya El Pincal ve Lagunillas arasında bir pusu kurmak için Arga-naraz Çiftliğinin iki yönünde mevzilenme olanağı aramalarını söyledim.
Radyo, şarlatanlıklarını ve çarpışma hakkında yarıresmi bildirilerini sürdürüyor. Mevkimizi, Yaki ve Nacahuasu arasındaki yerimizi iyice tesbit etmişler; kuşatmaya geçmelerinden endişe ediyorum.
Benigno'yla konuştum, bizi almaya gelmemekle hata ettiğini söyledim ve Marcos'un durumunu açıkladım.
Akşam Loro ve Aniceto ile konuştum. Bu görüşme çekişmeli geçti, Loro, çözülme durumunda olduğumuzu söyledi. Daha açık konuşmasını istedim. Marcos ve Benigno ile ilgili olduğunu söyledi, Aniceto onu yarıyarıya doğruladı. Fakat, sonra Coco'ya konserve hırsızlığına kendisinin de katılmış olduğunu açıklamış, İnti'ye de Loro'nun Benigno ve Pombo hakkındaki sözlerine ve "gerillanın çözülme durumunda olduğu" kanısına katılmadığını söylemiş.


AYIN ANALİZİ
Olaydan yana zengin bir ay yaşadık. Fakat genel görünümü şu özellikleri taşıyor: Gerillanın sağlamlaşma ve arınma aşaması tamamlandı; şimdi sıra Küba'dan gelenler arasından pek fena olmayan unsurların da katılmasıyla, yavaş yavaş gelişme aşamasında. Guevara'nın adamlarında genel düzey düşük (2 kaçak, 1 geveze tutuklu, 3 kuru kalabalık, 2 mızmız). Gösterişli ve tam bir vuruşun nitelediği bir savaş başlangıcı, fakat olaylardan önce ve sonra özürsüz kararsızlıklar görüldü (Marcos'un görevden alınması ve Braulio'nun hareketi) Düşmanın karşı-saldırışının başladığı aşamayı şimdiye kadar şunlar belirledi; a) Bir tecrit etme eğilimi b) Ulusal ve uluslar arası (sayfa 87) gereksiz yaygara c) Şimdilik tam bir etkisizlik d) Köylüleri seferber etme çabası.
Kararlaştırdığımızdan da önce ve geride savaş görmüş bir grup ve beraberimizde ihanet edecekleri muhtemel 4 kişinin yüküyle, bir grubu yedekte bırakarak yola çıkmak zorunda kalmıştık. Durum parlak değil, fakat başlamakta olan yeni bir gerilla aşamasının eşiğindeyiz, bunu atlatabilmek herşey iyi gidecek.
Bileşimimiz:
Öncü güç: Miguel, Benigno, Pacho, Loro, Aniceto, Camba, Coco, Dario, Julio, Pablo, Raul.
Artçı güç: Joaauin, yardımcısı Braulio, Rubio, Marcos, Pedro, Doktor, Polo, Walter, Vıctor (Pepe, Paco, Eusebio, Chingolo).
Merkez : Ben, Alejandro, Rolando, İnti, Pombo, Nato, Turna, Urbano, Moro, Negro, Ricardo, Arturo, Euslaquio, Guevara, Willy, Lıtis, Antonio, Leon (Tania, Pelado, Danton, Chino - ziyaretçiler), Serapio (mülteci). (sayfa 88)



-6-
NİSAN 1967


1 Nisan
Öncüler, saat yedide hazır oldular, oldukça geç. Silahları Ayı Mahzeni'ne saklamaya giden Camba ve Nato gelmemişlerdi. Saat 10'da gözetleme noktasından dönen Turna, av alanında 3 ya da 4 asker gördüğünü söyledi. Mevzilerimize geçtik ve nöbeti alan Walter katır ya da eşekle gelen 3 askerin birşey yerşleştirmeye uğraştıklarını haber verdi; bana da gösterdi, ama ben birşey görmedim. Bütün bunların Walter'in bir göz yanılmasından ibaret olduğunu ve saldırmayacaklarını düşünerek saat 16'da geri döndüm.
Yarından tezi yok, her yeri boşaltmaya ve Joaquin'in yokluğunda artçı gücün başına Rolando'yu geçirmeye karar verdim. Nato ve Camba, saat 21'de döndüler. Orada kalan Joaquin, Alejandro, Moro, Serapio, Eustaquio ve Polo için yiyecek ayırdıktan sonra kalan herşeyi yerleştirmişler. Üç kübalı bu duruma itiraz ediyorlar. Güneşte kurutulmuş etleri akşama saklamak için bir kısrak daha kestiler. Saat 23'te Antonio bir çuval mısırla döndü ve hiçbir yenilik olmadığını haber verdi. (sayfa 89)
Sabah saat 4'te, Rolando kuru kalabalık eden dört gevşek tipi (Chingolo, Eusebio, Paco, Pepe) yanında götürmek üzere kaldırarak yola çıktı. Pepe, kendisine bir silah vermemizi, burada kalacağını söyledi. Camba onunla gitti.
Saat 5'fe Coco geldi, bir inek kestiklerini ve bizi beklediklerini anlatan bir mesaj getirdi. İki gün sonra, öğleyin, çiftliğin aşağısında, dağdan akan derenin kıyısında buluşmamızı, söyledim.


2 Nisan
İnanılmayacak kadar çok sayıda biriken eşyamızı mahzenlere yerleştirmek için bütün gün çalıştık; taşıma saat 17'de sona erdi. Dört kişiyi nöbetçi bıraktık. Gün tam bir durgunluk içinde geçti, bölgede uçak dolaşmadı. Radyonun yorumcuları "çemberin daraldığını" ve gerillacıların Nacahu-aşu boğazlarında savunmaya hazırlandıklarını bildiriyor. Don Remberto'nun tutuklandığım, çiftliği "Coco'ya satanın o olduğunu da söylüyorlar.
Vakit ilerlemiş olduğundan yarın sabahın 3'ünde yola çıkmaya ve randevumuz ters yönde olduğu halde, doğrudan doğruya Nacahuasu'dan geçip bir gün kazanmaya karar verdik.
Moro ile konuştum, pisboğazlık ve arkadaşlarını alaylarıyla çileden çıkarma gibi huyları yüzünden kendisini en iyilerden saymadığımı söyledim. Bu konuda bir süre konuştuk.


3 Nisan
Program herhangi bir güçlük çıkmaksızın gerçekleştirildi; Saat 3.30'da yola koyulduk, ağır ağır yürüdük, dönemeçten saat 6.30'da geçtik ve çiftliğin yakınlarına 8.30'da vardık. Pusu yerinden geçtiğimizde yedi cesetten geriye iyice temizlenmiş yedi iskelet kaldığım gördük; leşkargalan görevlerinin sorumluluğunu yüklenmesini bilmişler. İki kişiyi (Urbano ve Nato), Rolando ile bağlantı kurmaya gönderdim. Öğleden sonra Piraboy boğazlarma vardık. Orada, inek eti ve mısır yedikten sonra uyuduk. (sayfa 90)
Danton ve Carlos'la görüşüp üç olasılıktan birini seçmelerini söyledim: bizimle kalmak, yalnız başlarına dönmek, ya da Gutierrez'den geçmek ve kendilerine daha iyi olanaklar aramak. Üçüncü seçeneği uygun buldular. Yarın şansımızı deneyeceğiz.


6 Nisan
Çok gergin bir gün. Saat 4'te Nacahuasu ırmağını geçtik ve yolumuzu sürdürebilmek için havanın ışımasını bekledik. Sonra Miguel keşif yapmaya gitti ama bizi askerlerin ta yakınına götürme tehlikesi yaratan iki hata işledikten sonra. Saat 8'de Rolando bir ay önce çıktığımız boğazın karşısında on kadar askerin bulunduğunu haber verdi. Ağır ağır gittik. Saat 11'de bir tepeye vardığımızda tehlikeli bölgenin dışına çıkmıştık. Rolando koşa koşa gelip boğazda yüzden fazla askerin mevzi aldığı haberini getirdi.
Akşam, dereye varmadan önce, ırmak tarafından sığırtmaçların sesleri duyuldu. Oraya doğru seğirttik ve dört köylüyle Arganaraz'ın birkaç ineğini ele geçirdik. Köylülerde, oniki baş hayvan alıp getirmeleri için ordunun verdiği geçiş belgeleri vardı. Birkaç kişi daha gördük, ama onlar ileriden geçtikleri için yakalayamadık. İki ineği kendimize alıkoyduk ve onları dere yatağına kadar götürmek üzere karşıya geçirdik. Bu dört sivil, bir müteahhit ve oğlu, biri Chuquisaca'lı, öbürü Camiri'li köylülerdi. Çok içten davrandılar. Bildiriyi onlara verdik. Yayacaklarını vadettiler.
Bir süre onları tuttuk ve sonra kimseye birşey söylememeye söz verdikleri için bıraktık.
Akşamı yemek yiyerek geçirdik.


7 Nisan
Sağ kalan inekle dere yatağına daldık ve hayvanı keserek güneşte kuruttuk. Rolando, kımıldayan herşeyi vurma emriyle, ırmağın yakınında pusuya yattı, ama, bütün gün birşey olmadı. Benigno ve Camba, bizi Pirerenda'ya götürecek (sayfa 91) olan yoldan ilerlediler ve bulunduğumuz derenin yakınındaki vadiden bir bıçkı motoru sesi duyulduğu haberini getirdiler.
Urbano ve Julio'yu, bir mesaj götürmeleri için Joaquin'e gönderdim. Geri dönmediler.


8 Nisan
Bugün yeni birşey yok. Benigno gitti fakat işini bitirmeden döndü. Yarın da bitiremeyeceğini söylüyor. Miguel, Benigno'nun tepelerden görmüş olduğu bir vadiyi taramaya gitti ve geri dönmedi. Urbano ve Julio, Polo ile geri döndüler. Askerler kampı almışlar, etrafı taramaya çıkmışlar, sonra bayırdan inmişler. Bu haberi gönderen Joaquin, ilişikteki belgede (D-XIX) başka sorunlara da değiniyor.
Elimizde üç inek ve danaları vardı. Fakat ineklerden biri kaçmış, şimdi dört hayvanımız var. Bunlardan birini ya da ikisini, elimizde kalan tuzla güneşte kurutacağız.


9 Nisan
Polo, Luis ve Willy, Joaquin'e bir yazı götürmeye ve adamlarıyla buraya gelmesine yardım etmeye gittiler. Nato ve Guevara onlara uygun bir sığınak aramaya çıktılar, bulunca oraya yerleştireceğiz. Nato'ya göre, sel yatağına yakın olmakla birlikte, hiç de fena olmayan yerler varmış. Miguel döndü. Gördüğü kadarıyla yolun Pirirenda'ya değin uzanması ve sırt çantalanyla bir gün sürmesi gerekirmiş. Bunun üzerine Benigno'ya, işini bir günden önce bitiremiyeceğine göre, yanda bırakmasını emrettim.


10 Nisan
Gün olaysız başladı. Bütün izlerimizi sildikten sonra Miguel'in gösterdiği boğazdan geçerek Pirerenda-Gutierrez yolunu geçmeye hazırlandık. Öğleye doğru El Negro nefes nefese koşup geldi ve onbeş askerin ırmak boyunca indiğini haber verdi. Inti pusuda bekleyen Rolando'yu uyarmaya gitti. Beklemekten başka birşey yapamazdık, bekledik. Tuma'yı (sayfa 92) haber toplamaya gönderdim. İlk haberler gecikmedi, cansıkıcıydılar, El Rubio (Jesus Suarez Gayol), ağır yaralıydı. Kampa ölü olarak getirildi, başına bir kurşun rastlamıştı. Şöyle olmuş: Pusu, ırmağın iki yönüne bölünmüş, sekiz artçı ve yardımcı olarak onlara katılan üç öncüden kurulmuştu.
Onbeş askerin gelmekte olduğunu duyan İnti, El Rubio' nun bulunduğu yöne geçmiş ve ırmaktan görülecek biçimde çok kötü bir yerde mevzi aldığını anlamış. Askerler tedbirsizce ve ırmağın kenarındaki patikaları bulmak için ırmağın kıyılarını tarayarak ilerliyorlarmış. Pusuya düşmeden önce Braulio ya da Pedro ile karşılaşmışlar. Atışlar birkaç saniye sürmüş. Askerler bir ölü, 3 yaralı ve 6 tutsak bırakmışlar. Bir gedikli hemen ölmüş, öteki dördü kaçmış. El Rubio'yu bir yaralının yanında bulmuşlar, Garand marka tüfeği tutukluk yapmış. Yanında pimi çekildiği halde patlamamış bir de el bombası varmış. Yaralıyı ağır durumu nedeniyle sorguya çekememişler, biraz sonra o da, onları yöneten teğmen de ölmüş.
Tutsakların sorgusundan şunları anladık: bu onbeş asker Nacahuasu ırmağının aşağısında mevzi alan bir birliktenmiş. Vadiyi aşmışlar, iskeletleri toplamışlar ve sonra da kampı işgal etmişler. Askerlerin söylediklerine bakılırsa, radyo, belgelerin ve fotoğrafların ele geçtiğini söylediği halde birşey bulamamışlar. Birlik 100 kişilikmiş. Onbeşi bir grup gazeteciye kampımıza kadar eşlik etmiş. Görevleri bir keşif yaptıktan sonra saat 17'de dönmekmiş. Asıl kuvvetler Pincal'da bulunuyormuş Lagunillas'da 30 kişi kadar varmış. Pireboy'a doğru giden grubun da Gutierrez'e çekilmiş olduğunu sanıyorlardı. Dağlarda yollarım kaybeden ve susuz kalan bu grubun serüvenini anlattılar. Kaçakların geç döneceklerini he'-saplayarak pusuyu kaldırmadım. Rolando 500 metre kadar ilerlemişti şimdi öncüler ona yardım edebilecek durumdaydılar. Önce çekilmelerini emretmiştim ama sonra herşeyi olduğu gibi bırakmayı daha mantıklı buldum.Saat 17'de, sayıca kabarık bir ordu gücünün ilerlemekte olduğu haberi ulaştı. Beklemekten başka birşey yapamazdık. Pombo'yu aydınlatıcı (sayfa 93) bilgiler toplamak üzere gönderdim. Bir süre silah sesleri duyuldu ve Pombo askerlerin yine pusuya düştüklerini haber vermeye koştu; birçok ölü ve bir tutsak binbaşı varmış.
Bu kez olay şöyle gelişmiş: Irmak boyunca tedbirsizce yayılarak ilerlemişler. Sürpriz tam olmuş. Bu kez kötü, 5 yaralı ve toplam 22 tutsak (verilerin yetersizliği nedeniyle kesin bir bilanço yapılması olanaksız).


11 Nisan
Sabahleyin öteberiyi taşıdık ve El Rubio'yu araç yokluğundan toprak seviyesinde bir çukura gömdük. Tutsakları götürüp salıvermesi ve etrafa saçılan silahlan toplaması için İn-ti'yi artçılarla bıraktık. Bu aramanın tek sonucu: İki esir ve onlara ait iki Garand. 1 numaralı bildiriden iki örneği, bunu gazetecilere ulaştırmayı vadeden binbaşıya verdik. Toplam kayıpları şunlar:
İkisi teğmen olmak üzere 10 ölü, bir binbaşı ve birkaç gedikli olmak üzere 30 tutsak, bunlardan 6'sı yaralı (biri ilk çatışmada). Bunlar çeşitli alaylara mensup olmakla birlikte 4'üncü tümenin emrindeydiler. Ranger'lardan, paraşütçülerden ve bölgedeki alaylardan olanlar var, hepsi de çocuk denecek yaşta.
Taşıma ve yerleştirmeye yarayacak bir mahzen bulma işi ancak öğleden sonra sona erdi. Fakat yerleştiremedik. Son aşamada inekler ürktü, öyle ki elimizde yalnızca bir dana kaldı.
Erken saatte yeni kampımıza vardığımızda adamlarıyla birlikte aşağıya inen Joaquin'e ve Alejandro'ya rastladık. Anlattıklarına bakılırsa, görüldüğü söylenen askerler Eustaquio'nun fantazisinden başka birşey değil ve bunca taşınmalar boş yere.
Radyo "yeni bir kanlı çarpışma" olduğunu, ordunun 9 ölü verdiğini ve bizden de dört kişinin "cesedinin teşhis edildiğini" duyurdu. Şilili bir gazeteci kampımızın ayrıntılı bir tanımını yaptı. Benim de sakalsız ve pipolu bir resmimi bulmuş. Nasıl ele geçirdiğini araştırmamız gerekiyor. Üst mahzeni keşfettiklerine dair belirtiler var, ama bu kesin değil. (sayfa 94)


12 Nisan
Saat 6.30'da kaybettiğimiz dört arkadaştan geriye kalanları El Rubio'yu anmak ve akan ilk kanın, kübalı kanı olduğunu belirtmek için topladım. Ricardo ile çıkan bir olaydan sonra Camba'nın, kübahlara olan güveninin her geçen gün biraz daha sarsıldığı hakkındaki sözleri üzerine, öncüler arasında yerleşen kübalılan küçümseme eğilimine dikkatlerini çektim.Ateş gücü ve çarpışma şevki artan birliğimizin sayıca azalmasına bir çare aramak ve yeni gönüllüler çekmek gereğine de değindim.
Nato'nun uygun bir yere kurduğu yeni mahzene ganimetleri yerleştirdikten sonra, saat 14'te ağır adımlarla ilerlemeye başladık. Öyle yavaş yürüyorduk ki, ilerlemiyorduk demek daha doğru olur.Hemen sonra da, bir dere başında mola verip uyuduk.
Şimdi ordunun kabullendiği ölü sayısı 11; herhalde bir ölü daha buldular ya da yaralılardan biri öldü. Debray'nin kitabı üzerine eğitime başladım.
Yeni bir mesajı kısmen deşifre ettik, içinde önemli birşey yok.


13 Nisan
Daha hızlı ilerlemek için grubu ikiye ayırdık, ama yine de ağır ilerledik. Kampa saat 16'da vardık, son gelenler de 18.30'da vardılar. Miguel sabah gelmişti. Mahzenler bulunmamış ve hiçbirşeye el değmemiş; herşey olduğu gibi duruyor, sıralar, mutfak eşyaları, fırın, erzaklar.
Aniceto ve Raul keşfe çıktılar, ama yeterli olmadı, yarın İkira ırmağına değin gitmeli.
Kuzey amerikalılar, Bolivya'ya danışman gönderilmesinin eski bir tasarıya dayandığını ve gerillayla hiçbir ilgisi bulunmadığını ilân ediyorlar. Yeni bir Vietnam'ın ilk aşaması eşiğindeyiz belki. (sayfa 95)


14 Nisan
Tekdüze bir gün.
Hastaların sığınağından yiyecek taşıdılar, bize beş gün yeter. Üst mahzenden, süttozu kutuları getirmeye gittiler. Yirmiüç kutunun anlaşılmaz biçimde yok olduğu meydana çıktı. Moro 48 tane götürmüştü ve kimse gidip bunları alacak vakit bulmuş olamaz. Süt, hep başımıza iş açıyor. Mevzileri Joaquin'in gelişine değin pekiştirmek için özel mahzenden bir havan topu ve bir makineli tüfek çıkardık.
Harekatı yönetme biçimimiz belirli değil, ama en uygunu, topluca çıkmak ve Muyupampa kesiminde bir süre çarpıştıktan sonra kuzeye çekilmektir sanırım, olanaklar elverdiği ölçüde Danton ve Carlos'u duruma göre Sucre-Cochabamba yolu üstüne yerleştireceğiz.
Bolivya halkına 2 numaralı bildiriyi ve Manila için de 4 numaralı raporu kaleme aldık. Bunu Fransız götürecek (D-XXI).


15 Nisan
Joaquin artçılarla geldi. Yarın hareket etmeye karar verdik. Bölgede uçakların dolaştığını ve makilere ateş edildiğini söylediler. Yeni birşey olmadı. Gidenlerin yardımından yararlanacak olan artçılara (Marcos) 30'luk bir makineli tüfek vererek grubun donanımını tamamladık.
Akşam, yolculuk hakkında öğütler verdim ve süt kutularının yürütülmesi konusunda ciddi uyarılarda bulundum.
Küba'dan gelen uzun bir mesajı deşifre ettik. Lechio haberlerimizi almış; bizi destekleyen bir bildiri yayınlayacak, sonra da gizlice, en çok yirmi gün içinde ülkeye gelecekmiş.
Fidel'e son olaylar hakkında bilgi veren bir mektup kaleme aldık. (No. 4) Şifreledik ve görünmez mürekkeple yazmayı kararlaştırdık. (sayfa 96)


16 Nisan
Öncüler saat 6.15'te hareket ettiler, bizde 7.15'te yola çıktık ve İkira ırmağına değin hızlı yürüdük, fakat Tania ve Alejandro geç kaldılar. Termometreyi koyunca Tania'nm 39'dan fazla ve Alejandro'riun 38 derece ateşi olduğu görüldü. Üstelik bu gecikme, önceden düzenlediğimiz programa göre ilerlememizi de engelledi. Onları El Negro ve Serapio ile İkira'dan 1 km uzakta bıraktık. Biz de Bella Vista adlı çiftlikten geçtik ve dört köylüyü bize patates, bir domuz ve mısır satmaları için zorladık. Bunlar bizim burada bulunuşumuzdan korkan yoksul insanlardı". Geceyi yemek pişirerek ve yiyerek geçirdik. Ertesi gün Tikucha'ya yol alacağımızdan, o zamana değin gizlendik ve yerimizden kıpırdamadık. (sayfa 97)


17 Nisan
Haberler, kararlarımızda değişiklik yapmamızı gerektirdi. Köylülere bakılırsa Tikucha'ya gitmek vakit kaybı olurmuş. Muyupampa (Vaca Guzman)'ya ulaşan daha kısa ve bitiş kesimi arabayla aşılmaya elverişli, dümdüz giden bir yol varmış. Uzun bir duraksama geçirdim. Ama sonunda bu yoldan gitmeye karar verdik. Birini, geciken dört arkadaşa Joaquin'le kalmalarını söylemeye gönderdim ve Joaquin'e de orduyu buralarda oyalayarak yoğun bir harekata yeltenmesini engellemek için, bir şaşırtma manevrası yapmasını ve bizi üç gün beklemesini emrettim. Ondan sonra da saldırılardan, çatışmalardan sakınarak gelişimizi bekleyecekti. Akşam bir köylünün oğullarından birinin ortadan kaybolduğunu sezdik. Bizi ele vermeye gitmiş olabilirdi. Fakat buna karşın yola çıktık. Fransız'ı ve Carlos'u bölgeden çıkarmalıydık. Moises şiddetli karaciğer ağrıları yüzünden gecikenlerin grubuna katıldı.
Aynı yoldan dönmekle, Lagunillas'da haber alıp harekete geçen orduya ya da Tikucha'dan gelen askeri birliklere rastlama tehlikesiyle karşı karşıya geliyoruz, ama artçılarla bağlantımızın kesilmemesi için bunu yapmak zorundayız.
Saat 22'de hareket ettik ve molalarla 4.30'a değin yürüdük. O saatte mola verdik ve uyuduk. Yaklaşık 10 km yapmıştık.
Rastladığımız köylülerden Simon adlısı, korkak görünmesine karşın işbirliği yapmaya eğilimli. Bölgenin "zengini" olan Vides ise tehlikeli. Carlos Rodas'ın oğlunun kaybolduğunu da unutmamalıyız. Bu çocuk ekonomik bakımdan bölgenin efendisi olan Vides'in etkisiyle bir aptallık yapabilir.


18 Nisan
Şafağa kadar yürümüş ve gecenin son saatlerinde müthiş soğuğa karşın, bir güzel kestirmiştik. Sabahleyin öncüler civarda keşfe çıktılar; bir yerli evine rastlamışlar, ama fazla bir bilgi edinememişler. Nöbetçiler, bir atlıyı yakalamışlar, bu da Carlos Rodas'ın oğullarından biriymiş ve Yakunday'a gidiyormuş. Tutuklamışlar. Ağır ilerledik. Matagal'a, oradan da (sayfa 98) A. Padilla'nın bir fersah uzaklıktaki evine gittik. Vardığımızda saat 3 olmuştu. Adam korkuyordu; bizi sepetlemek için elinden geleni yaptı, ama şansı yokmuş, yağmur yağmaya başladı ve konaklamak zorunda kaldık.


19 Nisan
Bütün günü orada geçirdik, yolun her iki yönünden gelen köylüleri tutukladık, böylece kalabalık bir tutuklu grubu oluştu. Saat 13'te nöbetçiler krallara layık bir armağan getirdiler: bu, Lagunillas'lı çocukların kılavuzluğunda peşimize düşmüş olan Roth adlı bir ingiliz gazeteciydi. Belgeleri düzenliydi, ama kuşkulu şeyler vardı: pasaportunda öğrenci yazılıyken silinmiş, gazeteciye çevrilmişti (gerçekte foto muhabiriyim, diyordu). Bir Porto-Rico vizesi var. Buenos-Aires'den alman bir örgütleyici kartına ilişkin soru sorduğumuzda askeri okul öğrencilerine ispanyolca dersleri verdiğini itiraf etti. Kamp yerine gitmiş olduğunu, orada kendisine Braulio'nun yolculuklarını ve başından geçenleri anlatan güncesini gösterdiğini anlattı. Hep aynı masal, disiplinsizlik ve sorumsuzluk her tarafta egemen. Gazeteciye eşlik eden çocuklardan, bizim buraya gelişimizi birinin Lagunillas'a koşup haber vermiş olduğunu öğrendik. Rodas'ın oğlunu sıkıştırdık. Kardeşinin Vides'in ırgatlarından biriyle 500-1000 peso arasında değerlendirilen ödülü alabilmek için gittiğini öğrendik. Atını misilleme olarak elinden alıp tutsak köylüleri durumdan haberdar ettik.
Fransız, İngiliz'den iyi niyetini kanıtlaması için, buradan çıkmalarına yardım etmesini istememizi önerdi. Carlos bunu isteksizce kabul etti, ben işe karışmadım. Saat 21'de (...) vardık ve yolumuzu köylülerin durgun olduğunu söyledikleri Muyupampa'ya doğru sürdürdük. İngiliz, İnti'nin ileri sürdüğü koşulları ve benim kaleme aldığım raporu kabul etti ve saat 23.45'te gidenlerle el sıkışarak köyü işgal etmek için yola çıktık. Ben, Pombo, Tuma ve Urbano ile kaldım. Soğuk çok şiddetliydi, ufak bir ateş yaktık. Saat l'de Nato gelip köyün 20 asker ve savunma devriyeleriyle alarma geçmiş olduğunu (sayfa 99) söyledi. İki M-3'e ve iki tabancaya sahip devriyelerden biri bizim öncülerle karşılaşmış, ama karşı koymadan teslim olmuş. Şimdi benden talimat istiyorlardı. Vaktin ilerlemiş olması nedeniyle çekilmelerini emrettim. İngiliz gazeteciye, Fransız'a ve Carlos'a kendileri için hangi yolun daha iyi olacağını düşünüp bizzat karar vermelerini söyledim. Saat 4'te geri döndük: Amacımıza ulaşamamıştık. Carlos kalmaya karar verdi, bu kez Fransız isteksizce onu izledi.


20 Nisan
Saat yediye doğru, akşamüstü rastladığımız ve bize kahve ikram eden Nemesio Caraballo'nun evine vardık. Anahtarı kapının üstünde bırakarak gitmişti, evde bir kaç ürkek hizmetçi vardı. Irgatlardan satın aldığımız mısır ve kabakla yemek pişirdik. Saat 13'e doğru beyaz bayrak çekmiş, içinde Muyupampa kaymakamı, doktoru ve papazı bulunan bir kamyonet geldi. Papaz almandı. Onlarla İnti konuştu. Barış önermeye gelmişler, ama ulusal bir barış olacakmış bu, aracılık etmek istediklerini söylediler. İnti, barışı yalnız Muyupampa için ve verilecek listedeki malları saat 18.30'a değin getirip vermeleri koşuluyla kabul etti. Bunu vadedemediler; Bölgenin ordunun denetimi altında olduğunu söyleyerek süreyi sabahın 6'sına değin uzatmak istediler; onu da biz kabul etmedik.
İyi niyetlerinin kanıtı olarak iki karton sigara getirmişlerdi ve üç yolcunun Muyupampa'da tutuklandığını, ikisinin sahte belge taşıması nedeniyle, durumlarının tehlikeli olduğunu söylediler. Carlos için iş sarpa sardı demektir, Danton'un kendini kurtarabilmesi gerekir.
Saat 17.30. Üç AT-6 gelip içinde bulunduğumuz evi, yemek pişirdiğimiz sırada bombaladılar. Onbeş metre uzağa düşen bir bomba Ricardo'yu hafifçe yaraladı. Ordunun cevabıydı bu. Askerlerin morallerinin nasıl bozulduğunu anlamak için haberlere gözatmak gerek, gelenlerin anlattıklarına bakılırsa bıkkınlık baş göstermiş. (sayfa 100)
Saat 22.30'da iki atla yola çıktık (biri Vides'in oğlundan aldığımız; öteki gazetecininki) ve Tikücha'ya doğru gittik. Saat 1.30'da mola verdik ve uyuduk.


21 Nisan
Roso Carrasco'nun evine değin yürüdük. Bizi çok iyi karşıladı ve bize ihtiyacımız olan herşeyi sattı. Akşam, Muyupampa-Monteagudo yolunun doğru ikiye ayrıldığı Taperillas sapağına kadar yürüdük. Niyetimiz bir su başında oturmak ve pusu kurmak için keşif yapmaktı. Pusu kurmamızın bir başka nedeni daha vardı; radyo bir fransız, bir ingiliz ve bir arjantinli ücretli askerin öldürüldüğünü haber veriyordu. Bu kuşkuyu gidermeli ve ibret olacak bir ceza vermeliydik.
Yemekten önce, Nacahuasu'da ölen Vargas'ın kayınbabası, ihtiyar Rodas'ın evine uğradık ve ona bir açıklamada bulunduk. Yetinmiş göründü.
Öncüler emirleri iyi anlamamışlar; yollarını sürdürüp köpeklerin uyanmasına ve şiddetle havlamasına neden oldular.


22 Nisan
Yanlışlıklar sabahtan başladı; Rolando, Miguel ve Antonio, biz ormana çekildiğimiz sırada pusu kurmak için keşfe çıktılar. Fakat YPFB marka kamyonette bizim izlerimizi inceleyen adamlara ve geceyi burada geçirdiğimiz hakkında bilgi veren bir köylüye rastlamışlar ve onları tutuklamaya karar vermişler. Bu, tasarılarımızı altüst etti, fakat pusuyu gündüz vakti kurmaya ve geçecek kamyon ve malları ele geçirmeye karar verdik. Pusu, ordunun gelme olasılığı karşısında onu da beklemekle görevliydi.
Bal, muz ve bazı başka mallarla çok sayıda köylü taşıyan bir kamyona el koyduk. Fakat izimizi sürüp gelen bir kamyonla, tankerlere dokunmadık. Epeydir hasret kaldığımız ekmeklerin bir türlü gelmek bilmemesi nedeniyle geciktik. (sayfa 101)
Niyetim, bütün yiyecekleri kamyonete yükleyip öncülerle birlikte 4 km uzakta bulunan Tikucha yolunun ikiye ayrıldığı yere gitmekti. Karanlık basarken, küçük uçak siperlerimizin üzerinde uçmaya başladı ve çevredeki evlerin köpekleri, havlamalarını daha da şiddetlendirdi. Saat 20'de, orada gözetim altında olduğumuz kesin olduğu halde yola çıkmaya hazırlanıyorduk ki, kısa bir çatışmanın gürültüsü ve teslim olmamızı bildiren sesler duyuldu. Hepimiz şaşkına dönmüş, ne olup bittiğini hiç mi hiç anlayamamıştık. Neyse ki, öteberi kamyonetteydi. Herşeyi o anda düzenleyiverdik. Sadece Loro aramızda değildi, fakat çatışma, bizi kuşatmak için tepeyi çevirmekte olan askerlerin kılavuzlarını gören Ricardo ile başladığına göre, Loro'nun başına birşey gelmediğine inanabilirdik. Kılavuz belki de yaralanmıştı. Kamyonet ve atlarla yola çıktık. Altı atımız vardı. Çocuklar, kimi yaya, kimi atla gidiyordu. Sonunda hepsi kamyonete atladı. Öncülerse atlara bindi. Tikucha'ya saat 3.30'da, papazın malikanesinin bulunduğu Meson'a da 6.30'da vardık, sonra bir çukurda gizlendik.
Harekatın bilançosu olumsuzdu, bir yandan disiplinsizlik, tedbirsizlik (geçicidir, umarım), öbür yandan bir insan kaybı. Ayrıca parasını ödeyip de götüremediğimiz mallarla, Pombo'nun cebinden düşen dolar paketi. İşte bu harekatın sonuçları. Ayrıca, gafil avlanışımız ve sayıca az bir grup tarafından bozguna uğratılışımız da var. Moralleri oldukça yüksek olmakla birlikte, adamlarımızın iyi dövüşen bir güç olmaları için daha çok çaba gerekiyor.


23 Nisan
Dinlenme günü ilan edildi, yeni birşey de olmadı. Gün ortasında küçük uçak (AT-6) bölgede dolaştı; nöbetçilerin sayısını arttırdık ama, yeni birşey çıkmadı. Akşam, ertesi gün için gerekli talimat verildi. Dört gün Benigno ve Aniceto, gidip Joaquin'i arayacak, dört günde Coco ve Camba, Rio Grande'ye giden patikada bir keşfe çıkıp burayı kullanılır duruma sokacaklar. Joaquin gelinceye kadar mısırların civarında kalacağız ve ordunun gelip gelmeyeceğini anlayacağız. Joaquin, (sayfa 102) bütün adamlarıyla gelme ve hasta olan varsa, gecikenlerden birini onun yanında bırakma emrini almıştı.
Danton, El Pelado ve ingiliz gazetecinin başlarına geleni daha bilmiyoruz; basına sansür kondu. Başka bir çatışmadan ve üç-beş tutsaktan söz ediliyor.


24 Nisan
Keşifçiler yola çıktı. Irmağın bir km daha yukarısına, ufak bir düzlüğe yerleştik. Görüş alanı, papazın çiftliğinden yaklaşık 500 metre yakın olan, son köylünün evine kadar uzanıyor (tarlada marihuana bulduk). Köylü döndüğünde şaşırıp kaldı. Öğleden sonra bir AT-6, küçük evin üzerine iki yaylım atışı yaptı. Pacho gizemli biçimde kayboldu, hastaydı ve geride kalmıştı. Antonio ona yolu göstermiş ve 5 saatte ulaşabileceği yolda ilerlemeye başlamış; fakat gelmedi. Yarın çıkıp onu arayacağız.


25 Nisan
Kara gün. Saat 10'da Pombo gözetleme yerinden gelip 30 askerin küçük eve doğru ilerlediğini haber verdi. Antonio gözetleme yerinde kaldı. Hazırlandığımız sırada koşup baktı, askerlerin 60 kişi kadar olduklarını ve daha gelenlerin bulunduğunu söyledi. Gözetleme yerinin yetersiz olduğu artık ortadaydı; bu yer olayları önceden haber almamıza elverişli değildi. Kampın giriş yolunda, o andaki olanaklarımızla pusu kurmaya karar verdik. Alelacele akarsuyun kıyısında, 50 metre görüş uzaklığı olan küçük, dik bir yokuşta mevzi aldık. Urbano, Miguel ve ben otomatik tüfeklerle yerleştik. Doktor, Arturo ve Raul sağı tuttular, görevleri kaçışı ve o yönden ilerlemeyi engellemekti; Rolando, Pombo, Antonio, Ricardo, Julio, Pablito, Dario, Willy, Luis, Leon onları yandan bastırmak için akarsuyun öbür yanında mevzi aldılar. İnti, sel yatağında kaldı, oraya sığınmaya kalkışanlara saldıracaktı. Nato ve Eustaquio gözetlemeye geçtiler, ama ateş başlar başlamaz çekilmelerini emrettim; El Chino, kampı korumak için artçı kaldı. Elimdeki yetersiz mevcuttan üç kişi eksilmişti: kaybolan Pacho, onu aramaya giden Turna ve Luis. (sayfa 103)
Çok geçmeden düşman öncüleri göründü. Bunların üç alman çoban köpeği ve kılavuzdan kurulu olduğunu görmek bizi şaşırttı. Hayvanların sinirli bir görünümü vardı, ama bizim oradaki varlığımızı sezmişe benzemiyorlardı. Yollarına devam ettiler; ilk köpeğe nişan aldım, ama vuramadım, namluyu kılavuza çevirdiğim sırada M2 tutukluk yaptı. Miguel başka bir köpek öldürdü ya da bana öyle geldi ve artık kimse pusuya girmedi. Ordunun böğrüne aralıklı atışlar başladı. İlk arada Urbano'yu geri çekilmeleri emrini iletmeye gönderdim, fakat Rolando'nun yaralı olduğu haberi geldi.Biraz sonra getirdiler; çok kan kaybetmişti ve plazma verilirken öldü. Kurşun oyluk kemiğini delmiş, atardamarlara ve sinirlere ulaşmıştı; daha birşey yapmaya fırsat bulamadan tüm kanını kaybetti. Gerilla en iyi üyesini ve aynı zamanda temel taşlarından birini kaybetmişti. Çocuk denecek yaştan beri arkadaşımdı. İstilaya kadar 4'üncü kolun habercisiydi ve bu yeni devrimci serüvene de katılmıştı. Bu adsız ölü hakkında, gelecek için kalıplaşabilecek söz olarak şunu söyleyebiliriz: "Senin küçük, cesur yüzbaşı bedenin, sert görüntüsüyle sonsuzluğa kadar yaşayacak".
Daha sonrası ağır bir geri çekilme harekatı oldu. Rolando'nun (San Luis) cenazesini de beraberimizde taşıdık. Pacho bize daha geç katıldı. Yanılmış ve Coco'ya katılmış, bu yüzden dönüş bütün gecesini almış. Saat 3'te cenazeyi ince bir toprak tabakasının altına gömdük. Saat 16'da Benigno ve Aniceto geldiler, ordunun pususuna (daha doğrusu bir karşılaşma) düştüklerini; sırt çantalarını kaybettiklerini anlattılar. Ama sağsalim kurtulmuşlardı. Olay, Benigno'nun hesabınca, biz Nacahuasu'ya vardığımız sırada olmuştu. İşte, iki çıkış yolumuz da kapanmıştı ve artık tepelere tırmanmak zorundaydık. Rio Grande'ye doğru gitmek iki yönden iyi değil. İlk olarak, bura doğal bir çıkış yoludur ve ikinci olarak, bizi henüz haber alamadığımız Joaquin'den uzaklaştırır. Akşam, yolun Nacahuasu ve Rio Grande'ye doğru ikiye ayrılan yerine vardık ve orada uyuduk. Grubumuzun tamamlanması için Coco ve Camba'yı da orada bekliyeceğiz.
Harekatın bilançosu son derece olumsuz, Rolando öldü; yalnız bu değil, orduya verdirdiğimiz kayıp da olup olacağı iki adamla bir köpek. Durumu iyi inceleyememiştik, nişancılar da düşmanı görmüyorlardı. Gözetleme yeri de çok kötüydü, bu yüzden önceden hazırlanmamıza yeterli değildi.
Bir helikopter, papazın evinin yanına iki kez indi, sanırım bir yaralıyı almak için. Uçaklar eski mevzilerimizi bombaladılar; bu da onların hiç ilerlemediklerini kanıtlıyor.


26 Nisan
Birkaç metre uzaklaşınca birini Coco ve Camba'yı aramaya gönderdim. Miguel'e de, bu sırada kamp yapıp bekleyeceğimiz bir yer bulma emri verdim. Fakat öğleyin öbürleriyle döndü. Söylediklerine bakılırsa, yükün altında güçlükle dört saatlik bir yol açmışlardı ve oradan tepeye tırmanılabilird:. Bununla birlikte, Benigno ve Urbano'yu, daha yakın olaıi-Nacahuasu'ya dökülen nehrin vadisine tırmanma olanağı araştırmaları için gönderdim; fakat güneş batarken döndüler ve herşeyin çok kötü gittiğini söylediler. İquiri'ye ulaşan bir yol bulmak umuduyla, Coco'nun açtığı patikadan yolumuzu sürdürmeye karar verdik.
Bir maskotumuz var: Lolo adında bir karaca. Bakalım o çok yaşayacak mı?


27 Nisan
Coco'nun dört saat sürdüğünü söylediği yolu ikibuçuk saatte aştık. Turunç ağaçlarının sık olduğu bu yerin haritada Masico olarak işaretlenen yer olduğu kanısına vardık. Urbano ve Benigno yol açmayı sürdürdüler, fazladan, bir saatlik bir kısım eklediler. Geceleri soğuk şiddetli oluyor.
Bolivya radyoları ordunun bir bildirisini yayınladı; burada köpek bakıcısı bir sivil kılavuzun ve Royo adlı köpeğin ölümünden sözediliyor. Bizden de Rubio adli bir kübalı ile bir bolivyalmın öldüğünü ekliyor. Ayrıca, Danton'un Camiri yakınlarında tutuklu olduğu, öbürlerinin de hayatta ve onunla birlikte oldukları anlaşılıyor.
Yükseklik 950 metre. (sayfa 105)


28 Nisan
Saat 15'e değin ağır ağır yürüdük. Bulunduğumuz yerde nehir su kaybetmişti ve başka bir yönde akıyordu. Orada durduk. Keşfe çıkmak için vakit geç olmuştu, kamp yapmak için suyun kenarına döndük. Dört günlük yiyeceğimiz kaldı. Yarın İquiri yoluyla Nacahuasu'ya ulaşmaya çalışacağız, fakat geçit açmak gerekiyor.
Birçok yerde yol bulmaya çalıştık ama sonuç alamadık. Burada, en azından çıkışı olmayan bir boğazdayız. Coco daha keşfini yapmadığı çapraz bir vadi gördüğünü sanıyor; yarın bu işi hep birlikte yapacağız. 35 nolu mesajı gecikmeyle, fakat tümüyle deşifre ediyoruz. Bir paragrafında, Bertrand RussePın Vietnam hakkındaki bir çağrısında imzamın da bulunması için izin istiyorlar.


30 Nisan
Tepeyi aşmaya çalıştık. Vadi sandığımız düzlük, duvar gibi dik kayalarla bitiyor, ama bir yol bulup tırmandık; doruğa yaklaşırken karanlık bastı ve orada uykuya daldık. Çok da üşümedik.
Lolo öldü. Zavallıcık Urbano'nun öfkeli huyunun kurbanı oldu. Tabancayı çekip hayvanı kafasından vurdu.
Havana radyosu, Şilili muhabirlerden aldığı haberde, gerillacıların kentleri yenecek güçte olduklarını ve son olarak içi yiyecek dolu askeri kamyonları ele geçirdiklerini bildirdi. Siempre dergisi, Barrientos'la yapılan bir görüşmeyi yayınladı. Barrientos çeşitli konulara değindikten sonra, orduda yankee askeri danışmanlarının bulunduğunu ve gerillanın, Bolivya'nın toplumsal koşullarının sonucu ortaya çıktığını kabul ediyordu. (sayfa 106)

AYIN ANALİZİ
Rubio ve Rolando gibi iki ciddi kaybımız olmasına karşın herşey normal gidiyor denebilir; hele ikincisinin ölümü ağır bir darbe oldu, çünkü olası bir ikinci cephenin kumandanlığını ona bırakmayı düşünüyordum. Dört yeni harekata giriştik; hepsi de genel olarak olumlu sonuçlar verdi. İçlerinden, El Ru-bio'nun kaybıyla sonuçlananı özellikle başarılıydı.
Bunun dışında tamamen tecrit olmuş durumdayız; hastalık bazı arkadaşların sağlığını örseledi, gücümüzü bölme zorunda bıraktı. Bu da etkililiğimizi azalttı. Joaquin 'le daha bağlantı kuramadık. Köylüler içinde taban yaratma işi henüz pek gelişemedi. Ne var ki, örgütlü terör sayesinde çoğunluğun tarafsızlığını sağlayabileceğimiz görülüyor, sanırım destek daha sonra gelecek. Bir tek yeni gönüllü katılmadı, ölenlerden başka Taperillas'da bir de Loro'nun izini kaybettik.
Askeri strateji bakımından şu noktalara işaret edebiliriz: a) Şu ana kadar, ordu etkili bir kontrol kuramadı. Bizi sıkıştırıyorlar, fakat hareket etmemizi engelleyemiyorlar, çünkü Kem zayıflar, hem de hareket yetenekleri az. Üstelik, köpeklere ve terbiyecisine karşı son pusudan sonra dağlara çıkmaktan çekineceklerini düşünebiliriz, b) Yine gürültü koparılıyor. Ama bu kez iki taraflı olarak. Havana'da yayınlanan makalemden sonra burada olduğumu artık herkes öğrendi. Kuzey Amerikalıların buraya şiddetle müdahale edeceklerine kesin gözüyle bakabiliriz. Helikopter bile göndermeye başladılar ve biz burada henüz görmemiş olsak bile, paraşütçüler geldi, c) Ordu (en az bir ya da iki bölük) tekniğini ilerletti: bizi Taperillas'da habersiz bastırdı ve El Meson'da morali bozulmadı, d) Haberalma konusunda bir kaynak oluyorlarsa da, köylülerin seferber olması diye birşey görülmüyor. Yürekli ve etkili olmadıklarından, güvenilir bir haberalma kaynağı da değiller. Yok saymak daha iyi.
Chino'nun görevi değişti, ikinci ya da üçüncü cephe kuruluncaya kadar savaşçı olacak. (sayfa 107)
Danton ve Carlos, kapıldıkları telaşın ve kaçma isteğinin, öbür yandan da benim bunu engellemekte göstermiş olduğum gevşekliğin kurbanı oldular. Bunun sonucu olarak Küba (Danton) ve Arjantin'le (Carlos) bağlantımız kesildi.
Sonuç olarak; gerillanın kaçınılmaz sürprizlerini kaçınılmaz kabul edersek, gidişin normal olduğunu söyleyebiliriz. Gerillanın ilk sınavını geçiren savaşçıların moralleri yerinde. (sayfa 108)


-7-
MAYIS 1967


1 Mayıs
Bayramı, çalı çırpı söküp yol açarak kutluyoruz. Ağır ilerliyoruz. Akarsuyun ayrılma çizgisine daha ulaşamadık.
Almeida Havana'da beni ve bolivyalı ünlü gerillacıları öven bir konuşma yaptı. Söylev uzun, fakat iyiydi. Üç gün yetecek yiyeceğimiz var. Bugün Nato sapanla bir kuş vurdu, kuş dönemi başladı demektir.


2 Mayıs
İlerlemenin ağır yürüdüğü ve coğrafi durumun belirsizlik -gösterdiği bir gün. Çalı çırpıyı temizleme güçlüğü yüzünden, ancak iki saat yürüyebildik. Bir tepeden, Nacahuasu'nun yakınlarında olduğumuzu kestirdim; demek çok kuzeydeyiz, ama daha İquiri'den eser yok. Miguel ve Benigno'ya bütün gün, İquiri'ye ya da bir akarsuya ulaşacak bir yol açmalarını emrettim, çünkü hiç suyumuz kalmadı. Yiyeceğimiz de kıt kanaat (sayfa 109) beş gün yeter. Havana radyosu, abartmalı Bolivya haberleri verip saldırışım sürdürüyor.
Yükseklik 1760 metreye ulaştı, 1730 metrede uyuduk.


3 Mayıs
Bugünü sürekli çalı çırpı kesme işiyle geçirdik. İki saatlik yararlı bir yürüyüşten sonra bir dere kenarına ulaştık. Suyu bol ve akışı kuzeye doğru gibi. Yön değiştirip değiştirmediğini anlamak için yarın çalı çırpı biçerek bir keşif yapacağız. İki günlük yiyeceğimiz kaldı, o da azla yetinmek koşuluyla. Nacahuasu'dan 200 metre ve deniz düzeyinden 1080 metre yüksekteyiz. Uzaktan bir motor sesi geliyor, ama yönü belli değil.


4 Mayıs
Sabahleyin Coco ve Aniceto sel yatağını keşfe çıktıkları sırada, biz de yol açmayı sürdürdük. Saat 13'te geldiler ve nehrin, doğuya ve güneye kıvrıldığına göre, bunun ilerde yönün değişmemesi koşuluyla, İquiri olabileceğini söylediler. Çalı çırpı temizleyenleri çağırmalarını ve yolun, suyun akış yönüne doğru sürdürülmesini emrettim. Saat 13.30'da yola koyulduk ve saat 17'de genel yönün doğu-kuzey-doğu olmasından bu suyun İquiri olamayacağını anlayarak durduk. Yol açanlar su bulamadıkları ve yalnızca kuru topraklar gördükleri haberini yolladılar; Rio Grande'ye doğru yol aldığımızı umarak ilerlemeye devam ettik. Arkadaşlarımız bir cacare[21] (kakare) avladılar, ancak küçük olduğundan yol açıcılara bıraktılar. Kıt kanaat iki günlük yiyeceğimiz var.
Radyo, Loro'nun bacağından yaralı olarak ele geçirildiğini bildirdi, şimdiye kadar ifadesi iyi. Herşey onun evde yaralanmadığını gösteriyor, belki kaçarken vurulmuştur. (sayfa 110)


5 Mayıs
Beş saat yürüdük ve 12-14 km yol aldık. İnti ve Benig'nun kurdukları kampa ulaştık. Haritada gösterilmemiş olan Congri ırmağı kıyısındayız. Bu akarsu, sandığımızdan çok daha kuzeyde. Bu durumda şu sorular akla geliyor: İquiri nerede? Benigno ve Aniceto, İquiri'de baskına uğramamışlar mıydı? Saldıranlar Joaquin'in adamları olmasın! Şimdilik, bizi Ayı Mahzeni'ne götürecek yolda ilerlediğinizi sanıyoruz. Orada iki günlük yiyeceğimiz olmalı. Sonra da eski kampa gideceğiz. İki büyük kuş ve bir cacare vurduk. Bu bize yiyeceğimizi arttırmamızı, iki günlük paket çorba ve konserve et yedeğine sahip olmamızı sağladı. İnti, Coco ve Doktor avlanmak için pusu kurdular.
Debray'in, gerilla şefliği ya da kuruculuğundan sanık olarak Camiri'de bir askeri mahkeme tarafından yargılanacağı ilân edildi; annesi yarın gelecekmiş. Bu iş etrafında çok gürültü koparılıyor. Loro'dan hiçbir haber yok.
Yükseklik 840 metre.


6 Mayıs
Ayı Kampı'na varma hesaplarımız yanlış çıktı. Küçük ev sandığımızdan da uzakmış. Yol da tıkalıydı, açmak gerekti. Eve, yürümekten bıkmış adamlarla ve 1400 metreye ulaşan tepeleri aşarak saat 16.30 da ulaştık. Sondan önceki yemeğimiz çok yavandı. Yalnızca bir keklik vurduk onu da yolu açana (Benigno) ve onu izleyen iki kişiye verdik.
Haberler hep Debra/le ilgili. Yükseklik 1100 metre.


7 Mayıs
Ayı Kampı'na erkenden vardık. Orada bulunan 8 kutu sütle kahvaltı ettik, biraz gücümüz yerine geldi. Mahzenden bazı gereçler de çıkardık; bazuka görevi yapacak olan bir (sayfa 111) mavzeri Nato'ya verdik; ayrıca 5 tane de tanksavar elbombası aldık. Nato, geçirdiği bir kusma krizi sonunda fenalaştı. Kampa varır varmaz, Benigno, Urbano, Leon, Aniceto ve Pablito küçük çiftliği gezmeye gittiler. Son çorbaları ve eti yedik, ama mahzende biraz içyağı stokumuz var. Orada gördüğümüz ayak izleri ve bazı hasarlar askerlerin buradan geçmiş olduğunu gösteriyor. Keşifçiler elleri boş döndüler. Askerler çiftliğe girmişler ve mısırları kesmişler (Bugün, ben geleli ve gerilla resmen başlayalı tam 6 ay oluyor). Yükseklik 880 metre.


8 Mayıs
Mahzenin düzenlenmesini ve içyağı kutularının indirilip şişelere doldurulmasını biraz erken emrettim. Başka yiyeceğimiz de yok. Saat 10.30'a doğru pusu yerinden birkaç silah sesi duyuldu. Silahsız iki asker Nacahuasu'ya doğru ilerliyorlarmış, Pacho onları öncü sanmış, ayak ve karınlarından yaralamış. Onlara, uyarısını dinlemeyip yürüdükleri için ateş ettiğini söylemiş, onlarsa birşey duymamışlar. Pusu kötü düzenlenmiş ve Pacho doğru hareket etmemişti. Çok sinirli adam. Antonio ve birkaç kişi sağ tarafa gönderilince durum düzeldi. Askerler İquiri civarında olduklarını söylediler ama, yalan. Öğleyin iki askeri, telaşla Nacahuasu'dan aşağı inerken yakaladık. Ava çıktıklarım, İquiri yoluyla dönerlerken bölüklerinin yokolduğunu ve onu aradıklarını söylediler; onlar da yalan söylüyorlardı, gerçek şuydu: Askerler av alanında konaklıyorlardı ve helikopter bugünlerde onlara erzak taşımadığı için bizim çiftlikten yiyecek almaya gidiyorlardı. Birincilerin ellerinden kızartılmış ve çiğ mısır paketlerini, dört kutu balığı, şeker ve kahveyi aldık; böylece yediğimiz bol yağla bugünkü yiyecek işimiz çözümlenmiş oldu. Bazıları hastalandı.
Daha sonra nöbetçiler askerlerin, ırmağın dönemecine gelip gittiklerini haber verdiler. Bunların sayısı 27'yi bulunca gerginlik arttı. Anormal birşeyler sezmiş olacaklar ki, asteğmen Lorendo yönetimindeki grup ilerledi. Lorendo ateş açtı (sayfa 112) ve iki acemi askerle birlikte öldü. Gece oluyordu. Bizimkiler ileriye atılıp altı asker yakaladılar. Ötekiler çekildi.
Bilanço: 3 ölü ve 10 tutsak, ikisi yaralı; Yedi M-1 ve dört mavzer, kişisel eşyalar, donatım ve açlığımızı gidermek için içyağıyla yediğimiz biraz yiyecek. O gece orada yattık.


9 Mayıs
Saat 4'de kalktık (bütün gece uyumadım). Askerleri, konuştuktan sonra salıverdik. Üstlerindeki asker giysileriyle ayakkabıları aldık, yerine, başka şeyler giydirdik. Yalan söyleyenlere gelince, onları donla gönderdik. Yaralıyı da yüklenip çiftliğe doğru gittiler. Saat 6.30'da mahzenden geçip ganimetleri yerleştirdikten sonra Maymunlar Deresi'ne doğru çekildik. Yiyecek olarak yalnız içyağımız kaldı. Neredeyse bayılıyordum ve yine de yolumu, ağır adımlarla sürdürebilmek için 2 saat uyumam gerekti; tümü içinde, yürüyüş böyle geçti. İlk rastladığımız su kenarında içyağıyla çorba yaptık. Çocuklar çok dermansız ve birçoklarında ödem var.
Gece, ordu, çarpışmanın sonucunda verdiği ölü ve yaralıları açıkladı, ama tutsaklardan sözetmedi; büyük çatışmalar ve büyük kayıplar verdiğimiz öne sürülüyor.


10 Mayıs
Ağır ilerliyoruz. El Rubio'nun mezarının bulunduğu kampa geldik. Kurutulmuş etler ve yağlar bozulmuştu. Hepsini topladık. Askerlere ait hiçbir iz yok. Nacahuasu'yu sakınarak geçtik. Miguel'in keşfini yaptığı, fakat yolu kısmen tıkalı olan bir boğazdan Pirirenda'ya doğru yol almaya başladık. Saat 17'de durduk. Kuru eti ve yağı yedik.
Yükseklik 800 metre.


11 Mayıs
Öncüler bizden önce çıktılar, haberleri dinlemek için bir (sayfa 113) süre kaldım. Biraz sonra Urbano geldi: Benigno'nun bir yaban domuzu vurduğunu, parçalamak ve pişirmek için ateş yakma izni istediğini söyledi. Benigno, Urbano ve Miguei göle doğru yol açmayı sürdürürken, biz de orada kalıp hayvanı yemeye karar verdik. Saat 14'te yürümeye başladık ve saat 18'de kamp yaptık. Miguei ve ötekiler ilerlediler.
Benigno ve Urbano ile sertçe konuşmalıyım: ilki, savaş günü bir kutu konserve yemiş ve inkar etmiş; Urbano da El Rubio'nun kampındaki kuru etin bir kısmını.
Bölgede hareket halinde olan 4. Tümen'in Komutanı Albay Roche'nun görevinden alındığı ilân edildi.
Yükseklik 1050 metre.


12 Mayıs
Ağır yürüdük. Urbano ve Benigno yol açıyorlardı. Saat 15'te, 5 km uzaktan gölü gördük. Biraz sonra da eski bir yol bulduk. Bir saat sonra, balkabakları da bulunan uçsuz bucaksız bir mısır tarlasına vardık. İçyağıyla kabak kızartması ve mısır taneleyip mısır kebabı yaptık. Keşfe çıkanlar döndüler ve teğmen Henry Loredo'nun günlüğünde iyi bir dost diye sözettiği Chico'nun evine gittiklerini söylediler; Chico evde değildi, ama içerde dört ırgat ve bir hizmetçi kadın vardı; biraz sonra kocası da geldi, onu da alıkoyduk. Pirinçli domuz, sakatatdan kızartma ve ek olarak balkabağı pişirdik. Pombo, Arturo, Willy ve Dario çuvalları beklemek için kaldılar. Yazık ki evdekinden başka su bulamadık.
Saat 5.30'da ağır adımlarla çekildik, herkes hastaydı. Evin beyi gelmemişti; ona, yaptığımız hasarı ve neleri kullandığımıza dair bir yazı bıraktık. Irgat ve hizmetçilere de, hizmetleri karşılığında 10'ar peso verdik.
Yükseklik 950 metre.


13 Mayıs
Geğirme, yellenme, kusma ve ishaller günü. Gerçek bir (sayfa 114) org konseri. Domuzu sindirebilmek için günü tam bir hareketsizlik içinde geçirdik. Kusuncaya değin kendimi çok kötü hissettim, sonra biraz düzeldim. Akşam mısır kebabı, kabak ve dünkü şölenden arta kalanları yedik, daha doğrusu yiyebilecek durumda olanlar yedi. Bütün radyolar, Venezuela'ya yapılan bir Küba çıkarmasının başarısızlıkla sonuçlandığını ısrarla yayınladılar. Leoni hükümeti ilgili kişilerin isim ve rütbelerini verdi, tanımıyorum bunları, ama birşeylerin sarpa sardığı da anlaşılıyor.


14 Mayıs
Erken yola çıktık, keyifsizdik. Amacımız, Benigno ve Camba'nın bir keşif sırasında buldukları bir patikadan Pirerenda gölüne varmaktı. Hareketten önce adamları topladım ve takıldığımız sorunlar hakkındaki düşüncelerimi söyledim: en önemlisi, yiyecek konusuydu. Benigno'yu bir kutu konserve yediği ve suçunu kabul etmediği için, Urbano'yu gizlice kuru et yediği ve Aniceto'yu da yemek konusunda işbirliği yapmaya gönüllü iken başka konularda yançizdiği için eleştirdim. Toplantı sırasında yaklaşmakta olan bir kamyonun sesi duyuldu, Birgün işimize yarar diye, yakın bir sığınağa 50 kadar balkabağı ve iki kental tanelenmiş mısır yerleştirdik.
Yoldan çıkmış, fasulye toplamaya başlamıştık ki, yakınımızda patlamalar duyuldu ve az sonra bizi "vahşice bombalayan" uçağı gördük. Ama mevzilerimizi değil, 2-3 km uzağı bombalıyordu. Ufak bir tepeye tırmanmaya başladık; oradan göl görünüyordu. Askerler atışı sürdürüyorlardı. Güneş batarken, sakinleri tarafından kısa süre önce terkedilmiş bir eve rastladık. Yiyecek boldu, su da vardı.
Güzel bir pilavlı tavuk yahnisi yaptık ve saat 4'e değin orada kaldık.


15 Mayıs
Kayda değer birşey yok. (sayfa 115)


16 Mayıs
Yola çıkmadan önce, kusma ve ishalle birlikte şiddetli bir karın ağrısına tutuldum. Ağrıyı demerolla kestiler; beni bir hamağa taşırlarken kendimi kaybetmişim; uyandığımda kendimi iyi hissettim, ne var ki kundak çocuğu gibi altımı kirletmiştim. Bir pantalon buluşturup verdiler ama, su yokluğundan bir fersah öteden pis pis kokuyordum. Günü olduğumuz yerde geçirdik, hiç kendimde değildim. Coco ve Nato civarda keşfe çıktılar ve güneyden kuzeye yönelen bir yol buldular. Gece, ayışığından yararlanıp ilerledik, o da kaybolunca dinlendik.


17 Mayıs
Yürüyüşü saat 13'e, yaklaşık üç gün önce bırakıldığı anlaşılan bir keresteci atölyesine varıncaya dek sürdürdük. Fıçılar içinde şeker, mısır, içyağı, un ve su vardı. Orada kamp yaptık. Çocuklar kamptan çıkıp ormanda kaybolan yolları keşfe gittiler. Raul'un ayağında şiddetli ağrılar veren ve yürümesini engelleyen bir yara açıldı. Kuvvetli bir antibiotik sürdük; yarın da yaracağız. Yaklaşık 15 km yol aldık.
Yükseklik 920 metre.


18 Mayıs
Roberto-Juan Martin.
Günü, işçiler ya da ordu gelir korkusuyla pusuda geçirdik, yeni birşey yok. Miguel ve Pablito gidip iki saat uzakta, çaprazlama uzanan bir yol kenarında su buldular. Raul'un yarasını deldik ve 50 cc. irinli sıvı akıttık, sonra da iltihaba karşı bir tedavi uyguladık. Bir adım atacak durumda değil. Bu gerillada ilk kez diş çektim, kurbanı Camba. Herşey iyi geçti. Ufak bir fırında pişirilmiş ekmek ve akşam da kötü bir sebze çorbası yedik, hepsini kustum. (sayfa 116)


19 Mayıs
Öncüler kavşakta pusu kurmak için erkenden yola çıktılar. Oraya varınca yerlerine biz geçtik, onlar da Raul'u alıp kavşağa getirdiler, merkez grubun bir kısmı bir suya değin yürüdü, çantaları oraya bırakıp yavaş yavaş iyileşmekte olan Raul'u taşımaya yardım etmek için geri döndü. Antonio suyun akış yönünde ufak bir keşfe çıktı ve terkedilmiş bir askeri kamp buldu, orada da kuru erzak vardı. Nacahuasu uzak olmamalı ve yaptığım hesaba göre Congri ırmağının alt tarafında bulunuyoruz. Sanılanın tersine, bütün gün yağmur yağdı.
On gün yetecek kadar yiyeceğimiz var, etraf balkabağıyla mısır dolu.
Yükseklik 780 metre.


20 Mayıs
Camilo.
Bugün yerimizden kıpırdamadık. Merkez grup sabahleyin pusuya yattı ve öğleden sonra hep Pombo'nun yönetiminde bulunan öncü onun yerini aldı. Pombo, Miguel'in seçtiği yerin kötü olduğu kanısında. Miguel, ırmağın akış yönünde bir incelemeye çıktı ve sırt çantası olmadan iki saat içinde Nacahuasu'yu buldu. Kim tarafından atıldığı belli olmayan bir el silah sesi duyuldu. Nacahuasu kıyısında iki manga askere ait olması gereken, başka bir askeri kampın izleri var. Luis'nin hırçınlığı yüzünden yine olay çıktı, ceza olarak pusuya gitmesini yasakladım. Olgunca karşıladı sanırım.
Bir basın konferansında Barrientos, Debray'nin gazetecilik niteliğini kabul etmediğini ve Kongre'den ölüm cezası isteyeceğini açıkladı. Hemen hemen tüm gazeteci ve yabancılar, ona, Debray hakkında soru sordular. Kendini, inanılmayacak kadar zayıf dayanaklarla savundu. Bu adam şaşılacak kadar yeteneksiz. (sayfa 117)


21 Mayıs
Pazar. Yine aynı yerde kaldık ve öğle saatlerinden başlayarak onar kişilik nöbetlerle, pusuya yattık. Raul'un durumu iyiye gidiyor.Yarasını ikinci kez yardılar ve yaklaşık 40 cc. irinli sıvı çıkardılar. Ateşi düştü, ama ağrısı var ve yürüyemez durumda, şimdilik bütün kaygım bu. Akşam doya doya bir yemek yedik: Çorba, un, kurutulmuş et kıyması, mote'lu[22] balkabağı.


22 Mayıs
Beklediğimiz gibi oldu: doğrama atölyesinin sorumlusu Guzman Robles, şoförü ve oğlu öğleyin hurda bir ciple geldiler. Başlangıçta olup bitenleri anlamak üzere ordu tarafından gönderilmiş bir öncü gibi göründüyse de yavaş yavaş açıldı ve akşam, oğlunu tutsak bırakarak Gutierrez'e gitmeye razı oldu, yarın dönecek. Öncüler bütün gece pusuda kalacaklar ve yarın saat 15'e dek bekleyeceğiz. Ondan sonra da hemen çekilmeliyiz, çünkü durum tehlikeli olabilir. Adamın bizi ele vermeyeceğini sanıyoruz, ama ısmarladığımız öteberiyi kuşku uyandırmadan satın alabilecek mi? Toprağı üzerinde kullandığımız herşeyin karşılığını ödedik. Tatarenda, Limon ve İpita'daki durum hakkında bize bilgi verdi. İpita'da bir teğmen varmış, öbür yerlerde asker yokmuş. Tatarenda hakkında bildikleri de kulaktan dolma, oraya gitmemiş.


23 Mayıs
Gergin bir gün. Atölyenin sorumlusu bütün gün görünmedi. Çevrede hareket sezilmiyordu, ama, biz yine de 17 yaşında bir oğlan olan tutsağı alıp akşam üzeri çekilmeye karar verdik. Patikada bir saat yürüdük ve yolda uyuduk. Yanımızda on günlük yiyecek vardı. (sayfa 118)


24 Mayıs
İki saatte Nacahuasu'ya vardık, her taraf ıssızdı. Saat 4'te Congri ırmağının akış yönünde yürüdük. Dün Ricardo'nun, bugün de Moro'nun ağır ve isteksiz adımlarına ayak uydurarak yavaş yürüdük. İlk yolculuğumuzun ilk gününde kullanmış olduğumuz kampa vardık. İz bırakmadık, yeni izlere de rastlamadık. Radyo, Debray'in Habeas Corpus[23] dileğinin reddedileceğini duyurdu. Yaptığım hesaba göre Saladillo'dan bir ya da iki saat uzaklıkta bulunuyoruz, doruğa ulaştığımız zaman ne yapacağımızı düşüneceğiz.


25 Mayıs
İz bırakmadan, bir buçuk saatte Saladillo'ya vardık. Nehrin akışının tersi yönüne doğru, kaynağa değin yaklaşık iki saat yürüdük. Yemeğimizi orada yedik. Saat 15.30'da tekrar tırmanmaya başladık. Yine iki saat yürüdük; saat 38'de, doruğa ulaşmadan, 1100 metrede kamp yaptık. Oğlana göre büyük babasının chaco[24]'suna (şako) değin iki fersah ve Benigno'ya göre de Rio Grande üzerindeki Vergas'ın evine kadar bir günlük yol var.


26 Mayıs
İki saatlik yürüyüşten ve 1200 metrelik doruğu aştıktan sonra oğlanın büyük babasının chaco'suna vardık. Orada çalışan iki ırgatı bize doğru yürüdükleri için yakalamak zorunda kaldık. Bunlar, ihtiyarın kayınbiraderleriydi. Yaşları 16 ile 20 arasında. Bize, oğlanın babasının yakalandığını ve herşeyi açıkladığını anlattılar. İpita'da 30 asker varmış, heryerde devriye geziyorlarmış. Kızartılmış domuz ve içyağıyla pişmiş balkabağı yedik. Bölgede su yok, İpita'dan fıçıyla getiriyorlar. (sayfa 119) fıçıyla getiriyorlar. Akşam, İpita'ya 4 ve batıya doğru 4 olmak üzere 8 km uzaktaki iki kardeşe ait chaco'ya doğru yola çıkıp şafakta vardık.
Yükseklik 1100 metre.


27 Mayıs
Tembellik, biraz da umutsuzluk günü. Vadedilen mucizeler yerine, bula bula biraz kurumuş şeker kamışı ve işe yaramaz bir pres bulduk. Tahmin ettiğimiz gibi chaco'nun ihtiyar sahibi öğleyin arabasıyla, domuzlar için taşıdığı suyla geldi. Dönerken, artçıların pusuya yattığı yerde birşeyler sezmişti. Artçılar onunla bir ırgatı tutukladılar. Saat 18'e dek alıkondular ve bu saatte, pazartesiye değin civardan ayrılmamalarını ve kimseye boşboğazlık etmemelerini öğütleyerek, iki kardeşin küçüğüyle birlikte adamı salıverdik. İki saat yürüdük ve Caraguatarenda yolu kenarında, bir mısır tarlasında uyuduk.


28 Mayıs
Pazar. Erkenden kalktık ve yola koyulduk. Bir buçuk saatte Caraguatarenda chaco'larını geçtik. Benigno ve Coco keşfe çıktılar, fakat bir köylü onları görmüş; tutuklamışlar. Çok geçmeden, özel korku belirtileri göstermeyen bir yığın tutsak birikmişti yanımızda. İhtiyar bir kadın ve çocukları bizi görünce haykırmaya başladılar. Ne Pacho, ne de Pablo kadını tutuklamaya cesaret edebildi. Kadınla çocuklar köye doğru kaçtılar. İki ucuna mevzilenerek saat 14'te köyü işgal ettik. Biraz sonra petrol istasyonunun cipini aldık. Petrol istasyonuna ve kişilere ait olmak üzere toplam iki cip ve iki kamyona elkoyduk. Birşeyler yedik, kahve içtik ve bir yığın tartışmadan sonra saat 19.30'da İpitacito yönünde yol aldık. Bir dükkana girdik ve 500 pesoluk mal alarak, bunları törenle köylülere emanet ettik. Itay'da konuk kaldığımız evde bizi içten karşıladılar. İpitacito'daki dükkanın sahibi de oradaydı. Fiyat listesi yaptık, sıkı bir pazarlığa giriştim; fakat,sanırım beni tanıdılar. (sayfa 120)
Peynir ve ekmekleri vardı, kahveyle birlikte ikram ettiler; ama bu konukseverlikte bir bityeniği var. Santa Cruz'a giden demiryolunu izleyerek Espino'ya doğru yolumuzu sürdürdük, fakat kamyonlarımızdan bir Ford, Espino'dan 3 fersah beride bozuldu. Sabahı onu çalıştırmaya uğraşarak geçirdik, ancak çabalarımız boşa gitti, çünkü 2 fersah daha gittikten sonra tam ve kesin olarak durdu. Öncüler çiftliği ve cipini ele geçirdiler, dört kez gidip gelerek bizi taşıdılar.
Yükseklik 880 metre.


29 Mayıs
Espino, eski köy 58'deki su baskınında, sular altında kaldığından, ne de olsa yeni bir köy. Sakinleri hep Guarani[25], çok çekingen insanlar, ispanyolcayı az biliyorlar ya da öyle görünüyorlar. Yakında çalışan petrol işçileri vardı. Hepimizin, içine rahatça yerleşebileceğimiz bir kamyon ele geçirdik, ama fırsatı kaçırdık, çünkü Ricardo yüzünden bir batağa saplanıp kaldı. Ayrı bir dünyadaymışız gibi bir sessizlik oldu. Coco çevredeki yollarda keşfe çıktı, ama yetersiz ve çelişik bilgilerle döndü. O derece yetersiz ki, tehlikeli olmakla birlikte bizi Rio Grande'ye götürecek olan bir yola sapmaya karar vermişken, vazgeçtik ve su bulunduğu için Müchiri'ye gittik. Örgütlenme sorunları nedeniyle saat 3.30'da öncü grubu ciple (Coco ile 6-7 kişi), ötekilerse yaya olarak yola çıktık.
Radyo, Camiri'de bulunan Loro'nun kaçtığını bildirdi.


30 Mayıs
Demiryolu hattına vardık ama, Michuri'ye gittiği işaret edilen yolun gerçekte bulunmadığını gördük. Araştırdık ve kavşaktan 500 metre ötede petrol yataklarına ulaşan bir yol bulduk. Öncüler ciple oraya doğru gittiler. Antonio geri çekilirken, bir delikanlı köpeğiyle ortaya çıktı, durması için uyarıda bulununca da kaçıp gitti. Bu olay karşısında Antonio'yu yolun başında pusuda bıraktım ve 500 metre ileriye çekildik. (sayfa 121)
Miguel gelip doğuya doğru 12 km yol gittikleri halde ne eve, ne de suya rastladıklarını, yolun da kuzeye doğru kıvrıldığını haber verdi. Yanma üç kişi alıp bu yolu 10 km kuzeye doğru izleyip incelemesini ve karanlık basmadan dönmesini söyledim. Saat 15'te rahatça uyurken pusudan atılan bir silah sesiyle uyandım. Haberler çabuk ulaştı. Ordu ilerlemiş ve tuzağa düşmüş: üç ölüyle bir yaralı, bilanço bu galiba. Bu pusuya katılanlar, Antonio, Arturo, Nato, Luis, Willy ve Raul (bu sonuncusu gevşekçe). Yaya olarak geri çekildik, kavşağa dek 12 km gittik, fakat Miguel'e rastlamadık. O zaman öğrendik ki, cipin motoru su kaynatmış. 3 km uzakta bulduk onu. Hepimiz tankın içine işedik ve buna bir matara su ekleyerek Julio ve Pablo'nun bizi beklediği son aşamaya ulaştık. Saat 2'de herkes, üç tavuskuşu ve domuz eti çevirdiğimiz bir ateşin çevresinde toplanmıştı. Bir hayvanı yedek olarak sakladık, suya rastladıkça hayvana su içireceğiz.
Daha aşağılara iniyoruz, 750 metreden, 650 metreye.


31 Mayıs
Cip, sidik ve bir matara suyla yolunu yiğitçe sürdürüyor. İki olay tempomuzu bozdu: Kuzeye kıvrılan yol bitti, Miguel de yürüyüşü durdurmak zorunda kaldı.
Gözcü gruplarından biri, bisikletle tuzak kurmaya gelen (adamın işi buydu) Gregorio Vargas adlı bir köylüyü yakaladı. Adamın davranışları açık sayılamazdı, ama su başları hakkında değerli bilgiler verdi. Birini, köylüyü kılavuz alarak gidip su getirmek ve yemek pişirmekle görevlendirdim. Dönüşte orduya ait iki kamyon görmüşler ve alelacele pusu kurmuşlar. İki kişi öldürmüşler galiba. Tanksavar elbombası Nato'nun burnunun dibinde patlamış, yaralanmamış ama silahı parça parça olmuş. Uçaklar tarafından rahatsız edilmeksizin geri çekilmeyi sürdürdük ve ikinci su başına ulaşıncaya dek 15 km yol aldık. Gece olmuştu. Cip son durağındaydı, çünkü benzin kalmamış, motor da kızmıştı. Geceyi yemek yiyerek geçirdik. (sayfa 122)
Ordu yayınladığı yeni bildiride, dün bir assubayla bir erin öldürüldüğünü kabulleniyor ve bizden de ölenler olduğunun "görüldüğü"nü öne sürüyor. Yarın demiryolunu aşıp dağlara ulaşmaya çalışacağız.
Yükseklik 620 metre.

AYIN ANALİZİ
Dağlardaki uzun yürüyüşlerimize karşın, Joaquin 'le bağlantı kuramayışımız olumsuz bir nokta. Bazı belirliler onun, kuzeye doğru yer değiştirdiğini gösteriyor.
Askeri bakımdan, kayba uğramaksızın orduya kayıplar verdiren üç yeni silahlı çatışma ve ayrıca Pirirenda ve Caraguatarenda'ya girişlerimiz başarı işaretleri. Köpekler, işe yarar olmadıkları anlaşılarak hizmetten çıkarıldı.
En önemli noktalar şunlar:
1) Manila, La Paz ve Joaauin'le bağlantı sağlanamaması yüzünden 25 kişi kalmamız.
2) Bizden artık korkmamakla, hatta gerillacılara hayran olmakla birlikte, köylülerden tek kişinin bile bize katılmaması. Yavaş yürüyen, çok sabır isteyen bir iş bu.
3) Öyle sanıyoruz ki, parti Kolle aracılığıyla işbirliğine yanaşıyor.
4) Debray işi etrafında koparılan yaygara, hareketimize, kazanılmış on savaştan fazla savaş ruhu aşıladı.
5) Gerilla yavaş yavaş güçlü bir moral kazanıyor. İyi kullanılırsa, başarı sugötürmez.
6) Ordu örgütlenemiyor, tekniğinde de farkedilir bir gelişme yok.
Ayın haberi: Loro'nun tutuklanması ve kaçması. Şimdi bize dönmesi ya da bağlantı kurmak için La Paz'a gitmesi gerekir. (sayfa 123)
Ordu, bizimle işbirliği yapan Masicuri bölgesi köylülerinin tutuklandığını duyurdu. Artık -farklı belirtiler çerçevesinde olsa da- köylüler üzerinde her iki tarafın da terör uygulayacağı aşamaya geliniyor. Gerillanın gelişimi için gerekli niteliksel değişim bize zafer kazandıracak.


-8-
HAZİRAN 1967

1 Haziran
Öncüleri yolda mevzi almaya ve 3 km kadar uzağa, petrol yatağına giden yolun kavşağına doğru keşfe yolladım. Uçaklar bölgeyi taramaya başladılar. Bu da, kötü hava koşulları yüzünden zorlaşan askeri harekata tekrar başlanacağı yolundaki radyo haberlerini doğrulamakta. İki ölü ve üç yaralı hakkında tuhaf bir bildiri yayınladılar: eskilerden mi sözedildiği yoksa yeni mi olduğu belli değil. Saat 5'te yemek yedikten sonra anayola doğru gittik. 7-8 km'si olaysız geçti. Birbuçuk saat anayolda ilerledikten sonra, 7 km uzakta bulunan bir chaco'ya uzanması gereken bir yola saptık. Ama herkes yorulmuştu, yarı yolda uyuyup kaldık. Bütün yol boyunca, uzaktan bir tek silah sesi duyuldu.
Yükseklik 800 metre.


2 Haziran
Gregorio'nun düşündüğü gibi 7 km'yi katedince chaco'ya ulaştık. Orada, semiz bir domuz alıp kestik, fakat o sırada (sayfa 125) Braulio, Robles'in sığırtmacı, oğlu ve iki ırgatla birlikte geldi. Biri, Symuni çiftliğinin sahibinin üvey oğluymuş. Sel yatağı içinde 3 km ilerlemek ve giderken parçaladığımız domuzu taşımak için onların atlarından yararlandık. Ormanda köylüleri tutukladık, aynı anda ortalıktan kaybolduğu bilinen Gregorio'yu onlardan sakladık. Tam merkez grubun oraya varacağı sırada, orduya ait asker ve fıçı yüklü bir kamyon geçti; kolay av, ama o gün şölen ve domuz günüydü. Akşamı yemek pişirmekle geçirdik. Saat 3.30'da, herbirine gündeliklerinin karşılığı olarak 10 peso verip dört Guajiro'yu[26] salıverdik. Yemeği yedikten sonra, kabulünü bekleyen Gregorio saat 4.30'da yola çıktı. Kendisine 100 peso verildi. Irmağın suyu acı.


3 Haziran
Saat 6.30'da ırmağın sol yakasından yola çıktık. Öğleye kadar yürüdükten sonra, Benigno ile Ricardo'yu yol üstünde keşif yapmaya yolladık. Pusu kurmaya elverişli bir yer bulmuşlar. Saat 13'te mevzi aldık. Ricardo ve ben merkez grubun adamlarından kurulu birer grupla yerleştik. Pombo bir ucu tuttu, Miguel ise, bütün öncü güçle ideal bir noktada yer aldı. Saat 14.30'da domuz yüklü bir kamyon geçti, ilişmedik. Saat 16.20'de boş şişelerle dolu bir kamyonet ve 17'de, orduya ait dünkü kamyon geçti, içinde örtülere sarılmış ve arabadaki sıralara uzanmış iki asker vardı. Vurmaya kıyamadım ve o anda, tutuklamayı da düşünemedim; bıraktık geçsinler. Saat 18'de pusuyu kaldırdık ve yeni bir ırmak bulmak için yoldan aşağı inmeye başladık. Oraya yeni varmıştık ki, önden 4, arkadan 3 kamyon halinde ilerleyen bir konvoy geçti, ama silahlı değillerdi galiba.


4 Haziran
Irmak kıyısından yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Koşullar uygun olursa bir pusu daha kurmaya niyetliyiz, fakat batıya (sayfa 126) doğru götüren bir yol bulup oradan ilerledik, sonra kuru bir nehir yatağını izleyerek güneye doğru yol aldık. Saat 14.45'te kahve ve yulaf pişirmeye koyulduk. Çamurlu bir su birikintisindeydik, fakat uzun süre kaldık ve orada kamp yaptık. Gece lodos çıktı, peşinden yağmur çiselemeye başladı ve bütün gece sürdü bu yağış.


5 Haziran
Patikayı bırakıp sürekli fırtına altında ormanda yol açmaya başladık. Saat 17'ye dek, iki saat bir çeyrek, çevrenin en yüksek dağının yamaçlarında sık bir maki topluluğu içinde, dal keserek yürüdük. Günün ulu tanrısı ateşti. Bütün gün ağzımıza birşey koymadık, mataralardaki suyu bile yarınki sabah kahvaltısına sakladık.
Yükseklik 750 metre.


6 Haziran
Yavan bir sabah kahvaltısından sonra Miguel, Benigno ve Pablito yol açmaya ve çevreyi keşfe gittiler. Saat 14'te Pablo geldi ve sürüyle birlikte terkedilmiş bir chaco'ya rastladıkları haberini getirdi. Hep birlikte yola koyulduk, ırmağın akışını izleyerek chaco'yu aştık ve Rio Grande'ye ulaştık. Orada, birini, yakınlarda ıssız bir ev bulursa, elkoyması emriyle keşfe yolladık, bulmuş. Aldığımız ilk haberlere göre, 50 askerin bulunduğu Puerto Camacho'ya 3 km uzaklıktaydık. Bir patikayı izleyip oraya vardık. Akşamı domuz ve locro[27] pişirerek geçirdik. Gün umduğumuz gibi verimli olmadı. Hava ağardıktan sonra hâlâ yorgun olarak yola çıktık.


7 Haziran
Bize kılavuzluk eden köylünün oğlu burada artık kimsenin oturmadığım söyledikten sonra her türlü ihtiyatı bir yana bırakarak otlaklarda yürüdük. içinde kabak, şeker kamışı, muz ağaçlan ve biraz da fasulye bulunduğunu öğrendiğimiz başka bir chaco'ya varıncaya dek kıyı boyunca yol aldık. (sayfa 127)
Kampımızı orada kurduk. Bize kılavuzluk eden oğlan, şiddetli karın ağrılarından yakınmaya başladı, doğru olup olmadığını bilmiyoruz.
Yükseklik 560 metre.


8 Haziran
Kıyıdan ve chaco'dan bizi gözetlemelerini engellemek için, kamp yerini ırmaktan 300 metre kadar uzaklaştırdık. Köylünün yoldan değil, gemiyle geldiğini sonradan öğrendik. Benigno, Pablo, Urbano ve Leon çok dik bir kayanın kestiği yolda bir geçit bulmaya gittiler, ama öğleden sonra geri dönerek, bunun olanaksızlığını anlattılar. Küstahlığı yüzünden Urbano'ya bir uyarıda bulunmak zorunda kaldım. Yarın dik kayalıkların yakınında bir sal yapmaya karar verdik.
Sıkıyönetim ilan edildiğine ve maden işçilerinin tehdit edildiğine ilişkin haberler duyduk, fakat herşey o kadar belirsiz ki.


11 Haziran
Tümüyle sessizlik içinde geçen bir gün. Pusuda bekledik, fakat ordu ilerlemedi, yalnızca, ufak bir uçak bölgede birkaç dakika dolaştı. Belki de bizi Rosita'da bekliyorlardır. Tepedeki yol ilerledi, hemen hemen doruğa ulaştı. Yarın nasıl olsa gideceğiz, yiyecekler bize 5-6 gün bol bol yeter.


12 Haziran
Önce Rosita'ya ya da hiç olmazsa, yine Rio Grande'ye ulaşabileceğimizi sanarak yola çıkmıştık. Küçük bir su başına vardığımızda işin güçlüğünü anladık ve orada kalıp haber beklemeye başladık. Saat 15'te daha önemli bir akarsu bulunduğunu, fakat şimdilik oraya inmenin olanaksızlığını öğrendik. Orada kalmaya karar verdik. Gün bitiyordu, üstelik güneyden esen rüzgar soğuk ve yağmurlu bir gece getirdi. (sayfa 128)
Radyo ilginç haberler verdi: Presencia gazetesi cumartesi günkü çatışmada bir askerin öldüğünü, bir diğerinin de yaralandığını bildiriyor; bu çok iyi birşey ve doğru gözüyle de bakılabilir, demek çatışmaların düzenini düşmana sürekli kayıplar verdirecek biçimde sürdürüyoruz. Başka bir bildiri, gerilla şeflerinden birinin, İnti'nin ölümünü bildiriyor ve gerilladaki yabancıların sayısını veriyor: 17 kübalı, 14 brezilyalı, 4 arjantinli, 3 perulu. Kübalı ve peruluların sayısı doğru, bunu nasıl öğrendiklerini araştırmak gerek.
Yükseklik 900 metre.


13 Haziran
Bir sonraki su başına dek ve yalnızca bir saat yürüdük.
Çünkü, yol açanlar ne Rosita'ya ne de Rio'ya varabildiler. Çok soğuk. Oraya yarın varacağımız düşünülebilir. Şimdilik yiyeceğimiz var, idare edersek beş gün yeter.
İlginç olan şey, ülkedeki siyasal telaş, sözü edilen kıyamet kadar pakt ve karşı-paktlar. Gerillanın nasıl bir hızlandırıcı güç rolü oynayabileceği bu kadar açık biçimde az görülmüştür.
Yükseklik 840 metre.


14 Haziran
Celita: 4
Günü, soğuk suyun kıyısında, ateşin başında ve yol açmaya giden Miguel'le Urbano'dan haber bekleyerek geçirdik. En geç saat 15'te dönmeleri emredilmişti, fakat Urbano daha geç geldi. Bir sel yatağına vardıklarını ve çevredeki izlere bakılırsa, Rio Grande'ye ulaşabileceğimizi sandığını söyledi. Orada kaldık ve son çorbayı içtik, şimdi elimizde, yalnızca biraz yerfıstığı ve üç günlük mote kaldı.
Bugün 39 yaşma bastım; gerillacılıktaki geleceğim hakkında kaygılarımın başlayacağı yaşa doğru amansızca ilerliyorum: şimdilik "tam"ım. [28]
Yükseklik 840 metre. (sayfa 129)


15 Haziran
3 saatten az bir süre yürüyerek Rio Grande kıyısının, daha önceden tanıdığımız bir noktasına ulaştık. Bana göre Rosita'dan 2 saat, köylü Nicolas'a göre 3 km. uzaktayız. Adamın eline 150 peso ve bizden ayrılma iznini verdik, füze hızıyla fırlayıp kaçtı. Orada kalıyoruz. Aniceto keşfe çıktı, ırmağı aşabileceğimiz kanısında. Yerfıstığı çorbası ve kaynatıldıktan sonra içyağında kızartılmış totai yüreği yedik, ancak üç günlük mote kaldı.
Yükseklik 610 metre.


16 Haziran
Bir km. yol aldıktan sonra karşı kıyıda öncüleri gördük. Pacho, çevreyi keşfetmek için ırmağı aşmış ve geçil yerini bulmuştu. Belimize değin gelen buz gibi suyu aştık: biraz akıntıdan başka özel birşey yoktu. Bir saat sonra, Rosita'ya ulaştık. Orada orduya ait olduğu anlaşılan birkaç eski ayakkabı izi bulduk. Rosita sandığımızdan fazla kabarık, haritadaki patikayı belki bu nedenle bulamıyoruz. Bir saat buzlu suyun içinde yürüdük; totai yüreklerinden yararlanmak ve daha önceki bir keşifle Migucl'in rastladığı bir arı kovanını bulmayı denemek için orada kamp yaptık. Kovanı bulamadık, böylece mote ve içyağıyla hindistan cevizinden başka birşey yiyemedik. Yarın ve öbür günlük yiyeceğimiz var (mote). Rosita'ya 3, Rio Grande'ye doğru da 3 km yol aldık.
Yükseklik 610 metre.


17 Haziran
Rosita boyunca beşbuçuk saatte 15 km yürüdük, haritada yalnızca Abapacito işaretlenmiş olmakla birlikte 4 nehri aştık. Oralardan yeni geçildiğini gösteren bol iz vardı. Ricardo bir Hochi* vurdu. Bu, mote ile birlikte bizi bütün gün tok tuttu. Yarına da Mote var ama belki bir eve rastlarız.
Güney Amerika'da yaşayan kemirici bir hayvan. (sayfa 130)


18 Haziran
İçimizden çoğu ardındaki tüm gemileri yakmıştı. Sabah kahvaltısında mısır lapasının tümünü yeyip bitirdiler. Saat ll'de, 2 saatlik bir yürüyüşten sonra, içinde mısır, Yucca[29], şekerkamışı ve onu ezmeye yarayan pres, balkabağı ve pirinç bulunan bir chaco'ya vardık. Proteinsiz bir yemek hazırladık ve Benigno ile Pablitö'yu çevrede bir keşifte bulunmaya yolladık. Saat 2'de dönen Pablo, chaco'su 500 metre ötede bulunan bir köylüye rastladıklarını, biraz ilerde başka köylülerin de bulunduğunu, oraya vardıklarında hepsini tutukladıklarını anlattı. Gece kamp değiştirdik ve gençlerin 7 km uzaktaki Abapo'dan gelen yolun kavşağında bulunan chaco'larında uyuduk. Evleri Mosquera ile Oscura'nın birleştiği yerden 10-15 km uzakta ve Oscura kıyısındaydı.
Yükseklik 680 metre.


19 Haziran
Ağır adımlarla ilerledik, 12 km yürüdükten sonra, üç ailenin oturduğu, üç hanelik küçük çiftliğe vardık. 2 km. aşağıda, tam Mosquera ve Oscuro'nun birleştiği yerde, Galvez soyadlı bir aile oturmaktaydı. Buradakilerle sıkıştırmadan konuşulmuyor, çünkü ürkek hayvanlara dönmüşler. Genellikle bizleri iyi karşıladılar, fakat bir ay önce buradan geçen bir askeri komisyon tarafından belediye başkanlığına atanan Calixlo çekingen davrandı ve bize en ufak birşey satmak bile istemedi. Karanlık basarken tabancalı ve mavzer tüfekli üç domuz tüccarı çıkageldi, onları öncülerin nöbetçisi İnti'ye teslim ettik. İnti onları sorguya çekti ama, silahlarını almadığını gören Antonio müdahale edip silahları aldı. Calixto, adamların Postrer Vallel'i tüccarlar olduğunu, onları tanıdığını söyledi.
Sol yandan Rosita'yla birleşen başka bir ırmak daha var, Suspiro. Kıyısı boyunda kimse oturmuyor.
Yükseklik 600 metre. (sayfa 131)


20 Haziran
Sabahleyin, aşağı chaco'daki gençlerden Paulino, o üç kişinin tüccar olmadığını, birinin teğmen, diğer ikisinin tüccarlıkla ilgisiz kimseler olduğunu söyledi. Bu bilgiyi, nişanlısı olan Calixto'nun kızından almış. İnti yanına birkaç kişi alarak oraya gitti ve subayı teslim etmeleri için 9'a dek süre verdi; aksi halde hepsi kurşuna dizilecekti. Adam hemen ağlayarak geldi. Bir polis assubayı imiş, bir jandarma ve bu işe gönüllü Postrer Valle'li bir öğretmenle buraya gönderilmiş. Onları gönderen albay 60 askerle birlikte o köydeymiş. Görevleri Oscura ırmağı boyunca birçok yeri içine alacak dört günlük bir yolculuk yapmakmış. Önce onları öldürmeyi düşündük, ama savaş kuralları hakkında sert bir uyanda bulunduktan sonra salıvermeye karar verdim. Nöbetçileri nasıl geçebildiklerini araştırınca, Aniceto'nun nöbeti bırakıp Julio'yu çağırmaya gittiği sırada sızdıklarını anladık, üstelik Aniceto ve Luis'i nöbet yerinde uyur bulduk. Cezalandırdık: Yedi gün aşçı yamaklığı yapacaklar ve domuz yemeyecekler, ne ızgarasını, ne tavasını, ne de onlara bol bol dağıtılan çorbadan verilecek. Cezalıların bütün eşyaları da ellerinden alınacak.


21 Haziran
Chaco'da bana Fernando Sacamuelas olarak ün sağlayan bir yığın diş çekimleriyle geçen iki günden sonra muayenehanemi kapattım; öğleden sonra yola çıktık ve bir saatten fazla yürüdük. Bu sefer boyunca, ilk kez bir katıra bindim. Üç tutsağı Mosquera yolunda bir saat yürüttük; saat ve Abaza'ları[30] da içinde olmak üzere bütün eşyalarına el koyduk. Belediye başkanı Calixto'yu kılavuz olarak götürmeye niyetimiz vardı, ama hasta olduğunu görünce (belki de numara yapıyordu) bıraktık ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğimiz ciddi uyarılarda bulunmakla yetindik. Paulino mesajımı Cochabamba'ya götüreceğine söz verdi. Ona, İnti'nin karısına bir mektup, Manila'ya şifreli bir mektup ve dört bildiri vereceğiz. (sayfa 132)
Dördüncüsü gerillamızın bileşimini veriyor ve İnti'nin ölümünü yalanlıyor. Bu (.....)[31]dır. Kentle ilişki kurup kuramayacağımızı artık anlayacağız. Paulino bizim tutsağımızmış gibi görünerek geri döndü. Yükseklik 750 metre.


22 Haziran
Oscura ve Morocos'u geride bırakıp birkaç saatlik sıkı . bir yürüyüşten sonra Pasiones adlı akarsuya ulaştık. Haritaya göre Florida'dan ya da Paulino'nun bir kayınbiraderinin oturduğu ilk meskun yer olan Piray'dan 6 km uzaktayız. Fakat, Paulino yolu bilmiyor. Ay ışığından yararlanarak yürüyecektik, ama bu kadar yakındayken bu zahmete değmez.


23 Haziran
Ancak bir saat doğru dürüst yürüyebildik. Patika kayboldu, sabah ve öğleden sonra bir süre daha bulmaya çalıştık, zamanın kalan kısmını da, patikayı yarın için düzenlemeye harcadık. Saint-Jean yortusunda gece çok soğuk olur derler, ama söylenildiği kadar olmadı.
Astım beni ciddi şekilde rahatsız etmeye başladı ve ilaç stokumuz da azaldı.
Yükseklik 1050 metre.


24 Haziran
Ancak 4 saatlik bir yürüyüş yapabildik ve yaklaşık 12 km yol aldık. Yol, yer yer iyiydi, sonra yeniden aramamız gerekti. İnanılmayacak kadar dik bir bayırı, sürüleriyle oradan geçmiş olan çobanların izlerini kollayarak indik. Duran'in yamacında incecik bir akarsuyun yanında kamp kurduk. Radyo, maden ocaklarındaki çatışmalarla ilgili haberler veriyor. Astımım şiddetleniyor.
Yükseklik 1200 metre. (sayfa 133)


25 Haziran
Yolumuza, çobanların açtığı yoldan devam ettik fakat onlara yetişemedik. Öğleye doğru yanan bir otlağa rastladık, uçaklar bölgede dolaşıyordu. Bu iki olay arasında bağlantı var mı, bilmiyoruz, yürüyüşümüzü sürdürdük ve saat 16'da Paulino'nun kız kardeşinin oturduğu Piray'a vardık. Üç hanelik bir yerde evlerden biri terkedilmişti, ötekinde kimse yoktu ve üçüncüsünde Paulino'nun kızkardeşiyle dört çocuğunu bulduk fakat kocası, komşusu Paniagua'yla Florida'ya gitmiş olduğundan orada yoktu. Herşey normale benziyordu. Bir km ötede Paniagua'nın bir kızı oturuyor. Kamp olarak orayı seçtik, bir dana satınalıp hemen kestik. Coco, Julio, Camba ve Leon, birşeyler satınalmak için Florida'ya gittiler. Ama ordunun orada olduğunu öğrenmişler. 50 kişi ve daha da fazlası bekleniyormuş, sayıları 120-130'a çıkacakmış. Evin sahibi Fenelon Coca adlı biri.
Arjantin radyosu 87 kişinin öldüğünü bildiriyor, bolivyalılar sayılarını saklıyorlar (Siglo XX, Yirminci Yüzyıl) Astımım gittikçe artıyor ve arlık rahat uyuyamıyorum.
Yükseklik 780 metre.


26 Haziran
Benim için kötü bir gün. Herşey normal gibiydi, ama Florida yolunda pusuya yatanlardan nöbeti almaları için 5 kişi göndermiştim ki, silah sesleri duyuldu. Atla hemen oraya koştuk ve garip bir manzarayla karşılaştık: Kesin bir sessizlik içinde, güneşte, ırmağın kumları üstünde dört asker cesedi yatıyordu. Gidip silahlarını alamazdık, çünkü düşmanın nerede olduğunu bilmiyorduk. Saat 17'ydi, bunu yapabilmek için gece olmasını bekledik. Miguel haber yolladı: Sol yamacında kırılan dal sesleri işitiyormuş. Antonio ve Pacho seğirttiler ama görmeden nişan almamalarını emrettim. Biraz sonra karşılıklı silah sesleri duyuldu. Geri çekilmelerini emrettim çünkü bu koşullar içinde yenilme şansımız fazlaydı. Geri çekiliş gecikti ve iki kişinin yaralı olduğu haberi geldi: Pablo ayağından, Turna ise karnından. Onları elimizdeki olanaklarla (sayfa 134) ameliyat etmek için aceleyle eve taşıdık. Pablo'nun yarası hafif, tek sonuç yürüyememesi, bu da bizim için sıkıntılı olacak. Tuma'nınki karaciğerini yırtmış ve bağırsağı delmiş. Ameliyat sırasında öldü. Son yıllarda yanımdan hiç ayrılmamış, bağlılığı her türlü kuşkunun üstünde olan bir arkadaşı kaybetmiştim. İçimde evladımı kaybetmişim gibi bir duygu var. Ölürken saatini bana vermelerini istemiş, cesaret vermek için yapmadıklarını görünce, kendisi çıkarıp Arturo'ya teslim etmiş. Bu hareketiyle saatin hiç görmediği oğluna gönderilmesini istediğini anlatmıştı. Bundan önce ölen arkadaşların saatlerini hep göndermiştim. Savaş sürdükçe taşıyacağım. Cenazesini bir ata yükleyip götürdük. Buradan uzak bir yere gömeceğiz.
İki yeni casus yakaladık: Bir jandarma teğmeni ve bir jandarma eri. İyice azarladık. Üstlerinde bize yararlı ne varsa alınıp donla gönderildiler. Çünkü adamlarımız, yararlı olabilecek herşeyin alınması, yolundaki emrimi aynen uygulamışlardı. Dokuz atla yola çıktık.


27 Haziran
Tuma'yı iyi kötü gömme görevini üzülerek yerine getirdikten sonra, yolculuğumuzu sürdürdük. Tejeria denen yere geldik. Onbeş km'lik bir yolculuğa çıkıldı, öncüler saat 14'de hareket ettiler, biz de saat 14.30 'da. Gece bastırdığından, arkadan gidenler için yol uzadı, çünkü ay ışığını beklemek zorunda kaldılar. Kılavuzlarımızın köyü olan Palizia'ya 2.30'da vardılar.
İki atı, ihtiyar Paniagua'ya göndermesi için yeğeni olan Tejeria'daki evin sahibine bıraktık.
Yükseklik 850 metre.


28 Haziran
40 peso ücretle bir kılavuz bulduk. Bizi Don Lucas'ın evine doğru uzanan yolun kavşağına götürmeyi önerdi. Fakat daha önce, önünde su kaynağı bulunan bir evde durduk. (sayfa 135)
Geç hareket ettik fakat sonuncular, Moro ve Ricardo çok geride kaldılar. Haberleri dinlememiştim. Ortalama saatte 1 km yürüdük. Ordunun hizmetindeki bir radyo, gerillacılarla Mosquera bölgesinde yapılan bir çatışmada 3 ölü ve 2 yaralı verildiğini söylüyor; son savaşımızdan sözediliyor galiba, ama biz 4 ceset görmüştük. Bunu kesinlikle söyleyebilirim, meğer ki biri en yetkin biçimde ölü taklidi yapmış olsun.
Zea adlı birinin evinde kimse yoktu, fakat danaları içeri kapatılmış inekleri vardı.
Yükseklik 1150 metre.


29 Haziran
Geç kalışları hakkında Moro, özellikle de Ricardo ile ciddi bir konuşma yaptım. Moro ile öncülerden Coco ve Dairo sırt çantalarımızı atlara yükleyip yola çıktılar. Nato kendininkini alıkoydu, çünkü bütün hayvanlardan o sorumlu. Pombo'nunki ve benimki bir katıra yükletildi. Pombo yumuşakbaşlı bir hayvanın sırtında kolay yolalabiliyor. Onu yukarda, 1800 metrede biri guatrlı olan iki kızıyla birlikte oturan Don Lucas'ın evine yerleştirmiştik. İki ev daha var, biri mevsimlik çalışan bir işçinin, hemen hemen boş, öteki iyi döşenmiş. Gece yağmurlu ve soğuktu. Edindiğimiz bilgilere göre, Barohcelon yarım gün uzaklıkta, fakat patikadan gelen iki köylüye bakılırsa yol berbatmış. Fakat yine de, evin efendisi tersi kanıda, kolayca düzeltilebileceğini ileri sürüyor. Köylüler güya komşu evdeki adamı görmeye geldiler ve kuşkulu kişiler olarak tutuklandılar.
Yolda, şimdi 24 kişiden oluşan birliğimizle bir konuşma yaptım. Onlara örnek olarak, bu kez El Chino'yu gösterdim; kayıpların bizim için ve bir evlat gibi sevdiğim Tuma'nın ölümünün benim için ne demek olduğunu anlattım. Kendilerini disipline sokamamalarını ve yürüyüşü yavaşlatmalarını eleştirdim ve başımıza gelenin başka bir pusuda tekrarlanmaması için bazı ek bilgiler vereceğimi vadettim. Boş yere ve kurallara uyulmadığı için insan kaybına uğruyorduk. (sayfa 136)


30 Haziran
İhtiyar Lucas'ın komşuları hakkında verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre ordu buraya kadar uzanmış ve faaliyete başlamış. Komşularından biri, Andulfo Diaz bölgenin köylü sendikası (Barriantos taraftarı olan bir sendika) genel sekreteri; öteki ihtiyar bir geveze, kötürüm olduğu için dokunmamışlar, bir başkası daha var; meslektaşları korkağın biri diyorlarmış, başına iş açılmasın diye bildiklerini söylermiş. İhtiyar bizimle gelmeyi ve Barohcelon'a doğru bir yol açmaya yardım etmeyi vadetti. Yağmurlu, sıkıntılı bir gündü, dinlenmekle geçirdik.
Siyasal alanda en önemli olay Ovando'nun, benim burada olduğumu açıklayan bildirisi. Ayrıca, ordunun Kuzey Amerika'nın en seçkin alaylarını bile bozguna uğratan Vietkong gerilla şeflerini de aralarında bulunduran yetkin ve iyi eğitilmiş gerillacılarla karşı karşıya olduğunu ekliyor. Bunları söylerken, gereğinden fazla konuştuğu anlaşılan Debray'nin verdiği ifadeye dayanmakta. Tabii ki Debray'ın hangi koşullar altında konuştuğunu ve bunların ne gibi sonuçlar vereceğini bilmiyoruz. Loro'nun öldürülmüş olduğu iddiaları da dolaşıyor. Madenlerdeki ayaklanmanın Nacahuasu işiyle bağlantılı olduğu ve benim tarafımdan kışkırtıldığı da iddialar arasında. İşler yoluna giriyor, çok geçmeden "Fernando Samuelas" olmaktan kurtulacağım.
Küba'dan mesaj aldık; gerillanın Peru'da nasıl az geliştiğini anlatıyor. İnsan ve silah sayısı yok denilecek kadar azmış, oysa bir servet harcamışlar. Paz Estenzoro, Seone adlı bir albay ve Pando bölgesinden MNR üyesi, zengin biri olan Ruben Julio yönetiminde sahte bir gerilla örgütünden sözediliyor mesajda. Guayaramerin'de bulunuyorlarmış. (...). (...)

AYIN ANALİZİ
Olumsuz noktalar şunlar: Joaauin'le ilişki kurulamaması ve insan kaybı vermemiz. Ordunun haberi olmasa bile, bunların herbiri bizim için birer bozgundur. Bu ay içinde birkaç ufak savaş verdik ve bu, onların haberlerine bakılırsa orduya 4 ölü ve 3 yaralıya maloldu. (sayfa 137)
En önemli özellikler şunlar:
1) İlişki kopukluğu sürüyor. Bu yüzden 24 kişi kaldık. Pombo yaralı ve hareketliliğimiz sınırlı.
2) Köylülerin katılmaması etkisini duyuruyor. Bir kısırdöngü içindeyiz, köylüleri bize çekebilmek için meskun yerlerde faaliyet göstermeliyiz, bunu yapabilmek içinse çok adama ihtiyacımız var.
3) Gerilla efsanesi gün geçtikçe yaygınlaşıyor, şimdiden yenilmez, insanüstü kişiler olduk.
4) Partiyle bile ilişkimiz kesildi. Şimdilik Paulino aracılığıyla bir girişimde bulunduk, bu bir sonuç verebilir.
5) Debray kendinden sözettirmeye devam ediyor ancak benimle birlikle anılıyor. Hareketin şefi olarak görülüyorum. Hükümetin bu yeni girişiminin sonuçlarını göreceğiz, bakalım, bizim için olumlu mu olacak, olumsuz mu?
6) Gerillanın morali sağlam ve savaşma azmi artıyor. Bütün kübalılar savaşta örnek oluyorlar, bolivyalılardan ise yalnız iki ya da üçü gevşek.
7) Ordu askeri açıdan yine sıfır olarak kalıyor ama köylüler arasında başladığı çalışmaya dikkat etmeliyiz, çünkü, korkutarak ya da bizim amaçlanınız konusunda yalan uydurarak onları birer hafiye durumuna sokuyor.
8) Madenlerdeki katliam, bizim için durumun ne olduğunu açıkça gösteriyor. Bildirimiz yayınlanabilirse, işin yoluna girmesi kolaylaşacak.
En acil görevimiz, Paz'la ilişkiyi yeniden kurmak, askeri, tıbbi gereçlerimizi tamamlamak ve her ne kadar harekat sırasında savaşçıların sayısı 10-25'e düşüyorsa da, kentten 50-100 kadar adamın seferber edilmesini sağlamak.


-9-
TEMMUZ 1967


1 Temmuz
Hava ağarırken, haritada Barcelona olarak gösterilen Barchelon'a doğru yöneldik. İhtiyar Lucas, yolu düzeltmek için bize yardım etti, fakat yine de sarp ve kaygandı. Öncüler sabahleyin yola çıktılar, biz de öğleyin. Bulunduğumuz yükseklikten inmek, sonra boğazı yeniden tırmanmak için öğleden sonra bütün zamanımızı harcadık. Öncüler yollarına devam ededursunlar biz de ilk chaco'da uyuduk. Orada, adları Yepez olan, çok çekingen üç çocuk vardı.
Barrientos bir basın konferansı verdi ve benim burada olduğumu kabul etti, fakat birkaç gün içinde hesabımın görüleceğini sözlerine ekledi. Bizlerden fareler ve yılanlar diye sözederek, bilinen o budalaca savsatalarına bir yenisini daha ekledi. Ayrıca, Debray'i cezalandıracağını tekrarladı.
Andres Coca adlı bir köylüyü tutukladık; onu yolda bulduk, öbür iki kişi (Roque ve oğlu Pedro) ile birlikte götürdük.
Yükseklik 1550 metre. (sayfa 139)


2 Temmuz
Sabahleyin, tepenin üstünde, önünde bir portakal ağacı bulunan, bize sigara satan Don Nicomedes Arteaga'ya ait evde kamp yapan öncülere katıldık. Asıl ev aşağıda, Piojera üstünde, oraya gittik, bol bol yemek yedik. Piojera sarp kayalıklar arasında akıyor, bu yüzden ancak yaya olarak Angostura yönünde ilerlenebilir. Çıkış,ırmağın Junta'ya doğru bir noktasında, fakat oldukça yüksek bir tepeyi aşmak gerekiyor. Bu yer önemli, çünkü kavşak oluşturuyor. Yüksekliği 950 metre ve iklimi ılıman. Sakırganın yerini mariguy aldı. Köy, Arteaga'nın ve oğullarının evlerinden meydana gelmiş. Ufak bir, kahve plantasyonları var, çevreden işçiler gelip burada çalışıyor. Şu anda San Juan dolaylarından 6 ırgat var.
Pombo'nun ayağı, at üstünde sürekli yolculuk yüzünden olsa gerek yeteri kadar çabuk iyileşemiyor. Ama kötüye gidiş sözkonusu değil, şimdilik bu yönden kaygılanmıyoruz.


3 Temmuz
Pombo'nun ayağı mümkün olduğu kadar dinlensin diye bütün gün yerimizde kaldık. Yüksek fiyatlarla alışveriş yapıyoruz; öyle ki köylüler korkuyla çıkarları arasında bocalama içindeler. Birkaç poz resim çektim, herkes ilgiyle karşıladı; bakalım banyosunu nasıl yapacak, nasıl basacak ve buraya nasıl ulaştıracağız. Üçü de sorun. Öğleden sonra bir uçak geçti, akşam da birisi, gece bombardımana geleceklerinden söz etti; hepsi kaçacaklardı, ama onları tuttuk ve böyle bir tehlikenin olmadığını anlattık. Astımım da bana zorluk çıkarmayı sürdürüyor.


6 Temmuz
Sabah erkenden, bizi dehşet içinde karşılayan meskun bir kesimden geçerek, Pena Colorado'ya doğru yol aldık. Akşamüstü Palermo'da 1600 metreye vardık ve yedek öteberi alacağımız ufak bir dükkanın bulunduğu köye doğru inmeye başladık. Anayola vardığımızda karanlık bastırmıştı. Bu yol (sayfa 140) üzerinde, ihtiyar dul bir kadının evi var. Öncüler, gösterdikleri bocalama yüzünden bu evi işgal edemediler. Tasarımız, Sumaipata'dan gelecek bir aracı elegeçirmek, durum hakkında bilgi edinmek ve şoförle birlikte oraya gitmekti: Orada DİC'yi alacak, eczaneden alışveriş yapacak, hastahaneden gerekli ilaçları temin edecek, biraz konserve ve şekerleme satınaldıktan sonra çekip gidecektik. Sumaipata'dan araç gelmeyince ve zaten araçların orada durdurulmadığını, yani yolun serbest olduğunu öğrenince, tasarımızda değişiklik yaptık ve uygulanmasını Ricardo, Coco, Pacho, Aniceto, Julio ve Ghino'ya bıraktık. Bunlar Santa Cruz'dan gelen bir kamyonu sorun çıkmadan durdurdular. Fakat peşinden bir tane daha geliyordu, şoförler arasındaki dayanışma nedeniyle o da durdu; sonra ne olup bittiğini anlamak için üçüncü bir kamyon daha durdu, kamyonla yolculuk eden ve kızının inmesini istemeyen kadınla uzun süre tartışmak zorunda kaldık. Hüküm süren şaşkınlığı gören bir dördüncüsü de durunca yol tıkandı. Sonunda, işleri yoluna sokabildik: dört kamyon yol kenarına dizildi, bir şoför soru soranlara, mola verdiklerini söylemeye başladı. Adamlarımız kamyonlardan birine atlayıp gittiler; Sumaipata'ya varmışlar, iki jandarma, sonra da karakol komutanı teğmen Vacaflor'u tutuklamışlar. Çavuştan parolayı öğrenip bir yıldırım harekatı düzenleyerek -karşılık veren bir askerle çatıştıktan sonra- 10 askeriyle birlikte karakolu işgal etmişler. Beş mavzer, bir Z-B-30 ele geçirmişler ve 10 tutsak almışlar. Onları Sumaipata'dan 1 km uzakta çırılçıplak bırakmışlar. Ama yiyecek sağlama bakımından harekat tam bir başarısızlıktı; El Chino, Pacho ve Julio'nun lafına uyduğu için, işe yarar birşey satınalınamamış. İlaçlar arasında gerilla için zorunlu olanlar var, ama bana gerekenlerden hiçbiri yok. Harekat halkın ve kalabalık yolcuların önünde sürdürüldüğünden haber ağızdan ağıza hemen yayılmış. Saat 2'de, ganimetlerimizi yüklenip dönüş yolunu tutmuştuk bile.


7 Temmuz
Ramon'un evinden bir fersah uzaktaki, bizi geçen gelişimizde iyi karşılayan adamın şekerkamışı tarlasına varıncaya (sayfa 141) değin aralıksız yürüdük. Korku halkın iliklerine işlemiş; adam bize bir domuz sattı ve sevimli davrandı, fakat Los Ajos'da 200 askerin ve San Juan'dan yeni dönen kardeşinin söylediğine göre, orada da 100 askerin bulunduğunu haber verdi. Dişlerini çekmek istedim, yanaşmadı. Astımım artıyor.


8 Temmuz
Şekerkamışı tarlasındaki evden Piojera'ya dek temkinli yürüdük, fakat herşey durgundu ve askerden eser yoktu; San Juan'dan gelenler orada da bulunmadığını söylediler. Adam bizi sepetlemek için bu hileye baş vurmuş olmalıydı. Irmak boyunca El Piray'a dek iki fersah ve mahzene değin de bir fersah yürüdük. Oraya vardığımızda hava kararıyordu. Filo yakınlarındayız.
Yürüyüşe devam edebilmek için iğne üstüne iğne yaptım ve sonunda 1/900 oranında adrenalinli collyre karışımı kullandım. Paulino görevini yerine getirmediyse astım ilaçlarını almak üzere Nacahuasu'ya dönmemiz gerekecek.
Ordu, harekat hakkında bir bildiri yayınlayarak, bir kişinin öldürüldüğünü açıkladı, adam Ricardo, Coco ve Pacho'nun karakolu işgali sırasında yapılan silahlı çatışmada ölmüş olmalı.


9 Temmuz
Yürüyüşe başlar başlamaz yolumuzu kaybettik ve sabahı yolu aramakla geçirdik. Öğleyin, bizi bugüne dek çıktığımız en yüksek tepeye, 1840 metreye götürecek olan bir yola girdik. Az sonra bir tapera[32]'ya vardık ve geceyi orada geçirdik. Filo yolu güvenli değil.
Radyo, Catavi,Siglo XX ve Comibol işçileriyle 14 nokta üzerinde bir anlaşmaya varıldığını bildirdi, işçiler için tam bir bozgun. (sayfa 142)


10 Temmuz
Bir at kaybettiğimizden yola geç çıktık, hayvan sonra geldi. En yüksek tepede, 1900 metrede az kullanılan bir yoldan geçtik. Saat 15.30'da bir tapera'ya ulaştık. Geceyi orada geçirmeye karar verdik, ama yolun orada bittiğini görmek tatsız bir sürpriz oldu. Bir de önemsememiş olduğumuz patikaları gözden geçirdik, ama onlar da bir yere çıkmıyordu. Filo'ya bağlı olması gereken chaco'lar karşıdan görünüyordu.
Radyo, Sumaipata ve Rio Grande arasında olup haritada gösterilmemiş olan El Dorado bölgesinde gerillacılarla çarpışıldığını ve ordunun bir, bizim de iki ölü verdiğimizi bildiriyor.
Öte yandan, Debray ve El Pelado'nun açıklamaları iyi değil; hele gerillanın kıtasal amacını hiç anlatmamaları gerekirdi.


11 Temmuz
Yağmurlu ve yoğun sisli bir gün; dönüşte yolumuzu kaybettik ve sonunda eski bir patikadan ilerleyebilmek için yol açmaya çabalarken öncülerden ayrı düştük. Bir dana kestik.


12 Temmuz
Günü Miguel'den haber bekleyerek geçirdik, ama gelen Julio oldu; güneye doğru akan çay boyunca ilerlemiş. Olduğumuz yerde kaldık. Astım beni iyiden iyiye sıkıştırdı.
Radyo, en önemli noktası da doğru olduğu hissini uyandıran bir haber yayınladı; İquiri'de bir çatışma olmuş, bizden bir kişi ölmüş ve askerler cesedini Lagunillas'a götürmüşler. Bu cesedin verdiği sevince bakılırsa bütün bunlarda doğru olan birşey var. (sayfa 143)


13 Temmuz
Sabahleyin çok dik ve kötü havanın kayganlaştırdığı bir tepeyi indik. Saat 11.30'da Miguel'i bulduk. Camba ve Pacho'yu ırmak boyundakinden ayrılan patikada keşfe yollamıştım. Bir saat sonra döndüler ve chaco'lar, evler gördüklerini, hatta terkedilmiş bir eve de girdiklerini söylediler. Yola çıktık,biraz sonra ufak bir derenin akışını izleyerek, ilk eve ulaşıp geceyi orada geçirdik. Evin sahibi daha geç geldi ve bir kadının, belediye başkanının annesinin bizi gördüğünü, buradan 1 km uzakta bulunan Filo köyündeki askerlere haber ulaştırabileceğini söyledi. Bütün gece nöbet tuttuk.


14 Temmuz
Sürekli çiseleyen yağmurlarla geçen bir geceden sonra, gündüz de yağmaya devam etti, fakat, öğleyin yanımızda iki kılavuzla belediye başkanının kayınbiraderi Pablo ve ilk evin sahibi Aurelio Mancilla ile yola çıktık. Kadınları ağlaşır halde bıraktık. Yolun kavşağına geldik; biri Florida ve Moroco'ya öteki Pampa'ya gidiyordu. Bu ikincide, Mosquera'ya kadar yeni açılmış bir kısım yol bulunduğundan, kılavuzlar bunu salık verdiler. Kabul ettik. Ama, 500 metre gitmemiştik ki, bir köylü ve bir atla gelen genç bir asteğmene rastladık, Hayvan un yüklüydü ve 30 askerin bulunduğu Pampa'daki asteğmenden Filo'daki meslektaşına bir mesaj götürüyordu. Yön değiştirmeye karar verdik, Florida yoluna saptık, az sonra da kamp yaptık.
PRA ve PSB, Devrim Cephesinden çekiliyor ve köylüler Barrientos'u Falange'la ittifak kurması için uyarıyorlardı. Yönetim hızla çözülüyor. Şu anda yüz adamımızın daha olmaması ne acı.
Oldukça az yürüdük çünkü yol kötüydü, yıllardan beridir kullanılmamıştı. Aurelio' nun öğüdünü dinleyip belediye başkanının ineğini kestik ve şahane bir yemek yedik. Astım yakamı bıraktı biraz.
Barrientos, sözümona bizi birkaç saatte yokedecek olan Cintia harekatını ilan etti. (sayfa 144)


16 Temmuz
Yolu yoğun çalı çırpıdan temizlediğimiz için, çok ağır ilerledik. Hayvanlar da bu yolda çok eziyet çektiler, fakat akşam dar bir boğaza varıncaya dek başkaca sıkıntımız olmadı. Ancak, burayı yüklü atlarla geçemezdik. Miguel ve öncülerden dört kişi ilerledi, bunlar geceyi bizden ayrı geçirdiler.
Radyo, kayda değer bir haber vermedi. Solumuzda bıraktığımız Duran yakınından, 1600 metre yükseklikten geçtik.


17 Temmuz
Yolu kaybettik, bu yüzden ağır tempoda yürümek zorunda kaldık. Kılavuzun sözettiği portakal bahçesine ulaşmayı umuyorduk, fakat varınca ağaçların kurumuş olduğunu gördük. Kamp kurabileceğimiz bir subaşı vardı. Aslında ancak 3 saat yürüdük. Astımım çok daha iyiye gidiyor. Pira'ya ulaşan yolu buluruz belki. Duran'a yakınlaştık.
Yükseklik 1560 metre.


18 Temmuz
Bir saat sonra kılavuz yolu kaybetti ve çıkaramayacağını söyledi. Sonunda eski bir patika bulduk. Miguel ormanda kendisine yol açarak ilerledi ve Piray'a giden yolun kavşağına vardı. Küçük bir dereye ulaştık, kampımızı kurduktan sonra, üç köylüyü ve genç askeri salıverdik. Paulino'nun gizli yere birşey bırakıp bırakmadığını anlamak üzere Coco, Pablito ve Pacho yola koyuldular; eğer bir terslik çıkmazsa, yarın dönecekler. Genç asker ordudan kaçacağını söylüyor. Yükseklik 1300 metre.


19 Temmuz
Eski kampa değin bir yolculuk yaptıktan sonra, Coco'yu beklemek üzere nöbeti değiştirerek oraya yerleştik. Saat 18'de döndü ve orada yeni birşey bulunmadığını söyledi. Tüfek yerli yerindeymiş Paulino'dansa eser yokmuş. Buna karşılık, yolun bulunduğumuz bölümünden askerler geçmiş ve iz bırakmışlar. (sayfa 145)
Siyasal haberler nereye varacağı bilinmeyen ciddi bir bunalımı gösteriyor. Şimdilik Cochabamba'daki tarım sendikaları Barrientos'u destekleyen "hristiyan eğilimli" bir siyasal parti kurmuşlar. Barrientos ise "dört yıl daha iktidarda bırakılmayı" istiyor; adeta bir yalvarış. Siles Salinas, muhalefete bizim iktidara gelişimizin, hayatlarına malolacağı tehdidini savuruyor ve ülkenin savaş içinde olduğunu ilan ederek halkı ulusal birliğe çağırıyor. Tavrı hem yalvarmaklı, hem de demogogca. Kendini bir nöbel değişimine hazırlıyor belki.


20 Temmuz
Paniagua'nın oğullarından biri ve Paulino'nun damadının bulunduğu ilk iki eve değin dikkatlice yolaldık. Paulino hakkında Bütün biliğimiz. bize kılavuzluk ettiği için ordunun onu aramakta olduğundan ibaretti. Bizden bir hafta önce buradan necip Florida'ya giden 100 kişilik bir grubun izlerini bulduk. Ordu pusuda 3 ölü ve 2 yaralı vermiş. Neler olup bittiğini anlamak ve birşeyler satın almak için Coco, Camba, Leon ve Julio'yu Floıida'ya gönderdik. Coco saat 4'de biraz yiyecek ve Melgar adlı biriyle döndü. Adam atlarımızdan ikisinin sahibiymiş, bize yardım etmeyi kabul etti. Oldukça şişirerek anlatıyor, önemli olan şu: Harekelimizden dört gün sonra. Tuma'nın hayvanlar tarafından parçalanan cesedini bulmuşlar, ordu çatışmanın ertesi günü ve çıplak teğmenin ortaya çıkmasından sonra ilerlemiş. Sumaipata harekatı bütün ayrıntılarıyla öğrenilmiş, eklemeler de yapılıyormuş ve köylüler bunu alay konusu haline getirmişler. Tuma'nın piposunu ve saçılmış birkaç eşya bulmuşlar; Soperna adlı bir binbaşı varmış, bize sempati ve hayranlık besliyormuş; ordu Tuma'nın öldüğü Coco'nun evine dek gelmiş ve oradan Tejeria'ya. sonra da Florida'ya dönmüş. Coco, adamı bir mektup götürmekle görevlendirmeyi düşünüyordu, ama önce birkaç ilaç satın almaya göndererek denemeyi uygun buldum. Bu Melgar. Aralarında bir kadının da bulunduğu bir grubun buraya geldiğinden sözetti. Bunu, Rio Grande belediye başkanından aklığı bu mektuptan öğrendiğini söyledi. Bu adam (sayfa 146) Florida yolunda bulunduğundan İnti, Coco ve Julio'yu onunla konuşmaya gönderdim. Başka bir grup hakkında bilgisi olduğunu inkar etmiş ve Melgar'ın öbür sözlerini doğrulamış. Susuzluktan çok kötü bir gece geçirdik. Radyo bir cesedin kimliğinin Moises Guevara olarak tesbit edildiğini açıkladı, ama Ovando bir basın toplantısında daha ihtiyatlı davranarak, kimlik tesbitinin sorumluluğunu İçişleri Bakanlığına yükledi. Bütün bunların şaşırtmaca ve kimlik tesbitinin uydurma olması olağandışı şeyler değil.
Yükseklik 680 metre.


21 Temmuz
Durgun bir gün geçirdik. Bize, başkasına ait bir ineği satmış olması konusunda ihtiyar Coco ile konuştuk. İneğin başkasına ait olduğu iddiasını şiddetle reddetti ve bedelinin ödenmediğini söyledi; bizse onu, bedelini adama ödemeye zorladık. Akşam Tejeria'ya gittik. Oradan domuz ve chankaka[33] satınaldık. Alışveriş yapan İnti, Benigno ve Anicelo çok iyi karşılanmışlar.


22 Temmuz
Sabahleyin erkenden, hayvanlarla birlikte, tıka basa yüklü olarak yola çıktık. İzimizi iyice kaybettirmeye çalışacaktık. Moroco'ya götüren yolu bırakıp, bir ya da iki km güneyinde bulunan ve göle ulaşan yolda ilerlemeye başladık. Ama ileride ne olduğunu bilmediğimizden, öncüler göndermek zorunda kaldık. Gölün kenarında hayvanlarını otlatan Marcilla ve Küçük Paniagua'yı gördük. Onlara ağızlarını sıkı tutmalarını öğütledik. Şimdi durum epeyce değişmişti. Yaklaşık iki saat yürüdük ve bir derenin kıyısında uyuduk. O noktada biri, akışı izleyerek güneydoğuya, ötekisi, daha bozuk olup güneye giden iki patika başlıyordu.
Radyo, Bustos (Pelao)'un karısının beni burada gördüğünü, ama burada bulunuşumun asıl nedeninin bu olmadığını söylediğini bildiriyor.
Yükseklik 640 metre. (sayfa 147)


23 Temmuz
İki kişi, bu iki yolu keşfe gittiler. Biz de onları orada bekledik. Yollardan biri Rio Seco'nun Piray sularının katıldığı kumların suları emmediği bir yere, yani, pusu yerimizle Florida arasına, ötekiyse, anayoldan 2 ya da 3 saat uzakta terkedilmiş bir tapera'ya götürüyormuş. Keşfi yapan Miguel oradan Rosita'ya çıkabileceği kanısında. Yarın, Melgar'ın Coco ve Julio'ya sözettiği yollardan biri olduğunu sandığımjz bu yoldan gideceğiz.


24 Temmuz
Patikada yaklaşık 3 saat yürüdükten sonra 1000 metreden, 940 metreye indik. Bir dere yatağının kıyısında kamp yaptık. Yol burada biliyor ve yarın günümüzü, en iyi çıkışı bulmaya harcayacağız. Faaliyette olan birçok chaco var ve bunların Florida'ya bağlı olduğu anlaşılıyor. Burası belki de Canaloncs denen yer. Manila'dan gelen uzun bir mesajı deşifre etmeye çalışıyoruz.
Raul, Maximo Gomez okulu subaylarının terfilerinden sözetti ve çeklerin, Vietnam'la ilgili yorumlarını çürüttü. Dostlar bana, yeni Bakunin diyor, şimdiye kadar çok kan döküldüğünden, 3 ya da 4 Vietnam daha olması halinde, daha çok kan döküleceğinden yakınıyorlar.


25 Temmuz
Günü dinlenmeyle geçirdik ve ikişer kişilik 3 grubu çevreyi keşfe yolladık. Coco, Benigno ve Miguel bu işle görevlendirilmişlerdi. Coco ve Benigno aynı yere varmışlar, oradan Moroco yoluna çıkılabilirmiş. Miguel, ırmağın Rosita'ya döküldüğünü ve macheteyle yol açmak gerekse bile, o yönden ilerlenebileceğini kesin bir dille söyledi.
İki harekattan sözediliyor, biri Taperas'da, öteki San Juan del Potrero'da. Bunların aynı grup tarafından yapılmış olması olanaksız; şimdi bütün iş, grupların ya da olayların gerçekle ilişkisini anlayabilmekte. (sayfa 148)


26 Temmuz
Benigno, Camba ve Urbano, Maroco ırmağının tersi yönünde, dere yatağında bir yol açmakla görevlendirildiler. Grubun geri kalanları kampta kaldılar ve merkez grup geride bir pusu kurdu. İlginç birşey yok.
Yabancı radyolar San Juan del Potrero harekatının haberlerini bir yığın ayrıntıyla veriyor: 15 asker ile bir albay tutuklanmış ve soyulduktan sonra salıverilmişler. Aynı bizim tekniğimiz. Bu yer Cochabamba-Santa Cruz karayolunun öte tarafında.
Akşam, 26 Temmuz'un anlamını belirten bir konuşma yaptım: Oligarşilere ve devrimci dogmalara karşı ayaklanma. Fidel, Bolivya'dan da kısaca sözetti.


27 Temmuz
Yola çıkmak için herşey tamamlanmıştı ve pusudakiler saat 11'de yola çıkma emri almışlardı, 11'den az önce Willy geldi ve ordunun orada olduğunu bildirdi. Harekatı kendisi, Ricardo, İnti, Chino, Leon, Antonio, Arturo ve Chapaco gerçekleştirmişler. Olay şöyle geçmiş: Tepede 8 asker görünmüş; eski dar bir yoldan güneye doğru yürümüşler, birkaç havan topu ateşinden ve bir bez parçasıyla işaret verdikten sonra geri dönmüşler. Bir süre sonra, Melgar diye çağıran bir ses duyulmuş, bu Florida'daki olabilir. Bir an dinlendikten sonra 8 genç asker pusuya doğru yürümeye başlamış. Dördü ağır yürüdüklerinden geride kalmış, önden giden dört asker vurulmuş; üçünün öldüğü kesin, dördüncüsü yaralı, belki o da ölü.
Silahlarını ve gereçlerini almak güç olacağından, vazgeçip çekildik ve suyun akış yönüne doğru ilerlemeye başladık. Başka bir boğazda, yine bir pusu kurduk. Atlar yolun ulaştığı yere değin geldiler.
Astım fena sıkıştırdı ve elimdeki yatıştırıcı ilaç da neredeyse bitmek üzere.
Yükseklik 800 metre. (sayfa 149)


28 Temmuz
Coco, Pacho, Raul ve Aniceto, Suspiro olduğunu sandığımız ırmağın döküldüğü yere keşifte bulunmaya gittiler. Oldukça dar bir boğazda yol açarak yürüdük, ama fazla ilerleyemedik. Öncülerden ayrı kamp yaptık çünkü Miguel, kumlara batan ve çakıllarda güçlükle yürüyen atlar yüzünden, çok uzaklaşmıştı.
Yükseklik 760 metre.


29 Temmuz
Suyu bol bir bölgede, yamaçlarında iyi sığınaklar bulunan ve güneye inen bir boğazda yürümeye devam ettik. Saat 16 sularında Pablito'ya rastladık, Suspiro'nun döküldüğü yerde olduğumuzu söyledi, kayda değer birşey yok. Önce, sürekli olarak güneşe yöneldiğinden bu boğazın Suspiro'nun ağzı olamayacağını düşünmüştüm, fakat son dönemeçte batıya doğru saptı ve Rosita'ya açıldı. Saat 16.30 sularında artçılar yetişti. Irmağın ağzından uzaklaşmak için yola devam etmeye karar verdim; fakat Paulino'nun chaco'sunu geçmek için gerekli çabayı harcamalarını istemeye cesaret edemedim. Suspiro'nun ağzına bir saat uzaklıkta, yolun kenarında kamp yaptık. Akşam, 28 Temmuz, vatanının bağımsızlık günü hakkında konuşması için sözü El Chino'ya bıraktım. Sonra bulunduğumuz yerin neden elverişsiz olduğunu anlatarak, sabah 5'te kalkmalarını ve Paulino'nun chaco'sunu işgal etmeye gidilmesini emrettim.
Havana radyosu ordunun kayıplar verdiği ve bunların helikopterlerle taşındığı bir pusudan sözetti, ama ses iyi gelmiyordu.


30 Temmuz
Astım beni epey sıkıştırdı ve bütün gece uyuyamadım. Saat 4.30'da, kahve pişirirken Moro, ırmağı geçmekte olan bir fener gördüğünü haber verdi. Nöbeti almak için uyanmış olan Miguel ve Moro, gelenleri tutuklamaya gittiler. Mutfaktan konuşulanları duydum. (sayfa 150)

- Hey, kim var orada?
- Trinidad müfrezesi. Ve hemen peşinden silah sesleri. Miguel hemen sonra, elinde, bir yaralıya ait bir M-1 ve fişeklikle döndü, 21 kişi Abopo'ya doğru ilerliyorlarmış, Moroca'da ise 150 kişi varmış. Onlara başka kayıplar da verdirdik, ama hüküm süren keşmekeş içinde iyice belirleyemedik. Atları yüklemek epey vaktimizi aldı. El Negro da, düşmandan aldığı balta ve havan topuyla birlikte kayboldu. Saat 6'ya gelmişti ve yükler yıkıldığı için yine zaman kaybettik. Öyle ki son geçitte, cesaretini toplamaya başlayan askerlerin ateşi altındaydık. Paulino'nun kızkardeşi evdeydi. Bizi sakince karşıladı ve Moroco'daki bütün erkeklerin tutuklanmış olduğunu, şimdi La Paz'da bulunduklarını söyledi.
Çocukları acele etmeleri için zorladım ve Pombo ile birlikte ateş altında ilerleyerek, direnişin örgütlenebileceği boğaza gittik. Ben atları sürerken Miguel, Coco ve Julio'yu ileriye gönderdim. Geri çekilecek düşmanı tutmak için 7 öncü, 4 artçı ayrıca, savunmayı pekiştirmek için de geride kalan Ricardo vardı. Benigno, Dario, Pablo ve Camba dağı tutuyorlardı, ötekiler soldaydılar, ilk elverişli yerde durmalarını emretmiştim. Camba geldi, Ricardo ve Aniceto'nun ırmağı geçerken düştükleri haberini getirdi. Urbano, Nato ve Leon'u iki atla gönderdim. Miguel ve Julio'ya da Coco'yu önde nöbetçi bırakarak, araştırma yapmaya çıkmalarını emrettim. Talimat almadan ırmağı geçmişler. Biraz sonra Camba geldi, Miguel ve Julio ile saldırıya uğradıklarını, askerlerin epey ilerlemiş olduğunu, Miguel'in geri çekildiğini ve emir beklediğini anlattı. Camba'yi Eustaquio ile geri gönderdim ve ben de İnti, Pombo ve Chino ile kaldım. Saat 13'de Julio'yu nöbette bırakıp, Miguel'i gidip getirmelerini emrettim. Hayvanları alıp yanımdakilerle birlikte geri çekildik. Coco'nun nöbet tuttuğu tepeye ulaşınca, sağ kalanların ortaya çıktığını öğrendik. Raul ölmüştü, Ricardo ve Pacho yaralıydı. Olay şöyle gelişmiş: Ricardo ve Aniceto ihtiyatsızca ve savunma önlemi almadan ırmağı geçmişler, bu sırada, ilki yaralanmış, Antonio bir ateş hattı kurmuş ve Arturo, Aniceto, Pacho onu almaya (sayfa 151) gitmişler; fakat Pacho yaralanmış ve Raul ağzına gelen bir kurşunla ölmüş. İki yaralıyı da beraberlerinde sürükledikleri bu çekilme harekatı zor olmuş: Willy ve Chapaco[34] ise onlara hiç yardım etmemiş, hele bu sonuncusu. Biraz sonra Urbano, grubu ve hayvanlarıyla, Benigno da adamlarıyla onlara katılmış, öyle ki öbür kanat boşalmış ve askerler oradan ilerleyerek Miguel'i bastırmışlar. Çalılar arasında güç bir yürüyüşten sonra ırmağa varmış, oradan da bize ulaşmışlar. Pacho atla geliyordu, ama Ricardo ata binemediği için onu hamakla getirmek gerekti. Miguel, Pablito, Dario, Coco ve Aniceto'yu sağ kıyıda ilk dere ağzını işgal etmek üzere gönderdim. Biz de yaralıları tedavi etmeye başladık. Pacho'nunki hafif bir yaraydı, kurşun kasıklarından geçip hayalarını sıyırmıştı; fakat Ricardo'nun durumu ağırdı ve.Willy'nin çantasıyla birlikte, kalan az miktardaki plazmamızı da kaybetmiştik. Saat 22'de Ricardo öldü; onu askerler bulmasın diye ırmağın yakınında gizli bir yere gömdük.


31 Temmuz
Saat 4'te ırmak boyunca yürüyüşe koyulduk. Kestirme bir yolu aştıktan sonra iz bırakmadan suyun akış yönünde inişe geçtik. Öğleden sonra, Miguel'in pusu kurduğu dereye vardık; emri anlamamış ve iz bırakmıştı. Akışın ters yönünde 4 km yaptık ve izlerimizi sile sile ormana daldık. Irmağın kollarından birinin yanında kamp yaptık. Akşam harekatın yanlışlarını açıkladım: 1) Kötü kamp yeri. 2) Zamanın iyi kullanılmaması, onların bize ateş etmelerine meydan vermişti. 3) Ricardo'nun, sonra da, onun yardımına giden Raul'un vurulmasına yolaçan aşırı güven. 4) Bütün araç ve gereci kurtarma işinde yeterince kararlı davranamamak. İçinde ilaçlar, dürbünler ve Manila'dan gelen mesajların kaydedilmiş olduğu manyetofonlar, notlar düştüğüm Debray'in ve Trotsky'nin kitapları gibi, kaybı tehlikeli sonuçlar verebilecek bazı eşyalar bulunan onbir çanta yitirmiştik. Bunları ele geçirmenin hükümet için taşıdığı önem ve askerlerin kendine güveninin (sayfa 152) artması da cabası. Hesaplarımıza göre, 2 ölü ve 5 yaralı vermişlerdi; ama ortada birbirine ters düşen iki söylenti var: Biri ordununki. Ayın 28'in de 4 ölü ve 4 yaralı verdiklerini açıklıyor; öteki Şili'ninki. 30 Temmuz'da 6 yaralı ve 3 ölüden sözediyor. Daha sonra ordu, yayınladığı bildiride, bir ceset ele geçirdiklerini ve bir asteğmenin tehlikeyi atlattığını açıkladı.
Bizim ölülerimize gelince: Raul için fazla birşey söylenemez. Çok içine kapanıktı. Pek savaşçı ve çalışkan değildi; hiç soru sormazdı, ama siyasal konularla ilgilendiği belliydi. Ricardo, Küba grubunun en disiplinsiziydi ve günlük çabalar karşısında gevşek davranırdı; ama olağanüstü bir savaşçı olup, Kongo'da İkinci Cephe'nin ilk bozgunu sırasında olduğu gibi, burada da bulunmaz bir mücadele arkadaşı olmuştu. Taşıdığı değer nedeniyle, ağır bir kayba daha uğramış bulunuyoruz. Şimdi 22 kişiyiz; içimizde Pacho ve Pombo yaralı, bense, delirten astım krizlerinin pençesindeyim.

AYIN ANALİZİ
Geçen ayın olumsuz noktalan hâlâ giderilemedi. Bunlar, Joaquin ve dışarıyla bağlantı kurulamaması ve insan kaybı. Şimdi 22 kişiyiz; bunlardan 3'ti sakat (biri benim). Bu durum hareket yeteneğimizi azaltıyor. Sumaipata'dakini de sayarsak, 3 çatışma yaptık. Kesin sonuç belirtmeyen bildirilere bakılırsa, bunlar orduya 7 ölü ile 10 yaralıya maloldu. Biz de iki kişi kaybettik ve bir de yaralımız var.
En önemli belirleyici noktalar şunlar:
1) Bağlantının tümden kopuk oluşu.
2) Tamdık birkaç yaşlı köylünün bize gösterdiği kabul umut verici olmakla birlikte, köylülerin bize katılmaya yanaşmaması.
3) Gerilla efsanesi kıtasal bir genişliğe ulaşma yolunda; Ongania sınırlarını kapatıyor, Peru ise önlemlerini alıyor.
4) Paulino aracılığıyla bağlantı kurma girişimi başarısızlığa uğradı. (sayfa 153)
5) Gerilla'nın savaş deneyimi ve morali her çarpışmada yükseliyor; Camba ve Chapaco hâlâ gevşek gidiyorlar.
6) Ordu tümüyle yanılmalar içinde, ama aralarında çok savaşçı birlikler var.
7) Hükümette siyasal bunalım artıyor. Fakat, ABD'nin sağladığı ufak krediler Bolivya için büyük bir yardım yerine geçiyor ve hoşnutsuzluğu azaltmaya yarıyor.
En öncelikli görevlerimiz şunlar: Bağlantıyı yeniden kurmak, savaşçılarımızın sayısını arrtırmak ve ilaç bulmak. (sayfa 154)


-10-
AĞUSTOS 1967


1 Ağustos
Durgun bir gün; Miguel ve Camba yolu açmaya başladılar, fakat toprakla bitkilerin çıkardığı güçlükler nedeniyle bir kilometreden fazla gidemediler. 5-6 günlük yiyeceğimizi sağlayacak yabani bir tay vurduk. Ordunun oradan geçmesi olasılığını düşünerek, tuzak kurmak için hendekler kazdık. Yarın ya da öbürgün gelip kampımızı bulmamaları halinde, tasarımız, geçmelerine izin vererek, sonradan ateş etmek.
Yükseklik 650 metre.


2 Ağustos
Yol, Benigno ve Pablo'nun çabaları sonucu epey ilerledi. Vardıkları yerden geri dönmeleri yaklaşık iki saat sürdü. Radyo bir "toplum aleyhtarı" nın cesedinin kaldırıldığını ilan edeli beri, hakkımızda hiçbir haber yayınlamıyor.
Astım beni fena sarstı ve son iğnelerimi de tükettim; şimdi yalnızca haplar kaldı, onlar da ancak 10 gün yeter. (sayfa 155)


3 Ağustos
Yol açma fiyaskoyla sonuçlandı; Miguel ve Urbano bugün 57 dakikada döndüler; çok ağır ilerliyoruz. Hiçbir haber çıkmadı. Pacho'nun durumu düzeliyor, bense kötüyüm. Geceyi de gündüzü de kötü geçirdim, yakında iyileşeceğimi de ummuyorum. Damardan novokain iğnesi yapmayı denedim, ama sonuç alamadım.


4 Ağustos
Çocuklar, güneybatıya yönelen bir kanyona vardılar. Bunun, Rio Grande'ye dökülen dereye kadar uzandığı düşünülebilir. Yarın, ikişer kişilik ekipler halinde, 4 kişi yol açmaya gidecek ve Miguel bizim yönde, terkedilmiş chaco'lar sandığımız yerleri görmeye çıkacak. Astımım biraz düzeldi.


5 Ağustos
Benigno, Camba, Urbano ve Leon ikişer kişilik ekipler halinde bölündüler. Ama önlerine Rosita'ya dökülen bir dere yatağı çıktığından, yollarına bugün tarlalardan devam ettiler. Miguel chaco'yu görmeye gitti, ama bulamadı. At eti bitti. Yarın balık avlanmaya çalışacağız ve öbürgün başka bir hayvan keseceğiz. Yarın su başına dek ilerleyeceğiz. Astımım iyice kötüledi. Ayrılmaya karşı olduğum hade, yarın bir grubu önden göndermek zorunda kalacağım; Benigno ve Julio gönüllü çıktılar, bakalım Nato'nun tutumu ne olacak.


6 Ağustos
Kampımızı taşıdık, ne yazık ki, üç saat değil, ancak bir saat yürüyebildik; bu da henüz uzakta olduğumuzu gösteriyor. Benigno, Urbano, Camba ve Leon yol açmakla oyalana dursunlar, Miguel ve Aniceto da, yeni dere boyunca, Rosita'ya döküldüğü yere dek keşif yapmaya gittiler. Akşam dönmeyince, uzaktan havan topu atışı gibi bir ses de duyduğumdan, önlemlerimizi aldık. Bolivya'nın bağımsızlık yıldönümü olduğundan İnti, Chapaco ve ben birkaç söz söyledik.
Yükseklik 720 metre. (sayfa 156)


7 Ağustos
Saat 11'de, Miguel ve Aniceto'nun kaybolduklarına hükmederek Benigno'ya, çok tedbirli olarak, derenin Rosita'ya döküldüğü yere dek yürümesini ve hangi yöne gitmiş olabileceklerini anlamaya çalışmasını emrettim. Eğer oraya ulaştılarsa, elbet. Fakat saat 13' te kaybolduğunu sandıklarımız çıkageldiler: Yolda güçlüklerle karşılaşmışlar, bu yüzden Rosita'ya gece ulaşamamışlar. Miguel'in anlattıkları canımı sıktı. Olduğumuz yerde kaldık, ama yol açanlar başka bir dere kenarı buldular, yarın oraya taşınacağız. İhtiyar atımız Anselmo bugün öldü, artık eşyalarımızı taşıyacak yalnız bir hayvanımız kaldı; astımım düzelmiyor, ilaçlar da bitiyor. Nacahuasu'ya bir grup gönderme işi konusunda, yarın bir karar alacağım.
Bugün, buraya geleli ve gerilla birliği kurulalı tam 9 ay oluyor. İlk 6 kişiden ikisi öldüler, biri kayboldu ve ikisi yaralı. Bense astımımı nasıl durduracağımı bilemiyorum.


8 Ağustos
Yaklaşık bir saat yürüdük, benim içinse iki saat sürdü, çünkü küçük kısrak çok yorgundu; birara, onu boynundan ciddi biçimde yaralayan bir bıçak darbesi attım. Yeni kamp yerimiz, Rosita ya da Rio Grande'ye ulaşıncaya dek su bulunan son yer. Yol açanlar 40 dakika uzaklıktalar (2-3 km) Sekiz kişilik bir grubu şu işle görevlendirdim: Yarın buradan hareket edecek ve bütün gün yürüyecekler.
Öbürgün Camba, olup bitenler hakkında bilgi vermek için dönecek, bir gün sonra Pablito ve Dario gelip günün haberlerini ulaştıracaklar; öteki beşi Vargas'ın evine dek birlikte gidecek ve Coco ile Aniceto, işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmak için oradan dönecekler, Benigno, Julio ve Nato ilaçlarımı almak için Nacahuasu'ya gidecek. Pusulardan sakınmak için çok dikkatli ilerlemeleri gerekir. Biz de onları izleyeceğiz; buluşma yerimiz Vargas'ın evi ya da hızımıza göre, Rio Grande üzerinde bulunan mağaranın karşısındaki Masicuri (Honorato) ırmağı ya da Nacahuasü. Ordudan haber var, (sayfa 157) kamplarımızdan birinde bir silah deposu ortaya çıkarmışlar. Akşam herkesi topladım ve şu noktaya dikkati çektim: zor durumdayız; Pacho iyileşiyor ama ben, adeta bir insan enkazıyım. Küçük kısrak olayı bazan kontrolümü nasıl kaybettiğimi gösteriyor; düzelecek, fakat durum hepimiz için ağır ve katlanamayacağını hissedenler varsa, açıkça söylemeleri daha iyi olur. Yani, önemli kararların alınması gereken bir andayız. Mücadelenin bu türü bize, insan soyunun en üst aşaması olan devrimciliğe erişme olanağı veriyor, aynı zamanda da eksiksiz insan olmamızı sağlıyor. Bu aşamalara ulaşamayacak olanlar hemen söylesin ve mücadeleyi bıraksın. Bütün kübalılar ve birkaç bolivyalı savaşı sonuna dek sürdüreceklerini söylediler. Eustaquio da aynı şeyi yaptı ama, Muganga'yı eleştirmek, katırlara odun yükleyeceğine sırt çantasını yüklediğinden yakındı, bu sonuncusu öfkeli bir cevapla karşılık verdi. Julio da, Moro ve Pacho'yu benzeri bir nedenle suçladı ve bu da Pacho'nun öfkeli bir cevabıyla karşılandı. Burada, çok değişik düzeyde iki sorunu, bir yandan mücadeleyi sürdürmeye hazır olup olmayışımızı, diğer yandan başlıca ufak çekişmeleri olay haline getirdiğimizi, söyleyerek, tartışmaya son verdim.
Eustaquio ve Julio'nun şikayetlerinden de, Moro ve Pacho'nun cevaplarından da hoşlanmadım; daha devrimci ve örnek insan olmak gerekir.


9 Ağustos
Sekiz keşifçi bu sabah yola çıktı. Yol açanlar, Miguel, Urbano ve Leon kamp yerinden 50 dakika geç ayrıldılar. Topuğumdaki çıbanı deştiler, artık basabiliyorum, fakat hâlâ çok acıyor ve yine ateşim var. Pacho, çok iyi.
Yükseklik 780 metre.


10 Ağustos
Antonio ve Chapaco geriye doğru, avlanmaya gittiler ve dişi bir geyikle yabani bir dişi tavuskuşu getirdiler; ilk kamp yerimize bakmışlar, bir yenilik yokmuş. Yanlarında bir yığın (sayfa 158) portakal getirdiler. İki tane yedim, bu hemen bir astım krizine yol açtı, ama şiddetli değil. Saat 13.30'da giden sekizlerden Camba döndü ve şu haberleri getirdi: Dün susuz yatmışlar, bugün de, 9'a dek yürüdükleri halde su bulamamışlar. Benigno çevreyi taradıktan sonra su bulmak için Rosita'ya yönelmiş. Pablo ve Dario ancak su bulduktan sonra geri döneceklermiş.
Fidel uzun bir söylev verdi ve gelenekçi partilere, özellikle Venezuela'dakine ateş püskürdü, kulislerde şiddetli tartışmalar geçmiş olmalı. Ayağımı yeniden tedaviye başladılar; iyiceyim, ama iyileştim denemez. Buna karşın, yarın yola çıkmalı ve bütün gün içinde ancak 35 dakika ilerleyebilmiş olan yol açıcıların bulunduğu yere yaklaşmalıyız.


11 Ağustos
Yol açanlar çok ağır ilerliyor. Saat 16'da Pablo ve Dario, Benigno'nun, Rosita yakınında olduklarını ve yaklaşık 3 günde Vargas'ın evine varacaklarını bildiren bir yazısıyla geldiler. Pablito 8.15 sularında geceyi geçirdikleri su başından hareket etmiş ve 15'e doğru Miguel'e rastlamış. Bu da gösteriyor ki, varacağımız yer pek yakın değil. Tavuskuşunun astımıma dokunduğu anlaşılıyor, çünkü yine bir kriz geçirdim ve payımı Pacho'ya verdim. Kampımızı gündüzün kaybolup geceyarısı ortaya çıkan ufak bir selin kenarına taşımak üzere yola çıkıyoruz. Yağmur yağdı,ama hava soğuk değil, çok ma-riguy var.
Yükseklik 740 metre.


12 Ağustos
Kasvetli bir gün. Yol açanlar çok az ilerlediler. Burada bir yenilik yok, yiyeceğimiz de çok değil; yarın bir at daha keseceğiz, böylelikle 6 günlük yiyecek sağlayacağız. Astımım aynı, katlanılabilir derecede. Barrientos gerillacıların çökmekte olduğunu ilan etti ve yine Küba'ya karşı müdahaleye geçme tehditleri savurmaya başladı: Konuşması herzamanki gibi ahmakçaydı. (sayfa 159)
Radyo, Monteagudo yakınında yapılan bir silahlı çatışmayı ve bizden Tarata'lı Antonio Fernandez'in öldüğünü bildirdi. Bu, belki de Tarata'h olan, Pedro'nun asıl adıdır.


13 Ağustos
Miguel, Urbano, Leon ve Camba, Benigno'nun bulduğu su başında kamp yapmaya, oradan da yola devam etmeye gittiler. Yanlarına üç günlük yiyecek, yani, bugün kestiğimiz Pacho'nun atından parçalar aldılar. Dört hayvanımız kalıyor ve yiyeceğe ulaşmadan önce bir tanesini daha keseceğiz galiba. Herşey yolunda gittiyse, Coco ve Aniceto yarın burada olacaklar. Arturo iki dişi tavuskuşu vurdu. Mısırımız bilmek üzere olduğundan, etten bana da verildi. Chapaco gittikçe artan dengesizlik belirtileri gösteriyor. Pacho iyileşme yolunda; benim astımıma gelince, dünden beri artma yolunda. Şimdi günde üç hap alıyorum. Ayağım hemen hemen iyileşti.


14 Ağustos
Kötü bir gün. Çalışma yönünden de öyle. Hiçbir yenilik yok, fakat akşam haberleri dinlerken çocukların gitmekte oldukları mahzenin, ordunun eline geçtiğini öğrendik; öyle kesin bilgiler veriyorlar ki, kuşku götürmez. Bugün havanın garipliği yüzünden astımım azacak. Çeşitli belgelerimiz ve fotoğraflarımız da ellerine geçmiş. İndirdikleri en ağır darbe bu oldu; biri konuştu mu ne? Kim? Belirsiz.


15 Ağustos
Coco ve Aniceto'nun gelmememeleri halinde Benigno'yu aramak üzere iki kişi göndermesi için, Miguel'e bir mesaj yazdım ve bunu götürmekle Pablito'yu görevlendirdim. Ama onlara yolda rastlamış, üçü birlikte döndüler. Miguel, karanlık bastığı anda, vardığı yerde kalacağını söyleyip su göndermemizi istemiş. Yarın erkenden hareket edeceğimizi bildirmesi için Dario'yu gönderdim, o da yolun bittiği haberini getiren Leon'a yolda rastlamış. (sayfa 160)
Santa-Cruz radyosu, Muyupampa grubundan iki kişinin tutuklandığını bildirdi. Artık kuşkumuz kalmadı, sözkonusu olan Joaquin'in grubu. Çok sıkıştırıldıkları belli, iki tutuklu da konuşmuş. Hava soğuktu fakat kötü bir gece geçirmedim. Aynı ayağımda başka bir çıbanı daha deşmemiz gerekecek. Pacho iyileşti. Chuyuyako'da orduya kayıp verdirmeyen bir çatışmadan daha sözedildi.


16 Ağustos
İyi denebilecek bir yolda 3 saat 40 dakika yürüdük, sonra bir saat dinlendik. Bir kıymık battığı için katır beni yere silkeledi, fakat hiçbir yerim acımadı; ayağım iyileşiyor. Miguel, Urbano Ve Camba yol aça aça Rosita'ya ulaştılar. Benigno ve arkadaşlarının bugün mahzene varmaları gerekir. Uçaklar bölgede birkaç kez dolaştı. Belki de Vargas civarında çocukların bıraktığı bir ize rastladılar. Rosita ya da Rio Grande boyunca inmekte olan bir birliği korumak için de dolaşıyor olabilirler. Akşam çocuklara suyu aşmanın tehlikelerini anlattım ve yarın için önlem aldık.
Yükseklik 600 metre.


17 Ağustos
Erken yola çıktık ve saat 9'da Rosita'ya vardık. Orada, Coco iki el silah sesi duyduğunu sanarak gizlendi, fakat yeni birşey olmadı. Sık sık yolumuzu kaybettiğimiz, yanlış yola saptığımız için gerisi ağır gitti ve Rio Grande'ye ancak 16.30'da varıp kamp yaptık. Ay ışığından yararlanıp ilerlemeyi tasarlamıştım fakat, çocuklar çok yorulmuştu. Kıt kanaat yemek şartıyla iki günlük at etimiz kaldı; bense iki günlük mote ile yetineceğim. Galiba bir hayvanı daha feda etmek zorunda kalacağız. Radyo Nacahuasu'daki dört mahzenin ele geçirildiğini gösteren belgelerin ve kanıtların açıklanacağını bildirdi. Anlaşılan maymunlu mağara da ellerine geçmiş. Koşullar böyle olduğu halde, astımım beni çok sıkıştırmıyor.
Yükseklik 640 metre (dün 600'de olduğumuz düşünülürse mantık dışı birşey). (sayfa 161)


18 Ağustos
Her zamankinden erken yola çıktık, fakat biri derince dört ırmağı geçmemiz ve yer yer patikalar açmamız gerekti. Bu yüzden, nehre ancak saat 14'te ulaştık da, ölesiye yorulan çocuklar biraz dinlendiler. Çalışma durdu. Bulunduğumuz yerde bulut gibi nibarigüi[35] var. Geceleri de hâlâ soğuk oluyor.
İnti, Camba'nın gitmek istediğini söyledi; dediğine bakılırsa sağlık durumu devam etmesine elverişli değilmiş, kaldı ki, bu işin sonunu göremiyormuş. Korkakça davranışın tipik bir örneği, çekip gitmesine izin vermek manevi gücümüzü bulmamız için yararlı olur. Fakat, bizi Joaquin'e ulaştıracak yolu bilen bir o olduğuna göre, şimdilik kalması gerekir. Yarın onunla ve Chapaco ile konuşacağım.
Yükseklik 680 metre.


19 Ağustos
Miguel, Coco, İnti ve Aniceto, bir müfrezenin bulunduğu anlaşılan Vargas'a giden en iyi yolu bulmak üzere, keşfe çıktılar. Ama yeni birşey bulamadılar. Eski patikadan yolumuza devam etmemiz gerekecek. Arturo ve Chapaco ava çıktılar, bir dişi geyik vurdular. Arturo da, Urbano ile nöbetteyken bir tapir vurdu. Ama, yedi el ateş etmesi kampta telaş yarattı. Bu hayvan bize 4 günlük, dişi geyik de 2 günlük et sağlayacak. Biraz da fasulyemiz ve sardalyamız var; hepsi 6 günlük eder. Listede sırası gelen beyaz atın, başını kurtarmaktan yana şansı artıyor. Camba ile konuşup bundan sonraki konak yerimizde Joaquin'le buluşmamızdan önce gidemiyeceğini söyledim. Chapaco ayrılmayacağını, çünkü, bunun alçaklık olacağını belirtti. Ama altı ay ya da bir yıl içinde ayrılabilmeyi dilediğini de ekledi; bu umudu ona bağışladım, birbirini tutmayan şeyler söyledi. Durumu iyi değil.
Haberler hep Debray ile ilgili, öteki sanıkların sözü bile edilmiyor. Benigno'dan haber yok; varmış olabilir. (sayfa 162)


20 Ağustos
Yol açma işiyle uğraşanlar, yani Miguel ve Urbano, ayrıca "bayındırlık işleriyle" görevli olanlar, yani Willy ve Dario fazla ilerleyemiyorlar; bunun için o gün de orada kalmaya karar verdik. Coco ve İnti birşey tutamadılar, fakat Chapaco bir dişi geyik ve bir maymun avladı. Dişi geyikten yedim, bu yüzden gece şiddetli bir astım krizi geçirdim. Doktor hâlâ hasta; bu, sağlık durumunu tümüyle etkileyen ve onu sakat eden bir lumbago olsa gerek. Benigno'dan haber çıkmadı. Artık onunla ilgilenmeye başlamalıyız.
Radyo, Sucre'den 85 km uzaklıkta gerillacıların bulunduğunu açıkladı.


21 Ağustos
Aynı yerde Benigno ve arkadaşlarından haber almadan bir gün daha geçirdik. Eustaquio dört ve Moro bir maymun vurdular; Moro hâlâ lumbago sancıları çekiyor. Kendisine bir meperidine verildi. Geyik eti astımıma dokunuyor.


22 Ağustos
Nihayet yola çıkabildik. Ama, önce bir alarm verildi, kıyıda kaçar gibi olan bir adam görmüşlerdi. Neden sonra bunun, yolunu kaybeden Urbano olduğu anlaşıldı. Doktora bir lokal anestezi yaptım, acı geçmediyse de yolculuk yapabilecek hale geldi; galiba biraz daha iyi. Pacho yaya ilerliyor.
Sağ kıyıda kamp yaptık. Azıcık bir yol açmakla Vargas'ın evine ulaşabileceğiz. Tapir etinden yarın ve öbür güne yetecek kadar kaldı, fakat yarından sonra avlanamayacağız. Benigno'dan haber yok; Coco'yla birlikte gideli 10 gün oldu.
Yükseklik 580 metre.


23 Ağustos
Çok sarp bir kayalığı aşmamız gerektiğinden, gün zorluklarla geçti. Kırat ilerlememek için direndi; onu çamur içinde ve hiç yararlanamadan bıraktık. Ufak bir avcı kulübesine ulaştık, yakın zamanlara dek içinde birilerinin yaşadığı bazı (sayfa 163) izlerden anlaşılıyordu. Orada pusu kurduk. Az sonra pusuya iki kişi düştü. Etrafta on tuzak kurmuş olduklarını ve şimdi de bunları dolaşmaya çıktıklarını söylediler. Onlara bakılırsa, Vargas'ın evinde, Tatarenda'da, Caraguatarenda'da, İpita'da ve Yumon'da askerler varmış. İki gün önce de, Caraguatarenda'da çatışma olmuş, bir gerillacı yaralanmış. Benigno'dur bu, aç ve kuşatılmış olmalı. Adamlar askerlerin yarın balığa çıkacaklarını söylediler; 10-20 kişilik gruplar halinde çıkarlarmış, tapirin etini ve adamların dinamitle avladığı balıkları paylaştık; ben pirinç yedim, iyi geldi. Doktor iyiye doğru gidiyor. Debray'in yargılanmasının eylül ayına ertelendiği bildirildi.
Yükseklik 580 metre.


24 Ağustos
Kalk borusu 5.30'da çaldı ve tasarladığımız gibi, boğaza doğru yürümeye başladık. Öncüler yolu açtı, birkaç metre gitmişlerdi ki, karşı yönden gelen üç köylü belirdi. Miguel ile adamlarına haber verip pusuya yattık: 8 asker bize doğru geliyordu. Emir, geçidi aşmalarına izin vermek ve karşı kıyıya ulaştıkları anda ateş etmekti, fakat askerler geçitten ilerlemediler, birkaç tur yaptılar. Tüfeklerimizin önünden geçtiler, ama ateş etmedik. Sivil tutsaklar bunların asker değil, avcı olduğunu ileri sürdüler. Miguel, Urbano, Camba, Dario ve avcı Hugo Guznıan'ı batıya doğru uzanan, fakat nerede bittiği bilinmeyen yola gönderdik. Biz de bütün gün pusuda kaldık. Karanlık basarken yol açanlar tuzağa düşen bir and (kondor) akbabası ve çürümüş bir yaban kedisiyle döndüler. Bunlar, tapirden kalanlarla birlikte o gece yendi. Bütün umudumuz kalan biraz fasulye ve avlayabileceğimiz hayvanlarda.
Camba, moral bozukluğunun son haddinde; askerlerden sözedildi mi, titremeye başlıyor. Doktor hâlâ ıstırap çekiyor ve talamonal'la kendini tedavi ediyor; ben iyiceyim ama karnım çok aç.
Ordu, bir mahzenin daha ele geçirildiğini, kendilerinde iki hafif yaralı olduğunu ve "Gerillacıların da kayıplar verdiğini" (sayfa 164) açıklayan bir bildiri yayınladı. Havana radyosu, Taparillas'da silahlı çatışma olduğu ve ordudan bir kişinin yaralandığı söylentisini iletti, ama doğrulamadı.


25 Ağustos
Gün, yeni birşey olmadan geçti. Kalk borusu 5'te çaldı ve yol açanlar erkenden yola çıktılar. Ordudan 7 kişi mevzilerimize dek sokuldu, ama geçmeye yeltenmediler. Avcıları silah sesleriyle çağıran bir halleri vardı; yarın fırsat bulursak saldıracağız. Yol ilerlemediği için, Miguel, Urbano'yu talimat almaya gönderdi. Ama o, talimatı kötü ve artık birşey yapılamayacak bir saatte ulaştırdı.
Radyo, Dorado tepesinde bir silahlı çatışma olduğunu -Joaquin'in grubuyla olsa gerek- ve gerillacıların Camiri'den 3 km uzakta bulunduklarını haber verdi.


26 Ağustos
Herşey ters gitti: 7 kişi yine geldiler, 5'i ırmağın aşağı yönüne gitmek ve 2'si de ırmağı aşmak üzere bölündüler. Pusudan sorumlu olan Antonio çok erken ateş etti. Adamlar pusudan kurtulup takviye aramaya gittiler; öteki 5 kişi aceleyle bulundukları yerden atlayarak geri çekildiler. İnti ile Coco üstlerine yürüdülerse de adamlar saklanmayı ve onları püskürtmeyi başardılar., Onları izlerken, bizim taraftan atılan kurşunların çok yakınlarına düştüğünü gördüm. Koşup yanlarına gittim. Ateş eden Eustaquio idi, çünkü Antonio ona gerekli talimatı vermemişti. Öylesine bir öfkeye kapıldım ki Antonio'ya ağzıma geleni söyledim.
Ağır adımlarla yola koyulduk çünkü Doktor formunda değildi, ordu da kendini toparlamış, karşı adadan 20-30 kişilik bir kuvvetle ilerlemekteydi; onlarla çatışmaya girmek yararlı olmaz. En çok iki yarahları olmalı. Coco ve İnti karar alma yeteneklerim ortaya koydular.
Doktor'un bitkin düşmesi nedeniyle yürüyüşümüzü durdurmak zorunda kalmamıza dek, herşey yolundaydı. Bizden (sayfa 165) birkaç metre önden gittiği halde, Miguel'e ulaşamadan, ama bağlantı kurarak saat 18.30'da durduk. Moro, son aşamayı tırmanamadığından bir boğazda kaldı, böylece üç ayrı grup halinde uyuduk. İzlendiğimizi gösterir belirti yok.
Yükseklik 900 metre.


27 Ağustos
Bütün gün umutsuzca, bir çıkış yolu aradık, bulup bulamayacağımız da belli değil. Rio Grande'nin yakınındayız ve Yumon'u geçtik, ama alınan bilgilere bakılırsa ırmak geçit vermiyor. Öyle ki, yolu Miguel'in kayalığından sürdürmek zorundayız, fakat katırlar geçemeyecekler. Bir olanak daha kalıyor; ufak bir sıradağı aşmak ve sonra Rio Grande-Masicuri'ye yönelmek; ancak, bunun yapılıp yapılamıyacağını yarın öğrenebiliriz. 1300 metrelik yükseklikleri aştık; bu, bölgenin en yüksek ortalaması ve geceyi 1240 metrede geçirdik: hava oldukça soğuktu. Kendimi çok iyi hissediyorum, ama Doktor kötü durumda. Suyumuz da bitti. Yalnız Doktor için biraz var.
İyi haber veya mutlu kavuşma! Benigno, Nato ve Julio geldiler. Başlarından geçmeyen kalmamış: Vargas ve Yumon'da askerler varmış, çatışmalarına ramak kalmış. Saladillo'dan inen ve Nacahuasu boyunca tırmanan bir birliği izlemişler. Congri deresinden başlayan ve askerler tarafından açılan üç yol görmüşler. Ayın 18'inde, ulaştıkları Ayı Kampı 150 askerin bulunduğu bir karşı-gerilla üssü halini almış. Neredeyse karşılaşacaklarmış, buna karşın görünmeden uzaklaşabilmişler. Büyük babanın chaco'suna gitmişler. Orada da, çiftlik terkedilmiş olduğundan yalnızca balkabağı varmış. Yeniden askerlerin burnunun dibinden geçmişler, silah seslerimizi duymuşlar, geceyi çevrede geçirdikten sonra izlerimizden yürüyerek bize ulaşmışlar. Benigno, Nato'nun çok iyi davrandığını fakat Julio'nun iki kez kaybolduğunu ve askerlerden biraz da korktuğunu söyledi. Benigno, Joaquin'in adamlarından bazılarının birkaç gün önce oradan geçtiğini sanıyor. (sayfa 166)


28 Ağustos
Kasvetli ve kaygı verici bir gün. Susuzluğumuzu Caracore meyveleriyle[36] giderdik. Daha doğrusu, nefsimizi aldattık. Miguel, bir tabancadan başka silahı olmayan Pablito'yu avcılardan biriyle su bulmaya gönderdi.
Saat 16.30'da hâlâ dönmediğini görünce Coco ve Aniceto'yu onu aramaya gönderdim. Gece dönmediler. Artçılar bayırın başında kaldılar. Radyoyu dinleyemedik; yeni bir mesaj yayınlandı galiba. Sonunda, iki aydır bize arkadaşlık eden genç kısrağı kestik; kurtarmak için elimden geleni yaptım, ama açlığımız gittikçe artıyordu, şimdi yalnızca susuzluk çekeceğiz. Yarın da suya ulaşacağımızı sanmıyorum.
Radyo, Tatarenda bölgesinde bir askerin yaralanmış olduğunu bildiriyor. Anlamadığım nokta şu: Kayıplarını titizlikle açıklıyorlar da, neden başka yönden yalan söylüyorlar? Yalan söylemiyorlarsa, Caraguatarenda ve Taperillas gibi ıssız yerlerde onlara bu kayıpları verdiren kimler? Joaquin, adamlarını iki gruba mı ayırdı? Yoksa bağımsız odaklar mı kuruluyor?
Yükseklik 1200 metre,


29 Ağustos
Yorucu ve kaygılı bir gün. Yol açanlar ağır ilerliyor; birara, Masicuri'ye nereden gideceklerini şaşırdılar. 1600 metrede ve oldukça nemli olup özsuyu susuzluğu gideren, bir tür şeker kamışının bittiği bir yerde kamp yaptık. Chapaco, Eustaquio ve Chino susuzluktan bitkin halde. Yarın en yakın suyun nerede olduğuna bakmalı. Katırcılar iyi dayanıyor. Radyoda önemli haber yok: Yalnızca haftalardır sürüncemede olan Debray'in yargılanmasından sözediliyor.

30 Ağustos
Durum kaygı verici olmaya başlamıştı: Yol açanlar baygınlık geçirdiler. Miguel ve Dario idrarlarını içtiler. El Chino da (sayfa 167) aynı şeyi yaptı; sonuç kötü oldu; diareler, kramplar. Urbano, Benigno ve Julio bir kanyona doğru indiler, orada su buldular. Katırların geçemediği haberini yolladılar, bunun üzerine Nato ile kalmaya karar verdim. Fakat İnti su ile yukarıya çıktı, sonra üçümüz oturup kısrak eti yedik. Radyo aşağıda kaldığı için haberleri dinleyemedik.
Yükseklik 1200 metre.


31 Ağustos
Sabahleyin Aniceto ve Leon aşağıya doğru keşfe çıktılar. Saat 16'da döndüklerinde katırlar için su başındaki kamptan başlayan bir geçit bulunduğunu haber verdiler. Bütün güçlük oraya varmaktaydı; fakat yeri gördüm, hayvanlar geçebilecek sanırım. Bunun üzerine Miguel'e, kayalığın arkasından dolanacak bir yol açmaya devam etmelerini emrettim, hayvanlarla oradan inecektik.
Manila'dan mesaj var, ama not edemedik.

AYIN ANALİZİ
Savaşa başlayalı, geçirdiğimiz en kötü ay kuşkusuz bu oldu. Belgelerin ve ilaçlanıl bulunduğu tüm mahzenlerin düşmanın eline geçmesi, özellikle psikolojik yönden ağır bir darbe oldu. Ay sonunda iki kişinin kaybı ve at eti yiyerek geçen yürüyüş çocukların moralini bozdu ve ilk vazgeçme Camba ile başladı. Aslında iyi de olurdu ama, bu koşullar içinde değil. Dışarıyla ve Joaqin'le bağlantı kurulamaması ve Joaquin'in grubundan tutuklanan iki kişinin konuşması çocukların moralini bozdu. Çektiğim hastalık bazılarında bir kararsızlık durumu yarattı; bunun sonucu, düşmana kayıplar verdirmemiz gereken son çarpışmada yalnızca bir kişi yaralamamızda kendini gösterdi. Bundan başka, susuz tepelerdeki yürüyüş çocukların bazı olumsuz yönlerini ortaya çıkardı.
En önemli belirleyici özellikler şunlar:
1) Hâlâ hiçbir bağlantı kuramadık, yakında kuracağımız umudu da yok.
2) Hâlâ köylülerden kimse aramıza katılmıyor; son zamanlarda onlarla ne kadar az ilişki kurduğumuz düşünülürse, bu doğal birşey.
3) Savaşçıların moralleri bozuluyor, geçicidir umarım.
4) Ordu, ne etkililiğini, ne de savaşçılığını arttırıyor. Moralimizin sarsıldığı, devrimci anlayışımızın gerilediği bir noktadayız. En acil görevler, geçen ayınkilerle aynı: Bağlantılar kurmak, savaşçı sağlamak, ilaç ve malzeme bulmak.
İnti ve Coco'nun sağlam asker ve devrimci kadrolar olarak gittikçe sivrildiklerine de işaret etmek gerekir. (sayfa 169)


-11-

EYLÜL 1967


1 Eylül
Erkenden yola çıktık, katırlardan birinin düşmesi yüzünden olaylı bir yürüyüşten sonra tepeyi inebildik. Doktor iyi değildi, ama ben iyiydim, katırı rahatça sürebiliyordum. Yürüyüş sandığımızdan uzun sürdü. Honorato'nun evinin yakınındaki akarsuya vardığımızı 18.15'te farkettik. Miguel var gücüyle yürüdü, ama anayola ancak karanlık basarken vardı; Benigno ve Urbano temkinli yürüdüler, gözlerine anormal birşey ilişmedi. Bunun üzerine, boş evi işgal ettik; Ordu için, etrafına barakalar yapılarak genişletilmişti. Şimdilik evlerin hepsi boştu. Un, yağ, tuz ve oğlaklar bulduk; ikisini kestik ve unla kendimize bir şölen düzenledik, ama pişirilmesi bütün gecemizi aldı. Şafakta evde ve yolun başında birer nöbetçi bı: rakarak çekildik.
Yükseklik 740 metre.


2 Eylül
Sabah erkenden, Coco, Pablo ve Benigno'yu evde, Migu-el'in yönetiminde, pusuda bırakıp chaco'lara doğru gittik. (sayfa 171)
Öbür yönde de bir nöbetçi bıraktık. Saat 8'de Coco, sığırtmaçların Honorato'yu aradıklarını haber vermeye geldi, dört kişiymişler. Öteki üçünü getirmelerini emrettim. BUtün bunlar zaman aldı, çünkü bulunduğumuz yerden eve dek bir saatlik yol vardı. Saat 13.30 'da birkaç el silah atıldı ve atlı bir köylünün yanındaki askerle yaklaştığını öğrendik. Pombo ve Eustaquio ile nöbet tutan El Chino: "Bir asker!" diye bağırarak tüfeğine sarıldı; asker ona ateş edip kaçtı. Pombo da ateş edip atı vurdu. Öylesine çileden çıktım ki, beceriksizliğin daniskasıydı bu; zavallı Chino utancından yerin dibine geçti. Bu sırada, bizim tarafa geçen dört sığırtmacı ve iki tutsağı salıverdik, sonra herkesi Masicuri'nin üst yanına yolladık. Sığırtmaçlardan 700 pesoya yavru bir boğa satınaldık ve Hugo'ya çalışması karşılığında 100 peso, kendisinden aldığımız bazı eşyaların karşılığı olarak da 50 peso verdik. Ölen atın, sakat olduğu için Honorato'nun evinde bırakıldığını öğrendik. Irgatlar, Honorato'nun karısının ordudan yakındığını söylediler; askerler kocasını dövmüşler, üstelik evde ne var ne yok yemişler. Sığırtmaçlar sekiz gün önce uğradıklarında Honorato, bir yaban kedisi ısırığını tedavi ettirmek için Val-le Grande'de bulunuyormuş. Ama evde biri bulunmalıydı, çünkü oraya vardığımızda ateş yanıyordu. Chino'nun yanlışı yüzünden, o gece, sığırtmaçların gittiği yöne gitmeye karar verdim. Askerlerin sayısının az olması ve çekilip gitmiş olmalarını dileyerek ilk eve ulaşmayı umuyordum. Fakat yola geç çıktık, akarsuyu da ancak saat 3.45'te geçebildik. Evi bulamadık, bu yüzden ineklerin geçtiği patikada uyuyarak sabahladık.
Radyo, Camiri bölgesinde Joaquin adlı bir kübalı tarafından yönetilen 10 kişilik bir grubun yokedildiği yönünde kötü bir haber verdi. Fakat, bunu söyleyen Amerika'nın Sesi, yerli radyolar susuyor.


3 Eylül
Bugün pazar olduğundan yine çatışmalı geçti. Şafakta Masicuri'nin akış yönünde, ağzına kadar bir keşfe çıktık ve sonra biraz da Rio Grande boyunca yürüdük; saat 13'te İnti, (sayfa 172) Coco, Benigno, Pablito, Juliö ve Leon eve ulaşmayı denemek için çıktılar; ordunun orada olup olmadığına bakacaklar ve yaşamımızı biraz olsun dayanılır duruma getirecek olan nesneleri satmalacaklardı. Grup önce iki ırgat yakalamış. Adamlar ev sahibinin evde olmadığını, askerlerin gelmediğini ve evde epeyce erzak bulabileceklerini söylemişler. Başka haberler: Dün 5 asker, eve uğramadan dört nala geçmişler; Honorato oğullarından ikisiyle, iki gün önce evine uğramış. Adamlarımız çiftlik sahibinin yanına vardığında, orada 40 askerle karşılaşmışlar, gelişigüzel bir çatışma olmuş. Bizimkiler en az bir askeri öldürmüşler, adamın bir de köpeği varmış. Askerler karşı-saldırıya geçerek onları kuşatmışlar, fakat bağrışmalar üzerine çekilmişler. Tek pirinç tanesi bile ele geçirememiştik. Uçak bölgede dolaştı ve Nacahuasu'ya olsa gerek, birkaç roket attı. Köylülerden edindiğimiz başka bir bilgi de şu: Bu bölgede gerillacıya rastlamamışlar; onlarla ilgili ilk haberi, dün oradan geçen sığırtmaçlardan almışlar.
Amerika'nın Sesi, orduyla yapılan bir çatışmada, on kişilik bir gruptan tek bir kişinin, Jose Carrillo adlı gerillacının sağ kaldığını bildirdi. Bu Carillo, Paco olduğuna ve yoketme de Masicuri'de geçtiğine göre, bütün anlatılanların palavra olduğu anlaşılıyor.


4 Eylül
Miguel tarafından yönetilen 8 kişilik bir grup, Masicuri'den Honarato'ya giden yolda saat 13'e değin pusu kurup beklediler. Bir süre sonra da Nato ve Leon küçük bir boğayı sürükleye sürükleye güçbela getirdiler. Fakat daha sonra elimize besili iki öküz geçti. Urbano'yla Camba suyun akışının tersi yönünde 10 km gittiler. Dört geçit bulmuşlar, bunlardan biri derinmiş. Küçük boğayı kestik. Hem malzeme, hem de haber sağlamak için yapılacak bir akına gönüllü aradık. Sonunda İnti, Coco, Julio, Aniceto, Chapaco, Arturo seçildiler ve İnti'nin yönetimine verildiler. Paco, Pombo, Antonio ve Eustaquio da gönüllü çıkmışlardı.İnti'nin talimatı şöyle: Şafakta eve varmak, geleni gideni gözetlemek, asker yoksa, (sayfa 173) malzeme sağlamak, varsa, evin çevresini dolaşıp askeri yakalamak, en önemlisi de, kayıp vermemek. Çok temkinli olmayı salık veriyordu.
Radyoda, Yeso geçidinde, 10 kişilik grubun yokedildiği yerin yakınında, yeni bir çatışmada bir kişinin öldürüldüğü bildirildi. Artık anlaşılıyor ki Joaquin hikayesi bir balon, ayrıca, Palmarito'da öldürülen ve Camiri'ye taşınan perulu doktor El Negro hakkında geniş bilgi veriliyor; El Pelado, onun kimlik tesbitinde bulunmuş. Bu kez gerçek bir ölüm sözkonusu galiba, ötekiler uydurma ya da şişirme olabilir. Ne olursa olsun Masicuri ve Camiri'den sözeden haberlerde bir tuhaflık var.


5 Eylül
Gün, hiçbir haber alınamaksızın, sonucu beklemekle geçti. Grup saat 4.30'da bir katır ve biraz malla döndü. Moron'un evinde askerler varmış ve köpeklerinin sayesinde, neredeyse grubun farkına varacaklarmış, bunlar geceleri dolaşıyor olmalı. Adamlarımız evin etrafında gezinmişler. Sonra Montano'ya doğru bir yol açmışlar; orada kimse yokmuş. Ama evde mısır bulmuşlar, bir kental kadar almışlar. Öğleyin ırmağı geçmişler ve karşı kıyıda iki ev görmüşler. Evlerden birinde bulunanların hepsi kaçmış; bizimkiler de bıraktıkları katıra el koymuşlar; ötekinde bulunanlar işbirliğine yanaşmamış, bu nedenle tehdide başvurmak zorunda kalmışlar. Gerillacılara hiç rastlamadıklarını ve yalnızca, karnavaldan önce Perez'in evinde bir grup (biz) gördüklerini söylemişler. Grubumuz yola çıktığında henüz gündüzdü, Moron'un evini işgal etmek için geceyi bekledik. Herşey iyi gidiyorken Arturo yolunu kaybetti, bir patikada uyuyakalmış, av bulmak için de 2 saat kaybedildi. Bazı izler bırakmışlar, hayvanlar hepsini silmezse bizi bulabilirler; üstelik yolda birkaç şey de kaybetmişler. Çocukların derhal morali bozuldu.
Radyo, ölen gerillacıların kimliklerinin henüz tesbit edilmediğini, fakat her an haber alınabileceğini söyledi. Bir mesaj tümüyle deşifre edilebildi. OLAS'ın bir zafer, fakat Bolivya (sayfa 174) delegasyonunun bombok olduğunu yazıyor; PCB'den Aldo Flores ELN'in temsilciliği iddiasındaymış, onu yalanlamak gerekmiş. Kolle'nin bir adamını görüşmek için istemişler; Lozano'nun evini aramışlar, o ise saklanıyor. Debray'i takas edebileceklerini umuyorlar. Hepsi bu kadar; Son mesajımızı almadıkları anlaşılıyor.


6 Eylül
Benigno
Benigno'nun doğum gününün olaylara gebe olduğu erkenden anlaşıldı. Gelen tahıldan un yaptık ve şekerli paraguay çayı içtik. Sonra Miguel 8 kişinin başında pusu kurmaya gitti; Leon da başka bir yavru boğa getirdi. Geciktiklerini, saatin 10'u geçtiğini ve hâlâ gelmediklerini görünce, öğleyin pusuyu kaldırmalarını söylemek üzere Urbano'yu gönderdim. Birkaç dakika sonra bir silah sesi, sonra kısa bir yaylım ateşi işitildi ve bizim yöne doğru bir el silah sesi duyuldu. Mevzilerimize geçmek üzereydik ki, Urbano koşarak geldi; köpekleriyle ilerleyen bir mangaya rastlamış. 9 adamımız öteki yöndeydiler, nerede olduklarını bilmediğimden telaşa kapıldım, oradan çıkabilmek için yol açtılar, ama ırmağa varamadık, Moro, Pombo ve Camba'yı, Coco'yla oraya gönderdik. Onlar bir pusuya düşmüş olması muhtemel olan gruba ulaşıncaya değin, çantaları taşımaya ve artçı görevi yapmaya çalışmalıydık. Ancak,o sırada Miguel adamlarıyla çalılar arasından çıkıverdi. Şöyle olmuş: Miguel patikada nöbetçi bırakmadan ilerleyip hayvanları aramaya çıkmış. Leon bir köpek havlaması duyunca, Miguel tedbirli davranıp geri dönmek istemiş; o anda silah sesleri duyulmuş. Atlı bir devriyenin orman içindeki patikada ilerlediğini gördüklerinden, kendilerine yol açıp geri dönmüşler.
Üç katır, üç sığırla sessizce yola çıktık ve ikisi tehlikeli olmak üzere dört ırmak geçtikten sonra, son kampımızdan 7 km uzakta bir yerde kamp kurduk. İneği kesip iştahla yedik. Artçılar, kamp yeri yönünden sürekli silah ve mitralyöz sesleri duyulduğunu haber verdiler. Yükseklik 640 metre. (sayfa 175)


7 Eylül
Kısa bir yürüyüş yaptık. Irmak üzerinde yalnız bir geçitten geçtik, önümüze dimdik bir kaya çıktığı için Miguel bizi beklemek üzere kamp kurdu. Yarm etrefı keşfe çıkacağız. Durum şu: Kampa vardıkları halde uçaklar bizi burada aramıyorlar. Radyo, benim grubun şefi olduğumu bildiriyor. Tüm sorun şunu bilmekte: Korkuyorlar mı? Pek olası değil. Tırmanmayı olanaksız mı buluyorlar? Ne yaptığımız ve onların da neler bildikleri düşünülürse, sanmam. Bizi stratejik bir noktada sıkıştırmak üzere geçmemizi mi istiyorlar? Malzeme sağlamak için Masicuri bölgesinde kalacağımızı mı sanıyorlar? Olabilir. Doktor'un durumu iyi, ama ben yine hastalandım ve uykusuz bir gece geçirdim.
Radyo, Jose Carrillo (Paco)'nun verdiği değerli bilgilerden sözediyor. Ona örnek olacak bir ceza vermeli. Debray, Paco'nun kendi aleyhindeki açıklamasından sözediyor, bazan ava çıktığı için yanında tüfek bulundurduğunu söylüyor. La Cruz del Sur radyosu, kadın gerillacı Tania'nın cesedini Rio Grande kıyısında bulunduklarından önemle sözediyor. Ayrıntılar El Negro olayındaki gibi gerçekmiş etkisi uyandırmıyor. Haberi Altiplano radyosu değil, yalnızca bir istasyon veriyor ve cesedin Santa Cruz'a götürüldüğünü de ekliyor.
Julio ile konuştum. Durumu çok iyi, ama ilişki kuramayışımızdan ve saflarımıza yeni savaşçıların katılmayışından yakınıyor.
Yükseklik 720 metre.


8 Eylül
Durgun bir gün. Antonio ve Pombo'nun yönetiminde, sekizer kişilik pusular sabahtan akşama dek bekledi. Hayvanlar bir chuchial'e[37] dalıp iyice karınlarım doyurdular, katır da iyileşiyor. Aniceto ve Chapaco ırmağın kaynağına doğru keşfe çıktıktan sonra, yolun hayvanlar için rahat sayılabileceğini söylediler. Coco ve Camba göğüslerine kadar suya batarak bir geçitten karşı kıyıya geçip orada bir kayaya tırmandılar, (sayfa 176) fakat bir bilgi elde edemediler. Bu kez Miguel'i ve Aniceto'yu gönderdim. Daha uzun bir keşif sonunda Miguel hayvanlarla ırmağı aşamayacağımız kanısında olduğunu söyledi. Yarın bu yönden bakacağız, çünkü hayvanları yüksüz olarak sudan geçirme olanağı herzaman bulunur.
Radyo, kadın gerillacı Tania'nın, bir "hristiyan mezarlığına gömüldüğünü ve Barrientos'un cenaze töreninde hazır bulunduktan sonra, Puerto Mauricio'ya -Honorato'nun evinin bulunduğu yer- hareket ettiğini haber verdi. Barrientos, vadedilen ücret verilmeyip aldatılan bolivyalılara, ellerini başlarının üstünde kenetleyip askeri merkezlere teslim oldukları takdirde aleyhlerinde hiçbir kovuşturmaya başvurulmayacağını açıkladı. Tam o sırada bir küçük uçak, Barrientos'a gösteri yapmak istiyormuşçasına Honorato'nun evini bombaladı.
Budapeşte gazetelerinden biri, kederli bir sima ve görünüşte sorumsuz olarak nitelediği Che Guevara'yı eleştiriyor, eylem karşısında pratik bir tutum benimseyen Şili partisinin marksçı davranışınıysa övüyor. Salt şu alçakların, her posta bürünebilen uşakların maskelerini alaşağı edebilmek ve tükürdüklerini yalatmak için, iktidara gelmek isterdim.


9 Eylül
Miguel ile Nato keşfe çıktılar, dönüp geldiklerinde ırmağın geçilebileceğini, ancak geçidin insanlar için olduğunu, hayvanların yüzmeleri gerektiğini söylediler. Sol kıyıda ırmağa dökülen büyücek bir dere var, orada kamp yapacağız. Antonio ile Pombo yönetimindeki sekizli pusular sürdürüldü; yeni birşey olmadı. Aniceto ile konuştum; gücü yerinde, birçok bolivyahnm gevşediğini düşünüyor. Coco ve İnti'nin siyasal çalışma yapmadıklarından yakınıyor. İneği bitirdik, yarına etsuyu pişirmemize yarayacak dört ayaktan başka birşey kalmadı.
Radyonun verdiği tek haber, Debray'in yargılanmasının en yalan 17 Eylüle ertelenişi. (sayfa 177)


10 Eylül
Kötü bir gün. İyi belirtilerle başladı, fakat sonra hayvanlar çok kötü olan yolda ilerlememek için direndiler. Sonunda biri geride kaldı, yürümedi, onu karşı kıyıda bıraktık. Irmağın epeyce kabarması karşısında Coco bu kararı almıştı. Ayrıca öte tarafta dört adet silahımız da kaldı: Moro'nunki ve Benigno'nun silahı için 3 tanksavar bombası da kalan silahlar arasındaydı. Irmağı katırla yüzerek geçtim, fakat, geçerken kunduralarımı kaybettim; şimdi abarca giymek zorundayım bu da hiç hoşuma gitmiyor. Nato elbiseleriyle silahlarını muşambaya sarıp bohça yaptı ve akıntı güçlü olmasına karşın ırmağa atladı, ama herşeyi yitirdi. Bu kez'öbür katır suyu geçmek istedi, fakat artık su geçit vermediği için onu geri çektik. Leo'un suyu katırlarla birlikte geçmeyi yeniden denemesi, neredeyse hepsinin boğulmasıyla sonuçlanıyordu, çünkü akıntı çok şiddetliydi. Sonunda hepimiz hedefimiz olan ırmağa vardık, ama Doktor kötü durumda: bütün gece el ve ayaklarındaki nevralji sancıları yüzünden sızlandı durdu. Niyetimiz hayvanları yine yüzerek karşıya yollamaktı, ama ırmak kabarması ve bunu engelledi, alçalmasını beklememiz gerekiyor. Uçak ve helikopter bölgede dolaştı, helikopterler hiç hoşuma gitmiyor çünkü ırmak boyunda pusular yerleştirebilirler. Yarın, nerede olduğumuzu iyice anlamak için ırmak boyunca her iki yönte keşfe çıkacağız.
Bir olaya değinmeyi unuttum: Bugün, 6 aydan fazla bir süreden beri ilk kez yıkandım. Kısa sürede bu rekora daha birçok arkadaş ulaşacak.
Yükseklik 780 metre.


11 Eylül
Durgun bir gün. Çocuklar kaynağa ve ırmağa doğru keşfe çıktılar. Irmaktakiler karanlık basarken geldiler ve suların biraz alçalması halinde ırmağın geçit vereceğini ve hayvanların yürümelerine elverişli kıyılar bulunduğunu bildirdiler. Benigno ve Julio dereyi keşfe çıkmışlardı, ama üstünkörü bîr keşif oldu bu, öğleyin döndüler. Nato ve Coco, artçıların yardımıyla (sayfa 178) geride kalan eşyalarımızı getirmek için katırla ırmağı aştılar; orada yalnız, içinde mitralyöz şarjörü bulunan bir çanta kalmış.
Tatsız birşey oldu: El Chino, Nato'nun koca bir filetoyu kızartıp gözleri önünde yediğini haber verdi. Görevi olduğu halde onu engellemediği için Chino'ya kızdım, fakat inceleyince iş karıştı, çünkü bunu Chino'nun izniyle yapıp yapmadığı anlaşılmadı. Görevden alınmayı istedi. Bunun üzerine, yerine Pablo'yu getirdim. Fakat ağır bir darbe, hele El Chino için.
Radyo bu sabah, Barrientos'un benim çoktan öldüğümü ve gerisinin hep propaganda olduğunu iddia ettiğini bildirdi. Fakat aynı akşam benim ölü ya da diri ele geçirilmeme olanak sağlayan bilgiyi getirene 50.000 peso (4200 ABD doları) vereceğini açıkladı. Anlaşılan silahlı kuvvetler ona (..)[38] vermişler. Bölgede, benim eşkalimi veren broşürler dağıtıldı. Requeteran, Barrientos'un koyduğu ödülün psikolojik sayılabileceğini, çünkü gerillacıların inatçı olduklarını ve uzun bir savaşa hazırlandıklarının bilindiğini söyledi.


12 Eylül
Gün traji-komik bir olayla başladı; Saat 6'da, tam kalk borusu sırasında Eustaquio, dere yönünden gelenler olduğunu haber verdi. Herkes hemen silahına sarıldı, Antonio onları gördü ve kaç kişi olduklarını sorduğumda eliyle 5 işareti yaptı. Sonunda bunun bir kuruntu olduğu anlaşıldı. Bunlar gerilla morali için tehlikeli şeyler, nitekim hemen psikozdan sözedilmeye başlandı. Antonio ile konuştum, normal olmadığı görülüyor. Ağlamaya başladı ama kaygılı olmadığım, bütün bunların uykusuzluktan ileri geldiğini, inkar etmesine karşın nöbette uyuduğu günden bu yana yani 6 gündür sürekli angaryada olduğunu söyledi. Chapaco bir emri yerine getirmediği için 3 gün angarya ile cezalandırıldı. Gece, Antonio ile anlaşamadığından öncülere verilmeyi istedi, reddettim. İnti, Leon ve Eustaquio, uzaktan görülen büyük bir sıradağın (sayfa 179) öteki yönüne geçmek için ırmağın elverişli olup olmadığım iyice araştırmak amacıyla keşfe çıktılar. Coco, Aniceto ve Julio kaynağa doğru yol aldılar. Yolu buradan sürdürme olasılığını dikkate alarak ırmaktaki geçitleri bulmaya çalışacaklar ve hayvanları nasıl geçirebileceğimizi inceleyeceklerdi.
Barrientos'un ödülü epeyce ilgi uyandırdı galiba. Bir gazeteci de, benim oluşturduğum tehlikeye kıyasla 4200 ABD dolarının az olduğunu ileri sürüyor. Havana. Radyosu, OLAS'ın ELN'den bir destek mesajı aldığını bildirdi. Telapatinin mucizesi diye buna derler!


13 Eylül
Keşifçiler döndüler: İnti ve grubu, ırmağın kaynağına doğru bütün gün dolaşmışlar; oldukça yüksekte uyumuşlar, bu yüzden üşümüşler, ırmak karşıda, batıda bulunan bir sıradağdan çıkıyor olmalıymış, hayvanların geçmesine elverişli değilmiş. Coco ve arkadaşları ırmağı aşmak istemişler, başaramamışlar. Pesca olması gereken bir ırmağın kanyonuna ulaşmak için onbir sarp kayalığı aşmışlar; yaşam belirtisi olarak, yanmış chaco'lar ve bir öküze rastlamışlar. Hep birlikte geçmeyi istersek bir sal yapmalıyız, yoksa hayvanların öteki yandan geçmeleri gerekir. Ama birlikte geçmeye çalışacağız.
Dario ile konuştum ve dilerse gidebileceğini söyledim. Önce gitmenin tehlikeli olduğunu söyledi. Fakat, burayı bir barınak sanmamasını, kalmaya karar verirse bir daha geri dönemeyeceğini hatırlattım. Kalacağını ve kendine çekidüzen vereceğini söyledi. Göreceğiz.
Radyonun verdiği tek haber: Debray'in babasına ateş edilmesi ve siyasal bildirilere dönüştürülmesini önlemek bahanesiyle, oğlunun bütün savunma belgelerine el konulması.


14 Eylül
Yorucu bir gün. Saat 7'de Miguel öncüler ve Nato ile yola çıktı. Bu yönde olanaklar elverdiğince uzağa gitmesini, geçişin (sayfa 180) güçleştiği yerde bir sal yapmasını emretmiştim. Antonio bütün artçılarla pusuya yattı. Nato ile Willy'nin bildiği bir mağaraya iki M-1 tüfeği bıraktık. Hiçbir haber gelmediği için, Saat 13.30'da yola çıktık. Katırla gidemedik, bense yeniden astım krizine yakalanmak üzereydim. Hayvanı Leon'a bıraktım, yola yaya devam ettim. Artçılar, tersi anlamda emir gelmezse, saat 15'te yola çıkacaklardı. O sırada, Pablito gelip öküzün, hayvanların geçeceği yerin karşısında bulunduğunu, 1 km yukarıda da salın yapılmakta olduğunu bildirdi. Hayvanların gelmesini bekledim, sonunda saat 18.15'te adamları gönderdim de getirdiler. Bu sırada, iki katır ırmağı aştı (öküz daha önce geçmişti) ve biz de salın bulunduğu noktaya doğru ağır ağır gittik. Baktım ki, 12 kişi daha bu kıyıdalar, yalnızca 10 kişi karşıya geçmiş. Böylece geceyi ikiye bölünmüş olarak geçirdik ve son kokmuş sığır eti payımızı da yedik.
Yükseklik 720 metre. Yol 2-3 km.


15 Eylül
Biraz fazla yol aldık, 5-6 km kadar. Fakat, Pesca ırmağına ulaşamadık, çünkü hayvanları iki kez sudan geçirmekgerekti, birinde de katır geçmemekte inadetti. Bir sefer daha kaldı, ama, bakalım katırlar geçebilecekler mi?
Radyo, Loyola'nın tutuklandığını bildirdi. Fotoğraflar yüzünden olacak. Boğamız öldü, celladın eliyle elbet.
Yükseklik 780 metre.


16 Eylül
Gün, sal yapımı ve ırmağı aşma çabalarıyla geçti. Bir sukaynağına varana kadar, yalnızca 500 metre yürüyebildik ve orada kamp yaptık. Irmağı aşma işi, iki kıyıya bağlanan iyi bir salla, olaysız başarıldı. Yalnız kalınca Antonio ve Chapaco sürtüştüler ve hakaret ettiği için Antonio, Chapaco'ya((39)) günlük bir ceza verdi; adil olduğundan emin olmamakla birlikte, bu karara saygı gösterdim. Akşam bir olay daha oldu (sayfa 181) Eustaquio Nato'yu bir pay fazla yemekle suçladı. Yemek yüzünden çıkan can sıkıcı bir durum daha. Doktorun sağlığı ve çocukların onunla ilgili olarak neler düşündükleri, hep birer dert (Julio hep saçma sapan laflar ediyor). Yine de bütün bunlar önemsiz sayılabilir.
Yükseklik 820 metre.


17 Eylül Pablito
Bugün yine dişçilikle uğraştık: Arturo ve Chapaco'nun dişlerini çektim. Miguel ırmağa keşfe ve Benigno yolu kollamaya gittiler. Katırların çıkabileceğini, ancak bundan önce ırmağı iki kez geçmek için yüzmeleri gerektiğini söylediler. Pablito'nun onuruna pilav pişirdik. Gerillacılardan en genci o, bugün 22 yaşına bastı.
Radyo yargılamanın ertelendiğinden ve Loyola Guzman'ın tutuklanmasına karşı yapılan bir protesto hareketinden başka haber vermedi.


18 Eylül
Saat 7'de yola çıktık, fakat biraz sonra Miguel geldi, dönemeçte üç köylüye rastladıklarını ve bunların bizi görüp görmediklerini bilmediğini söyledi. Chapaco, eksilmeyen kavgalardan birini daha sahneye koydu: Arturo'yu şarjöründen 15 kurşun çalmakla suçladı. Felaket adamın biri ve işin iyi yönü, kübalılara sataştığı halde, bolivyalıların onun tarafını tutmayışı. Katırlar yüzmeden ırmağı aştılar, fakat bir uçurumdan geçerken siyah katır elimizden kaçtı, sonra 50 metre yuvarlanarak yaralandı. Piraypandi ırmağına doğru eşeklerine binmiş giden 4 köylüyü tutukladık. Buradan bir mil uzaktaki bir ırmakta, Rio Grande kıyısında Aladino Gutierrez ile adamlarının avlandıklarım ve balık tuttuklarını söylediler. Benigno çok büyük bir tedbirsizlik yapmış, bir köylüye göründüğü halde, onu, karısını ve başka bir köylüyü serbest bırakmış. Bunu duyduğum zaman tepem attı ve bu hareketi ihanet (sayfa 182) olarak niteledim. Benigno bir ağlama krizine yakalandı. Köylülere, yarın, oturdukları 7-8 fersah uzaklıktaki Zitano adlı çiftliğe bizimle birlikte gideceklerini söyledik. Aladino ve karısı çekingen davranıyorlar, bu yüzden bize yiyecek satmalarını sağlamak çok güç oldu.
Radyo, Loyola'nın "gerillacıların misillemesinden korkarak" iki kez intihara kalkıştığı ve işbirlikçi demesek bile, sempatizanlarımız olan iki öğretmenin tutuklandığı haberini verdi. Loyola'nın evinde çok doküman bulmuş olmalılar. Bütün bunlar mahzendeki fotoğraflar yüzünden deseler hiç şaşmam.
Karanlık basarken küçük uçak ve mustang bölgede kuşku verici uçuşlar yaptılar.
Yükseklik 800 metre.


19 Eylül
Erken yola çıkamadık çünkü köylüler bir türlü hayvanlarını toparlayamadılar. Sonunda çıkıştım ve tutuklu kervanıyla yola düzüldük. Moro ile ağır ağır yürüdük. Irmaktan uzaklaşınca üç tutsak daha alındığını ve öncülerin iki fersah ötede şekerkamışı bulma umuduyla bir çiftliğe doğru yola çıktıklarını öğrendik. Bu iki fersah, bundan önceki iki fersah gibi güç aşıldı. Aslında, bir şekerkamışı tarlasından başka bir şey olmayan bu çiftliğe vardığımızda, saat akşamın 9'u olmuştu. Öncülerse saat 21'den sonra geldiler.
İnti ile, yemekten yana bazı zayıflıkları olduğu konusunda konuştuk. Canı sıkılarak doğruladı ve yalnız kaldığımız bir sırada özeleştiri yapacağını söyledi, bazı suçlamaları yalanladı. 1440 metreden geçtik, şimdi 1000 metredeyiz. Buradan Lucito'ya 3 saatlik yol var, karamsarlar "belki de 4 saatlik" diyorlar. Sonunda domuz eti yiyebildik ve tatlıyı sevenler bol bol chankaka atıştırdılar.
Radyo, Loyola işi üzerinde ısrarla durdu. Öğretmenler tümüyle grev halindeler. Tutuklulardan birinin görev yaptığı Hiquenas'taki lisenin öğrencileri açlık grevi yapıyor ve petrol işçileri de, yeni petrol şirketinin kuruluşu nedeniyle grev ilan etmek üzereler. (sayfa 183)


20 Eylül
Üç saatte varabileceğimizi hesapladığımız Lucitano'ya, karanlık basarken varabilmek için saat 15'te yola çıkmaya karar verdim; fakat bazı güçlükler hareketimizi saat 17'ye dek geciktirdi, biz tepenin üstündeyken karanlık bastırdı; bir meşale yaktık, ama Aladino Gutierrez'in evine yine de 20'den önce varamadık; bize satacak birşeyleri yoktu, birkaç sigara ve birkaç ıvır zıvır bulabildik, ama giyecek yoktu. Biraz kestirdikten sonra 4 fersah ötede olduğunu sandığımız Alto Seco yönüne gitmek üzere, saat 3'te yola çıktık. Varır varmaz belediye başkanının telefonuna elkoyduk, ama yıllardan beridir çalışmıyormuş, hat kopukmuş. Belediye başkanının adı Vargas ve atanalı çok olmamış.
Radyoda önemli bir haber yok. 1800 metreden geçtik, Lucitano ise 1400 metre yükseklikte.
Çiftliğe dek yaklaşık 2 fersah gittik.


21 Eylül
Saat 3'te parlak ayışığın altında yola çıktık. Yolda önceden bir keşifte bulunmuştuk; saat 9'a dek canlı bir varlığa rastlamadan yürüdük ve o güne kadar ulaştığımız en yüksek tepelerden, 2040 metreden aştık. O sırada iki sığırtmaca rastladık; bize Alto Seco'ya giden yolu gösterdiler, daha 2 fersahlık yolumuz vardı, gecenin bir kısmını ve bütün sabahı yürüyüşle geçirdiğimiz halde, ancak 2 fersah yol alabilmiştik. İnişteki ilk evlere ulaştığımızda, yiyecek birşeyler satınaldık ve bunları belediye başkanının evine gidip yedik; daha sonra Piraymini kıyısında mısır öğüten bir su değirmenine rastladık (yükseklik 1400 metre). Adamlar korkuyor ve yolumuzdan kaçmaya çalışıyorlar, ağır hareket ediyor, bu yüzden çok zaman kaybediyoruz. Alto Seco'ya değin 2 fersahlık yol 12.35'ten saat 5'e dek sürdü.


22 Eylül
Biz, yani merkez grup, Alto Seco'ya vardığımızda belediye başkanının, yakında bulunduğumuzu haber vermek üzere, (sayfa 184) dün yola çıktığını öğrendik, misilleme olarak, biz de onun dükkanını boşalttık. 1900 metre yükseklikte 50 hanelik ufak bir köy olan Alto Seco bizi ölçülü bir korku ve merak karışımıyla karşıladı. Erzak ve malzeme tedariki işi iyi gitti ve kısa zamanda kampımız -su başındaki terkedilmiş ev- bol miktarda yiyecekle doldu. Valle Grande'den gelmesi beklenen kamyonet gelmedi; bu da belediye başkanının haber ulaştırdığını kanıtlıyordu. Buna karşın karısının, Tanrı ve çocukları adına, aldıklarımızın parasını ödememiz için yalvarmalarını dinlemek zorunda kaldım. Fakat, kesin olarak reddettim. Akşam İnti okulda (1. ve 2. sınıfta) bir toplantı yaptı. 15 kişilik şaşkın ve sessiz bir köylü grubuna devrimimizin amaçlarını anlattı; yalnız öğretmen müdahale etti ve köylerde savaşıp savaşmadığımızı sordu. Kurnazlığın, bilginin ve çocuk saflığının karışımı bir. köylüydü; sosyalizme değinen bir yığın soru sordu. Küçük bir çocuk bize kılavuzluk yapmayı önerdi ve tilki dedikleri öğretmene karşı bizi uyardı. Saat 1.30'da Santa Elena'ya doğru yol aldık ve oraya saat 10'da vardık.
Barrientos ve Ovando bir basın toplantısı yaparak belgelerden edindikleri bütün bilgileri ve Joaquin'in grubunun tümüyle yokedildiğini açıkladılar.
Yükseklik 1300 metre.


23 Eylül
Bulunduğumuz yer güzel bir portakal bahçesiydi ve epey meyve kalmıştı. Günü dinlenmekle ve uyumakla geçirdik, fakat sıkı nöbet tutmak gerekti. Saat 1'de kalkıp 2'de, Loma Larga'ya doğru yola çıktık, oraya şafakta vardık. 1800 metreye çıktık. Yükler ağır, bu yüzden yürüyüşümüz yavaş. Benigno'nun yaptığı yemekten çok fazla yedim.


24 Eylül
Loma Larga adlı köye ben karaciğer sancısı ve kusmalar, çocuklar da sonuç vermeyen yürüyüşler yüzünden bitik durumda ulaştık. Geceyi Pujio yolu kavşağında geçirmeye karar (sayfa 185) verdim. Evinde kalan tek köylüden, Sostenos Vargas'dan -ötekiler bizi görür görmez kaçmışlardı- satmaldığımız domuzu kestik.
Yükseklik 1400 metre. >


25 Eylül
Pujio'ya vardık, ama orada bizi önceki gün görmüş insanlar var; başka bir deyimle, fısıltı radyosu orada olduğumuzu bildirmiş. Pujio, bir tepede kurulmuş ufak bir köy. Bizi gördükleri zaman kaçan köylüler, sonra yavaş yavaş yaklaştılar ve iyi davrandılar. Serrano'dan Chuquisaca'ya bir borçluyu tutuklamaya gelen jandarma o sabah şafakta yola çıkmıştı. Üç bölgenin' kesiştiği noktadayız. Katırlarla yolculuk etmek tehlikeli bir hal alıyor, fakat, çok zayıf düştüğü için doktorun olanaklar elverdiğince rahat yol almasına çalışıyorum. Köylüler bölgede hiç askere rastlamadıklarını söylüyorlar. Trança Mayo'ya ulaşıncaya dek, mola vererek yürüdük ve sonra bir yolun kenarında uyuduk. Migucl istediğim önlemleri almamıştı. Higueras belediye başkanı bu civarda; nöbetçiye tutuklaması için emir verdim.
İnti ile ben, Rucara yakınında bulunan La Higuera'ya varıncaya dek, bizimle gelmesi için Camba ile konuştuk. Oradan Santa Cruz'a gitmeyi deneyebilirdi.
Yükseklik 1800 metre.


26 Eylül
Bozgun. Şafakta Picacho'ya vardık. Herkes bayram yapıyordu; ulaştığımız en yüksek nokta burası: 2280 metre. Köylüler bize çok iyi davrandılar ve Ovando benim her an yakalanabileceğimi ilan ettiği halde, yolumuzu korkusuzca sürdürdük. Higuera'da herşey değişti, erkekler kaçmış, yalnız birkaç kadın kalmıştı. Coco telgrafçının evine gitti, çünkü orada telefon vardı ve ayın 22'sinde alınmış bir haberle döndü. Valle Grande kaymakamının belediye başkanına, gönderdiği bu yazıda, gerillacıların bölgede bulunduklarının öğrenildiği (sayfa 186) ve bütün haberlerin ödemeli olarak V.G'ye (Valle Grande) ulaştırılması bildiriliyordu. Telgrafçı kaçmıştı, fakat karısı, komşu köy Jagüey'de bayram olduğundan, kimsenin telefon etmediğine dair güvence verdi.
Saat 13'te öncü güç Jagüey'e ulaşmak üzere yola çıktı. Orada katırlar ve Doktor hakkında karara varılacak. Biraz sonra köyde kalan, fakat büyük bir korku içinde bulunan tek erkekle konuşuyordum ki, bir tüccar çıkageldi. Valle Grande ve Pucaro'dan geldiğini, birşey görmediğini söyledi. Onun da çok sinirli bir hali vardı, fakat bunun bizim orada bulunuşumuzdan ileri geldiğini düşünerek, yalan söylemiş olmalarına karşın, gitmelerine izin verdim. Saat 13.30 sularında kıyıdaki tepeye doğru yol alırken, tepenin her yanından silah sesleri duyulmaya başladı; bizimkilerin pusuya düştükleri anlaşılıyordu. Sağ kalanlara ulaşabilmek için küçük köyde bir savunma düzenledim. Çıkış yolu olarak da Rio Grande'ye giden bir yolu seçtim. Biraz sonra Benigno yaralı olarak, sonra da Aniceto ve ayağı kötü durumda olan Pablito geldiler. Miguel, Coco ve Julio öldürülmüşlerdi. Camba ise, çantasını bırakıp kayıplara karışmıştı. Artçılar hemen o yolda ilerlemeye başladılar. Ben de iki katırı alarak onların peşinden seğirttim; arkadakiler yakından ateşe tutuldular, İnti bağlantıyı kaybetti. Ufak bir pusuda yarım saat bekledikten ve dağdan gelen bir saldırıya dayandıktan sonra, onları bırakmaya karar verdik; ama çok geçmeden yetiştiler. Leon'un kaybolduğunu o zaman farkettik ve İnti çantasını patikada gördüğünü, oradan kaçmış olacağını söyledi. Kanyon'da acele acele yürüyen birini görüp o olduğuna hükmettik. İzimizi kaybettirmek için katırları kanyonun aşağısına doğru saldık. Biz de acı suyun ötesinde bulunan ufak bir boğaza doğru yolumuzu sürdürdük, artık ilerleyecek halimiz kalmadığından saat 12'de uyuduk.


27 Eylül
Saat 4'de çıkış yolu bulmak için yürümeye başladık; 7'de tasarladığımızın tersi yönünde bir yol bulduk; karşıda çıplak (sayfa 187) ve görünüşte zararsız bir tepe vardı. Ufak bir koruda uçaklardan korunmak için, yüksek bir mevkiye çıkınca, o gün kimsenin geçmemiş olduğu anlaşılan bir yol bulduk. Karanlık basarken bir asker ve bir köylü yamacı yarı yüksekliğe dek tırmandılar, oralarda biraz dolandılar, fakat bizi görmediler. Keşfe çıkan Aniceto yakınlardaki bir evde kalabalık bir asker grubuna rastlamış. Artık bizim için en kolay geçilecek yol da kapanmıştı. Sabahleyin karşı tepeye tek sıra halinde çıkan askerler gördük, silahlan güneşte parlıyordu. Daha sonra, öğleyin, tek tük silah sesleri, birkaç yaylım ateşi ve sonra bağırmalar duyuldu: "İşte orada!" "Çık oradan!" "Çıkacak mısın, çıkmayacak mısın?" Ve silah sesleri. Adam ne oldu bilemedik, belki de Camba'ydı. Karanlık basarken öteki yönden suya inmeyi denemek için yola çıktık. Öncekilerden de yoğun fundalıklar arasına daldık. Dimdik bir kaya önümüzü kestiği için, su aramaya, kanyona inmek zorunda kaldık.
Radyo, Galindo bölüğüyle çatıştığımızı, üç ölü verdiğimizi, bunların, kimlikleri tesbit edilmek üzere Valle Grande'ye götürüleceğini bildirdi. Ne Camba, ne de Leon ellerine geçmiş olmalı. Bu kez kayıplarımız çok ağır. En acı kaybımız Coco. Miguel ve Julio da yetkin savaşçılardı. Üçü de paha biçilmez, üstün nitelikli insanlardı. Leon iyi resim yapardı.
Yükseklik 1400 metre.


28 Eylül
Kaygı dolu bir gün. Bir an, son saatimiz geldi, diye düşündük. Şafakta su getirdiler. İnti ve Willy kanyona doğru başka bir iniş yolu aramaya gitmişlerdi, fakat hemen geri döndüler. Çünkü karşı tepeyi boydan boya aşan yolda at üzerinde bir köylü gidiyordu. Saat 10'da sırt çantalarıyla 46 asker tam karşımızdan geçti. Bir türlü uzaklaşmak bilmediler. Saat 12'ye doğru, bu kez 77 asker geldi. Tam o sırada bir silah sesi duyuldu ve askerler mevzilendiler; subay, ne yapıp yapıp sel çukuruna inmelerini emretti. Bizim bulunduğumuz çukurdan sözediliyordu herhalde, fakat sonunda bir telsiz konuşması (sayfa 188) yaptılar, hoşnut oldular ve inmekten vazgeçtiler. Barındığımız yer üstten gelecek bir saldırıya karşı savunmasızdı ve bizi görselerdi kaçmamız olanaksızdı. Daha sonra geç kalan bir asker, yorgun bir köpekle birlikte geçti. İlerlemesi için dürtüp duruyordu köpeği. Onları, geciken başka birine kılavuzluk eden bir köylü izledi ve hemen geri döndü. Sonra geçişlerin arkası kesildi. Fakat silah sesi duyulduğu an gerçekten çok korkuluydu. Bütün askerler çantalarıyla geçtiklerine göre çekiliyorlar diye düşündük. Küçük evde ateş görünmedi; genellikle karanlığın basışını selamlayan silah sesleri de duyulmadı. Yarın bütün gün küçük köyde keşif yapacağız. Çiseleyen yağmur biz ıslattı, ama sanırım izlerimizi silip ortadan kaldırmadı.
Radyo, Coco'nun teşhis edildiğini bildirdi, Julio hakkındaysa, anlaşılmaz bir haber verdi. Miguel'i, Manila'daki faaliyetlerini bildikleri Antonio ile karıştırıyorlar. Önce öldüğüm haberini yaydılar, sonra yalanladılar.


29 Eylül
Gergin bir gün daha. Keşif: İnti ve Aniceto bütün gün evi gözetlemek üzere gittiler. Yolda hareket erken başladı. Öğleye doğru, her iki yönden çantasız askerler geçti, diğer bazıları da, yüksüz eşeklerle tepeye çıkıp yüklerle indiler. İnti saat 18.15'te geldi; tepeyi inen 16 askerin chaco'ya girdiklerini ve bir daha çıkmadıklarını haber verdi, eşekler orada yüklenmiş olmalı. Bu yolu izlemek, en kolay ve en mantıklısıydı, fakat bu haberler karşısında tehlikeli olduğu anlaşılıyordu, çünkü pusuda bekleyen askerler bulunabileceği gibi, evlere, bizim varlığımızı sezecek köpekler de yerleştirilmişti. Yarın iki keşif yapacağız: Biri aynı yerde, öteki, askerlerin geçtiği yolu aşıp tepelere çıkmak ve oralardan öteye bir çıkış yolu olup olmadığım anlamak için.
Radyo hiçbir haber vermedi. (sayfa 189)


30 Eylül
Yine gergin bir gün. Şili'nin Balmaceda Radyosu, ordunun resmi kaynaklarından, Che Guevara'nın bir kanyonda sıkıştırılmış olduğunu haber aldıklarını açıkladı. Yöresel istasyonlar birşey söylemiyorlar, işin içinde ihanet olduğu ve bizim bu bölgede olduğumuzu kesin olarak bildikleri anlaşılıyor. Az sonra askerler yine iki yönden geçmeye başladılar. Saat 12'de 40 silahlı asker ayrı ayrı kollar halinde geçtiler. Kulübeye dek gittiler, orada kamp kurdular ve sinirli bir halde nöbet tutmaya başladılar. Bunu Aniceto ve Pacho haber verdiler. İnti ve Willy, Rio Grande'nin kuş uçuşu 2 km uzaklıkta olduğunu, kanyonun yukarı kesiminde üç ev bulunduğunu ve kamp yapmak için etraftan görünmeyecek uygun yerler bulunduğunu söylediler. Su aradık, sonra saat 22'de zahmetli bir gece yolculuğuna çıktık. El Chino'nun karanlıkla yürümekte güçlük çekmesi bizi geciktirdi. Benigno iyileşiyor, fakat Doktor kendini toparlayamıyor.


AYIN ANALİZİ
Bir toparlanma ayı olması gerekiyordu, neredeyse olacaktı da. Fakat Migııel, Coco ve Julio'nun ölümüyle sonuçlanan o pusuya düşüş herşeyi mahvetti. Leon'u kaybettiğimiz gibi, tehlikeli bir noktada beklemek durumunda kaldık. Camba'nın kayboluşuysa, bizim için kazanç sayılır.
Ufak çatışmalar oldu. Bir at ve bir asker öldürdük. Urbano bir devriyeyle çatıştı, sonra, o lanet olasıca Higuera pususu.,. Katırları salıverdik ve öyle sanının ki uzun süre böyle hayvanlara sahip olamayacağız, astım krizlerim tekrar başlamazsa tabii.
Ayrıca, yokedilmiş gözüyle bakabileceğimiz öteki gruptaki ölüler hakkında çok değişik söylentiler dolaşıyor. Ama 7 kişinin öldürüldüğü haberi yanlış ya da abartmalı olabileceği için, aralarında sağ kalanların bulunduğunu ve bunların orduyla karşılaşmamaya çalışarak dolaştığını da düşünebiliriz.
Ayın özellikleri: Geçen ayınkine benziyor. Ancak ordu şimdi (sayfa 190) harekatta daha etkili; köylü kitlesi bizi hiçbir biçimde desteklemiyor ve köylüler muhbirliği kabul ediyor.
En önemli iş buradan çekilmek ve daha elverişli bir bölge bulmak, sonra La Paz'la bütün örgüt dağıtıldığı halde, yine de bir bağlantı kurmaya bakmak. Öte yandan, birliğimiz moralini iyi korudu. Ancak Willy'den yana kuşkuluyum, onunla konuşmazsam ilk kargaşalığı fırsat bilip tek başına kaçacak gibi.
Pablito ile uzun uzun konuştum; ötekiler gibi o da ilişki kurulmayışından dolayı kaygılı ve temel görevin kentle bağlantı kurmak olduğu kanısında. Ama "Ya özgür vatan ya ölüm!" ve bunun gerekleri konusunda azimli ve kararlı. (sayfa 191)


-12-
EKİM 1967


1 Ekim
Ayın bu ilk günü yeni birşey olmadı. Şafakta bir koruya vardık ve giriş noktalarına nöbetçiler dikerek kamp kurduk. İşgal etmeyi tasarladığımız kanyondan 40 asker havaya ateş ederek geçti. Saat 14'te son silah sesleri duyuldu. Kulübede kimse yok gibi; gerçi Urbano oradan 5 askerin çıktığını görmüş, ama belirleyemediğimiz bir yöne doğru gitmişler. Yerin iyiliği ve düşman kuvvetlerinin harekatını tümüyle görmeye elverişli olması nedeniyle, orada bir gün daha kalmaya karar verdim. Pacho, Nato, Dario ve Eustaquio su bulmaya gittiler ve saat 21'de döndüler. Chapaco'nun pişirdiği kızartmalar ve biraz kurutulmuş etle açlığımızı bastırdık.
Hiçbir haber yok.
Yükseklik 1600 metre.


2 Ekim
Antonio
Bütün gün bir tek asker göremedik. Yalnızca çoban köpeklerinin güttüğü oğlaklar mevzilerimizin yakınından geçti, (sayfa 193) köpekler havladı. Kanyona en yakın chaco'yu dolanmaya karar vererek saat 18'de inmeye başladık; böylece oraya rahatça ulaşacak ve yemek pişirmeye zaman bulabilecektik. Fakat El Nato yolunu şaşırdı, üstelik de bu yanlışında diretti. Geri dönmeye karar verdik, ama biz de yolu kaybettik, geceyi yemek pişirmeksizin ve susuz geçirdik. Radyo, askerlerin ayın 30'undaki faaliyetinin nedenini bildirdi, La Cruz del Sur'un yayınladığı haberlere göre, Ordu, Obra del Quinol'da bizimkilerden ufak bir grupla çatışma olduğunu, her iki tarafın da kayıp vermediğini açıklamış. Aynı bildiriye göre bu grup altı kişiden kuruluymuş.


3 Ekim
Uzun ve gereksiz bir gerginlik günü: üssümüz olan kampa gitmek üzere yola çıkmıştık ki, Urbano geldi ve birkaç köylünün, "Dün gece sözü geçen adamlar işte bunlar" dediğini duyduğunu bildirdi. Doğru bir habere benzemiyordu bu, ama ciddiye alır göründüm ve susuzluğumuzu gidermeden, askerlerin geçtiği yola hakim bir tepeye tırmandık. Günün geri kalan saatleri tam bir durgunluk içinde geçti; karanlık basarken tepeden indik ve su acı, kap yağlı olduğu halde pişirdiğimiz kahvenin lezzetine doyum olmadı. Bu kapta daha sonra orada yemek için hamur ve götürülmek üzere tapir etiyle pilav pişirdik. Bir keşif yaptıktan sonra, saat 3'te yola çıktık. Chaco'yu kolaylıkla atlatıp seçtiğimiz boğaza ulaştık. Su yoktu, fakat askerler tarafından keşfedildiğini gösteren bir ize rastlamadık.
Radyo iki kişinin tutsak edildiğini bildirdi: Antonio Dominguez Flores (Leon) ve Orlando Jimenez Bazan (Camba). Bu sonuncusu orduya karşı savaştığını kabul ediyor, ama diğeri başkanın sözüne güvenenerek teslim olduğunu söylüyor. Her ikisi de, Fernando ile ilgili birçok bilgi vermişler, hastalığını anlatmışlar. Daha da kamuoyuna açıklanmayan neler neler söylemişlerdir kimbilir. İki kahraman gerillacının öyküsü böylece sona erdi.
Debray'in, provakatör bir öğrenciyle yaptığı cesur konuşmayı dinledik.
Yükseklik 1360 metre. (sayfa 194)


4 Ekim
Boğazda dinlendikten sonra, yürüyüşümüzü yarım saat daha, yolun başka bir yolla kesiştiği yere dek yokuş aşağı sürdürdük. Orada kestirme yola saparak çıkışa geçtik, güneşten kaçınmak için 15'e dek dinlendik. Sonra, yarım saatten biraz fazla yürüdük ve kanyona dek inip su bulamayan keşifçilerle karşılaştık. Saat 18'de boğazı bırakıp bir keçi yolundan saal 19.30'a dek ilerledik. Karanlıktan etrafı göremez olunca, sabahın 3'üne dek orada kaldık.
Radyoda, gerillacıların sığınmak üzere gidebilecekleri Serrano bölgesini daha iyi denetleyebilmek için, Lagunillas'da bulunan 4. Tümen kurmayının bu kez Padilla'ya nakledildiğini açıklandı. Beni 4. Tümenin yakalaması halinde Caciri'de, 8'inci Tümen'in yakalaması halindeyse Santa-Cruz'da yargılayacaklarını da haber bültenlerinde resmen bildirdiler.
Yükseklik 1650 metre.


5 Ekim
Yola çıktık, 5.15'e dek güçlükle ilerledik. Sonra keçiyolu-nu bırakıp ağaçlarının yüksekliği sayesinde, meraklı gözlerden uzak kalabileceğimiz küçük bir koruya daldık. Benigno'yla Pacho, birkaç kez keşfe çıktılar ve su bulmak için de yöredeki bir evin çevresinde dönenip durdular. Oysa evin yanında bir kuyu olması gerekiyordu. Keşif bittiği sırada, 6 askerin eve geldiğini görmüşler, geçerken uğramış olmalılar. Karanlık basarken çıktık; çocuklar susuzluktan bitkindiler, hele Eustaquio'nun bir yudum su, diye yalvaran hali yürekler acısıydı. Çok bozuk, engellerle dolu bir yolda ilerleyip şafakta, yöresinden köpek havlamaları duyulan küçük bir koruya vardık. Çok yakında yüksek ve çıplak bir tepe var.
Yarasından irin sızan Benigno'yu tedavi ettik. Benigno gece sancıdan inleyip durdu. Doktora da bir iğne yaptım.
Radyo, Leon'la Camba'nın Debray davasında tanık olarak dinlenmek üzere Camiri'ye götürüldüklerini, söyledi.
Yükseklik 2000 metre. (sayfa 195)


6 Ekim
Çevrede yaptığımız keşif sonucunda bir evin yakınında olduğumuzu, biraz ilerde suyu olan bir ev daha bulunduğunu öğrendik. Oraya gidip dam görevi yapan büyük bir ağacın altında, bütün gün yemek pişirdik. Ama hiç rahat değildim, çünkü gündüz vaktiydi, üstelik çevresinde bazı insanların yaşadığı çukur bir yerdeydik. Yemek uzun sürdüğünden sabaha doğru yola çıkarak küçük ırmağın kıvrım yaptığı noktaya varmaya karar verdik. Orada da, gideceğimiz yönü iyice kestirebilmek için, çevrede ciddi bir keşfe çıkacaktık.
La Cruz del Sur, Camba'larla yapılan bir konuşmayı verdi. Orlando daha az aşağılık çıktı. Şili radyosu sansür edilmiş bir haberi açıklıyor: Bölgede, peşimizde 1800 kişi varmış.


7 Ekim
Gerillaya başladığımızdan bu yana, herhangi bir zorluk çıkmadan 11 ay geçti. Öğleden önceyi tehlikesizce, neredeyse bir kır havası içinde geçirdik. 12.30 sularında keçilerini otlatan yaşlı bir kadın, kamp kurduğumuz dağ geçidine geldi. Onu, tutuklamak zorunda kaldık. Kadın askerlere ilişkin hiçbir bilgi vermedi. Sorduğumuz sorulara hiçbir şey bilmediğini, çoktan beri de burada olmadığını söyleyerek cevap veriyordu. Yalnızca yollara ilişkin bilgi verdi. Söylediklerine bakılırsa, Hagüey'den 1 fersah, Fügueras'dan 1 fersah; Pucarada'dan ise, 2 fersah uzaktayız. 17.30 sularında İnti, Aniceto ve Pablito, biri hastalıklı, öteki yarı cüce iki kızı olan ihtiyar kadının evine gittiler. Onlara 50 peso verip ağızlarını sıkı tutmalarını, söyledik. Ne var ki, söz vermelerine karşın, sözlerini tutacaklarına ilişkin çok az umudumuz var. Saat 1'de yola çıktık, solgun ayışığında ilerlemek güç oldu. Kanallarla sulanan patates tarlalarının uzandığı kanyonda epeyce iz bıraktık: Saat 2'de dinlenmek için durduk, zaten daha ileri gitmeye değmezdi. Gece yürüyüşlerinde El Chino gerçekten bize yük oluyor. (sayfa 196)
Ordu, kuşatılan 37 kişilik gerillacı grubunun geçişini engellemek için Serrano'da 250 kişi bulunduğu ve Acero ile Oro arasındaki bölgeye sığınmış olduğumuz yolunda bir haber yayınladı. Ama bu bir şaşırtmaca olsa gerek.
Yükseklik 2000 metre. (sayfa 197)








E K L E R

KÜBA DEVLETİ BAKANLAR KURULUNUN 15 EKİM 1967 TARİHLİ KARARI

Kahraman binbaşı, Ernesto Gucvara, Bolivya Kurtuluş Ordusu'nun başında, Amerika halklarının kurtuluşu uğruna çarpışırken ölmüştür.
Küba halkı, Binbaşı Ernesto Guevara'nın gerek Kurtuluş Savaşımız sırasında, gerekse Devrimimizin güçlendirilmesi ve ilerlemesi sırasında yaptığı olağanstü hizmeti sürekli hatırlayacaktır.
Halkların birleşik mücadelesinin esin kaynağı olan enternasyonalizm ruhu, O'nun davranışında cisimleşmektedir.
Smır tanımayan, yorulmak bilmez devrimci etkinliği, proleter devrimci düşüncesi ve yerküremizdeki halkların ulusal ve toplumsal kurtuluşu uğruna, emperyalizme karşı, "ya zafer ya ölüm" (sayfa 199) diyerek, sonuna kadar savaşma konusundaki sarsılmaz iradesiyle Binbaşı Ernesto Guevara, devrimci inancın ve kahramanlığın herzaman yaşayacak olan bir örneğini sergilemiştir.
Bundan dolayı, Bakanlar Kurulu aşağıdaki kararları almıştır:
Birinci olarak: Bu kararın onaylanmasından itibaren otuz gün boyunca bayraklar yarıya indirilecek ve bugün geceyarısı saat yirmidörtte başlamak üzere, halka açık olan tüm eğlence yerleri tatil edilecektir.
İkinci olarak: Binbaşı Ernesto Guevara'nın savaşta kahramanca öldüğü gün olan 8 Ekim, ulusal bir gün olarak, "Kahraman Gerilla Günü" ilan edilmiştir.
Üçüncü olarak: O'nu ölümsüzleştirmek ve anısını gelecek kuşaklara örnek olarak aktarmak için, gerekli olan herşey yapılacaktır.



ELN 1 Nolu Bildiri
Gerici yalana karşı devrimci gerçek


Soyguncu goriller işçileri öldürdükten ve tüm zenginliklerimizi Kuzey Amerika emperyalizmine teslim etmek için gerekli ortamı hazırladıktan sonra,bir seçim komedisi sahneye koyarak halkın gözünü boyadılar.Gerçekler ortaya çıktığı halde, halk silahlı ayaklanmaya giriştiği, silahlı soyguna silahlı savaşla karşılık verdiği halde gericiler palavra dolu oyunlarını sürdürmeye çabalıyorlar.
23 mart günü,şafakta, Camiri'de konumlanan IV. Tümene bağlı güçler, Binbaşı Hernan Plata Rios'un komutasında 35 askerden kurulu müfrezeleriyle Nacahuasu nehri yatağı boyunca ilerleyerek gerillacıların mevzilendiği topraklara girdiler. Bu grubun tümü bizim güçlerimiz tarafından hazırlanan tuzağa düştü. Harekat sonucunda, çeşitli tipten 25 silah, 3 adet 60 mm çapında havantopu, çok sayıda cephane ve diğer malzemeler elimize geçti. (sayfa 200)
Düşmanın 7 ölü vermesine neden olduk, (bunlardan biri teğmendi). 5'i yaralı 14 tutsak aldık. Yaralıların, olanaklarımız elverdiği ölçüde, sağlık görevlilerimiz tarafından tedavisi yapıldı.
Tüm tutsaklar, hareketimizle ilgili düşünce ve görüşlerimiz kendilerine açıklandıktan sonra serbest bırakıldı.
Düşmanın kayıplarının listesi aşağıdadır:
Ölenler: Pedro Romero, Auben Amenazaga, Juan Alva-rado, Cecilio Marquez, Amador Almasan, Santiago Gallardo ile orduya rehberlik ve muhbirlik eden Vargas adında bir kişi.
Tutsaklar: Binbaşı Hernan Plata Rios, Yüzbaşı Eugenio Silva. Erlerden Edgar Torrico Panoso, Lido Machicada Toledo, Gabriel Duran Ecobar, Armando Martinez Sanchez, Felipe Bravo Siles, Juan Ramos Martinez, Leoncio Espinosa Posado, Miguel Rivero, Eleuterio Sanchez, Adalberto Martinez, Eduardo Rivera ve Guido Terceros. Bu son beş asker savaşta, yaralanmışlardı. Savaşın bu ilk harekatını halka anlatırken ordumuzun ilkelerini de belirtmek istiyoruz: Bu ilkeler devrimci,gerçeğe dayanmaktadır. Eylemlerimiz, sözlerimizin doğruluğunu kanıtlamıştır. Ölen askerlerin döktüğü kandan dolayı üzüntü duyuyoruz. Ama, havantoplarıyla, makineli tüfeklerle, sırmalı üniformalı kuklaların önesür düğü gibi barış köprüleri kurulamaz. Onlar, bizi halka adi katiller olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bizim davranışlarımızdan ya da gerilla birliğimize gerekli ikmali sağlama yöntemlerimizden yakınacak tek bir köylü bile yoktur ve asla olmayacaktır. Yalnız, kendi sınıflarına ihanet ederek orduya rehberlik eden ya da muhbirlik yapanlar bunun dışındadır.
Artık silahlı savaş başlamıştır, bundan sonraki bildirilerimizde devrimci konumumuzu açıkça belirteceğiz. Bugün işçilere, köylülere, aydınlara, şiddete şiddetle karşılık verme saatinin geldiğine inanan herkese, yankee tekellerine haraç mezat satılan bir ülkeyi kurtarmak ve günden güne daha büyük bir açlığa itilen halkımızın yaşam düzeyini yükseltmek için çağrıda bulunuyoruz. (sayfa 201)

BOLİVYA ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU


ELN 2 Nolu Bildiri
Bolivya Halkına!
Gerici yalana karşı devrimci gerçek


10 Nisan 1967 sabahı, Teğmen Luis Saavedra Arombal komutasındaki, çoğunluğu CITE askerlerinden kurulu düşman devriyesi tuzağımıza düştü. Adı geçen subay ve erlerden Angel Flores ile Zenon Prada Mendieta çatışmada öldüler; rehber İgnacio Husarima yaralandı, beş er ve bir astsubayla birlikte tutsak alındı. 4 er tuzaktan kurtulup kaçmayı başardı. Bunlar Binbaşı Sanchez Castro'nun birliğinin bulunduğu üsse durumu bildirerek, 60 askerle takviye gücü oluşturup arkadaşlarına yardıma geldiler. Bu grup da bir başka tuzağa düştü. Bunlardan Teğmen Hugo Ayala, Assubay Raul Camejo ve erlerden Jose Vijabriel, Marcello Maldonado, Jaime Sanabria ile kimliği belirleneyen iki asker daha yaşamlarını yitirdiler.
Bu harekat sırasında yaralanan askerler şunlardır: Armando Quirago, Alberto Carvajal, Fredy Aloye, Justo Cervantes ve Bernabe Mandejara. Bunlarla birlikte bölük komutanı Binbaşı Ruben Sanchez Castro ve 16 asker tutsak edildi.
ELN ilkelerine bağlı kalarak olanaklarımız elverdiğince yaralıları tedavi ettik ve devrimci mücadelemizin amaçlarını açıkladıktan sonra tutsakları serbest bıraktık. Düşman ordusunun kayıpları şöyle özetlenebilir: İkisi teğmen olmak üzere 10 ölü, 30 tutsak, (bunların arasında Binbaşı Sanchez Castro da bulunmaktadır) 6'sı yaralıdır. Savaş ganimeti de düşmanın kayıplarıyla orantılı olup 60 mm'lik bir havantopu,makineli tüfekler, adi tüfekler, M-l karabinaları, hafif mitralyöz-ler ve çok miktarda cephaneyi içermektedir.
Bizse yalnızca bir ölü verdik. Düşmanın kayıplarına oranla bizim kaybımızın bu denli az olmasının nedeni, çarpışmaların başlama yerini ve zamanım bizim seçmemiz ve düşmanın nerdeyse çocuk yaştaki acemi erleri mezbahaya gönderircesine savaşa sürmesidir. La Paz'da bildiriler uydurup sahte cenaze törenlerinde sözmona gözyaşı döken demagoglar, Bolivya'da akan kanın sorumlusu olduklarını bu hareketleriyle gizlemeye çabalıyorlar. Artık gerçek yüzlerini de saklamaya (sayfa 202) gerek görmüyor ve Kuzey Amerikalı "yardımcılarını" ülkeye davet etmekten çekinmiyorlar. Dünya barışını tehlikeye sokan ve kahraman Vietnam halkına nice kayıplara malolan savaş da böyle başlamıştı. Bize karşı kaç "yardımcı" göndereceklerini bilmiyoruz (bunların hepsine karşı koymasını biliriz) ama, kendi ülkelerini satışa çıkaran bu askerlerin giriştikleri harekatın yaratacağı tehlikelere karşı halkı uyarmayı zorunlu sayıyoruz.
Yeni askere alınanacemilere şu çağrıda bulunuyoruz: Savaş başlar başlamaz silahınızı yere bırakıp ellerinizi başınızın üstüne koyunu; silahların menzili içindeyseniz yerinizden hiç kıpırdamayın; savaş bölgesine yaklaşırken, yürüyüş sırasında, hiçbir zaman askeri kolun önünde yer almayın; son derece tehlikeli olan öncülük görevini üstlenmeleri için sizi savaşa süren subaylarınızı zorlayın. Öncülere daima öldürmek için ateş edeceğiz. Hiçbir suçu olmayan, savaşa yeni katılmış askerlerin kanını dökmek bizim için ne denli acı olursa olsun, savaş bunu zorunlu kılmaktadır.

BOLİVYA ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU


ELN 3 Nolu Bildiri
Bolivya Halkına!
Gerici yalana karşı devrimci gerçek


8 Mayısla, Nacahuasu gerilla bölgesinde, Asteğmen Henry Laredo komutasında bulunan karma askeri birlik tuzağa düşürüldü. Bu harekat sırasında, adı geçen subay ve askeri okul öğrencilerinden Roman Arroyo Flores ile Luis Pelaez öldü. Aşağıda adları yazılı erler de tutsak edildi:
Bolivar Birliğinden Jose Camacho Rojas,
Bolivar Birliğinden Nestor Cuentas.
Askeri okul öğrencisi Waldo Veizaga,
Askeri okul öğrencisi Hugo Soto Lora,
Askeri okul öğrencisi Max Torres Leon,
Braun Birliğinden Rogar Rojas Toledo,
Braun Birliğinden Javier Mayan Corella,
Braun Birliğinden Nestor Sanchez Cuellar. (sayfa 203)
Bu son ikisi ateş hattına girdiklerinde dur emrimize uymadıklarından vurularak yaralanmışlardır. Her zamanki gibi, mücadelemizin amaç ve hedefleriyle ilgili açıklamalarımızdan sonra tutsaklar serbest bırakılmıştır. 7 adet M-1 karabinası ve 4 Mauser tüfeği ele geçirilmiştir. Bizim güçlerimizden, bu harekat sırasında ölen ya da yaralanan olmamıştır.
Düşman ordusu, birçok bildiri yayınlayalarak gerillacıların öldürüldüğünü duyurmaya çalışmaktadır, kendi kayıpları konusunda bazı gerçekleri dilegetirmekle birlikte bizimle ilgili olarak verdikleri bilgiler hayal ürünüdür. Güçsüzlüğünden dolayı umutsuzluğa düşen düşman, yalana başvurmakta ve ideolojik özellikleri nedeniyle düzenin düşmanı olan gazetecilere saldırıp bu düzenin çektiği bütün sıkıntıların acısını onlardan çıkarmaktadır.
Şunu açıkça belirtmek isteriz: Bolivya'da silahlı savaşın tek sorumlusu, halkın başına geçen ve mücadeleyi ancak kesin zafere ulaştığında bırakacak olan Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu'dur. Baskı güçlerinin barbarca eylemlerine karşı ordumuzun başvurmak zorunda kaldığı sert önlemlerden bağımsız olarak, savaş sırasında işlenecek bütün suçların cezası tarafımızdan verilecektir.

BOLİVYA ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU


ELN 4 Nolu Bildiri
Bolivya Halkına!
Gerici yalana karşı devrimci gerçek


Silahlı kuvvetler son günlerde yayınlanan bildirilerinde çarpışmalarda bazı kayıplar verdiklerini kabul edip bu arada her zamanki gibi, asla kanıtlayamayacakları biçimde, gerillacılar arasından çok kişinin öldüğünü öne sürmektedir. Bazı devriyelerle bağlantımız kesilmiş olmakla birlikte kayıplarımız çok azdır, son çarpışmalarda ise hiç kayıp vermedik.
İnti Peredo ordumuzun komutasında görevli olup politik komiser unvanına sahiptir. Son zamanlarda birçok harekatı o yönetmiştir. Sağlığı yenrinde olup yaralı da değildir; onun (sayfa 204) ölümüyle ilgili haber, ordumuza karşı savaşta güçsüzlüğünün bilincinde olan silahlı kuvvetlerin uydurduğu bir yalandır.
Ordumuzda başka Amerika ülkelerinden gelmiş savaşçıların bulunduğu haberine gelince, askeri gizlilik nedeniyle ve devrimci gerçeğe bağlılığımızdan sayılarını bildirmemekle birlikte bir açıklama yapmayı zorunlu sayıyoruz: Bolivya'nın kurtuluşu uğruna asgari programımızı kabul eden her yurttaş devrimci saflarımıza kabul edilir, bolivyalı savaşçılarla aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Elbetleki sananınızın büyük çoğunluğu bolivyalardan oluşmaktadır. Ülkemizin özgürlüğü için savaşan herkes doğum yeri neresi olursa olsun bolivyalı olma onurunu taşır. Gerçek devrimci enternasyonalizmi böyle yorumluyoruz.

BOLİVYA ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU



Zamanında Yerine Ulaşırsa
26 Temmuz İçin Kutlama Mesajı


Yoldaş Fidel Castro,
Eski ulusal kahramanlık destanlarını yeniden yaşatmak için, ezilen dünya halklarının bayraktan olan Küba Devrimi'nin çağdaş örneğinden esinlenerek savaştığımız Doğu Bolivya'dan , 26 Temmuz tarihini Amerika'nın kurtuluşunda son aşamanın başlangıcı olarak V?bul eden milyonlarca insana kardeşçe selamımızı yolluyoruz.
Size, yoldaşlarınıza ve tüm halkınıza Kuzey Amerikan emperyalizmine karşı uzlaşmaz mücadelenizde yeni bir yılın başlaması dolayısıyla kutlamalarımızı ve ortak davamıza sınırsız bağlılık duygularımızı- gönderiyoruz.

İNTİ

ELN-B Komutanlığı Politik Komiseri

Not:
Bağlantı kurma girişiminiz başarısızlıkla sonuçlandı. Turna, Papi ve Guevara'nın grubundan bir bolivyalıyı kaybettik. Joaquin'lede (sayfa 205) bağlantımız kesik olduğundan onun durumunu bilmiyoruz. Pombo ve Pacho hafif yaralı olmakla yürüyemez durumdalar. Köylülük bir korku aşaması geçiriyor ama gerilla destanı çığ gibi büyüyor. Mücadelemizi sürdürme kiçin Joaquin'in grubuyla birleşmeye çalışacağız. Yeni bir cephe açılmasına izin vermemelisiniz.


ELN 5 Nolu Bildiri
Bolivya Madencilerine Yoldaşlar,


Bir kez daha madenlerimizde işçi kanı dükülüyor. Yüzlerce yıllık sömürü sırasında köle maden işçilerinin kanının sömürlesinden sonra haksızlıkların neden olduğu her patlayışın ardından kan akmaktaydı, yüzlerce yıl boyunca, bu hep böyle yinelendi durdu.
Son yıllarda ayaklanan işçiler 9 Nisan zaferinin temel etkeni oldular (Paz Estenssorra Devrimi, 9 Nisan 1952). Bu olay, yeni başarı ufuklarının açılmasına neden oldu ve sonunda işçilerin kendi kaderlerini belirleyebilecekleri sanıldı fakat emperyalist dünya düzeni, öğrenmek isteyenlere gerekli dersi vererek toplumsal devrim konusunda yarım yamalak önlemlerin fayda etmediğini öğretti. Ya iktidar alınır, ya da bunca özveri ve kan dökümüne yol açan kazanımlar elden gider.
Başlangıçta tek güç etkeni olan maden işçilerinin oluşturduğu silahlı milislere, işçi sınıfının başka kesimlerinden sınıf bağlarım koparmış olanlardan ve köylülerden yeni yeni milisler katıldı. Bunlar çıkarlarının ortaklığını göremiyorlardı, halk düşmanı demagojinin etkisiyle mücadeleye katılmışlardı. Sonunda pofesyonel ordu birlikleri koyun postuna bürünmüş kurt biçiminde ortaya çıktılar. Bu ordu başlangıçta küçük ve çağdışıydı ama kısa zamanda işçi düşmanı silahlı bir güce dönüştü ve emperyalizmin en güvenilir işbirlikçisi oldu. Bu yüzden emperyalizm askeri darbeyi onayladı. (sayfa 206)
Şimdi, işçi sınıfının taktik hatalarının yinelenmesinden kaynaklanan yenilginin ardından silkinip toparlanmaya çalışıyor ve ülkeyi sabırla, sistemi kökünden değiştirecek bir devrime hazırlıyoruz.
Yanlış taktikler üzerinde ısrar edilmemelidir. Bunlar kahramanca olmakla birlikte kısırdır. Bu yüzden proletarya arasında kandökümü çok fazla olur ve safları seyrekleştirir, en savaşçı unsurları kaybedebiliriz.
Uzun mücadele ayları boyunca, gerillacılar ülkede büyük bir coşku dalgası yarattılar, ordu çok sayıda kayıp vererek moral bozukluğuna uğradı, gerillacılarsa önemli bir kayıp vermediler. Bolivya ordusu birkaç saatlik çarpışmalarda, ele geçirdiği mevzilerde işçilerin ölülerini çiğnemiştir. Doğru taktikle yanlış taktik arasındaki fark, zaferle bozgun arasındaki farktır.
Madenci yoldaş, kitle mücadelesini, halkın birlik olarak tek cephe halinde baskı güçlerinin üzerine yürümesi biçiminde yorumlayan sahte havarileri dinleme artık! Kahramanların göğüsleri, mitralyözlere karşı koyamaz; çağdaş yoketme silahlarına karşı barikatlar da ne kadar iyi kurulursa kurulsun işe yaramaz.
Geri bıraktırılmış, halkı temelde köylü olan, geniş topraklara sahip ülkelerde kitle mücadelesi, küçük ve hareketli bir öncü tarafından yürütülmelidir. Halkın bağrından çıkan gerilla birlikleri, düşman ordusunun zararına, eylem alanını genişletecek ve devrimci kitlelerin yararına, gerekli anda indirilecek tek bir darbeyle devlet iktidarını yıkacak devrimci durumun yaratılmasında hızlandırıcı güç rolü oynayacaktır.
Bizi yanlış anlamayın: Tam bir hareketsizlik istemiyoruz. Ama, kesinlikle başarıyla sonuçlanmayacak eylemlere güçlerimizin katılmamasını öneriyoruz, bununla birlikte, hükümete karşı kitlelerin baskısı sürekli olmalıdır; çünkü sınırları çizili cepheleri olmayan bir sınıf mücadelesi sözkonusudur. Bulunduğu yer ne olursa olsun, bir işçi, ortak düşmana karşı gücünün elverdiği oranda mücadele etmek zorundadır. (sayfa 207)
Madenci yoldaş, ELN gerillacıları seni bekliyor ve bizim saflarımızda mücadele eden yeraltı işçilerine katılmaya davet ediyor. Burada işçi sınıfıyla köylülüğün ittifakını kuruyoruz. Halk düşmanı demagoji, bu itifakı bozmak için elinden geleni yapmaktadır. Burada bozgunu zafere ve ölen işçilerin dul eşlerinin gözyaşlarını zafer marşına dönüştürüyoruz.
Seni bekliyoruz.

ELN


Kentlerde Çalışacak Kadrolara Talimat


Bizim istediğimiz özellikleri taşıyacak bir destek şebekesi oluşması için aşağıda genel çizgiler halinde belirtilen kurallara uyulması zorunludur.
Eylem temelde gizli olacak, ancak zaman zaman bazı kadroları günışığına çıkmaya zorlayacak kişiler ya da örgütlerle ilişkiler gerektiren tipten görevlerle karşılaşılacaktır. Bu durum davranışlarda tam bir katılık ve her bir çalışma cephesinin tecrit edilmesini zorunlu kılmaktadır.
Kadroların çalışması, ordu komutanlığının, yönetici merkezler aracılığıyla buyurduğu genel hareket çizgisine kesinlikle bağlı kalır; ama kadrolar bu çizgiyi pratiğe uygulamada tamamıyla özgürce davranırlar.
Yüklendiği zor görevleri gerçekleştirmek ve hayatta kalmak için gizli kadrolar disiplin, katı, kurallara uyma, gizliliğe dikkat etme, kendini kontrol altında tutma gibi üstün niteliklere sahibolmalı ve beklenmedik durumlarda kendilerini koruyacak çalışma yöntemlerini iyi bilmelidir.
Yarı gizli görev yapan arkadaşlar onlara talimat verecek ve denetleyecek bir üst kademenin emrinde çalışacaklardır.
Olanaklar elverdiği ölçüde, destek şebekesinin şefinin çeşitli sorumlularının tek bir görevi olacak, yatay ilişkiler şefin aracılığıyla yürütülecektir. (sayfa 208)

Örgütlü bir destek şebekesinde asgari görevliler şunlardır:
Şef
I İkmal Sorumlusu
II Ulaşım Sorumlusu
III İstihbarat Sorumlusu
IV Maliye Sorumlusu
V Kent Eylemleri Sorumlusu
VI Sempatizanlar Sorumlusu

Bu türden bir şebekede, bazıları sıkı işbirliği içinde çalışmalıdırlar; örneğin, ulaşım sorumlusu, kendisinin şefi konumundaki ikmal sorumlusuna doğrudan bağlıdır. Sempatizanlar sorumlusu, maliye sorumlusuyla ve kent eylemleri sorumlusu istihbarat sorumlusuyla bağlantı halindedir. Bunlar, şebeke şefiyle doğrudan ilişki içinde çalışırlar.
Maliye sorumlusu, harcamaları son kuruşuna kadar hesaplamalı, gereksiz yere para harcanmasını önlemelidir. Ayrıca toplanan paralardan ve vergilerden de sorumludur.
Maliye sorumlusu şebeke şefinin emrinde çalışır, ama harcamalar konusunda denetleme yapmaya yetkisi vardır. Bütün bu anlattıklarımızdan maliye sorumlusunun ideolojik bakımdan sağlam olması gerektiği anlaşılır.
Kent eylemleri sorumlusunun görevi kentteki silahlı eylemlerle ilgilidir. Tüm eylemler şebekenin şefi tarafından yönetilir. Kent eylemleri sorumlusu, son derece acil durumlar dışında kendi inisiyatifiyib hareket edemez.
Sempatizanlar sorumlusu şebeke içinde yarı gizli görev yapar, pek kararlı olmayan kişilerle bağlantı kurar. Bunlar para yardımı yapar ve kendilerini tehlikeye atmayacak katkılarda bulunurlar. Bu gibilerle çalışılabilir, ancak bunların sağlayacağı destek karşılaşacakları tehlikeyle sınırlıdır. Bunlar yavaş yavaş etkin militanlara dönüştürülmelidir. Harekete yalnızca ekonomik destek sağlamakla kalmayıp ilaç, malzeme, kalacak yer bulmalı, bilgi toplamalıdırlar.
Şebekeler, ordunun gönderdiği kadrolar tarafından denetlenir. (sayfa 209) Bu kişiler yürütme yetkisine sahip değildir, yalnız talimatlara ve kurallara uyulup uyulmadığını araştırırlar.

Şebekeler ordunun gelişine şöyle hazırlanmalıdır:

Üst komutanlık şebeke şefine emir verir, bu şef, şabekeyi önemli kentlerden köyelere, köylerden ordumuzla ilişkiye girecek, yiyecek, para ve bilgi sağlayacak köylülerin evlerine kadar yayılacak bir destek ağını örgütler. Geliştiği ölçüde, destek şebekesinin ordumuzdan birine ihtiyacı olacak, bağlantı noktalan kente yaklaşacak, ordunun doğrudan denetim bölgesi, orantılı biçimde büyüyecek ve gelişim, savaş gibi yıllarca sürecektir.
Destek şebekesinin komutanlığı başkentte olacaktır. Daha sonra, şu anda bizce en önemli bölgeler olan kentlerde, yani harekat alanımızı içine alan bir dikdörtgen oluşturan Cochabamba, Santa Cruz, Sucre ve Camiri'de örgütlenecektir. Bu dört kentin sorumluları, olanaklar elverdiğince, deneyimli olmalıdır. Bu kişiler, benzeri fakat daha basit bir örgüt oluşturacaklardır. Bir yandan ikmal ve ulaşım, , diğer yandan da maliye ve sempatizanlar tek bir yönetim altında toplanmalıdır; kent eylemleri için üçüncü bir şebeke oluşturulur, haberalma işlevini şef üstlenebilir. Ordunun denetimi altındaki bölgeler, sözkonusu kente yaklaştığı ölçüde, kent eylemi şebekesi orduya bağımlı kılınacak, sonunda, askeri komutanlığın emrinde, kent gerillasına dönüştürülecektir.
Bu kentlerden başlayarak, destek şebekesi yukarıda belirtilen biçimde yayılacaktır.
Bu gün eylem alanımızdan uzak olan kentlerdeki şebekenin gelişiminin önemi unutulmamalıdır, bu sayede halkın desteği kazanılıp gelecekteki eylemler hazırlanabilir. Oruro ve Potosi bizim için en değerli kentler arasındadır.
Sınır noktalan üzerinde özellikle durmalıyız. Villazon ile Tajira Arjantin'den, Santa Cruz ise Brezilya'dan ikmal sağlamamız için bağlantı merkezleridir. Huaqui ya da Peru sınırında diğer bir nokta, yine Şili sınırında bir geçiş noktası belirlemek bizim için önemlidir. (sayfa 210)
İkmal ağının örgütlenmesi için daha önce benzeri işlerde çalışmış güvenilir elemanlara ihtiyaç vardır:
Örneğin bir mağaza sahibi, ikmali örgütleyebilir ya da destek ağının bu kesiminde görev alabilir; nakliyat şirketlerinde çalışmış olanlarsa ulaşım alanında çalışmayı üstlenebilirler, vs,.
Başarıya ulaşılamazsa , aygıt sabırla, aceleye getirmeksizin, yerine oturtulmalı, ileri karakollar yeterli ölçüde güvence altına alınamazsa, bunları kaybetme ve diğerlerini tehlikeye atma riskine girilmemelidir.

Aşağıdaki imalathaneler ve ticarethaneler kurulabilir:

Bakkallar (Lapaz, Cochabamba, Santa-Cruz; ve Camiri'de).
Nakliyat şirketleri (La Paz-Santa-Crüz; Santa Cruz-Camiri; La Paz-Sucre; Sucre-Camiri).
Saraçlar (La Paz, Santa Cruz, Camiri, Cochabamba).
Konfeksiyon (Aynı yerlerde)
Tamirhaneler (La Paz, Santa Cruz).
Çiftlikler (Chapare-Caranavi).

İlk iki kuruluş ikmal malzemesinin dikkati çekmeden saklanmasını ve nakledilmesini sağlar. Bunlar arasında savaş malzemesi de gizlenir. Saraç ve konfeksiyon atölyeleri ihtiyacımız olan donanımı, hem satın alır, hem de üretebilir. Bu işler de kuşku uyandırmadan yapılır. Tamir atölyelerinde silahların bakımı yapılır. Topraklarsa ulaşım işleri ve köylüler arasında propaganda bakımından yararlıdır.
Kadrolarda ideolojik sağlamlığın önemini bir kez daha vurgulamak gereklidir. Bunlar devrimci hareketten, zorunlu olmayan hiçbir şeyi isteyemez, buna karşılık tüm zamanlarını, (sayfa 211) özgürlüklerini, gerekirse hayatlarını devrim için feda ederler. Ancak böylelikle Bolivya'nın kurtuluşu için düşündüğümüz cesurca tasarıların yaşama geçirilmesi için gerekli destek şebekesini kurabiliriz.




Komutan Che Guevara'nın Aldığı Mesajlar


No 32

Danton'dan oraya (Bolivya'ya) vardığını ve sizinle ilişki kurduğunu bildiren bir telgraf aldık. Reinaga ayın 1 Tinde glucantine dolu valizle yola çıkıyor. Ülkeye Santa Cruz'dan girecek, orada iki gün kalıp Dr. Coco ile bağlantı kuracak. Reinaga oradaki brezilyalılarca tanınıyor. Ariel.

10 Mart

No 34
Ramon,

20 Marttan beri uluslararası haber ajansları Monteagu-do'da gerilla birlikleriyle ordu arasındaki çarpışmaları bildiriyor. Bilanço olarak hükümetin ordusundan bir ölü, ve bir kü-balı, iki bolivyalı olmak üzere üç gerillacının tutsak edildiği, bazı modern silahlar va radyo aygıtlarının ele geçirildiği anlaşılıyor. Bu bölgeye doğru büyük güçler harekete geçmiş durumda. Son haberler köylü Rojas ile Lechin'in adlarını gerillacılar arasında sayıyor. Hatta son gelen haberlerde, Che'nin gerilla birliklerini yönettiğinden bile sözedilmekte. Bugüne kadar aldığımız bilgi bundan ibaret. Ariel.

23 Mart
(sayfa 212)

No 35
Ramon,

Oradaki (Bolivya'daki) olaylar büyük çapta uluslararası yankı uyandırdı. Basın ajansları gerilla savaşları, ordunun tutsak aldığı askerler, bunların gerillacılardan gördüğü iyi muamele ve serbest bırakılmaları konusunda haber yayma kampanyasına girişti. Varsayılan gerilla güçleri 400-500 kişi, bölgenin gerillacılarca iyi bilindiği belirtiliyor, gerilla güçleri arasında arjantinli, perulu, kübalı, bolivyalı, cinli ve avrupalıların bulunduğu bildiriliyor. Che'nin büyük bir olasılıkla bu orduya komuta ettiği söyenenler arasında. Toprak satın almasından dolayı Coco Peredo en önemli kişi olarak görülüyor. Gerillacılarla işbirliği yapanların tutuklandığı, kentteki kadınların gerillacılara destek olduğu da bildirilenler arasında. Tania adı geçiyor, takma ismi ve sahte kimlik belgesi taşıdığı belirtilmiş. Tanya'nın kaçtığı söyleniyor, belki de bir tutuklunun verdiği ifadedir aslında. İvan'ın sözü geçmiyor. Monjc ve Kolle'nin, Parti'nin gerillacılarla dayanışması konusunda bir bildirileri yayınlandı. Lechin burada, ona gerillanın stratejik boyutları ve senin tarafından yönetildiği açıklandı. Bunları coşkuyla karşıladı. Gerilla savaşı için birçok kişiyle bağlantı kuracak ve destek arayacak. Ülkeye 20 gün ya da bir ay içinde gizlice girecek ve orada kalacak. Yakında bağlantıların nasıl kurulacağı konusunda bilgi vereceğiz. Olanaklar elverdiğinde kişisel bağlantı yararlı olur. Uluslararası Vietnam'a destek komitesi örgütlemek amacıyla yapılacak çağrıya senin imzanı koymak için iznine gereksinimimiz var. Komite Bertrand Russel'ın girişimiyle kuruldu. Belge iyi ve radikal. Göndermek isterdik ama bu koşullarda olanaksız. Hemen yayınlanması gerekli. Pekçok önemli kişi tarafından onaylanacak. Bu örgüt, ilerde Latin Amerika hareketine destek sağlayabilir. Bolivya'daki gerilla hareketine geniş çapta uluslararası kamu desteği sağlamaya çalışıyoruz.
Felicita... (Kutlarız).

13.5.1967
(sayfa 213)


No 36
Ramon,

İvan buraya hasta olarak geldi. Oturma izninin bitmesinden, altı gün önce oradan yola çıkmış. Deşifre olmamış. Bu nedenle yine dönebilir. İyileşir iyileşmez geri dönmesi için olanak arayacağız. Rodolfo ile Pareja ideolojik sağlamlıklarını biraz yitirmekle birlikte iyi durumda sayılır, Rhea ise iyice zıvanadan çıktı.
Lozano mesaj gönderdi; onunla haberleşmemiz iyi gidiyor.
Lozano, Rodolfo ile bağlantı halinde. El Chino'dan aldığımız son telgraf Camiri'den gönderilmiş ve Sanchez'in eline geçmiş. Onun La Paz'a gelişini bildiriyor, yalnız, daha sonra kendisini gören olmamış. Debray'in serbest bırakılması için kampanya açacağız. Tania'nın ve El Pelado'nun tutuklulukları ve durumları konusunda bilgimiz yok. Kolle, Rodolfo'nun gerilla birliğine kabulünü ve olanaklar elverdiği ölçüde yardım istedi. Monje'nin durumu kötü, Parti yönetiminde kademesini indirecekler galiba. Gerilla mücadelesi uluslararası saygınlık ve devrimci hareketlerin desteğini kazanıyor. Hepinize selamlar. Biculo.


No 37
Ramon,

1) Puno'da gerilla çekirdeğinin hazırlanmasında ELN sorumlusu perulu Capac, El Chino ile bağlantı kuramadıklarından ve ondan haber alamadıklarından görüşümüzü öğrenmek için buraya geldi. Yönetimin bileşiminden sözetmeksizin ona Bolivya'daki gerilla mücadelesinin önemini anlattık ve stratejik içeriğini açıkladık. El Chino'ya, görüş birliğine varmak için gerillacılarla bağlantı kurmasını bildirdik. Sanchez destek görevlerinde yardımcı oluyor. Buraya 20 adam (sayfa 214) göndermek ve gerilla odağı oluşturma çalışmalarını sürdürmek için yollanan 25 000 doları almışlar. La Paz'da, Sanchez, El Chino'nun götürdüğünden geriye kalan 48 000 doları almış. Bunu Capac'tan öğrendik. Ona paraya dokunmamasını, El Chino ile gerilla örgütü arasındaki anlaşmayı beklemesini, Sanchez'i de şimdiki durumunda bırakmasını söyledik.
Gerilla odağı hazırlıkları çok yavaş ilerliyor:
Çiftlikte keşifte bulunan yalnızca beş adam var. Silahlar 12 av tüfeği ve Bolivya sınırından sağlanacak savaş malzemesinden oluşmakta. Bunlar bir Z-B-30, dört karabina ve 2 hafif makineli tüfek. Lima'da ELN üyelerinin çoğunluğu, propaganda ve örgütlenmeyle uğraşıyor. Eylem odağını örgütleme çalışmasının önemini onlara bildirdik.
2) Maspero, Debray'in durumunu öğrenmek ve savunmasıyla ilgilenmek için oraya gidiyor. Kolle ile bağlantı kurmayı deneyecek. Kendisine haber ulaştırmaya çalışacağız. İşi bitince hemen dönecek. Bilim ve edebiyat dünyasından saygın kişilerin desteğini alarak, uluslararası düzeyde, Debray'le dayanışma kampanyası başlattık.
3) Şili'den Telleria, Otero'ya yazarak, gerilla savaşının madenciler, fabrika işçileri ve öğrenciler arasında kazandığı saygınlığı anlattı.
1 Mayıs gösterilerinde gerilla mücadelesi alkışlandı. Halkın kurulu düzene düşmanlığı giderek artıyor.
4) Lechin, Şili'de sorunlarla karşılaşmamış, yetkililer kendisine iyi davranıyor.
5) Aldığımız, doğrulanmayan haberlere göre, Paz, eski albay Seoane ile birlikte, OSNR'nin askeri kesiminin desteğiyle, Guayaramerin'de Ruben Julio'nun yönettiği gerilla güçlerine karşı saldırıya geçmeyi planlıyor. Selamlar. Ariel.

13 Haziran
(sayfa 215)


No 38
Ramon,
4 Temmuz'da, Rodolfo'nun gönderdiği mesajı aldık. B.K.G (Bolivya Komünist Gençlik Örgütü) sekreterliğinden Fernandez Villa getirdi. İvan'ın dönüşünü beklediğini bildiriyor. Şifre anahtarlarını iyi bilen bir radyo operatörüne acele ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor. Gerilla örgütüyle işbirliği olanağından sözediliyor ve adada askeri durum hakkında bilgi
isteniyor. Örgüt Santa Cruz'da...... bölgelerinde ve Apollo'nun (?)[39] güney kesiminde çalışıyor.
30-40 kişiyle yeni bir cephe oluşturmanın gerekli olup olmadığını soruyor. Drehea'nın gerilla kampıyla bağlantısını kestiğinden devre dışı kaldığını belirtiyor. Yankee elçiliği çok işlek. B.K. P. 'nin adamlarını kendi saflarına çekmeye çabalıyorlar. Gonzalo'yu da Amerika Birleşik Devletleri'ne gezmeye göndermişler.
Parti, Şili sınırının sıkı denetim altında tutulduğunu bildiriyor. Jorge sayesinde Partiyle anlaşma kusursuz. POR'nin Gonzalez sektörüyle de olumlu görüşmeler sürüyor. Yazışmalarımız için iki adres göstermiş: Dr. Hugo Gollard F. Colon 555 ve Dr Jose Guzman, Casilla 2203, La Paz. Rodolfo'nun mesajı burada bitiyor. Rodolfo'ya gönderdiğimiz cevapta şöyle dedik:
Mesajını aldık. Mariano için yeni bir radyo planı gönderiyoruz. Orada, İvan'la buluştuğunuz yerlere artık gitmeyin, oturduğu yerin öğrenildiğinden kuşkulanıyoruz. Bu yüzden geri dönemeyecek. Uygun zamanda, başka bir arkadaş onun yerini alacak. Güvenilir bağlantı şebekelerini bize bildirmen gerekli Sözünü ettiğin bölgeleri iyice inceleyin. Yeni bir cephe açmak için koşullar elverişli değil. Buna karar verecek olan Ramon'la acele bağlantı kurmaya çalışın. Getirdiği adamlarla küçük eylem ve sabotaj hücreleri örgütleyip eylemleri aşamalı olarak (?) geliştirin (?). Diğer taraftan Ra-mon'un verdiği talimata uygun biçimde aygıtı oluşturun (sayfa 216)
Eylülde, şifre anahtarlarını iyi bilen bir radyo teknisyeni göndereceğiz. BKGÖ üyesi iken ELN'ye katılan bolivyalı burslu öğrenci Eustaquio Mena bu kişi. İstediğiniz bilgi ile kabul ettiğinizi belirten mesajınızı, eğitim görmek isteyen MNR üyelerinin listesini ve bunlarla ilgili bilgi gönderin. Rodolfo'ya gönderilen mesajın sonu. İvan'ın yerini alması için, üzerinde çalıştığımız bir kübalı savaşçıyı düşünüyoruz. Birinci sınıf belgelere sahip. Kasımda orada olacağını sanıyoruz.' İvan'a gelince, burada bulunuşu sırasında ortaya çıkan bazı belirtilerden dolayı onu oraya göndermeyi doğru bulmuyoruz.
İvan'ı Şili'ye göndermek için gerekli belgeleri hazırlıyoruz. Aralıkta belki oraya varacak. 23 kişilik bir grup hazırlıyoruz. Bunların hepsi, buradaki burslu öğrenciler. % 9O'ı BKGÖ saflarından, geri kalanlarsa Spartaküsçü ya da bağımsız. Hepsi de yürütülen mücadelenin bilincinde ve ELN'ye katılma isteğinde. İyi bir grup. SSCB ve Çekoslovakya'da bulunan burslu öğrencileri de ELN'nin rehberliğinde, mücadeleye kazandırmak için çalışıyoruz. Selam. "Ya vatan ya ölüm." Her zamanki gibi: "Zafere kadar."

A.


No 39
Ramon,
OLAS devrimci düşünceler için tam bir zafer oldu. Bolivya heyeti berbat. Gerillanın çıkarına ters düşen konumları savundular. Heyettekiler, BKP'nden Aldo Flores ve Ramiro Otero, PRİN'den Mario Carrasco ve FLİN'den Dr Ricardo Cano. Flores kendini ELN üyesi olarak tanıtmaya kalkıştı. Onu yalanlamak zorunda kaldık. İlişkilerimiz soğuk, tartışmak için Kolle'nin adamlarını göndermelerini istedik. Dr. Cana, diş hekimi Lozano'nun evinin arandığını, kendisinin kaçak olduğunu bildirdi. (sayfa 217)

--------

[1] Adı Pacho olarak da geçecek.
[2] Başka yerde Turna adıyla geçecek.
[3] Adı Loso ve Jorse diye de geçecek.
[4] Ricardo ve Chinchu olarak da geçecek.
[5] El Negro, Mario ve kısaca Monje diye de anılır. Onun gibi El Negro diye anılan Joaquin'in gerillacı grubu ile karıştırmamak gerekir.
[6] Adı Polo olarak da geçecek.
[7] Morogoro, Muganga yada Doktor diye de geçecek.
[8] Bolivya'nın doğu bölgesinden olanlara verilen ad.
[9] Yada Olo.
[10] Başka yerde El Rubio.
[11] İvan.
[12] Adı Vilo olarak da geçecek.
[13] Adı Pedro olarak da geçecek.
[14] El Pelao ve Carlos adlarıyla da geçecek.
[15] Bolivya halkının otobüse verdiği ad. Burada, araç ve gereci taşımak için gidip gelişler kastediliyor.
[16] Isırarak kurtçuğunu bırakan sinek.
[17] Yumuşak mısır unu ile yapılan ve fırında pişirilen ekmek.
[18] Macheteros: Yol açmakta yararlanılan bıçaklan kullananlar.
[19] Siklop: Efsanelerdeki tek gözlü dev.
[20] Orjinalinde okunaksız yerler.
[21] İnsanların yada hayvanların yaklaştığını görünce öten bir kuş.
[22] Tuzsuz,haşlanmış mısır.
[23] Kişisel özgürlükleri güven altına almak ve özellikle kişiyi keyfi tutuklamalardan korumak amacıyla ingilizler tarafından X. yüzyılda yapılan bir sözleşmedir. Bugün birçok dillerde yargıç huzuruna çıkarılmayı isteme hakkı anlamında kullanılan bir terim olmuştur.
[24] Geçimi sağlamaya yetecek kadar tarım yapılan toprak.
[25] Güney Amerika'nın (Brazilya-Arjantin) yerli halkı.
[26] Köylü anlamına gelen kübalı terimi.
[27] Pirinç, güneşte kurutulmuş et ve nişastayla hazırlanan Bolivya'nın doğu bölgelerine özgü bir çorba.
[28] "Herhangi bir şikayetim yok," anlamında kullanılıyor (çn).
[29] Ilıman iklimlerde de yetiştirilebilen Amerika'ya özgü zambakgillerden bir tür (çn).
[30] Köylü ayakkabısı.
[31] Orijinalinde de yazısız bırakılmıştır.
[32] Terkedilmiş yada geçici olarak kullanılan kulübe.
[33] Şekerli ekmek.
[34] Başka bir yerde Luis adıyla geçer.
[35] Bir tür ufak sivrisinek.
[36] Kuzey Afrika İnciri .(yabani incir-çn).
[37] Bir tür bambu ekilmiş tarla.
[38] Orjinalinde okunaksız.
[39] Soru işareti ve noktalar, şifrenin anlaşılamayan bölümleridir.
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:32   #2
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Gerilla Savaşı : Bir Yöntem

Gerilla savaşı, tarih boyunca, çeşitli koşullar altında ve farklı hedeflere varmak için pekçok kez uygulanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli halk kurtuluş savaşlarında, halkın öncülerinin düşmana karşı üstün askeri potansiyele sahip kural dışı silahlı mücadele yolunu seçtiği yerlerde kullanılmıştır. Feodal, sömürgeci ya da yeni sömürgeci sömürüye karşı mücadelede, iktidarı ele geçirmek söz konusu olduğundan, Asya, Afrika ve Amerika bu eylemlerin sahnesi olmuştur. Avrupa'da ise kendi ordularının ve müttefik düzenli orduların tamamlayıcısı olarak kullanılmıştır.
Amerika'da, çeşitli nedenlerle gerilla mücadelesine başvurulmuştur. Örnek olarak en yakın geçmişten gezici yankee birliklerine karşı Nikaragua Segovia'sında mücadele eden Cesar Augusto Sandino'nun girişimi gösterilebilir. Ve yenilerde Küba'daki devrimci savaş. O zamandan beri kıtanın ilerici partilerinin teorik tartışmalarında gerilla savaşının sorunları ortaya atılmakta ve uygulanma olanakları ile amaca uygunluğu, karşıt polemiklerin konusu olmaktadır.
İlerki notlarımız, gerilla savaşı ve doğru uygulanması hakkındaki görüşlerimizi ifade etmeye çalışacaktır.
Herşeyden önce, mücadelenin bu özel biçiminin hedefe ulaşmak için bir yöntem olduğu aydınlatılmalıdır. Her devrimci için zorunlu, şaşmaz olan bu hedef politik iktidarın ele geçirilmesidir.
Bunun için Amerika'nın çeşitli ülkelerindeki özgül koşulların analizinde, o hedefe erişmek için uygulanan mücadele yönteminin basit bir kategoriyle açıklanabileceği bir gerilla kavramı kullanılmalıdır.
Hemen şu soru ortaya çıkıyor: Tüm Amerika'da iktidarın ele geçirilmesi için gerilla savaşı yöntemi tek formül müdür? Ya da her ne olursa olsun egemen biçim mi olacaktır? Ya da mücadelede kullanılan tüm formüllerden yalnızca herhangi biri mi olacaktır? Ve son olarak şu soru: Kıtanın öteki somut durumlarında Küba örneği kullanışlı olacak mıdır? Polemik süresince, gerilla savaşı uygulamak isteyenler, kitle mücadelesini ihmal ediyorlar diye eleştirilmektedirler —sanki bunlar karşıt yöntemlermiş gibi. Bu görüş açısının içerdiği düşünceyi reddediyoruz; gerilla savaşı bir halk savaşıdır, bir kitle mücadelesidir. Halkın desteği olmadan savaşın bu türünü gerçekleştirmeyi istemek, kaçınılmaz bir felaketin başlangıcıdır. Gerillacılar, herhangi bir toprağın belirli bir yerine yerleşmiş, silahlı, mümkün olan tek stratejik hedefe, iktidarın ele geçirilmesine yönelik bir dizi askeri eylemi uygulamaya hazır, halkın savaşçı öncüleridir. Onlar, bölgenin ve söz konusu bütün arazinin köylü-işçi kitlesi tarafından desteklenir. Bu ön koşullar olmadan gerilla savaşından bahsedilemez.

"Küba Devrimi'nin deneylerinden Latin-Amerika kıtasındaki devrimci hareket için üç önemli ders çıkarılabilir:
1) Düzenli bir orduya karşı savaşta halkın güçleri galip gelebilirler;
2) Her zaman bir devrim için tüm koşulları olgunlaşıncaya kadar beklemek gerekmez, ayaklanmanın yönetimi bu tür koşulları kendisi yaratabilir;
3) Latin-Amerika kıtasının az gelişmiş ülkelerindeki silahlı mücadele, özellikle kırsal bölgelerde sürdürülmelidir.”

Bunlar, Amerika'daki devrimci mücadelenin gelişmesi için Küba'nın getirdiği öğretilerdir ve bunlar gerilla savaşının gelişmeye başladığı kıtamızın herhangi bir ülkesine uygulanabilir.
İkinci Havana Deklarasyonu şunu belirtiyor:

"Ülkelerimizdeki ekonominin belirgin çizgisi sanayinin geri bıraktırılmışlığı ve tarımın feodal niteliğidir. Bu yüzden, kentte çalışan işçilerin yaşama koşullarının güçlüğüne karşın, kırsal bölgeler halkı, daha da kötü baskı ve sömürü koşulları altında varoluş mücadelesi vermektedir. Nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bu halk kesimi, toplam nüfusun yüzde yetmişini aşar.
Genellikle en gelişmiş kentlerde yaşayan büyük toprak sahipleri gözönüne alınmazsa, bu büyük kitlenin geri kalanı yok denecek kadar az ücret karşılığında büyük tarım alanlarında gündelikçi olarak çalışmakla ya da ortaçağa yaraşır sömürü koşullarında toprağı işleyerek emeğini satmakla varoluşunu sürdürür. Bu durum Latin-Amerika'nın kırsal bölgelerinde yaşayan yoksul halkın büyük bir potansiyel devrimci güç oluşturmasına yol açar.
Sömürücü sınıfların iktidarını dayandırdığı biricik güç olan ordular, geleneksel savaşa uygun biçimde yapılanmış ve donatılmıştır. Bu silahlı güçler, harekat alanı olarak kendi arazilerini yeğleyen köylülerin düzensiz çarpışmalarıyla karşılaşınca kesinlikle etkisiz kaldıkları ortaya çıkar; düşen her devrim savaşçısına karşılık on asker kaybeder; görünmez ve yenilmez bir düşmanla dövüşürken saflarında moral bozukluğu hızla yayılır. Nerede olduğu bilinmeyen bu yenilmez düşman, ordudaki subayların harp akademisinde öğrendikleri, kentlerdeki işçi ve öğrencilere karşı baskı uygularken öylesine ustalıkla kullandıkları taktikleri, şamata ve tantanayı sergilemelerine fırsat vermez.
Küçük savaşçı çekirdeklerinin başlangıçtaki mücadelesine, sürekli yeni güçler katılır, kitle hareketleri patlak vermeye başlar, eski kurulu düzen yavaş yavaş yıpranıp yıkılır: Artık savaşın kaderini belirlemek, kentlerdeki kitlelerin ve işçi sınıfının elindedir.
Mücadelenin ta başından beri —düşmanlarının sayısından, gücünden ve kaynaklarından bağımsız olarak— bu ilk kadroları yenilmez kılan nedir? Bu halkın desteğidir ve kadrolar gittikçe daha yüksek derecede kitlelerin bu desteğinin hükmü altında olacaktır.
Bununla birlikte, köylülük, içinde tutulduğu bilgisizlik ve yaşadığı tecrit durumundan dolayı, devrimci aydınların ve işçi sınıfının devrimci ve politik yönetimini gereksinen bir sınıftır; bu, köylülüğün o olmaksızın kendiliğinden mücadeleye giremeyeceği ve zaferi ele geçiremeyeceği bir yönetimdir.
Latin-Amerika'nin bugünkü tarihi koşullarında ulusal burjuvazi, anti-feodal ve anti-emperyalist mücadeleyi yürütemez. Çıkarları yankee emperyalizmininkilerle çelişkili olsa da, sosyal devrim korkusuyla felce uğratılan ve sömürülen kitlelerin sesiyle korkutulmuş olan uluslarımızdaki bu sınıfın, yankee'lere karşı göğüs geremediğini deney göstermektedir.”

Amerika'nın devrimci programının en önemli noktasını oluşturan bu açıklamaların etki alanı diğer yandan İkinci Havana Deklarasyonuyla şöyle tamamlanmaktadır:

"Her ülkenin öznel koşulları, yani bilinci, örgütlenmesi, yönetimi, devrimi, gelişme derecesine göre hızlandırır ya da geciktirir.
Fakat er ya da geç her tarihi dönemde, nesnel koşullar olgunlaştığında, bilinç kazanılır, örgüt oluşturulur, yönetim mükemmelleşir ve devrim gerçekleşir.
Bunun barışçı yoldan mı olacağı, yoksa çok sancılı bir doğumla mı dünyaya geleceği devrimcilere bağlı değildir; bu, yeni toplumun oluşmasına karşı direnen eski toplumun gerici güçlerine bağlıdır; yeni toplum ki, çelişkilerden doğar ve eski toplum bağrında taşır. Devrim, tarihte bir ebe rolü oynar. O, zorunlu olmadıkça şiddet önlemlerine başvurmaz, ama doğumun imdadına yetişmenin zorunlu olduğu her seferinde bu önlemleri duraksamaksızın uygular. Bir doğumdur ki, köleleştirilmiş ve sömürülmüş kitlelere daha iyi bir yaşamın umudunu getirir.
Latin-Amerika'nın birçok ülkesinde, bugün devrim kaçınılmazdır. Bu gerçek, herhangi bir kişinin iradesi tarafından belirlenmez. Bu, Amerikan insanının içinde yaşadığı korkunç sömürü koşullarıyla, kitlelerin devrimci bilincinin gelişmesiyle, emperyalizmin dünya çapındaki bunalımıyla boyunduruk altına alınmış halkların evrensel mücadele hareketiyle belirlenir.”(*) İkinci Havana Deklarasyonu

Amerika'daki gerilla sorununun tüm analizinde bu ilkelerden yola çıkacağız.
Bir hedefe ulaşmak için, bir mücadele yönteminin sözkonusu olduğunu saptıyoruz. İlkin hedefi incelemeliyiz ve burada, Amerika'da, silahlı mücadeleden başka bir yöntemle iktidarı ele geçirmenin mümkün olup olmadığını görmeliyiz.
Barışçı mücadele kitle hareketleri yoluyla olabilir ve —özel bunalım durumlarında— halk güçlerinin iktidarı alacakları ve proletaryanın diktatörlüğünü kuracakları yumuşamaya hükümetleri zorlayabilir. Teoride doğru! Bunu Amerikan panaromasının yardımıyla araştırdığımızda ilerdeki mantıki sonuçlara varmalıyız! Birçok ülkede iktidar bunalımı ve bazı öznel koşullar da olsa, bu kıtada genellikle, kitleleri, burjuva ve toprak sahipleri hükümetlerine karşı şiddet eylemlerine sürükleyen nesnel koşullar vardır. Tüm koşulların var olduğu ülkelerde iktidarı ele geçirmek için harekete geçmemek, elbette ki doğrudan doğruya suç olurdu. Tüm koşulların varolmadığı ülkelerde ise çeşitli seçeneklerin ortaya çıkması ve her sözkonusu ülkeye uygulanabilir bir karara teorik tartışmalardan varılması olağandır. Tarihin razı gelmediği tek şey, proletarya politikası teorisyen ve uygulayıcılarının hesaplarındaki yanılmalardır. Hiç kimse bir öncü parti ünvanına, resmi bir üniversite diplomasına olduğu gibi talip olamaz. Öncü parti olmak, iktidar mücadelesinde işçi sınıfının başında olmak, işçi sınıfını iktidarı ele geçirmeye götürmeyi ve bunun için de en kısa yolu bulmayı bilmek demektir. Bu, devrimci partilerimizin görevidir ve hesapta yanılma olmaması için analiz derin araştırıcı ve esaslı olmalıdır.
Bugün Amerika'da oligarşik diktayla halkın baskısı arasında bir kararsız denge durumu gözlenmektedir. Biz, "oligarşi” kelimesini, feodal yapıların az ya da çok baskınlık durumuna rağmen, her bir ülkenin burjuvazi ve toprak sahipleri sınıfları arasındaki gerici ittifakın tanımlanması için kullanıyoruz. Bu diktalar, bütün kısıtlamasız sınıf egemenliği dönemi süresince, işlerinin kolaylaştırılması için kendi kendilerine verdikleri belirli bir yasallık çerçevesi içinde vardırlar -ama biz halkın öneminin son derece büyük olduğu bir aşamayı yaşamaktayız; halk, burjuva yasallığının kapılarına dayanmıştır ve bu yasallık, kitlelerin zorlamasını durdurmak için kendi yaratıcıları tarafından çiğnenmek zorundadır. Hiç şüphesiz, her zorba yasanın utanmazca çiğnenmesi, üstelik bunun onayı için sonradan yasa çıkarılması, halk güçlerini daha büyük bir gerilime itmektedir. Bu yüzden, oligarşik dikta, cephesel bir çatışma olmadan, anayasa gerçekliğini değiştirmek ve proletaryayı daha da boğmak için eski yasa hükümlerinden yararlanmaya çalışmaktadır. Bununla birlikte, işte burada çelişki ortaya çıkmaktadır. Halk artık diktanın eski ve yeni baskı önlemlerine giderek daha az katlanmakta ve onları yıkmaya çalışmaktadır. Biz hiçbir zaman burjuva devletin otoriter ve baskıcı sınıf karakterini unutmamalıyız. Lenin ondan şöyle sözeder:

"Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve ifadesidir. Devlet, sınıf çelişkileri nesnel olarak nerede, ne zaman ve hangi ölçüde uzlaştırılamıyorsa orada, o zaman, o ölçüde ortaya çıkar. Öte yöndan devletin var olması sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını kanıtlar.”

Demek oluyor ki, sömürücü sınıf diktası yerine mazur gösterici tarzda kullanıldığında "demokrasi” kelimesinin, kavramının derinliğini kaybetmesine ve yalnızca, vatandaşın belirli, daha büyük ya da daha küçük özgürlükleri anlamına gelmesine izin vermemeliyiz. Kendi kendine devrimci iktidar sorusunu yöneltmeden sadece belirli bir burjuva yasallığının eski haline getirilmesi için mücadele etmek belirli, egemen sınıfların daha önceden kurmuş oldukları diktatörce bir düzenin geri gelmesi için mücadele etmek demektir. Bu, ne olursa olsun, mahkuma ucunda daha az ağır bir gülle olan bir pranganın vurulması için savaşmak demektir.
Bu tür anlaşmazlık koşullarında oligarşi, kendi anlaşmalarını, kendi sahte demokrasisini bozmakta ve bu arada baskı amacıyla kurulmuş üst yapının yöntemlerinden yararlanmaya çalışsa da, halka saldırmaktadır. Bunda yeniden Lenin'in sorusu ortaya çıkmaktadır: "Ne Yapmalı?” Cevaplıyoruz: Şiddet, sömürücülerin ayrıcalığı değildir, sömürülenler de, onu uygulayabilirler ve dahası, uygun anda kullanmalıdırlar. Marti diyor ki:

"Suçlu olan, bir ülkede kaçınılabilir bir savaşı hazırlayandır ve kaçınılmaz bir savaşı hazırlamayı ihmal edendir.”

Lenin kendi payına şöyle diyor:

"Sosyal-demokrasi savaşa hiçbir zaman duygusal bir görüş açısından bakmamıştır ve bakamaz. O, kesin olarak savaşı, insanlar arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılmasının zalim bir aracı olarak lanetler, ancak, savaşın, toplumlar sınıflara bölündüğü sürece, insanın insan tarafından sömürülmesi varolduğu sürece, kaçınılmaz olduğunu bilir. Bu sömürüye son vermek için, her zaman ve her yerde kendi sömürücü, egemen ve baskıcı sınıflarının başvurdukları savaştan vazgeçilemez.”


Lenin bunu 1905'de söyledi; daha sonraları "Proleter Devrimin Askeri Programı”nda sınıf mücadelesinin yapısı üzerine derin bir analiz yaptığında şunu saptıyordu:

"Sınıf savaşını kabul eden kişi, sınıflı toplumda sınıf mücadelesinin doğal ve belli koşullar altında kaçınılmaz bir ilerleme, gelişme ve keskinleşme gösterdiği iç savaşları da kabul etmekten kendini alamaz. Bütün büyük devrimler bunu onaylar. İç savaşları inkar etmek ya da unutmak, en büyük oportünizme düşmek ve sosyalist devrimden vazgeçmek anlamına gelir.”

Bu demektir ki, yeni toplumların ebesi olan şiddetten korkmamalıyız; yalnız şiddete, halk önderlerinin en uygun koşulları buldukları anda başvurmalıdır...
Bu koşullar hangileridir? Bunlar, birbirlerini tamamlayan ve kendileri tarafından mücadele sürecinde yavaş yavaş derinleşen iki etkene öznel olarak bağlıdırlar: bir değişimin zorunluluğunun bilinci ve bu devrimci değişim olanağının gerçekliği, bunlar, —hemen hemen tüm Amerika'da mücadelenin gelişmesi için fazlasıyla uygun olan objektif koşullar— o amaca erişmek için gösterilen iradenin sağlamlığı ve dünyadaki yeni güçler dengesi ile birlikte hareketin türünü belirlemektedir.
Sosyalist ülkeler ne kadar uzak da olsalar, mücadele eden halklara yaptıkları olumlu etkiler daima hissedilir olacak ve onların eğitici örnekleri bunlara daha büyük güç verecektir. Bu yılın (1963) 26 Temmuz'unda, Fidel Castro şöyle diyor:

"Ve devrimcilerin görevi, herşeyden önce, şimdi, dünyadaki güçler dengesinde meydana gelmiş olan değişiklikleri farkedebilmek, duyabilmek ve bu değişikliğin hakların mücadelesini kolaylaştırdığını kavrayabilmektir. Devrimcilerin, Latin-Amerikalı devrimcilerin görevi, güçler dengesindeki değişikliğin Latin-Amerika'da sosyal devrim mucizesini doğurmasını beklemek değildir, tersine, bu değişikliğin devrimci hareket için güçler dengesinde sunduğu tüm avantajların doğru olarak kullanılmasıdır ve devrimlerin yapılmasıdır.”

"Belirli özel durumlarda politik iktidarın ele geçirilmesine ulaşmak için devrimci savaşı uygun bir araç olarak kabul ediyoruz; ama bizi zafere götürecek Fidel Castro'ları, büyük önderleri nereden bulalım?” diyen kişiler vardır. Fidel Castro, her beşeri varlık gibi, tarihin bir ürünüdür. Amerika'daki ayaklan hareketlerini yönetecek askeri ve politik önderler —mümkünsü tek kişide bir araya gelmiş olanlar— savaş sanatını, savaş yönetiminin kendisiyle öğrenerek elde edeceklerdir. İnsanın yalnızca okul kitaplarından öğrenebileceği bir sanat ve meslek yoktur. Mücadele bu durumda en büyük ustadır.
Doğaldır ki, görev ne basit olacaktır, ne de tüm sürecinde ağır tehditlerden uzak. Silahlı mücadelenin gelişmesinde, devrimin geleceği için çok büyük tehlike taşıyan iki an vardır. Bunlardan ilki hazırlık aşamasında meydana gelir ve çözümlenme biçimi, halk güçlerinin berrak hedef bilincinin, mücadele ve kararlılığının bir ölçüsünü gösterir. Burjuva devlet, halkın sahip olduklarının üstüne yürüdüğünde, bu üstünlük anında, saldıran düşmana karşı bir savunma eylemi başlamalıdır. Nesnel ve öznel asgari koşullar gelişmişse, savunma, silahlı bir savunma olmalıdır, ancak bu biçimde ki halk güçleri düşman darbelerinin yalnızca karşılayıcıları olmasınlar; silahlı savunma sahnesinin, peşine düşülenlerin son bir sığınağına dönüşmesine de izin verilmemelidir. Belirli bir durumda halkın savunma hareketi olan gerilla savaşı, düşmana saldırı yeteneğini kendi içinde saklamaktadır ve sürekli geliştirmelidir. Bu yetenektir ki, gerilla savaşının niteliğini halk güçlerinin itici gücü olarak yavaş yavaş zamanla belirler. Bu demektir ki, gerilla savaşı pasif bir kendini savunma değildir, saldırıyla savunmadır ve böyle olduğu kabul edildiği an, politik iktidarın ele geçirilmesi gerilla savaşının son hedefidir.
Bu ilk an anlamlıdır. Toplumsal süreçlerde şiddetle şiddetsizlik arasındaki fark karşılıklı atışların sayısıyla ölçülemez; o, akıp giden somut durumlarla ilişkilidir. Ve kendi göreli zayıflığının bilincindeki halk güçlerinin, durumun geriye gitmemesi amacıyla düşmanı, gerekli adımları atmaya zorlaması gereken anı tespit etmeyi bilmek zorunludur. Oligarşik dikta-halkın baskısı dengesi bozulmalıdır. Dikta, düzenli olarak, önemli bir şiddet uygulaması olmadan paçayı kurtarmayı dener. Onu, kendisini maskesiz, yani gerici sınıfların baskıcı diktası olarak gerçek kalıbı içinde göstermeye zorlayarak, kimliğinin ortaya çıkmasın yardım edilir, bu da mücadeleyi artık geriye dönüşün olmayacağı son hadde kadar keskinleştirecektir. Diktayı kartlarını açmaya ya vazgeçmeye ya da kavganın bedelini ödemeye- zorlayacak halk güçlerinin işlevlerini yerine getirmesi gibi geniş ölçüde silahlı bir eylemin güvenilir başlangıcı buna bağlıdır.
İkinci tehlike anının hakkından gelmek halk güçlerinin büyüyen gelişiminin kudretine bağlıdır. Marks, her zaman şunu önerirdi: "Devrimci süreç bir kez işlemeye başlamışsa, proletarya aralıksız darbe indirmelidir.” Sürekli derinleşmeyen bir devrim, geri giden bir devrimdir. Mücadele edenler yorgun, güvenlerini yitirmeye başlarlar ve sonra burjuvazinin bize önceden o kadar sık talim ettirdiği manevralardan herhangi biri tasarlanan etkiyi meydana getirebilir. Bu, seçimler sırasında devrik diktatörden daha melek yüzlü ve daha tatlı sesli bir baya iktidarın devri ile, ya da genellikle ordu tarafından yürütülen ve bu arada dolaylı veya dolaysız ilerici güçleri destek olarak kullanan gericilerin bir hükümet darbesiyle de olabilir. Daha başka manevralar düşünülebilir, fakat taktik hileleri araştırmak amacımız değildir.
Dikkati aslında yukarıda sözü edilen askeri cunta manevrasına yöneltiyoruz. Askerler gerçek demokrasi için ne yapabilirler? Gerici sınıfların ve emperyalist tekellerin yalnızca egemenlik araçları olduklarına ve sahip oldukları silahlar oranında değerli bir tabaka olarak sadece çıkarlarının korunması için gayret gösterdiklerine göre, onlardan hangi sadakat istenebilir?
Askerler, baskıcılar için zor durumlarda fesat çıkarıyor ve fiilen yenilmiş bir diktatörü deviriyorlarsa, askerlerin, bunu, diktatörün onların sınıf çıkarlarını, şiddetin son kertesine sarılmadan —bu da bugünkü koşullar altında oligarşinin çıkarlarına genellikle uygun değildir— koruyamadığı için yaptıkları kabul edilmelidir.
Bu düşünce asla, askerlerin, etkin oldukları toplumsal çevreden koparılmış, tek tük mücadele edenler olarak yararlı kılınmasının reddi anlamına gelmemektedir. Ve bu yararlı kılma, onların bir tabakanın temsilcileri olarak değil de, mücadele edenleri olarak bağlı olacakları devrimci yönetim çerçevesinde olacaktır.
Artık çok geride kalan zamanlarda Engels, "Fransa'da İç Savaş”ın üçüncü baskısına önsözde şöyle yazıyor:

"(Devrimden sonra) işçiler henüz silahlı idiler; öyleyse iktidarda bulunan burjuvalar için, işçilerin silahsızlandırılması birinci görevdi. Bundan ötürü, işçilerin kanı pahasına kazanılmış her devrimden sonra, işçilerin yenilgisi ile sonuçlanan yeni bir mücadele patlak verir.” (Fransa'da İç Savaş, Seçme Yapıtlar, cilt: II, s: 215)

Herhangi bir türden biçimsel bir değişime varılan ve stratejik olarak bir geri adımın izlediği, sürüp giden bu mücadeleler oyunu kapitalist dünyada yıllarca tekrarlandı.
Dahası, proletaryanın bu biçimde sürekli aldatılması, periyodik olarak yükselmelerle dolu bir asırdan fazla bir süreyi artık geride bırakmıştır.
İlerici partilerin liderleri burjuva yasallığının belli görüşlerinden yararlanarak, bir süre devrimci eylem için daha elverişli koşulları koruma hevesine kapılarak, kavramları karmakarışık bir hale getirirler —eylem sürecinde çok sık rastlanan bir görüntü— ve kesin stratejik hedef olan iktidarın ele geçirilmesini unuturlarsa, bu da tehlikeli olur.
Marksist-Leninist yol gösterici partiler, ani karışıklıkları çözümleyebilir ve kitleleri temel çelişkilerin çözümü için doğru yola çekerek çok yüksek bir derecede seferber edebilirlerse, kısaca incelediğimiz devrimin bu iki zor anı ortadan kaldırılabilir.
Taktik konusu uzun uzun tartışılabilir. Her zaman gerilla eyleminden mi yararlanılmalıdır, yoksa mücadelenin ekseni olarak öteki eylemler de kullanılabilir mi? Bize kalırsa, üç temel nedenden dolayı Latin-Amerika'da gerilla savaşından başka taktik kullanılmasına karşıyız:
Birincisi: Düşmanın iktidarda kalmak için mücadele edeceği varsayıldığına göre, baskı ordusunun yokedilmesi gerektiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu silahlı gücü yoketmek için karşısına bir halk ordusu çıkarılmalıdır. Bu halk ordusu kendiliğinden meydana gelmez, düşmandan ele geçirdiği malzemeyle silahlanmalıdır. Bu zor bir mücadeledir. Halk güçleri ve şefleri, bu mücadelede sürekli olarak kendilerinden daha büyük güçlerin saldırısına uğrar, kendilerini savunma ve uygun biçimde manevra yapma olanağından yoksundurlar. Tersine, gerilla çekirdeği, savaşmaya elverişli arazide devrimci komutanlığın güvenliğini ve devamlılığını sağlar, halk ordusunun genel kurmayı tarafından yönetilen kentlerdeki güçler son derece önemli eylemler gerçekleştirebilirler.
Kentlerdeki grupların yokedilmesi bile, devrimin ruhunu ve yönetimini öldürmeyecek, yönetim kırsal bölgelerdeki kalesinden kitlelerin devrimci eğilimini körüklemeyi ve başka savaşlar için yeni güçler örgütlemeyi sürdürecektir.
Bunun dışında bu bölgede, tüm geçiş döneminde sınıf diktatörlüğünü etkin bir biçimde yönlendirecek olan geleceğin devlet aygıtının yaratılması görevi başlar. Mücadele ne kadar uzun sürerse, yönetim sorunları o kadar büyük ve karmaşık olacak ve bunların çözümü, kadroları, gelecek bir dönemde iktidarı sağlamlaştırma ve ekonomiyi geliştirme gibi zorlu bir görev için hazırlanacaktır.
İkincisi, Latin-Amerika köylülüğünün genel durumu ve yerli ve yabancı sömürücüler arasında sosyal bir ittifak durumu çerçevesinde, feodal yapılara karşı mücadelenin giderek daha patlayıcı hale gelme özelliği.
İkinci Havana Deklarasyonuna geri dönelim:

"Amerika halkları geçen yüzyılın başlarında kendilerini İspanyol sömürge egemenliğinden kurtardılar, ama sömürüden kurtaramadılar. Feodal büyük arazi sahipleri İspanyol valilerinin yetkilerini üzerlerine aldılar, yerliler acı dolu köleliklerinde kalakaldılar. Latin-Amerika insanı yine bu ya da başka biçimde bir köle olarak kalmıştır ve hakların en küçük umutları bile oligarşilerin iktidarı ve yabancı sermayenin boyunduruğu altında ezilmektedir. Şimdiye kadarki Amerika gerçeği budur, şu ya da bu nüansla, şu ya da bu değişiklikle. Bugün Amerika, İspanyol sömürge emperyalizminden olduğundan çok daha kötü, çok daha güçlü ve çok daha acımasız bir emperyalizme bağımlıdır.
Latin-Amerika devriminin önüne geçilmez nesnel ve tarihi gerçeği karşısında Yankee emperyalizminin tutumu nedir? Latin-Amerika haklarına karşı sömürge savaşının yönetimine hazırlık; Latin-Amerika haklarının mücadelesini ateşle ve kılıçla bozguna uğratmak için askeri aygıtın, politik bahanelerin ve gerici oligarşilerin temsilcileriyle anlaşmalar biçiminde görünüşte yasal vesilelerin yaratılması.”

Bu objektif durum, bize, köylülerimizin içinde bir işe yaramadan uyuklayan gücü ve onları Amerika'nın kurtuluşu için verimli kılma zorunluluğunu göstermektedir.
Üçüncüsü: Mücadele kıtasal niteliktedir. Latin-Amerika'nın kurtuluşunun bu yeni aşaması, belirli bir toprak parçası üzerinde iktidar için mücadele eden iki yerel gücün çarpışması olarak düşünülebilir mi? Elbette ki, hayır! Tüm halk güçleri ve tüm baskı güçleri arasındaki mücadele bir ölüm kalım savaşı olacaktır.
Yankee'ler çıkarları gereği dayanışma için ve Latin-Amerika'daki savaş belirleyici olduğundan müdahale edeceklerdir. Bu müdahalede tüm güçlerini kullanacak, elleri altında bulunan tüm yokedici silahlarla halk güçlerini cezalandıracaklardır. Devrimci iktidarların güçlenmesine fırsat vermeyecek, bunlardan biri başarıya ulaşırsa yeniden saldırıya geçecek, bu yeni iktidarı tanımayacak, devrimci güçleri bölmeyi deneyecek, her türden sabotajcıyı devreye sokacak, genç devleti kendi ekonomisi içinde boğmaya çalışacak, öteki gerici devletleri bunlara karşı kışkırtacak, kısacası onu yok etmek için ne gerekliyse hepsini yapacaktır.
Bu koşullar altında, Latin-Amerika'da tek bir ülkede zafere ulaşmanın güç olduğuna inanıyoruz. Baskı güçlerinin birleşmesine, halk güçlerinin birleşmesiyle karşılık verilmesi zorunludur.
Baskının dayanılmaz olduğu tüm ülkelerde, isyan bayrağı dalgalandırılmalıdır. Bu bayrak, tarihin zorunlu kıldığı biçimde, kıtasal bir anlam kazanacaktır. Fidel'in dediği gibi, And Sıradağları, Latin-Amerika'nın Sierra Maestra'sı olmaya adaydır ve kıtanın uçsuz bucaksız topraklarının tümünün kaderi, emperyalist güce karşı verilecek ölüm kalım mücadelesinde savaş alanına dünüşmektedir.
Mücadelenin ne zaman bu kıtasal boyutlara ulaşacağını ve ne kadar süreceğini şimdiden söyleyemeyiz; fakat, tarihi, ekonomik, politik koşulların doğurduğu bu çatışmanın yaklaştığını, asla doğru yoldan şaşmayacağını daha bugünden haber verebiliriz. Koşullar gerektirdiğinde, öteki ülkelerdeki durumdan bağımsız olarak mücadeleye başlamak, her ülkedeki devrimci gücün görevidir. Mücadelenin gelişimi yavaş yavaş tüm stratejiyi belirleyecektir.
Kıtasal nitelik öndeyişi, her iki yandaki güçlerin tahlilinden ortaya çıkmaktadır, ama bu, bağımsız hareketi asla dışında bırakmaz. Mücadelenin bir ülkenin bir noktasında başlaması, onun, tüm topraklardaki mücadeleyi geliştirmesini nasıl belirliyorsa, devrimci savaşın kızışması da komşu ülkelerde yeni koşulların gelişmesine yardımcı olur.
Devrimlerin gelişmesi normal olarak ters orantılı med-cezir biçiminde olmuştur. Devrimci med olayının karşıtı karşı-devrimci cezir olayıdır ve tersine devrimci düşüş anlarında karşı-devrimci bir kabarma vardır. Bu anlarda halk güçlerinin durumu tekrar güçleşecektir ve onlar en az gerilemeye uğramak için en iyi savunma araçlarına sarılmaktadırlar. Düşman fevkalade kuvvetlidir, kıtasaldır. Bu yüzden, sınırlı etki alanı olan kararlara varmak için yerel burjuvazilerin göreli zayıflığı temel alınmamalıdır.
Bu oligarşilerin silahlı halkla olası ittifakı daha az düşünülebilir. Küba Devrimi alarm zilini çaldı. Güçlerin kutuplaşması tam olacaktır: bir tarafta sömürenler, ötekinde sömürülenler. Küçük burjuva kitlesi çıkarlarına ya da politik becerisine göre ona hitabeden şu yada bu partiye eğilim gösterecektir. Tarafsız kalmak bir istisna oluşturacaktır. Devrimci savaşın böyle bir görünümü olacaktır.
Bir gerilla ocağının nasıl oluşabileceğini görelim.
Nispeten küçük çekirdek gruplar, ister bir karşı saldırıya izin vermek amacıyla, ister büyük saldırıdan esnekçe kaçınmak ve orada etkin olmak amacıyla olsun, gerilla savaşı için elverişli mevziler seçerler. Aşağıdaki noktalar açıkça ortaya çıkarılmalıdır: ilk anda gerilla birliklerinin göreli zayıflığı, işlerini, kırsal alanda yerleşmekle, halkla ilişkiler kurarak ve ilerde destek noktaları olabilecek yerleri tahkim ederek çevreyi tanımakla sınırlandıracak kadar büyüktür. Burada adı geçen ön koşullar altında gelişimine başlayan bir gerilla birliğinin hayatta kalabilmesi için üç şart vardır: sürekli hareketlilik, sürekli uyanıklılık, sürekli kuşku. Askeri taktiğin bu üç unsurunun doğru uygulanması olmaksızın gerilla birliği zor hayatta kalır. Şu hatırlatılmalıdır ki, bu anlarda, gerilla savaşçısı, çizilmiş hedefin büyüklüğü ve onun gerçekleşmesi için yapılması gerekecek fedakârlıkların çokluğu ölçüsünde yiğitlik kazanacaktır.
Bu fedakârlıklar günlük çatışmalar, düşmanla adam adama çarpışmalar olmayacaktır. Bunlar çok daha ince ve gerillalar için ruhen ve bedenen çok zor dayanılacak biçimler olacaktır.
Belki düşman orduları tarafından çok kötü bozgunlara uğratılacaklardır. Kimi zaman gruplara bölünecekler, tutuklanırlarsa işkence göreceklerdir. Etkinlik için seçilmiş bölgelerde kuduz hayvanlar gibi izlenecekler, düşmanın peşinde olması huzursuzluğu onları sürekli kovalayacak, ileri sürülen nedenlerin ortadan kalkması ile baskı birliklerinden kurtulmak için, korkutulmuş köylülerin bile onları belli durumlarda teslim edeceklerine dair herkese ve her şeye şüpheyle bakacaklardır.
Ölümün bin kez mevcut bir kavram ve zaferin yalnızca bir devrimcinin hayal edebileceği rüya olduğu anlarda ölümden ya da zaferden başka bir alternatif olmamacasına.
İşte gerilla savaşının kahramanlığı budur, bu yüzden yürüyüşe geçmenin de mücadelenin bir biçimi olduğu, belirli bir anda bir çatışmanın yolundan çekilmenin, mücadelenin bir biçiminden başka birşey olmadığı söylenir. Hedef saptama, ya düşmandan daha büyük birlikler toplayabilmek, ya da kırsal alanlardan yararlanarak avantajlar sağlamak suretiyle güçler dengesini tersine çevirerek, düşmanın genel üstünlüğünün karşısında seçilmiş bir noktada göreli bir üstünlüğe erişmek için taktik bir formül bulmayla olur. Bu koşullar altında taktik zafer kesindir; göreli üstünlük açık seçik değilse harekete geçmemek daha iyidir. Zafere götürmeyen hiç bir çatışmaya girilmemelidir, buna karşılık çatışmanın nasıl ve ne zaman olacağı seçilebilir.
Bir unsuru olduğu büyük politik-askeri eylem çerçevesinde gerilla savaşı, yavaş yavaş kök salacak ve sağlam bir temele oturacak; bundan sonra gerilla ordusunun gelişmesi için temel bir unsur olan üsler oluşacaktır. Bu üsler, düşman ordusunun ancak yüksek kayıplar pahasına girebileceği noktalardır; devrimin kale burçları, gerillaların daima daha ileri ve daha yürekli akınları için barınak ve atlama tahtasıdırlar.
Taktik ve politik güçlükler aynı zamanda aşıldığında bu ana erişilecektir. Gerillalar, halkın öncüsü olarak hiç bir zaman işlevlerini, cisimlendirdikleri görevi unutmamalı ve bu yüzden, kitlelerin tam desteğine dayanan devrimci iktidarın kurulması için gerekli politik ön koşulları yaratmalıdırlar.
Köylülüğün büyük istekleri, koşulların elverdiği ölçüde ve biçimde, tüm halkın birbirine bağlı ve kararlı bir topluluk oluşturacağı biçimde karşılanmalıdır.
İlk anların askeri durumu zorlu olacaksa, politik durum da daha az çetin olmayacaktır, ve bir tek askeri hata gerilla savaşını tasfiye edebilirse, politik bir hata da bunun gelişimini uzun dönemler süresince engelleyebilir.
Mücadele politik-askeridir, böyle gelişmeli ve bundan ötürü böyle anlaşılmalıdır.
Gerilla savaşı, gelişme sürecinde, eylem yarı çapının, boyutları için daha az gerillanın gerekli olduğu bir bölge üzerine geldiği ve gerilla savaşçılarının bu bölgede aşırı yoğun oldukları bir noktaya varır. Bundan sonra liderlerden birinin, sağlam bir gerillanın, başka bir bölgeye gittiği ve gerilla savaşının gelişim dizisini tekrarladığı, tabii ki merkezi başkumandanlık emrinde olan, arı kovanındakine benzeyen olay başlar.
İste burada, bir halk ordusu yaratılmadan zaferin umut edilemeyeceğine işaret etmek yararlıdır: gerilla güçleri belirli bir genişliğe kadar yayılabilirler, kentlerdeki ve düşmanın geçebileceği öteki bölgelerdeki halk güçleri, düşmana zarar verebilirler —fakat gericiliğin askeri potansiyeli buna rağmen aynen kalabilir. Nihai sonucun düşmanın yokedilmesi olması gerektiği daima gözönünde tutulmalıdır. Bu amaçla yaratılan bütün bu yeni bölgeler, artı, düşman hatları gerisinde gedikler oluşturmakta olan bölgeler, artı, en önemli şehirlerde harekât yapan güçler devrimci başkumandanlığa bağlı olmalıdırlar. Bir ordunun üstünlüğünü gösteren kusursuz hiyerarşik kumanda yapısının olması istenmeyebilecek ama stratejik bir kumanda yapısı istenecektir.
Gerilla birlikleri belirli bir hareket özgürlüğü içersinde, en emin ve en kuvvetli bölgelerden herhangi birinde yerleşmiş olan merkezi genel karargâhın tüm stratejik talimatlarını yerine getirmeli ve gerektiği anda güçlerin birleşmesi için koşulların hazır olmasını sağlamalıdırlar.
Gerilla savaşı ya da kurtuluş savaşının kural olarak üç aşaması vardır: birincisi, kaçmakta olan küçük silahlı gücün düşmana darbe indirdiği stratejik savunma aşaması; silahlı güç, küçük bir çevrede pasif bir savunma yapmak için sinmez, tersine, savunması, yerine getirebileceği sınırlı saldırılardan oluşur. Bundan sonra düşmanın ve gerillanın eylem olanaklarının istikrarlı olduğu denge noktasına ve nihayet büyük kentlerin işgaline, büyük kesin çarpışmalara, düşmanın tamamen yokedilmesine götürecek olan baskı ordusunun çevrilmesi son aşamasına varılır. Her iki gücün birbirlerini karşılıklı ciddiye aldıkları denge noktasına erişildikten sonra gerilla savaşı, bundan sonraki gelişimi sürecinde yeni özellikler kazanır. Manevra kavramı kabul edilmeye başlar: istihkamlara hücum eden büyük kıtalar, kıtaların kaydırılmasıyla hareket savaşı ve göreli vurma gücü olan saldırı araçları. Fakat düşmanın buna rağmen elinde tuttuğu direnme ve karşı saldırı kapasitesinden dolayı manevra savaşı gerilla güçlerinin yerini tutmaz; takviye edilmiş gerilla silahlı güçlerinden kolordulu bir halk ordusu billurlaşıncaya kadar manevra savaşı yalnızca gerilla askerlerinin sonucu yaratmalarının bir biçimidir. Bu anda bile gerillalar, silahlı kuvvetlerin büyük bir bölümünün eylemlerini önleyerek, haber bağlantılarını keserek, düşmanın tüm savunma cihazını sabote ederek "saf” biçimlerinde ortaya çıkacaklardır.
Savaşın kıtasal olacağını önceden söyledik. Bu, savaşın uzun süreli olacağı anlamına da gelir; savaşın birçok cephesi olacaktır, çok kana, uzun zaman boyunca sayısız hayata malolacaktır. Ama bunun dışında, Amerika'da sahneye çıkan güçlerin kutuplaşması görüntüleri, halkın silahlı öncüleri yoluyla iktidarın ele geçirilmesi anında, bunu başaran ülke yada ülkelerin baskıcı emperyalistleri ve yerli sömürücüleri aynı zamanda tasfiye edecekleri gelecek devrimci savaşlarda, sömürenlerle sömürülenler arasında açık ayırım anlamına gelmektedir. Sosyalist devrimin ilk aşaması billurlaşmış olacaktır; halklar yaralarını sarmaya ve sosyalizmin kurulmasına girişmeye hazır olacaklardır.
Başka, daha az kanlı olanaklar var mıdır?
ABD'nin kıtamızdan aslan payını kopardığı dünyanın son paylaşımı yapılalı çok oldu; bugün Eski Dünyanın emperyalistleri yeniden biçimleniyorlar ve AET'nin gücü kuzey Amerikalıları bile korkutuyor. Bütün bunlar, emperyalistler arası mücadelede, daha sonra belki en güçlü ulusal burjuvazilerle ittifak içinde sahneye çıkmak için seyirci olarak hazır bulunma olanağının var olabileceği düşüncesine uygun düşebilir. Sınıf savaşında pasif bir politikanın hiçbir zaman iyi sonuçlar getirmemesi ve belirli bir anda ne kadar devrimci görünürse görünsün burjuvaziyle ittifakların yalnızca geçici karakter taşıması dışında, başka bir görüş biçiminin kabul edilmesine neden olan zamanla ilgili gerekçeler vardır. Amerika'da çelişkinin keskinleşmesi, emperyalist kampta pazarlar için mücadele çelişkisinin "normal” gelişimini bozacak kadar hızlı gözükmektedir.
Ulusal burjuvazilerin büyük çoğunluğu kuzey Amerikan emperyalizmi ile birleştiler ve her bir ülkedeki emperyalizm gibi aynı kadere katlanmak zorundadırlar. Ulusal burjuvazilerle öteki emperyalizmler arasında anlaşmaların yapıldığı yada kuzey Amerikan emperyalizmiyle olan çelişkilerin çöküşüne gelinen durumlarda bile bu, tüm sömürülenler ve tüm sömürenlerin gelişiminin sürecine ister istemez katılacağı temel bir mücadele çerçevesinde meydana gelir. Sınıf düşmanlarının uzlaşmaz güçlerinin kutuplaşması, şimdiye kadar ganimetin paylaşımında sömürenler arasındaki çelişkilerin gelişiminden çok daha çabuk olmuştur. Bunlar iki kamptır: alternatif, her bir birey için ve her bir özel halk tabakası için daha berrak olacaktır. İlerleme İçin İşbirliği Örgütü, önüne geçilemeyeni durdurmak için bir deneydir.
AET'nin yada herhangi bir emperyalist grubun Amerika pazarları üstüne yürümesi, baş çelişkinin gelişmesinden daha çabuk olursa, o zaman, geriye tüm mücadeleyi yürüten ve son hedeflerinin açık bilincine varan yeni gönüllülerden yararlanan halk güçlerini açılmış gediklere kama olarak sokmak kalır.
Sınıf düşmanına ne bir mevzi, ne bir silah, ne de bir sır emniyet edilebilir, yoksa bunlar yitirilir.
Gerçekten Amerikan savaşı başladı mı, bu Amerikan devriminin ilk adımı mı? Venezüella, Guatemala, Kolombiya, Peru, Ekvator mu olacak devrimin ilk savaş alanları? Yoksa bütün bu ülkelerdeki olaylar henüz yalnızca sonuç vermeyen bir tür endişe gösterisi midir? Bugünkü çatışmaların sonucu yada günümüzdeki hareketlerden birinin yenilgiye uğraması da önemli değildir. Önemli olan devrimci değişimin zorunluluğu bilinci, bunun gerçekleşeceğinin kesinliğidir.
Bu bir öndeyiştir. Bunu, tarihin bize hak vereceğine kesinlikle inanarak söylüyoruz. Amerika'nın ve emperyalist dünyanın nesnel ve öznel etkenlerinin incelenmesi, İkinci Havana Deklarasyonuna dayanan bu iddiaların doğruluğu için bize güvence veriyor.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:33   #3
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Politik Egemenlik ve Ekonomik Bağımsızlık

Sözlerime başlarken tüm Kübalı izleyicilerimi selamlamayı görev bilirim. Ayrıca, doğrudan doğruya işçi ve köylülerimize ulaşan bu tür bir halk eğitimi programının önemini de yoldaşlarımıza hatırlatmak isterim. Amacımız, devrimci gerçeği, özellikle bu gerçeği çarpıtmak için uydurulmuş bir dilin bütün yapaylığından arındırarak dinleyicilerimize sunmaktır.
Bu konferans dizisini başlatmak bana onur veriyor. Önce, yoldaşımız Raul Castro'nun bu görevi üstlenmesi düşünülmüştü, ancak ekonomik konular ele alındığı için, Raul ilk konuşmayı benim yapmamı istedi. Devrimin askerleri olarak, göreve çağrıldığımızda, bizden istenen çalışmaları derhal yapıyoruz. Bu nedenle, sık sık, ideal bir eğitim almadığımız konulara da el atmak zorunda kalıyoruz. Bu kez de böyle oldu: Politik egemenlik ve ekonomik bağımsızlık konusunun taşıdığı büyük önemi basit kelimelerle, herkesin anlayabileceği biçimde açıklamaya çalışacağım. Bu iki terimin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu da belirtmeliyim. Bu iki büyük amaçtan biri diğerinden önce gelebilir -Küba'da bir zamanlar görüldüğü gibi- ama zorunlu olarak bu iki kavram ayrılmazdır ve kısa bir süre içinde birleşirler. Bazı hallerde bu birleşme olumlu biçimde gerçekleşir, politik bağımsızlığını kazanan ve ardından hemen ekonomik bağımsızlığını elde etmek için mücadeleye atılan Küba örneğindeki gibi. Bazen de, politik bağımsızlığa erişmekle ya da bu amaca yönelmekle birlikte, ekonomik bağımsızlıklarını güvence altına alamadıklarından politik bağımsızlıklarının da zayıflamasına, sonunda tümüyle yitip gitmesine yolaçan ülkelerde olduğu gibi sonuç olumsuzdur. Şimdiki devrimci görevimiz, yalnızca tehditlerle dolu bugünümüzü değil, geleceğimizi de düşünmektir.
Günümüzün parolası planlamadır. Küba'da, gelecek yıllarda ortaya çıkacak tüm sorunların çözümü bilinçli ve akılcı biçimde programlanmalıdır. Yalnızca, hemen şimdi, ya da az bir süre sonra uğrayacağımız bir saldırıya karşılık vermeyi veya karşı saldırıya geçmeyi düşünmekle yetinemeyiz. Geleceği önceden görmemizi sağlayacak tam bir plan hazırlamak için sürekli çaba harcamalıyız. Devrimin adamları geleceklerine doğru bilinçli adımlarla ilerlemelidir, fakat, devrimin adamlarının bunu yapması yetmez, tümüyle Küba halkının, tüm devrimci ilkeleri tam anlamıyla anlaması ve bazılarının kuşkuyla baktığı bugünlerin ötesinde, mutlu ve şanlı yarınların bizi beklediğini bilmesi gerekir. Gerçekte, Amerika'da özgürlüğün temel taşını biz koyduk, böyle bir programın önemi bundandır, bir mesajı olan herkes bunu bildirmelidir. Yeni birşey değil bu: Başbakanımız kameraların önünde göründüğünde, ancak onun gibi büyük bir eğitimcinin verebileceği şahane dersler veriyor. Eğitim programımızı da planladık, ayrı ayrı özel konular biçiminde sunmak istiyoruz. Yalnızca röportajlarda sorulacak sorulara cevap vermekle yetinmeyeceğiz. Şimdi, daha önce de belirttiğim gibi, bugünkü konumuz olan politik egemenlik ve ekonomik bağımsızlığa gelelim.
Sürekli birlikte olması gereken bu iki terimin, bu iki kavramın gerçeğe dönüşmesi için devrimin şu sıralar harcadığı çabalardan sözetmeden önce, bunları sizin için tanımlamamız ve açıklamamız gerekir. Tanımlar hiçbir zaman doyurucu değildir, terimleri dondurur ve cansızlaştırırlar, yine de bu ikiz terimler konusunda sizlere genel bir görüş kazandırmalıyız. Bazıları egemenliğin ne olduğunu anlamıyor (ya da anlamak istemiyor, o da aynı kapıya çıkar) ve ülkemiz benim de katılma onuruna eriştiğim, Sovyetler Birliği'yle imzalanan ticaret anlaşması gibi bir anlaşma imzalayıp onlardan kredi aldığında deliye dönüyorlar. Egemenlik mücadelesinin Latin-Amerika tarihinde öncüleri vardır. Daha iki gün önce, Meksika'da petrol şirketlerinin[2] General Lazano Cardenas hükümeti zamanında kamulaştırılmasının yıldönümüydü. Biz gençler, o sıralarda çocuktuk; yirmi yıldan fazla zaman geçti aradan. Olayın, o günün koşullarında, Amerika'da yarattığı şoku tam anlamıyla hatırlayamıyoruz. Ama, ne olursa olsun, suçlamalar şu anda Küba'ya ve daha yakın bir geçmişte Guatemala'ya yöneltilenlerin, bir de kişi olarak benim yaşadıklarımın aynıydı. Gelecekte, özgürlük yolunda, sağlam adımlarla ilerlemeye karar verecek olan tüm uluslar aynı suçlamalara uğrayacaklardır. Şu an, hiç abartmasız şunu öne sürebiliriz: Lider bir ülkenin önemini ve dürüstlüğünü belirleyen, Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük iş adamları, büyük basın organları, köşe yazarları ve diğer sözcüleridir, yalnız, söylediklerini tersine çevirmek koşuluyla. Bir lidere, ne denli saldırılıyorsa, o denli iyi ve o denli doğru yolda demektir. Bugün biz, en çok saldırılan ülke ve hükümet olma ayrıcalığına sahibiz. Yalnızca şu an için de değil, tüm Latin-Amerika tarihi gözönüne getirilirse, ne Guatemala, ne de 1938 yada 1936'da General Cardenas kamulaştırmayı emrettiğinde Meksika bizim kadar saldırıya uğramıştır. O zamanlarda, petrol Meksika'nın hayatında çok önemli bir rol oynuyordu. Bizim içinse şeker aynı derecede önemlidir: Tek pazara sunulan tek cins ürün olması sözkonusudur.
Gericiliğin sözcüleri "şeker olmazsa ülke batar" diye avaz avaz bağırıyor. Bu pazar artık şekerimizi satın almazsa ülkenin iflasına kesin gözüyle bakıyorlar. Sanki şekerimizi satın alanların biricik isteği bize yardım etmekmiş gibi. Yüzyıllar boyunca, politik iktidar önce köle sahiplerinin, daha sonra feodal derebeylerinin elinde kaldı; bunlar, düşmanlarına, kendilerine başkaldıranlara ve ezilenlere karşı savaşlarını kolaylaştırmak için gücü, içlerinden birine, onları birleştiren birine, en kararlı, belki de en zalim olana devrediyorlardı. Bu kişi kral, ülke yöneticisi oluyor, despot kesiliyor, tarih dönemleri boyunca, baskısını yavaş yavaş arttırarak, iradesini mutlak kılana dek, zorla kabul ettirmeyi sürdürüyordu.
Elbette, burada insanlığın tüm tarihini anlatacak değiliz. Hem, kralların zamanı geçti artık. Avrupa'da birkaç örneği kaldı yalnız. Fulgencio Batista hiçbir zaman kendisine I. Fulgencio dedirtmek istememiştir. Birkaç güçlü komşusunun onu başkan olarak tanıması, ordusundaki subayların ona saygı duyması yeterliydi. Böylelikle fiziksel iktidarın, maddi gücün, ölüm aygıtının sahipleri onun buyruğu altına giriyor, içlerinden en güçlüsü, en zalimi ve yabancı dostlarınca en iyi korunanı olduğundan onu destekliyor ve karşısında boyun eğiyorlardı. Bugün taçsız krallar var, tekeller bunlar, tüm ülkelerin, bazan da tüm kıtaların gerçek efendileri. Afrika'nın, Asya'nın büyük bir kısmının ve ne yazık ki Latin Amerika'mızın durumu böyle. Bir zamanlar, tüm dünyayı bile ele geçirmeyi denediler. Bunun en çarpıcı örneği, büyük Alman tekellerinin temsilcisi Hitler'in, ırk üstünlüğü savını dünyaya 40 milyon cana kıyan bir savaşın zoruyla kabul ettirmeye kalkışmasıdır.
Tekellerin önemi çok büyüktür, öylesine büyüktür ki, cumhuriyetlerimizden bir çoğundaki politik iktidarı ortadan kaldırabilir. Birkaç yıl önce Papini'nin bir denemesini okumuştum. Öykünün kahramanı Gog bir cumhuriyet satınalır ve bu ülkenin cumhurbaşkanlarına, meclislere, ordulara sahip olduğunu sandığını, bu yüzden de kendini egemen saydığını, oysaki aslında satılmış olduğunu söyler.[3] Bu karikatür gerçeğe uyuyor. Bazı cumhuriyetler zorunlu olan tüm biçimsel nitelikleri taşımakla birlikte, aslında gücü herşeye yeten, nefret edilen avukat sahibi şimdi ölmüş olan United Fruit Company'nin. .??) iradesine bağımlıdırlar. Daha başkaları Standard Oil ya da diğer petrol tekellerine bağlı, yahut da kalay krallarının, kahve tüccarlarının kontrolü altındadır. Bunlar Afrika ve Asya'nın sözünü etmeksizin kıtamızdan verdiğimiz bazı örneklerdir.
Başka bir deyişle, politik egemenlik yalnızca biçimsel tanımlamalarla açıklanamayacak bir kavramdır. Derinlere inmeli, kökenleri araştırmalıyız. Tüm dünyada ders kitapları, yasalar ve politikacılar, ulusal politik egemenliğin, çağdaş egemen devlet kavramından ayrı düşünülemeyeceğini öne sürerler. Bu böyle olmasaydı, bazı güçler sömürgelerini özgür ortak devletler diye nitelendirmez, sömürgeciliği başka terimler altında gizlemeye çabalamazlardı.[4]
Her ulusun egemenlikten az ya da çok yararlanacağını, tümden yararlanacağını, ya da hiç yararlanmayacağını belirleyen rejim biçimine bu uluslar kendileri karar verirler. Fakat, ulusal egemenlik herşeyden önce bir ülkenin iç işlerine kimseyi karıştırmama hakkı, bir halkın kendisine en uygun hükümet biçimini ve hayat tarzını seçme hakkıdır. Bu, ulusun iradesine bağlıdır ve bir hükümetin kalmasına ya da gitmesine ancak bu ulus karar verebilmelidir. Fakat tüm bu politik egemenlik, ulusal egemenlik ilkesi, ekonomik bağımsızlıkla birlikte ele alınmazlarsa boş laflar olmaktan ileri gidemezler.
Konuşmamızın başında politik egemenlikle ekonomik bağımsızlığın birbirinden ayrılmaz olduğunu sôylemiştik. Bir ülkenin kendi ekonomisi yoksa, yabancı sermaye buraya sokuluyorsa, o ülke bağımlı olduğu gücün koruyuculuğundan kurtulamaz. Hele kendisine ekonomik açıdan egemen olan ülkeyle çıkar çelişkisine düşerse iradesini hiç kabul ettiremez. Bu düşünce, henüz Küba halkı için kesinlikle açıklığa kavuşmuş değildir, daha ısrarla üstünde durmalıyız bu konunun. Ocak 1959'da temeli atılan politik egemenlik, ancak tam ekonomik bağımsızlığa kavuştuğumuzda güçlenecektir. Her gün ekonomik bağımsızlığımız için yeni önlemler alırsak doğru yolda olduğumuzu söyleyebiliriz. Eğer hükümetin önlemleri bu ilerlemeyi durdurur ya da bir adım geri çekilmemize neden olursa herşey mahvolur, yine, kaçınılmaz olarak, her ülkenin ve her toplumsal yapının niteliklerine göre az çok gizlenmiş sömürge sistemlerinden birinin parçası olmaya doğru gerisin geriye yol almaya başlarız.
Bugün, bu kavramları anlamak çok önemlidir. Salt kaba kuvvetle bir ülkenin politik egemenliğini boğmak çok güçleşti. En yeni iki örnek, İngiliz ve Fransız sömürgecilerinin Mısır'da Port-Said'e acımasızca ve alçakça saldırmaları, bir de ABD'nin Lübnan'a asker çıkartmasıdır.[5] Fakat deniz erleri artık eskisi gibi hiçbir zarara uğramaksızın başka ülkelere gönderilemiyor ve bazı büyük tekellerin çıkarları sarsıldı diye bir ülkeyi işgal etmektense yalan ağları örmek çok daha kolaydır. Birleşmiş Milletler'in varolduğu, halkların seslerini duyurmak, oylarını kullanmak istediği günümüz koşullarında, egemenliğinden yararlanma hakkını isteyen bir ülkeyi istila etmek çok zorlaşmıştır. İlgili ülkedeki ve tüm dünyadaki kamuoyunu susturmak da kolay iş değildir. Ortam hazırlamak ve müdahaleyi iğrenç görünümünden kurtarmak için çok büyük bir propaganda çabasına girişmek gerekmektedir.
İşte bize yapılmaya çalışılan da kesinlikle budur. Küba'yı bağımlı kılmak için herşeyin yapıldığını ve bunu önleme görevinin de bize düştüğünü her fırsatta ısrarla belirtmeliyiz. Bize ekonomik bakımdan istedikleri kadar saldırsınlar, biz de bilincimizi öylesine sağlamlaştırmalıyız ki maddi yönden tekelciler bize kendi ülkelerinin askerleri ya da başka ülkelerden kiraladıkları askerlerle saldırdıklarında ödeyecekleri bedel, onları bu işe kalkışmaktan onları caydıracak kadar yüksek olsun. Bu ülkedeki devrimi gerekirse kanlı biçimde ezmeye hazırlanıyorlar, tek sebep de ülkemizi tam özgürlüğe kavuşturacak ve ekonomik özgürlüğümüzü politik özgürlüğümüze ve bugün eriştiğimiz politik olgunluğa yaraşır düzeye yükseltecek örnek önlemler alarak ekonomik özgürlük yolunda ilerlememizdir.
Siyasi iktidarı ele geçirdik. Halkın sımsıkı elinde tuttuğu bu iktidarla kurtuluş mücadelemizi başlattık. Halkın çıkar ve özlemlerine cevap veren bir iktidar olmaksızın egemenlik hayal bile edilemez. Halk iktidarı, yalnızca bakanlar kurulu, polis örgütü, mahkemeler ve tüm hükümet organlarının halkın elinde bulunması anlamına gelmez, ekonomik kuruluşlar da halkın eline geçmelidir. Devrimci iktidar ya da politik egemenlik, ulusal egemenliğin tam anlamıyla gerçekleşmesi için ekonominin fethedilmesini sağlayacak araçtır. Küba için konuşacak olursak, bunun anlamı, Küba'da, her bakımdan yalnızca Kübalıların sözünün geçtiği, yani politikadan tutun da toprağımızın zenginliklerinin ve endüstrimizin mülkiyetine varana kadar her konuda ancak ve ancak Kübalıların sözsahibi olmasını sağlamak için devrimci hükümetin bir araç olduğudur.
Küba'nın ekonomik açıdan bağımsız olduğuna henüz şehitlerimizin mezarları üzerine yemin edemiyoruz. Amerika Birleşik Devletleri'nde durdurulan bir gemi Küba'da bir fabrikayı felce uğratabildiği, herhangi bir tekelin herhangi bir buyruğunun bir iş merkezindeki çalışmaları durdurabildiği sürece de yemin edemeyeceğiz. Küba tüm olanaklarını seferber ettiğinde, tüm doğal zenginliklerinden yararlanabildiğinde ve tüm dünyayla ticaret anlaşmaları imzalayarak, hayata geçirdiğimiz planlamanın çerçevesi içinde, tüm fabrika ve çiftliklerin üretimi sürdürmesini, üretim temposunun düşmemesini güvence altına aldığında bağımsız olacaktır.
Kesinlikle belirtebileceğimiz gerçek, 1 Ocak 1959'da, devrimimizin zafer gününde, halk iktidarının kurulduğu, atılan bu ilk adımla, Küba'nın ulusal politik egemenliğini elde ettiğidir.
Bugün, giderek Küba tarihinde olağanüstü bir yeni yılın başlaması, yeni bir çağın başlangıcı olarak belirginleşiyor. Bunun yalnız Küba için değil, tüm Latin Amerika için yeni bir çağın başlangıcı olduğuna inanmaktan mutluluk duyuyoruz. Küba için bu 1 Ocak, 26 Temmuz 1953'ün, 12 Ağustos 1933'ün, 24 Şubat 1985'in ve 10 Ekim 1868'in sonucudur.[6] Ama, Latin Amerika için de şanlı bir günün tarihidir bu. Bugün, belki de yukarı Peru'da, Murillo'nun başkaldırdığı 25 Mayıs 1809'un ya da Buenos Aires'de Açık Meclis'in çalışmalara başladığı 25 Mayıs 1810'un, veyahut da, XX. yüzyıl başlarında, Latin Amerika halklarının politik bağımsızlıkları uğruna savaşmaya başladıkları herhangi bir tarihin devamı olabilir.[7]
Küba halkının öylesine yüksek bir bedel karşılığında ulaştığı bugün, bu 1 Ocak, ulusun oluşması için verilen mücadeleden başlayarak; egemenlik için, anayurt için, Küba'nın özgürlüğü ve tam politik ve ekonomik bağımsızlığı uğruna sürdürülen mücadele aşamalarından geçen nice ve nice Kübalı kuşağının savaşlarını özetler. Kimse bugünden kanlı, hatta muhteşem ve belirleyici bir dönemin sonu olarak sözedemez artık. Küba'nın tarihi günüdür bu. O 1 Ocak, Fulgencio Batista'nın, bu yerel Weyler'in[8] despotluk düzeninin ölüm tarihi, siyasi bakımdan özgür ve egemen, en yüce yasa olarak insan onurunu tanıyan gerçek halk cumhuriyetinin doğum tarihidir.
O 1 Ocak, bizden önce gelen tüm şehitlerin, Narciso Lopez, İgnacio Agramonte ve Carlos Manuel de Cespedes'i izleyen José Marti, Antonio Maceo, Maximo Gomez, Calixto Garcia, [Guillermo] Moncada ve Juah Gualberto Gomez'in ve onları izleyen cumhuriyet tarihimizin şehitler takım yıldızının, [Julio Antonio] Mella'ların, [Antonio] Guiteras'ların, Frank Pais'lerin, Jose Antonio Echeverria'ların ve Camilo Cienfuegos'ların zafer günüdür.
Fidel, varlığını tümüyle halkı için savaşmaya adadığı andan beri mambi[9] ordusunun devamı olan Direniş Ordumuzu yaratan, hayranlık verici Küba halkının ortak kahramanlığını mümkün kılan bu tarihin devrimci değerinin yüceliğinin bilincindeydi. Bu nedenle, Fidel, ele alınacak herhangi bir işi, efsanevi Granma çıkartması sırasında hayatta kalan bir avuç kişiyi bekleyen görevle karşılaştırmayı sever. Onlar Granma'dan çıktıklarında, tüm kişisel umutlar geride kalmıştı. Savaş başlamıştı, tüm bir halkın zafere erişmesi ya da yenilmesi sözkonusuydu. Bu nedenle, bu büyük inanç ve Fidel'le halkı arasındaki çok sıkı bağlılık nedeniyle, komutanımız savaşın en güç anlarında bile zayıflık göstermedi, umudunu yitirmedi. Çünkü, mücadelenin Sierra Maestra dağları ile sınırlı olmadığını, yalnız olmadıklarını, Küba'nın her yerinde, bir adam ya da bir kadının onur sancağını yükselttiği her yerde mücadelenin sürdüğünü biliyordu. Fidel savaşın, bugünkü mücadelemiz gibi, tüm Küba halkının zaferini ya da yenilgisini belirleyeceğini biliyordu. Onun ünlü sözünü bilirsiniz. Bugün de aynı kelimelerin üzerinde ısrarla durur: "Ya hep birlikte kurtulacağız, ya da hep birlikte yokolacağız." Çünkü, Granma çıkartmasını izleyen günlerde engellerin aşılması zordu. Fakat bugün savaşçılarımız birlerle, onlarla değil, milyonlarla sayılır. Tüm Küba özgürlük için, anayurdun geleceği ve onuru için savaşılacak bir Sierra Maestra'ya dönüşmüştür. Aynı zamanda tüm Latin Amerika için savaşıyoruz, çünkü ne yazık ki, ülkelerimiz arasında yalnız Küba her an savaşmaya hazır durumda.
Küba'nın savaşı tüm Latin Amerika'nın savaşıdır. Bir anlamda tüm kıta açısından belirleyici değildir bu savaş. Küba savaşta yenik düşse, Latin Amerika yenilmiş sayılmaz. Ama Küba savaşı kazanırsa Latin Amerika zafer kazanmış demektir. Adamızın önemi bundan ileri gelir, bu "kötü örneği" ortadan kaldırmak istemeleri bundandır. l956'da, stratejik hedef, yani savaşımızın genel amacı, Batista diktatörlüğünü devirmek, başka bir deyişle, yabancı tekellerin ayakları altında çiğnediği demokrasi ilkelerini geri getirmek, ülkemizin bağımsızlığını ve egemenliğini sağlamaktı. 10 Mart l952[10] gününden başlayarak tüm Küba bir kışlaya dönüştürüldü, bizim şimdi yeniden halka devrettiklerimize benzer bir kışlaya.[11] 10 Mart bir insanın değil, bir tabakanın, bir grubun, içlerinden en hırslısı, en gözünü budaktan sakınmayanı olan tarihimizin I. Fulgencio'sunun komutası altındaki bir takım ayrıcalıklı kişilerin eseriydi. Bu tabaka, ülkemizin gerici sınıfının, büyük toprak sahiplerinin, asalak sermayedarların çıkarlarını savunuyordu ve yabancı sermayeye göbek bağıyla bağlıydı. Oldukça kalabalıktılar, sonra da sihirli değnekle dokunulmuş gibi kaybolup gitti bu yaratıklar; satılık ucuz politikacılardan başkanlık sarayının koridorlarını arşınlayan gazetecilere, grev kırıcılardan, kumar ve fuhuş prenslerine varıncaya kadar her türlüsü vardı aralarında.
Devrimin o andaki temel stratejik hedefine 1 Ocak'ta erişildi. Aşağı yukarı yedi yıldan beri Küba'yı kana boğan zorbalık düzeni alaşağı edildi. Fakat, bilinçli bir devrim olan devrimimiz politik egemenlikle ekonomik bağımsızlığın birbirinden ayrılmaz olduğunu bilir.
Devrimimiz, 1930'lu yıllardaki yanlışları yinelemek istemiyor. Bir adamın, belirli bir sınıfın ya da kurulu düzenin temsilcisi olduğu, tüm kurulu düzen yıkılmadıkça, halk düşmanlarının yeni bir adam ortaya çıkaracağı düşünülmeden defedilmesi birşeyi değiştirmez.[12] Devrim Küba'yı saran hastalığı kökünden söküp atmalıdır. Marti'ye öykünerek, onun söylediği gibi, radikal, köklere kadar inen anlamına gelir diye tekrarlamalıyız. Kökten olmayan ve insanların güvenliğine, mutluluğuna hizmet etmeyen şeylere radikal denemez. Fidel yeni bir tanım getirmiştir: "Bu devrimin amacı haksızlıkları kökünden koparıp atmaktır." Marti'ninkinden farklı kelimelerle söylendiği halde aynı anlama gelir. Bir kez genel stratejik hedefe ulaşıldıktan, despotluk düzeni devrilip halktan doğan, halka karşı sorumlu ve silahlı kolu bundan böyle halk ordusu olan devrimci iktidar kurulduktan sonra, bu iktidarın önündeki stratejik hedef, ekonomik bağımsızlığı elde etmek, yani tam ulusal egemenliği yeniden kazanmaktır.
Mücadelemizde, dünün taktik hedefleri Sierra, düzlükler, Santa Clara, Başkanlık Sarayı, Camp Columbia, ya da üretim merkezleriydi; bunları doğrudan saldırıyla, kuşatmayla ya da yeraltı eylemleriyle ele geçirmek gerekiyordu. Bugünkü taktik hedeflerse, büyük stratejik hedef olan ulusal ekonominin kurtuluşuna ulaşmak üzere ülkenin sanayileşmesine temel olacak tarım reformunun zaferi, dış ticaretin çeşitlilik kazanması ve halkın yaşama düzeyinin yükseltilmesidir.
Şimdi, ekonomi alanı bizim temel savaş cephemizdir. Daha başka son derece önemli görevlerimiz de var, örneğin eğitim. Bir süre önce, ekonomi savaşı için gerekli teknik elemanların yetiştirilmesine olanak sağlayacak olan eğitimin öneminden sözetmiştik. Yine de, kendiliğinden de anlaşıldığı gibi, bu savaşta en önemli cephe ekonomi alanıdır, eğitimse bu savaş için olanakların elverdiği en iyi koşullarda subaylar hazırlamayı amaç edinmiştir.
Kendime asker diyebilirim, halkın içinden çıkmış, yalnızca bir çağrıya uyarak silaha sarılmış, gerektiği zaman görevini yerine getirmiş, şimdi de hepinizin bildiği görevi üstlenmiş bir askerim. Ama, ekonomi uzmanı olduğumu öne süremem. Tüm devrim savaşçıları gibi, yerleştirildiğim yeni siperde, devrimin geleceğinin bağlı olduğu ülke ekonomisinin kaderi için herkesten fazla endişe duyuyorum. Ekonomi alanındaki savaş, Sierra'da sürdürdüklerimizden çok farklı. Orada belirli konumlarda savaşmak sözkonusuydu, beklenmedik koşullar hemen hemen hiç ortaya çıkmazdı, askeri birlikler biraraya toplanır ve saldırılar büyük bir dikkatle hazırlanırdı. Şimdiyse kazanılacak zaferler çalışmaya, kararlılığa ve planlamaya bağlıdır. Bu savaş, ortaklaşa kahramanlık, herkesten fedakarlık ister. Bir gün, bir hafta ya da bir ay sürecek de değildir. Çok uzun sürelidir bu savaş, arazinin tüm niteliklerini iyice öğrenmezsek, düşman cephesiyle ilgili bilgileri tekrar tekrar incelemezsek savaş daha da uzun sürecek, yalnızlığımız daha da artacaktır.
Çeşitli silahlarla çarpışabiliriz bu savaşta. İşçilerin, ücretlerinin %4'üyle[13] sanayiye katkıda bulunmasından tutun da tüm kooperatiflerde, çalışmaya ulusal ekonomimizde bugüne dek bilinmeyen narenciye işleme kimyası, ağır kimya ve demir-çelik sanayisi gibi yeni endüstri dalları kurmaya varıncaya kadar pek çok yollara başvurabiliriz. Ancak, ana stratejik hedef -bunu durmaksızın vurgulamalıyız- ulusal egemenliğin fethedilmesidir.
Herhangi bir şeyi fethetmek, diğer kelimelerle onu birisinin elinden almak anlamına gelir, açık konuşmak, yanlış anlaşılabilecek kavramların arkasına gizlenmemek her zaman iyidir. Fethedilmesi gereken ülke egemenliği, tekellerin elinden alınmalıdır. Genel bir kural olarak tekellerin vatanı olmamakla birlikte, Küba'dakilerin, Küba topraklarından çıkar sağlayanların ortak bir yönü vardır: Hepsi de Amerika Birleşik Devletleri'ne sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun anlamı bizim ekonomik savaşımızın kuzeyin büyük gücüne karşı yürütüleceği, kolay da olmayacağıdır. Bunun anlamı, kurtuluşumuza giden yolun, ancak tekellere karşı, somut olarak da ABD tekellerine karşı kazanılacak bir zaferden sonra açılacağıdır. Bir ülkenin ekonomisinin bir başkasınca kontrol edilmesi, kaçınılmaz olarak denetlenen ülkenin ekonomisini güçsüzleştirir.
Fidel, 24 Şubat'ta, Küba İşçileri Konfederasyonu'na şu soruyu yöneltti: Bir devrim kollarını kavuşturup oturarak, yabancı özel sermaye yatırımlarının sorunlara çözüm getirmesini bekleyebilir mi? İşçilerin yıllardır ayaklar altında çiğnenen haklarını savunmak için doğmuş bir devrim, kollarını kavuşturup oturarak, kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapan, ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu ürüne yatırım yapmayı aklının köşesinden bile geçirmeyen, en büyük kâr neredeyse oraya yönelen yabancı özel sermaye yatırımlarının sorunlara çözüm getirmesini bekleyebilir mi?[14]
Devrim bu yolu izleyemezdi, bu sömürünün yoluydu. Başka bir yol bulunmalıydı. Tekeller arasından en çok sorun yaratanına, yani toprak sahipliği tekeline darbe indirmeli, bu tekeli yıkmalı, toprağı halka dağıtmalıydık. Bundan sonra da gerçek mücadele başlayacaktı. Çünkü, herşeye karşı, iki düşman ilk kez kapışıyordu. Gerçekte, savaş tarım reformu düzeyinde başlamadı.[15] Savaş şimdi başladı, gelecekte de sürecektir, çünkü ülkemizde geniş topraklara sahibolan tekeller sorunun en önemli yönü değildi. Asıl önemli olan büyük tekeller, kimya sanayisine, mühendislik dallarına, inşaatçılığa ve petrole hükmeden tekellerdi. Küba'nın onların deyimiyle "kötü örneğinden" en çok rahatsızlık duyan onlardı.
Yine de, işe tarım reformuyla başlamamız gerekiyordu. Toprak sahiplerinin aşağı yukarı %1,5 kadarı Küba'da toprağa sahip olan Kübalılar ya da yabancılar, toprakların %46'sını ellerinde tutuyor, %70 kadarıysa tüm toprakların yalnızca %l2'sine sahip bulunuyordu. 62.000 kadar çiftlik yalnızca 3/4 caballeria'lık topraktan oluşuyordu.[16] Oysaki, tarım reformumuz alt sınır olarak, yani beş kişilik bir ailenin sulanmamış toprakta asgari ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli en az toprak miktarı olarak iki caballeria'lık toprak mülkiyetini saptamıştır. Camagüey bölgesinde, 56.000 caballeria'lık toprağı kontrolleri altında bulunduran, yani bölgenin tüm yüzölçümünün %20'sine sahibolan beş şeker şirketi vardı.
Bunun yanısıra tekeller nitelikli kobaltı, demiri, kromu, manganı ve tüm petrol işletmelerini ellerinde bulunduruyorlardı. Örneğin, petrol konusunda, verilen ve istenen topraklar yanyana konulduğunda ulusal toprak yüzölçümünü üç kat aşıyordu. Yani kayalık adalarla birlikte tüm Küba toprakları paylaşılmıştı. Üstelik bazı bölgelerin iki ya da üç sahibi vardı, bunlar aralarında çekişiyorlardı. Bu ABD holdinglerinin mülkiyetlerini ortadan kaldırdık.
Kiraları düşürerek ve şimdi INA V'nin (Ulusal Tasarruf ve Konut Enstitüsü) ucuz yerleşim birimleri planlamasıyla Konut spekülasyonuna da darbe indirdik. Bu alanda, pek çok konut tekeli vardı, bunlar belki ABD tekelleri değildi, ama, ABD tekelcilerine bağlı asalak sermayenin elindeydiler. Bunlar, en azından, özel mülkiyet ideolojik görüş açısından, halkı sömürmek için bir kişinin elinde toplanan sermayelerdi. Büyük pazarların müdahalesi ve Küba kırsal bölgelerinde 1400 tanesi açılan halk mağazaları sayesinde iç pazarlarda tekelciliği ve spekülasyonu önledik, ya da önlemek için ilk adımı attık.
Fiyatların nasıl arttırıldığını bilirsiniz. Şu anda bizi dinleyen köylüler varsa, şimdiki fiyatlarla o acı günlerde Küba'nın kırsal bölgelerinde haydutların istediği fiyatlar arasındaki farkı hatırlayacaklardır. Halk hizmetlerinde, tekellerin başını alıp giden eylemleri de sonunda dizginlendi. Telefon ve elektrik bunun iki örneğidir. Küba halkının hayatının hangi yönüne baksak tekeller karşımıza çıkar. Yalnızca bugünkü konumuz olan ekonomi alanında değil, siyaset ve kültür alanında da durum aynıdır.
Şimdi kurtuluş mücadelemizde önemli bir adım daha atıyoruz: Dış ticarette tekellerin bizi önlemesine karşı saldırıya geçtik. Çeşitli ülkelerle birçok ticaret anlaşması imzaladık, tümüyle eşitlik koşullarında Küba pazarına talepte bulunan birçok yeni ülke var. Yaptığımız anlaşmalar arasından en önemlisi, kuşkusuz, Sovyetler Birliği'yle yaptığımız ticaret anlaşmasıdır. Alışılmamış birşey sattık onlara: tüm şeker kotamızı; dünya pazarına satacak başka hiç şekerimiz kalmadı. Yine de, başka ülkelerle anlaşma yapmazsak 800.000 tonla bir milyon ton arası talepler var. Ayrıca, beş yıl süre ile, her yıl bir milyon tonluk satışı garantiledik.
Bu şekerin yalnızca %20'sinin bedelini dolar olarak alacağız, elbette. Ama, dolar bir satınalma aracından başka birşey değildir. Satınalma gücünden başkaca değer taşımaz bizim gözümüzde, Malımızın karşılığını hammadde ya da imal edilmiş ürünler cinsinden aldığımızda, şekerimizi yine dolar olarak kullanmış oluyoruz. Birisi bana, bu tür bir anlaşmanın zarar getireceğini, çünkü Sovyetler Birliği'yle Küba arasındaki uzaklığın ithal edeceğimiz tüm malların fiyatını yükselttiğini söyledi. Petrol için yaptığımız ticaret anlaşması bu kehanetin yanlışlığını ortaya çıkardı. Sovyetler Birliği, Küba'ya uygun nitelikli petrolü, burnumuzun dibindeki ABD tekellerinden %33 oranında daha düşük fiyata satmayı kabul etti. Ekonomik kurtuluş diye işte buna derler.
Tabii, bütün bunların, Birleşik Devletleri kızdırmaya yarayacak politik satışlar olduğunu öne sürenler var. Bu savı doğru kabul edebiliriz. Sovyetler Birliği, egemenlik hakkını kullanarak Amerika Birleşik Devletleri'ni kızdırmak için bizden şeker alabilir ve bize petrol satabilir. Umurumuzda mı? Bu bizim sorunumuz değil. Niyeti ne olabilir, ne olmayabilir, bu ayrı bir sorun. Biz ticaretimizi yaparken yalnızca malımızı satıyoruz, eskiden olduğu gibi ulusal egemenliğimizi satışa çıkarmıyoruz. Tek isteğimiz, iki tarafın birbirine eşit olması, eşitlik koşulları içinde konuşulmasıdır.
Bugün, yeni bir ulusun temsilcisi ülkemize geldiğinde, bizim eşitimiz olarak konuşma masasına oturur. Geldiği ülkenin büyüklüğü, toplarının gücü önemli değildir. Bağımsız bir ülke olarak, Küba'nın da, tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi, Sovyetler Birliği gibi, Birleşmiş Milletler'de oy kullanma hakkı vardır. Ticaret anlaşmalarımız bu anlayış içinde yapıldı, gelecektekiler de aynı anlayış içinde yapılacaktır. Marti, çok eski zamanlarda, satın alan ulusun buyurduğunu, satan ulusun boyun eğdiğini görmüştü.
Fidel Castro, Sovyetler Birliği'yle yapılan ticaret anlaşmasının Küba için çok elverişli olduğunu söylerken Küba halkının duygularını dile getiriyor... Dile getirmenin de ötesinde sentez ediyordu. Kiminle istersek onunla anlaşma yapabileceğimizi anladığımızda, kendimizi daha özgür hissettik. Bugünse, ulusal egemenliğimiz gereğince imzaladığımız anlaşmanın aynı zamanda Küba için en elverişli ticaret anlaşmalarından biri olduğunu görmekle kendimizi çok daha özgür hissetmeliyiz. ABD şirketlerinin bize karşılığını pahalı ödettiği borçları iyice inceler ve Sovyetler Birliği'nin bize, uluslararası ilişkiler tarihinde görülmüş en düşük faiz oranı olan %2,5 ile ve 12 yıl süreyle vermeyi kararlaştırdığı kredilerle karşılaştırırsak, bunun önemini daha iyi anlarız. Elbette ki, bu kredi Sovyet mallarını satınalmakta kullanılacaktır, ama sözümona uluslararası bir kuruluş olan Export Bank'ın verdiği borçların da yabancı tekellerin belirlediği biçimde Amerika Birleşik Devletleri'nden alınacak mallara harcandığı açıktır. Birmanya Elektrik Şirketini düşünelim örneğin. Tabii, bir varsayım olarak öne sürüyoruz bu şirketi. Bu Birmanya Elektrik Şirketinin, Küba Elektrik Şirketi gibi yabancıların elinde olduğunu kabul edelim. Export Bank bu şirkete 8, 10 yada 15 milyon peso borç vermiş olsun. Şirket, bankanın belirlediği biçimde donanımını kuracak, düşük kaliteli bir çalışmayı çok yüksek fiyata maledecek, elektrik fiyatları yükselecek, bunun bedelini de halk ödeyecektir. Uluslararası kredi sistemi işte böyle işler.
Bir ulusun yararına, o ulusun evlatlarının hayrına verilen krediyle bunun arasında dağlar kadar fark var. Sovyetler Birliği bağımlı ortaklıkların birine 100 milyon peso borç verse ve bunu bir iş kurmak ve ürünleri ithal etmek için yapsaydı, iş değiştirdi. Fakat bunun yerine biz, tümüyle ulusal ve halkın hizmetinde olacak biçimde büyük bir demir-çelik kompleksi ve petrol rafinerisi kurmayı planladık.
Diğer bir deyişle, ödediklerimiz aldıklarımızın karşılığıdır, petrol örneğinde olduğu gibi haklı ve dürüst bir karşılıktır bu. Hükümetimizin şimdiye kadar yaptığı gibi herzaman apaçık olarak ve nedenini halka açıklayarak imzalayacağı yeni ticaret anlaşmalarıyla da size hep Sovyetler Birliği'nden satın aldığımız mamul ürünler gibi böylesine olağanüstü düşük fiyatlarla mal alacağımızı öne süremem. Diario de La Marina'dan[17] yine sözetmek zorundayız. Bu ticaret anlaşmasına karşıymış. Anlaşmanın kötü olduğunu niçin düşündüklerine beş, altı ya da yedi sebep gösteren çok ilginç makale ne yazık ki yanımda yok. Elbette ki, hepsi de yanlış gösterdikleri kanıtların. Yeterince kötü olan yorumları yanlış olmakla kalmıyor, aldıkları haberler bile yanlış. Örneğin, Küba'nın yaptığı ticaret anlaşmasıyla, Birleşmiş Milletler'de Sovyet manevralarını desteklediği belirtilmiş. Gerçekte, bu ticaret anlaşmasından tamamıyla bağımsız olarak ortaklaşa imzalanan bir bildiriyle Küba, Birleşmiş Milletler'de barış uğruna mücadeleye karar vermiştir. Diğer kelimelerle, Fidel'in de açıkladığı gibi, Küba'yı, Birleşmiş Milletler'in kurucularının dileğine uygun biçimde, Birleşmiş Milletler'in yaradılış amacına uygun biçimde davranmakla suçluyorlar. Ticaret Bakanımız tarafından birer birer çürütülen diğer ekonomi savlarıysa boş laflardan, yalan dolandan başka bir şey değil. En büyük palavrayı fiyat konusunda atıyorlar. Bildiğiniz gibi şeker fiyatı, doğal olarak, dünya pazarına, arz ve talebe bağlıdır. Diario de La Marina'nın iddiasına göre, Küba'nın sattığı bir milyon ton şekeri Sovyetler Birliği yeniden piyasaya sürerse Küba'nın bundan hiçbir kazancı olmazmış. Bu yanlış, çünkü ticari anlaşmada şekeri ancak ondan herzaman şeker alan ülkelere ihraç edebileceğini gösteren bir madde var. Sovyetler Birliği şeker ithal eden bir ülkedir, fakat aynı zamanda komşusu olan ve şeker rafinerisi bulunmayan bazı ülkelere rafine edilmiş şeker ihraç eder. İran, Irak ve Afganistan bu ülkeler arasındadır. Tabii ki, Sovyetler Birliği herzaman yaptığı gibi bu ülkelerin ihtiyacını karşılayacaktır. Fakat şekerimiz, bu ülkede halkın artan tüketim planı çerçevesinde, Sovyetler Birliği içinde kullanılacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde endişe başladığına göre -Sovyetler Birliği'nin onlara yetiştiğini Kongrelerinde bile söylüyorlar- Sovyetler Birliği'nin gücüne kendileri bile inandığına göre, biz niye inanmayalım? Niye burada bir gazete kuşku tohumları ekiyor, uluslararası alana yayılma ve şeker fiyatlarına zarar verme tehlikesi getiren dedikodular çıkarıyor? Karşı devrimcilerin işi, ayrıcalıklarını yitireli beri avunmak nedir bilmeyenlerin marifeti bu.
Öte yandan, birkaç gün önce öğrendiğimize göre, Küba'nın şeker fiyatı ABD'li hasımlarımızın sözcüsü Lincoln Price'dan haketmediği bir yorum haketti: Amerika Birleşik Devletleri'nin şekere fazladan ödediği yüz ya da yüzelli milyon doların Küba'ya bağışlandığını öne sürüyorlarmış.[18] İşin aslı öyle değil.
Küba, ABD'lilerin Küba'daki çıkarları için harcadığı her dolara karşılık 1,15 dolar ödememizi zorunlu kılan gümrük anlaşmaları imzalamıştır. Bunun anlamı, on yıl içinde bir milyar doların Küba halkının elinden ABD tekellerine aktarılacağıdır. Kimseye bağışta bulunmaya ihtiyacımız yok ama, bu para Küba halkından Amerika Birleşik Devletleri halkına aktarılsaydı daha çok sevinirdik, çünkü bu parayı kasalarına atacak olan tekeller dünyadaki köleleştirilmiş halkların kurtuluş mücadelesine başlamasını önleyen baskı araçlarından başka birşey değildir. Birleşik Devletler'in Küba'ya verdiği borç, bize %61 faize malolmaktadır, oysa kısa vadeli bir anlaşmadır bu, hele Sovyetler Birliği'yle yaptığımız ticaret anlaşması gibi uzun vadeyle verilmiş bir borç olsaydı ödeyeceğimiz bedel kimbilir ne olacaktı! Bu nedenle Marti'nin öğretisini izleyip, alıcılardan hiçbirine bağlı kalmaksızın dış pazarımızı olanaklarımız elverdiğince çeşitlendirmeye, pazarlardan daha iyi yararlanabilmek için ülke içindeki ürünlerimizin de çeşidini arttırmaya özen gösteriyoruz.
Küba işte böyle ilerliyor. Tarihimizin gerçekten de parlak anlarını yaşıyoruz. Latin Amerika'daki tüm ülkeler gözlerini bu küçük adadan ayırmıyor, gerici hükümetlerse, kıtanın neresinde halk öfkeyle ayaklansa hemen Küba'yı suçluyorlar. Küba'nın devrim ihraç etmediğini daha öncede ısrarla belirttik. Devrimler ihraç edilmez, belirli bir ülkede, çelişkiler altından kalkılmaz hale geldiğinde patlak verirler. Küba yalnızca örneğini, yukarıda sözünü ettiğim "kötü örneğini", "jeopolitik" denen sahte bilime meydan okuyup Marti'nin deyimiyle canavarın ağzındayken bile özgürlük çağrılarını işittirebilen bir küçük halkın örneğini ihraç eder.
Suçumuz bu, emperyalistleri, ABD sömürgecilerini korkutan örneğimiz bu işte. Latin Amerika'nın kurtuluş bayrağı olduk diye bizi ezmek istiyorlar. Bize senatoya yeni sunulan biçimiyle Monroe Doktrinini uygulamak istiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri'ne ne mutlu ki, sanırım senatodan geçmedi ya da komisyonlardan birine takıldı kaldı bu tasarı. "Madem ki"... diye başlayan bazı bölümlerini okumak fırsatı buldum, öylesine ilkel bir kafayla, öylesine olağanüstü sömürgeci bir zihniyetle yazılmış ki, bu tasarının kabul edilmesi Birleşik Devletler halkı için utanç verici olurdu. Monroe Doktrinini daha da açık, daha da kesin biçimde hortlatıyor bu tasarı. Paragraflardan birinde şöyle denildiğini kesinlikle hatırlıyorum: "Madem ki, Monroe Doktrini'nin açıkça gösterdiği gibi, Amerika kıtası dışında hiçbir ülke Amerika ülkelerini köleleştiremez..." Amerika kıtasındaki ülkelerden herhangi biri köleleştirebilir anlaşılan. Devamla, artık Amerika Birleşik Devletleri'nin OAS örgütüne duyurmadan müdahalede bulunabileceği, saldırılarını oldu bittiye getirebileceği belirtiliyor. Ekonomik bağımsızlık savaşımızı güçleştiren, tehlikeli politikalar bunlar.
Önümüzdeki... Herşeyden önemlisi, önümüzdeki zaman kısaldı ya, neyse... Önümüzdeki son sorun, ekonomik özlemlerimizi daha çabuk gerçeğe dönüştürmek için dövizimizi nereye yatıracağımız ve insan emeklerini nereye yönelteceğimizdir. Fidel Castro, 24 Şubatta, sembolik %4'ler tutarını aldığı sırada, işçilerle konuşurken şöyle dedi:
"...Devrim zafere ulaştığında, kaynaklarımız son damlasına kadar kurumuş, halkımız tüketim mallarının ihraç edileninden çok daha fazlasının ithal edilmesine alışmıştı."
Bu durumdaki bir ülke yatırım yapamaz. Ya giderleri kısmalı yahut da yabancı sermaye kabul etmelidir. Şimdi, bizim düşüncemiz nedir? Yabancı sermaye ithal etmek yerine, özellikle dışalım ve dışsatımda döviz giderlerini kısmaya, tasarrufa yönelmek ve sanayimizi geliştirmek istiyoruz. Ulusal özel sermaye sözkonusu olduğunda, onu yurt içinde buluruz. Ama, dışarıdan sermaye getirtmek sözkonusuysa, çünkü sermayeye ihtiyacımız varsa ve en uygun çözüm özel sermaye yatırımlarıysa şöyle bir durumla karşılaşırız: Yabancı özel sermaye cömertliğinden, soylu bir iyilik yapma arzusu, ya da yardım amacıyla kalkıp bir yerden başka bir yere gitmez. O, ancak kendine yardım etmek ister. Yabancı ôzel sermaye, kendi ülkesinde fazlalık bir sermayedir, daha büyük kârlar elde etmek amacıyla ücretlerin ve yaşam düzeyinin düşük, hammaddenin ucuz olduğu bir ülkeye gider. Yabancı özel sermayeyi harekete geçiren cömertlik değil, kâr hırsıdır. Burada her zaman savunulmuş olan tez, endüstrileşme sorununu çözmek için özel sermayenin sağlayacağı yararlardır.
Tarım ve sanayiye 300 milyon yatırılacaktır. Ülkemizin gelişmesi ve hastalıklarından kurtulması için savaş veriyoruz. Kolay değil bu yol. Biliyorsunuz, gözdağı vermek istiyorlar, ekonomik baskılardan, manevralardan, kotalarımızı kesmekten sözediyorlar, vs, vs. Bizse, yalnızca ürünlerimizi satmak istiyoruz. Bu, geri çekildiğimiz anlamına mı gelir? Onlar bizi tehdit ediyor diye, tüm ilerleme umutlarını yitireceğimiz anlamına mı gelir? Halk için en doğru yol hangisidir? Gelişmek istiyorsak, bunun kime ne zararı var. Başka halkların sırtından mı geçinmek istiyoruz? Biz, Kübalılar, ne istiyoruz? Kendi alın terimizle yaşamak istiyoruz, başkalarınınkiyle değil. Kendi zenginliklerimizi kullanmak istiyoruz, başkalarınınkini değil. Halkımızın tüm maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve buradan yola çıkarak eğitim, sağlık, konut gibi tüm sorunları çözmek istiyoruz. Tüm bu milyonları nasıl harcayacağımızı, bir başka arkadaşımız, bir başka sohbet programında açıklayacak, size bu milyonların yalnızca nasıl harcanacağını değil, aynı zamanda niçin bu seçtiğimiz yolda kullanılacağını da anlatacaktır.
Şimdi zayıflar için, korkanlar için, tarihte benzeri görülmemiş bir durumda, umutsuz bir durumda bulunduğumuzu düşünenler için eğer durmaz ya da geri çekilmezsek mahvolacağımızı sananlar için Jesus Silva Herzog'un bir fıkrasını anlatacağım. Petrolün kamulaştırılması yasasını hazırlayan Meksikalı ekonomi uzmanı Herzog, Meksika'da uluslararası sermayenin halkın manevi ve kültürel değerlerine aykırı biçimde dal budak saldığı dönemlerden sözederken sanki Küba hakkında söylenenleri özetliyor:
Meksika'nın komünist bir ülke olduğu söylenmişti elbette. Komünizm umacısı ortaya çıkmıştı. Büyükelçi Daniel, daha önceki konferanslarımda sözünü ettiğim kitabında o zor günlerde Washington'a gittiğinde İngiliz asıllı bir bayın ona Meksika'daki komünizmden sözettiğini anlatıyor. Bay Daniel ona demiş ki: "Benim tanıdığım tek Meksikalı komünist Diego Rivera'dır. İyi ama, komünist diye kime derler?" Adam rahat bir koltuğa oturmuş, bir süre düşünmüş, sonra ayağa kalkıp bir tanım yapmayı denemiş. Bay Daniel bu tanımı beğenmemiş. Adam yine oturmuş, yeniden düşünmüş, biraz ter dökmüş, tekrar ayağa kalkıp bir tanım daha yapmış. Bu tanım da Bay Diego'nun hoşuna gitmemiş. Bu böyle sürüp giderken sonunda umutsuzluğa kapılan adam: "Bayım, biz canımızı sıkan herkese komünist deriz" diye kestirip atmış.
Görüyorsunuz ya, tarihi durumlarda değişen birşey yok. Biz de kuşkusuz bazılarının biraz canını sıkıyoruz. Raul (Castro) İle ben en çok can sıkanlar olma onuruna eriştik... Tüm tarihi durumlar arasında benzerlikler bulunabilir. Meksika'nın petrolünü millileştirip daha da ilerlemeye devam etmesi, Cardenas'ın bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük cumhurbaşkanı kabu1 edilmesi gibi biz de ilerleyişimizi sürdüreceğiz. Karşıt olanlar bize istedikleri adı takabilirler. Her zaman arkamızdan söyleyecek birşeyler bulacaklardır. Bizim yapacağımız, mallarına elkonulanların, kamulaştırma nedeniyle servetlerini kaybedenlerin, devrimin dışarı attıklarının geri dönmemesi için halkın yararına çalışmak, bir adım bile gerilememektir.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:34   #4
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Küba Devrimi'nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar

Devrimimiz, bazılarının, devrimci hareketin en doğru sayılan temel ilkelerinden biriyle, Lenin'in: "Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz," sözleriyle dile getirdiği ilkeyle çelişkili bulmaya çalıştığı kendine özgü bir olaydır. Toplumsal bir gerçeğin anlatımı olan devrimci teorinin, tüm sözlerden üstün olduğunu söylemek yerinde olur; yani, tarihi gerçek doğru biçimde yorumlanır ve orada yer alan güçler uygun biçimde kullanılırsa, teori bilenmese bile devrim yapılabilir.
Tüm devrimlerde çok çeşitli eğilimleri temsil eden kitlelerin katılımı görülmüş, bunlar eylemde düşünce birliğine varmıştır. Teorinin iyi bilinmesi çabayı kolaylaştırır, tehlikeli yanlışlara düşmeyi önler, ancak bu teorinin gerçeğe uyması koşuluyla. Devrimimizin liderleri, tam anlamıyla kuramcılar olmamakla birlikte, büyük toplumsal olayları ve bunları yöneten yasaları biliyorlardı. Bugün tüm dünyada tartışılan tarih, toplum, ekonomi ve devrim görüşlerinin yabancısı değillerdi. Bazı kuramsal bilgilere ve gerçeğin iyice bilinmesine dayanarak kademeli bir gelişim süreci içinde devrim teorisini kendileri yarattılar. Gerçeği çok iyi anlamaları, halkla yakın ilişkileri, hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmamaları ve devrimci pratiğin kazandırdığı deneyim, bu liderlerin tam bir kuramsal görüş oluşturmalarında yardımcı oldu.
Bu söylediklerim, Küba Devrimi gibi tüm dünyayı meraklandıran bir olayın açıklanmasına giriş sayılmalıdır. Nasıl ve niçin, teknik ve donanım bakımından kendisinden kat kat üstün bir düşman tarafından darmadağınık edilen bir grup insan önce sağ kalmayı, sonra güçlenmeyi, sonra savaş bölgelerinde düşmandan daha güçlü olmayı, sonra yeni savaş bölgelerine yayılmayı ve sonunda, yine kendisinden sayıca kat kat üstün düşman birliklerini düzenli savaş içinde bozguna uğratmayı başarmıştı? Çağdaş dünya tarihi için ele alınıp incelenmeye değer bir konu.
Çoğu kez, teoriden gerektiği biçimde yararlanamamış olan bizler, Küba gerçeğini, sanki onun sahipleriymişiz gibi ortaya atacak değiliz. Yalnızca, gerçeği yorumlayabilmek için zorunlu temelleri saptamakla yetineceğiz. Gerçekte, Küba Devrimi'nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden ayırdetmek gerekir; 1 Ocak 1959' a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.
Bu iki aşama da kendi içinde kısımlara ayrılır, ama biz bunları tarihi araştırmak açısından ele almayacağız. Devrimin yöneticilerinin, halkla bağlantı halinde geliştirdikleri devrimci atılımın evrimi bakış açısından, kendimizi gerekli konuma yerleştireceğiz.
Bu amaçla, bugünkü dünyada en çok tartışılan terim olan marksizm karşısındaki genel tutumumuzu belirlememiz gerekmektedir. Bize, siz marksist misiniz, evet mi, hayır mı? diye sorulsa, tutumumuz, Newton'cu olup olmadığı sorulan bir fizikçinin, ya da Pasteur'cü olup olmadığı öğrenilmek istenen bir biyologun göstereceği tutuma benzer. Artık üzerinde tartışmayı gereksiz kılan apaçık gerçekler vardır. Yeni olayların yeni görüşler getirmesinin yanı sıra, eski görüşlerin de gerçek payını koruduğu unutulmayarak, fizikte "Newton'cu", biyolojide "Pasteur'cü" olunduğu gibi doğal biçimde "Marksist" olunmalıdır. Örneğin, Einstein'ın görelilik kuramının, Planck'ın quantum teorisinin yanında Newton'un buluşlarının durumu böyledir, yeni kuramlar, İngiliz bilginine büyüklüğünden kesinlikle hiçbir şey kaybettirmez. Newton sayesinde fizik ilerleyebilmiş, yeni uzay görüşleri geliştirilmiştir. İngiliz bilgini bu gelişmenin gerektirdiği basamaklardan biridir.
İnsan, elbetteki, düşünür olarak, toplumsal doktrinler araştırıcısı olarak, ya da içinde yaşadığı kapitalist sistemi bilen biri olarak Marx'a bazı yanlışlarını gösterebilir. Örneğin biz Latin Amerikalılar, onun Bolivar'la ilgili yorumuna, Engels ile birlikte Meksika konusunda yaptığı incelemesine katılmayabiliriz. Marx, bu yazılarında, günümüzde geçerliliğini yitiren bazı ırk ve ulus teorilerini kabul ettiğini belirtiyordu.[2] Fakat büyük adamların bulduğu parlak gerçekler, küçük yanlışlara karşın yaşar, küçük yanlışlar, insan düşüncesinin bu devlerinin eriştiği yüce dorukların tam anlamıyla bilincinde olsak bile, onların da insan olduğunu, yanılabileceklerini gösterir yalnızca. Bu nedenle, marksizmin başlıca doğrularını, halkların kültürel varlıklarının ve bilimsel bilgilerinin bir parçası sayıyor, artık tartışılmasına gerek kalmayan tüm değerler gibi doğal olarak kabul ediyoruz.
Toplumsal ve politik bilimlerdeki ilerlemeler, başka alanlarda da olduğu gibi, ilmikleri zincir oluşturan, biriken, birbirine bağlanan ve sürekli mükemmelleşen uzun bir tarihsel evriminin parçasıdır. İnsanlık tarihinin ilk çağlarında, Çin, Arap ve Hint matematik bilimleri vardı. Bugün, matematiğin sınırı yoktur. Bilim tarihinde, bir Yunanlı Pitagoras, bir İtalyan Galilei, bir İngiliz Newton, bir Alman Gauss, bir Rus Lobaçevski ve bir Einstein vs. vardır. Aynı şekilde, toplumsal ve politik bilimler alanında, Demokrit'ten başlayarak Marx'a kadar uzun bir düşünürler zinciri orijinal araştırmalarını biriktirmiş, deney ve doktrinlerini dağ gibi yığmışlardır.
Marx'ın değeri, toplumsal düşüncede birdenbire niteliksel bir değişme meydana getirmiş olmasından ileri gelir. Tarihi yorumlar, dinamiğini anlar, geleceği önceden görür, böylece bilimsel görevini yerine getirmekle de kalmayıp, ayrıca devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı haline gelir. O gün bu gündür, Marx eski düzeni korumaktan çıkar sağlayanların boy hedefi oldu. Tıpkı köleci Atina aristokrasisinin ideologları olan Platon ve çömezleri tarafından eserleri yakılan Demokritus gibi.
Devrimci Marx'tan başlayarak, Marx ve Engels adlı devlere dayanan, Lenin, Stalin, Mao Tse-tung gibi, yeni Sovyet ve Çin yöneticileri gibi büyük kişilikler sayesinde gelişim aşamalarını aşarak, izlenecek doktrinlerin ve örneklerin tümü oluştu. Marx'ın devrimci silahı eline almak üzere bilimi terkettiği noktada Küba Devrimi ona sahip çıkar. Düşüncelerini revizyondan geçirmek, Marx'tan sonra gelenlere karşı çıkmak ya da "saf" Marx'ı yaşatmak için değil, bilim adamı Marx orada tarihin dışına çıktığı, geleceği incelediği ve önceden gördüğü için Küba Devrimi bu noktada Marx'a sahip çıkar.
Bundan sonra devrimci Marx, tarihin bir parçası olarak savaşa katılacaktır. Biz pratik devrimciler, mücadeleye girişirken bilim adamı Marx'ın önceden gördüğü yasalara uyarız. Ayaklanma yolunda, eski iktidar yapısına karşı mücadele ederken, bu yapıyı yıkmak için halktan dayanak alırken mücadelemizin temelini bu halkın refah ve mutluluğu üzerine kurarken bilim adamı Marx'ın öngörüşlerini doğrulamaktan başka birşey yapmayız. Demek istediğim, marksizmin yasaları Küba Devrimi'nin gerçeklerinde vardır -bir kez daha altını çizelim en iyisi- bu olgu, devrimin yöneticilerinin kuramsal açıdan bu yasaları bilip bilmediğinden, uygulayıp uygulamadığından bağımsızdır.
Küba devrimci harekelini daha iyi anlamak için, 1 Ocak'a kadar yaşadığı aşamaları birbirinden ayırdetmek yerinde olur: Granma çıkarması öncesi; Granma çıkarmasından, La Plala ve Arroyo del İnfierno zaferine kadar olan tarihi dönem; bu günlerden başlayarak El Uvero ve İkinci Gerilla Kolu'nun kurulmasına kadar geçen zaman aralığı; bundan sonra Üçüncü ve Dördüncü gerilla kollarının oluşmasıyla ve Sierra Crisial'in işgaliyle İkinci Cephe'nin yaratılma aşaması; başarısızlığa uğrayan Nisan Grevi; büyük saldırıya karşı direniş; Las Villas'a doğru ilerleme ve kentin işgal edilmesi.
Gerilla savaşımızın bu dönemlerinden herbiri ayrı bir toplumsal görüşün, Küba gerçeğinin ayrı bir değerlendirilişinin sınırlarını belirler. Bu aşamaların temsil ettiği bu kavram ve değerlendirmeler, devrimin askeri şeflerinin düşüncesini oluşturmuş, zamanla politik şeflere dönüşmeye koşullandırılmalarını gerçekleştirmiştir.
Granma çıkarmasından önce, bir ölçüye kadar çok özenelci denilebilecek bir kafa yapısı egemendi: Birçok kişi, hızlı bir halk patlamasına körü körüne inanıyor, kendiliğinden oluşan grevlerle birleşik bir silahlı ayaklanmayla hızla Batista iktidarının devrilebileceği düşüncesiyle heyecanlanıyordu. Onlara göre, bunlar diktatörün düşürülmesine yetecekti. Bu hareket, geleneksel partinin ve onun "paraya karşı onur" sloganının doğrudan doğruya mirasçısıydı. Başka bir deyişle, yeni Küba hükümeti yönetiminin dürüstlüğüne dayanmalıydı.
Bununla birlikte, Fidel Castro "Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır" da, devrimin bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve radikalleşmeye varmıştır.
Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı.
İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi, gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi: Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını, ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu şeyse topraktı.
Daha sonra, Direniş Ordumuzun giderek artan oranda etki alanları zaptettiği göçebelik aşamasına geçildi. Ordumuz bu bölgelerde uzun süre kalamıyordu, ama düşman ordusu da buraları yeniden ele geçiremiyor, hatta bu yerlere giremiyordu bile. Savaşlar sürüp giderken iki ordu kampı arasında bir çeşit belirsiz sınır çizgisi oluştu.
28 Mart 1957 belirleyici bir gündür; bir kilometre taşıdır. İyice tahkimatlandırılmış, iyi silahlandırılmış, kısa zamanda takviye alabilecek biçimde deniz kenarında kurulmuş, bir uçak alanına da sahibolan El Uvero garnizonuna saldırımızın tarihidir bu. Savaşa giren güçlerin %30 oranında kırıldığı, en kanlı çarpışmalarımızdan biri olan bu savaşın Direniş Ordumuza getirdiği zafer durumumuzu tümüyle değiştirmişti. O günden sonra, Direniş güçleri serbestçe hareket edebilecekleri, haberleri düşmana sızdırmayacak bir toprak parçasına sahibolmuştu. Oradan da, hızla ve aniden ovalara inebilecek, düşman konumlarına saldırabileceklerdi.
Kısa bir süre sonra güçlerimiz iki kısma ayrıldı, böylece iki gerilla kolu oluştu. Sırf düşmanı yanıltmak, güçlerimizi olduğundan büyük göstermek gibi basitçe bir gizlenme manevrası ikinciye 4. Kol adını verdirtti. İki kol da hemen eyleme geçti. 26 Temmuz'da Estrada Palma'ya, beş gün sonra da, yaklaşık 30 km uzaklıktaki Bueycito'ya saldırdık. Bundan sonra daha büyük kuvvet gösterileri görüldü. Bir milim gerilemeden düşman baskı güçlerine göğüs gerdik. Düşman askeri birliklerinin Sierra'ya tırmanma girişimleri birçok kez başarıyla savuşturuldu, savaşan her iki yanın cepheleri arasında içinde kimsenin bulunmadığı geniş araziler oluştu. Bu arazilerde iki tarafın da savaşçıları zaman zaman ceza eylemlerinde bulunmak üzere yürüyüş yapıyorlardı. Cepheler hemen hemen sabitti.
Bu sırada, gerilla birliklerimiz, bölge köylülerinin, kentlerden gelen 26 Temmuz Hareketi üyesi bazı elemanların katılmasıyla ek güçler kazanıyor, Gerilla Ordusunun savaş yeteneği, savaşmada kararlılığı artıyordu. 1958 Şubatında, bazı saldırıları püskürttükten sonra Juan Almeida'nın 3 Nolu gerilla kolu, Santiago yakınlarındaki bölgeyi işgal etmeye gitmişti, Raul Castro'nun, birkaç ay önce ölmüş olan kahramanımız Frank Pais'in adını taşıyan 6 Nolu hareket kolu yürüyüşe geçmişti. Martın ilk günlerinde, Raul anayolu baştanbaşa aşmak gibi elde edilmesi zor bir başarıya erişip Mayare tepelerine çıktı ve Frank Pais İkinci Doğu Cephesi'ni kurdu.
Direniş güçlerimizin büyüyen başarısıyla ilgili haberler sansür engelini aşıp halka ulaşıyor, devrimci eylemler hızla doruk noktasına tırmanıyordu. Tam bu sırada, Havana'dan tüm ulusal topraklar üzerinde mücadelenin başlaması için devrimci genel grev önerisi geldi. Bundan sonrada, aynı anda tüm noktalardan saldırıya geçilerek düşman kuvvetleri yokedilecekti. Bu durumda, Direniş Ordumuzun rolü, hızlandırıcı güç ya da hareketi başlatmak için "mahmuz" görevi yapmaktı. O dönemde, güçlerimiz etkinliklerini arttırdılar, efsanevi gerillacı Camilo Cienfuegos'un kahramanlığı dillere destan oldu: Büyük savaşçı, Oriente ovalarında ilk kez olmak üzere, merkezi yönetime karşı sorumlu olarak, tam bir örgütçü zihniyetiyle dövüşüyordu.
Fakat devrimci grev uygun biçimde örgütlenememiş, işçi birliğinin önemi yeterince hesaba katılmamış, devrimci çalışmaların içinde bulunan işçilerin grev için elverişli anı seçmelerine izin verilmemişti. Radyodan grev çağrısı yapılarak, yasadışı, hızlı ve ani bir harekette bulunulmak istenmiş, saptanan gün ve saatin, halktan çok önce Batista'nın hafiyelerince öğrenildiği düşünülememişti. Grev başarısızlığa uğradı, pek çok değerli devrimci yurtsever acımasızca öldürüldü.
Devrim tarihimizin bu dönemiyle ilgili ilginç bir nokta, Amerika Birleşik Devletleri tekellerinin dedikodu satıcısı Jules Dubois'nın bile grevin başlayacağı gün ve saati önceden bildiğiydi.
O sıralarda, savaşın gidişinde en önemli niteliksel değişimlerden biri meydana geldi: Gerilla güçleri kademe kademe büyüyüp düzenli savaşlarla düşman ordusunu yenmedikçe zaferin kazanılamayacağı kesin bir gerçek olarak hepimizce kabul edilmişti.
Derhal köylülükle çok sıkı bağlar kuruldu; Direniş Ordusu ceza yasasını ve medeni yasayı kaleme aldı; adaleti geçerli kıldı, yiyecek maddeleri dağıttı, yönettiği bölgelerde vergi topladı. Komşu bölgeler de Direniş Ordusunun etkisinde kaldı. Düşman geniş çapta saldırılara hazırlandı, fakat iki aylık çarpışmanın bilançosu, tümüyle morali bozulan istilacı orduya verdirilen 1000 kayıp ve savaş kapasitemizi arttıran 600 silah oldu.
Artık düşmanın bizi yenemeyeceği kanıtlanmıştı. Bundan böyle, Sierra Maestra tepelerine ya da Frank Pais İkinci Oriente Cephesi makiliklerine sokulup buraları ele geçirebilecek güç Küba'da kesinlikle yoktu. Zorba hükümetin askeri birlikleri için Oriente yolu geçilmez olmuştu. Düşman saldırısı bozguna uğratılınca, 2 Nolu koluyla Camilo Cienfuegos ve 8 Nolu Ciro Redondo koluyla bu satırların yazarı Camagüey bölgesini aşıp Las Villas'a yerleşme, düşmanın haberleşme bağlantılarını kesme görevini üstlendik. Camilo ilerlemeyi sürdürecek, kendi yürüyüş kolunun ad aldığı kahraman Antonio Maceo'nun olağanüstü başarılı eylemini yineleyecek, doğudan batıya tüm adayı işgal edecekti.
Bu noktada, savaş yeni özellikler gösterdi: Güçler ilişkisi devrimin lehine dönüştü. Biri 80, diğeri 140 adamdan oluşan iki küçük hareket kolu, binlerce askeri savaşa sokan ordu tarafından sürekli çevrilip hırpalanarak Camagüey ovalarını aşıp Las Villas'a ulaştı. Adayı ikiye bölme eylemi başlamıştı.
Bugün, böylesine küçük iki gerilla kolunun, iletişim ve taşıt araçlarından, modern savaşın en basit silahlarından bile yoksun olarak, iyi eğitimli, süper donanımlı, kendisinden kat kat üstün silahlı birliklere karşı nasıl savaşabildiği şaşırtıcı, inanılmaz, hatta akıl almaz gelebilir. Herşeyden önemlisi bu iki grubun belirleyici nitelikleriydi: Gerilla savaşçısı ne denli rahatsız edici koşullar altında bulunuyorsa, doğal çevreye o denli iyi uyum sağlar, kendini ne denli evinde hissederse rnorali, güvenlik içinde bulunduğu duygusu o denli güçlenir. Aynı zamanda, koşullar ne olursa olsun, gerillacı hayatını ortaya koymaya, gerekirse canını vermeye gelmiştir. Genellikle, birey olarak bir gerillacının ölmesinin ya da sağ kalmasının savaşın sonucu üzerinde büyük bir etkisi yoktur.
Şimdi incelemekte olduğumuz Küba örneğinde, düşman askeri diktatörün aşağılık bir ortağıdır, Wall Street'ten başlayıp kendisine kadar uzanan uzun zincirde, bir öncekinin kalıntısı kırıntıları toplar. Ayrıcalıklarını savunmaya isteklidir, ancak, önem taşıdıkları ölçüde. Ücreti ve çıkarı, bazı acılara ve bir takım tehlikelere değer, ama hayatını vermeye hiç değmez. Eğer bu çıkarları korumak için ölmesi gerekliyse, bunlardan vazgeçmesi, yani gerilla tehlikesi karşısında geri çekilmesi daha akıl kârıdır.
Bu iki görüşten ve bu iki ahlak anlayışından 31 Aralık 1958'de patlak veren bunalımı yaratan farkları çıkarabiliriz.
Direniş Ordusunun üstünlüğü giderek apaçık ortaya çıkmıştı. Gerilla kolumuzun Las Villas'a varışı, 26 Temmuz Hareketi'nin bütün diğer gruplardan daha çok sevildiğini gösterdi. Devrimci Direktuara, Las Villas İkinci Cephesine, Sosyalist Halk Partisi ve Özgün Örgüte bağlı bazı küçük gerilla birliklerine kıyasla daha popülerdi. Bunda, lideri Fidel Castro'nun mıknatıs gibi çekici kişiliğinin rolü büyüktü, ama devrimci çizgimizin dürüstlüğü de etkenlerden biriydi.
Ayaklanma böylece bitti. Fakat Sierralarda, Oriente ve Camagüey ovalarında, Las Villas dağlarında, ovalarında ve şehirlerinde iki yıl amansız bir savaş verdikten sonra Havana'ya dönen adamlar ideolojik bakımdan, Las Coloradas kıyılarında karaya ayak basıp mücadelenin ilk günlerinde harekete geçenlerle aynı değillerdi artık. Köylülere karşı güvensizlikleri dostluğa ve köylünün niteliklerine saygıya, köy hayatı konusundaki bilgisizlikleri, köylünün ihtiyaçlarının yakından bilinmesine dönüşmüştü. İstatistik ve teorik uğraşları, yerini pratiğin beton sağlamlığına bırakmıştı.
Sierra Maestra'da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu adamlar emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba'nın bu Tarım Reformunun temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.
Tarım reformunun topraksızlara toprak vereceğini, haksız yere toprak sahibi olanların elinden bunların geri alınacağını biliyorlar. En büyük toprak sahiplerinin hükümet çevrelerinde ve ABD yönetim kademelerinde de etkili olduklarını biliyorlar. Güçlükleri cesaretle, cüretle, herşeyden önce halkın desteğiyle yenmeyi öğrendiler. Acıların ötesinde, bizi bekleyen kurtarılmış geleceği şimdiden görüyorlar.
Hedeflerimizin bu son kavramına varmak için uzun bir yolu aşmak, uzun süre evrimleşmek gerekti. Savaş cephelerinde ardı ardına beliren değişimlere paralel olarak, gerilla örgütümüzün toplumsal bileşiminde de farklılaşma oluşmuş, şeflerin ideolojik dönüşümü gerçekleşmişti. Bu değişimlerin herbiri, bileşimde, güçte, ordumuzun devrimci olgunluk derecesinde niteliksel farklılıklara yol açtı. Köylülük dayanıklığını, acıya karşı direncini, arazi bilgisini, toprak sevgisini, tarım reformu isteğini gerilla ordumuza aşıladı. Aydının, kim olursa olsun bu teori yaratılırken çorbada tuzu oldu. İşçi, örgütçülüğüyle, içten gelen birleşme eğilimiyle, birlik kurma becerisiyle katılımda bulundu. Tüm bunların üzerinde, "mahmuz"dan daha fazla bir anlam taşıdığını artık kanıtlamış olan Direniş Güçlerimiz yeralıyordu. Verdiğimiz ders kitleleri öylesine tutuşturmuş ve ayaklandırmıştı ki cellattan bile korkuları kalmamıştı. Bu karşılıklı etkileşim kavramı hiç o günlerdeki kadar kafalarımızda netleşmemişti. Bu karşılıklı etkileşimin nasıl olgunlaştığını hissedebilmiştik, silahlı ayaklanmanın etkisini, bir insanın kendisini savunacak başka insanlara, elinde bir silaha ve gözlerinde zafere erişme kararlılığına sahibolduğunda kazanacağı gücü gösteriyorduk. Köylülerse Sierra'da kurulacak tuzakları, orada yaşamak ve yenmek için, halkın kaderini ileriye götürmek için gereken gücü, gözüpekliğin, dayanıklılığın ve fedakarlığın dozunu gösteriyorlardı.
İşte böylece kırların terine batarak, dağların ve bulutların ufku önünde, adamızın kızgın toprağı üzerinde, isyancı şef ve beraberindekiler Havana'ya girdi. Tarih, halkın ayaklarıyla yeni bir Kışlık Sarayın merdivenlerini tırmanıyordu.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:34   #5
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Latin-Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi

"Taktik, silahlı güçlerin çarpışmalarda nasıl kullanılacağını,
stratejiyse çarpışmalardan savaşın amacına
ulaşmada nasıl yararlanılacağını öğretir."
Carl Von Clausewitz


Notlarımızın başına, Napoleon'la savaşan ve ustaca bir savaş teorisi ortaya koyan Clausewitz'den aldığımız sözleri koyduk. Çözümlemesi burjuvalara özgü olduğu halde, düşüncelerinin açıklığından dolayı, Lenin ondan alıntı yapmayı severdi.
Taktik ve strateji, savaş sanatının iki temel öğesidir, ama savaş ve siyaset bir ortak paydayla birbirine bağlıdır. Bu ortak özellik nihai bir amaca ulaşmak için ısrarla sürdürülen çabadır. Nihai amaca, silahlı savaşla düşmanın yokedilmesi ya da siyasi iktidarın ele. geçirilmesi olabilir.
Bununla birlikte, savaşçı ve politik mücadeleleri yöneten taktik ve stratejik ilkelerin çözümlenmesi, şematik bir formüle indirgenemez.
Bu ilkelerin herbirinin değeri, ancak, pratikle ve pratiğin içerdiği son derece karmaşık etkinliklerin analiziyle ölçülebilir.
Değişmez taktik ve stratejik hedefler yoktur. Taktik hedefler bazen stratejik bir önem kazanır, bazen de tersine, bazı durumlarda, stratejik hedefler basit taktik öğeler halini alırlar.
Devrimci güçlerin büyük nihai stratejik amaca, yani iktidarın ele geçirilmesine yönelik tüm gerçeklerden ve tüm koşullardan tam anlamıyla yararlanmasını sağlayan, her bir öğenin göreli öneminin dikkatli ve doğru biçimde incelenmesidir.
İktidar, devrimci güçlerin zorunlu stratejik hedefidir, herşeyin bu büyük amaca bağlı kılınması gerekir.
Mutlak biçimde çelişkili çıkarları temsil eden, son derece birbirine aykırı iki gücün kutuplara böldüğü bu dünyada, iktidarın alınması coğrafik ya da toplumsal bir olguyla sınırlanamaz. İktidarın alınması devrimci güçlerin dünya çapındaki amacıdır. Geleceği fethetmek devrimin stratejik öğesidir, bugünü durdurmak, değişmesini önlemekse, çağdaş dünyada savunma konumunda bulunan gericiliğin karşı stratejisidir.
Dünya çapındaki bu mücadelede, konum çok önemlidir. Bazen belirleyici bile olabilir. Örneğin, Küba, Latin-Amerika'nın ekonomik bakımdan çarpıtılmış geniş savaş alanını gözleyen bir ileri karakol konumundadır. Küba örneği, tüm Latin-Amerika halklarına ışık tutar. Küba ileri karakolu, şu anda dünya egemenliğini aralarında tartışan iki büyük hasmın, emperyalizmle sosyalizmin gözünde büyük stratejik değer taşır.
Başka bir coğrafik ya da toplumsal çerçeve içersinde bulunsaydı, değeri de başka olurdu. Devrimden önce Küba, emperyalist dünyanın bir taktik öğesinden başka birşey değilken, önemi daha değişikti. Şimdi, önemi artıyorsa, bunun nedeni yalnızca Küba'nın Latin-Amerika'ya açılan kapı olması değildir. Küba, stratejik, askeri ve siyasi konumunun gücüne, manevi etkisinin kudretini de ekliyor. "Manevi füzeler" öylesine büyük bir yıkıcı güce sahiptir ki, Küba'nın değerini belirleyen en önemli etken halini almıştır. Siyasi çatışmaların tüm öğelerini incelerken, bu çatışmayı içinde geliştiği koşulların oluşturduğu bütünden soyutlayamayız. Geçmişteki bütün olaylar, büyük stratejik hedeflere ulaşmak amacıyla bir çizgi ya da bir konum belirlemekte yararlı olabilir.
Eğer, tartışma Latin-Amerika ile ilgiliyse, kesinlikle şu soruyu sormamız gerekir: Dünyanın bu parçasında, iktidarı ele geçirmek için kullanılacak taktik öğeler nelerdir? Kıtamızın bugünkü koşullarında, bu iktidarı (yani sosyalist iktidarı) barışçı yollardan kurmak mümkün müdür, değil midir? Cevabımız kesin ve nettir: çoğu hallerde, mümkün değildir. Ya da, daha iyisi, iktidarın burjuva üstyapısı biçimsel olarak ele geçirilse bile, kurulu burjuva eşitlik koşullarında biçimsel iktidarı alan bu hükümetin sosyalizme geçişi, yeni toplumsal yapılara doğru ilerlemeyi önlemek için elinden geleni ardına koymayacak olan karşı güçlerle son derece şiddetli bir mücadele içinde gerçekleştirilmeye zorlanacaktır.
En önemli etken, üzerinde en çok tartışılan konu, devrimimizle Latin-Amerika'daki öteki hareketler arasındaki en büyük farkı yaratan nokta işte bu sorundur. Tavrımızı açıkça ortaya koymalı ve nedenlerimizi incelemeliyiz.
Bugün, Latin-Amerika'nın patlamak üzere olan bir volkandan farkı yok artık. Henüz lav püskürtmüyor, ama, yeraltından gelen uğultular patlamanın yakın olduğunu haber veriyor. Kıtanın her köşesinde ön belirtiler ortaya çıkıyor. İkinci Havana Bildirisi bu yeraltı hareketlerinin dile getiriliş biçimi ve sentezidir; onların ulaşmaya çalıştığı hedefin bilincini uyandırmaya; yani devrimci değişimin zorunluluğunun, hatta bundan daha fazlasının, devrimci dönüşümün kesinlikle mümkün olduğunun bilincine varmaya çalışır. Kuşkusuz, Latin-Amerika volkanı, içinde yaşadığımız, iki karşıt tarih görüşü arasındaki temel güçlerin çarpışma döneminde, çağdaş dünyada kaynaşan tüm hareketlerden ayrı tutulamaz.
Yurdumuzdan sözetmek istersek, Havana Bildirisi'nin şu sözlerini tekrarlayabiliriz:

"Küba tarihi, Latin-Amerika tarihi değil de nedir? Latin-Amerika tarihi, Asya, Afrika, Okyanusya tarihi değil de nedir? Tüm bu halkların tarihi, emperyalizmin çağdaş dünyada en acımasız, en hunharca sömürüsünün tarihi değil de nedir?”

Amerika, Afrika, Asya ve Okyanusya, emperyalizmin çabalarıyla ekonomik güçleri çarpıtılan bir bütünün parçalarıdır. Fakat tüm bu kıtalar aynı özellikleri taşımaz, Avrupa burjuvazisi güçlerinin uyguladığı emperyalist, sömürgeci ve yeni-sömürgeci ekonomik sömürü biçimleri, yalnızca Asya, Afrika ve Okyanusya'nın ezilen halklarının kurtuluş mücadelesiyle karşılaşmakla kalmaz, buralara kadar gelip sokulan Kuzey Amerika emperyalist sermayesiyle de rekabet etmek zorundadır. Bu mücadeleler, bazı ülkelerde güç ilişkilerini belirlemiş, ulusal burjuvazilerin, bağımsız ya da yeni-sömürgeci biçimlere barışçı geçişini sağlamıştır.
Latin-Amerika'da durum böyle değildir. Latin-Amerika, Kuzey Amerika emperyalizminin manevra alanıdır. Yeryüzünde, ulusal burjuvazilerin Amerika Birleşik Devletleri emperyalizmine karşı giriştiği mücadeleye müdahale etmeye yeterli ekonomik güç yoktur; bu yüzden, başka yerlerdekilerden daha zayıf olan bu burjuvaziler kararsızlığa düşer ve emperyalizmle barış yapmayı yeğlerler.
Pısırık burjuvalar sınıfı için, yabancı sermayenin buyruğu altına girmek ya da içteki halk güçleri tarafından yokedilmek seçeneklerinin yarattığı korkunç durum karşısında, Küba örneğinde, devrimin temsil ettiği kutuplaşma nedeniyle daha da keskinleşen açmazın karşısında, uzlaşmaya yanaşmaktan başka çözüm yoktur. Bu uzlaşma yapıldıktan, barış antlaşması yürürlüğe girdikten sonra, içteki gericiliğin güçleri, en büyük uluslararası gerici güçle ittifak kurar, toplumsal devrimlerin barışçı gelişimi olanaksızlaşır.
İkinci Havana Bildirisi güncel durum konusunda şunları belirtmektedir:

"Bugün birçok Latin Amerika ülkesinde devrim kaçınılmazdır. Bu gerçeği belirleyen, herhangi bir kişinin istek ve iradesi değildir. Bu gerçek, Latin-Amerika insanının içinde yaşadığı müthiş sömürü koşullarının, kitlelerin devrimci bilinçlerindeki gelişmenin, emperyalizmin dünya çapındaki bunalımının ve ezilen halkların evrensel mücadele hareketinin sonucudur.
Bugünkü endişe, kesinlikle isyan belirtisidir. Şimdi, yerli halktan başlayarak, Afrika'dan getirilen kölelerin ve sonradan oluşan ulusal grupların, bugün horgörülmeyi, aşağılanmayı, yankee boyunduruğunu paylaştıkları gibi, daha iyi bir gelecek umudunu da paylaşan beyazların, zencilerin, melezlerin, dörtyüz yıldır, köleci, yarı-köleci ve feodal tarzda sömürülüşünün tanığı olan kıtada derinliklerine kadar sarsılıyor.”

Öyleyse, Latin-Amerika'da daha adaletli toplumsal düzenler kurulması kararlaştırıldıysa, temelde silahlı savaş olasılığı gözönünde bulundurulmalıdır, sonucuna varabiliriz. Marksizmin klasikleri barışçı geçiş olasılığına yer verir, partiler bildirilerinde bu konuda güvence bile verirler, fakat Latin-Amerika'nın bugünkü koşullarında, her geçen dakika barışçı girişimleri daha da zorlaştırıyor. Küba'da gözlenen son olaylar, uyuşmazlığın temel yönleri konusunda burjuva hükümetleriyle saldırgan emperyalizmin nasıl birleştiğine iyi bir örnektir.
Şu nokta üzerinde ısrarla duruyoruz: Barışçı geçiş, seçimle ya da kamuyu değişimleri ve düşünce akımları sayesinde, doğrudan doğruya çarpışmaya girmeksizin biçimsel iktidarı ele geçirmek değil, sosyalist iktidarın tüm yetki ve görevleriyle, silahlı ordu kullanılmadan kurulması anlamına gelir. Bütün ilerici güçlerin silahlı devrim yolunu seçmeyeceği akla yatkındır, bunlar, burjuva koşulları altında, yasal mücadele olasılığından sonuna kadar yararlanacaklardır.
İktidarı aldıktan sonra, devrimci hareketlerin benimseyeceği biçim konusunda da çok ilginç sorular ortaya atılıyor. 81 partinin bildirisi bu dönemi şöyle tanımlıyor:

"Büyük Ekim Sosyalist Devrimiyle başlayan, özünü kapitalizmden sosyalizme geçişin oluşturduğu çağımız, birbirine taban tabana zıt iki toplumsal sistem arasındaki mücadele çağı; sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş devrimleri çağı; emperyalizmin batış, sömürgecilik sisteminin yıkılış çağı; giderek artan sayıda halkların sosyalizm yoluna koyulma çağı; sosyalizmin ve evrensel komünizmin zafer çağıdır.
Çağımızın temel çizgisi, dünya sosyalist sisteminin yavaş yavaş insan toplumunun gelişiminin belirleyici etkeni halini almasıdır.”

Ulusların kurtuluş mücadelesi çok önemli olmakla birlikte, içinde yaşadığımız çağın ayırıcı niteliği kapitalizmden sosyalizme geçiştir.
Tüm sömürülen kıtalarda, toplumsal düzenlerin belli bir gelişim düzeyine eriştiği ülkeler vardır; fakat bunların hemen hemen hepsinin belirleyici özelliği feodal nitelikli geniş toplumsal tabakalara sahibolmaları ve büyük ölçüde yabancı sermayeye bağlı olmalarıdır. Doğal evrime göre, kurtuluş mücadelesi içinde, burjuvazinin az ya da çok egemen olduğu ulusal demokrasi hükümetlerine varılacağı akla uygundur; gerçekte, çoğu kez görülür bu durum. Ama, bağımsızlıklarını kazanmak için kuvvete başvurmak zorunda kalan halklar, toplumsal reformlar yolunda daha çok ilerlemişler, bunlardan pek çoğu sosyalizme varmıştır. Toplumsal dönüşümler üzerinde silahlı mücadelenin etkileri konusunda, Küba ve Cezayir elle tutulur, gözle görülür en yeni örneklerdir. Her ne kadar, Latin-Amerika'da barışçı yol olasılığının nerdeyse tamamıyla safdışı olduğu sonucuna varmış bulunuyorsak da, dünyanın bu bölgesinde devrimlerin zaferinin büyük bir olasılıkla sosyalist yapıdaki düzenler getireceğini sözlerimize ekleyebiliriz.
Ancak, bu hedefe ulaşabilmek için oluk oluk kan akıtmak gereklidir. Yaralarını daha saramayan Cezayir, hâlâ kan döken Vietnam, bağımsızlığı için tek başına, yiğitçe dövüşen Angola, Küba davasının kardeşleri olan yurtseverleri son zamanlarda devrimimize en tam ve en yüksek dayanışmayı sunan Venezüella, yeraltı çalışmalarıyla çok güç bir mücadele yürüten Guatemala bu gerçeği apaçık gösteren örneklerdir.
Halkın kanı bizim en değerli hazinemizdir, ama gelecekte daha çok kan akıtılmaması için şimdi feda edilmesi zorunludur.
Başka kıtalarda, halklar sömürgecilikten kurtulmayı başardılar, buralarda az çok sağlam burjuva rejimleri kuruldu. Bütün bunlar hemen hemen hiç şiddete başvurulmadan gerçekleştirildi. Fakat, olayların mantığı içinde, sürekli gelişen ulusal burjuvazinin belirli bir anda öteki halk tabakalarıyla çelişkilere düşeceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Sömürgeci ülkenin boyunduruğu kırılır kırılmaz bu burjuvazi devrimci bir sınıf olmaktan çıkıp, sömürücü bir sınıfa dönüşecek, böylece toplumsal mücadeleler döngüsünü tamamlayacaktır. Tüm bunlar barışçı yoldan olsun olmasın, kesin olan gerçek, iki büyük düşmanın, sömürülenle sömürenin, kaçınılmaz biçimde yine karşı karşıya gelecekleridir.
İktidara geçme biçimi konusunda çağımızın açmazı, yankee emperyalistlerinin müdahalesinden de kurtulamamıştır. Onlar da "barışçı geçiş" istiyor. Latin-Amerika'da hâlâ varlığını sürdüren eski feodal yapıların yıkılmasına bir diyecekleri yok, ulusal burjuvazinin en ileri unsurlarıyla ittifak kurmak için birtakım mali reformlar, toprak mülkiyeti düzeninde bir tür değişiklik yapılmasını da kabul ediyorlar, ölçülü bir sanayileşmeye, daha iyisi tekniği ve hammaddeleri Amerika Birleşik Devletleri'nden getirtilecek bazı tüketim mallarının üretimine izin vermek işlerine geliyor.
Emperyalistler için en kusursuz çözüm, ulusal burjuvazinin yabancı çıkarlarla işbirliği yapmasıdır; beraberce, ülke içte yeni endüstriler kurar, bu endüstriler için diğer emperyalist ülkelerle rekabeti tümüyle gereksiz kılan gümrük kolaylıkları elde eder, ülkedeki parayı koruyacak yasaların boşluklarından yararlanarak kârlarını yurt dışına kaçırırlar.
Bu çok yeni ve daha akıllıca sömürü sistemi sayesinde "milliyetçi” ülke süper kârlar sağlayan tercihli gümrük tarifeleri çıkararak Birleşik Devletler'in çıkarlarını savunmayı üstlenir (Kuzey Amerikalılar kazandıkları paraları hemen ülkelerine geri götürürler). Rakipsiz malın fiyatı da tekellerce belirlenir elbette.
Tüm bunlar, Kalkınma İçin İşbirliği tasarılarına yansır. Bu tasarılar, emperyalizmin kârların küçük bir bölümünü ulusal sömürücü sınıflar arasında dağıtarak halkların devrimci koşullarının gelişmesini durdurmaya yönelik bir girişiminden başka birşey değildir. Böylece satın alınan ulusal burjuvazi, en çok sömürülen sınıflara karşı emperyalizmin güvenir bir işbirlikçisi olup çıkar. Başka bir deyişle, işbirliği, içteki çelişkileri olanaklar elverdiğince yoketmeye çalışır.
Daha önce de söylediğimiz gibi, Latin-Amerika'daki bu ekonomik mücadeleye müdahale edebilecek güç dünyada mevcut olmadığından, emperyalistlerin işi oldukça kolaydır. Geriye kalan tek olasılık, Avrupa Ortak Pazarı'nın, Almanya'nın yönetiminde hızla gelişip ülkelerimizdeki yankee sermayeleriyle rekabet etmeye yeterli ekonomik güce ulaşmasıdır. Ancak, çelişkiler öylesine gelişiyor ve bunların şiddete başvurularak çözümlenmesi öylesine çabuk ve patlama biçiminde oluyor ki, Latin-Amerika'nın iki emperyalist güç arasındaki ekonomik mücadeleye sahne olmaktan çok önce, sömürenler ve sömürülenler arasındaki savaş alanına dönüşeceği izlenimi uyandırıyor. Bunun anlamı, İlerleme İçin İşbirliği eğilimlerinin gerçeğe dönüşmeyeceğidir; çünkü, nesnel koşullar ve kitlelerin bilinci böylesine basit bir tuzağa düşmeyecek kadar olgunlaşmış bulunmaktadır.
Bugün için belirleyici olan, emperyalizm-ulusal burjuvazi cephesinin sıkıca birleşmesidir. OAS'ın son oylamasında, temel sorunlar konusunda uyumsuz sesler duyulmadı, yalnızca, bazı hükümetler çıplak gerçeği utangaçça yasal kılıflar altında gizlemeye çalıştı; yine de, aldıkları kararların her türlü adalet anlayışına aykırı, saldırgan niteliğini inkar etmeye kalkışmadılar.
Küba'nın nükleer başlıklı füzelere sahibolması, hepsinin Birleşik Devletler'in safına geçmesi için bahane oldu, Domuzlar Körfezi olayı bile onları bu tavrından vazgeçiremedi. Oysaki, saldırganın kim olduğunu çok iyi biliyorlar. Yalnız, ne var ki, açıkça söylemeseler bile Küba devriminin onlar açısından temsil ettiği gerçek tehlikenin de farkındalar. En uzlaşmacı ve bu yüzden en ikiyüzlü olan ülkeler Küba'nın yıkıcı etkisinden sözediyor, haksız da değiller. Küba'nın temsil ettiği en büyük tehlike, oluşturduğu örnek, devrimci düşüncelerinin yayılması, dünyaca tanınan bir şefin yönetimindeki hükümetinin halkın alnını tarihte az rastlanır yüceliklere ulaştırmasıdır.
Sözünü ettiğimiz örnek, külleri yeni toplumlara temel olsun diye nükleer silahlarla yokedilmeyi göze alan, düşüncesi sorulmadan atomik füzelerin kaldırılması anlaşması imzalandığında yakınmayan, sızlanmayan, ateşkesi canına minnet sayacak yerde, tek başına, bireysel sesini duyurmak, tek başına, bireysel savaşçı konumunu almak, tek başına bile olsa, tüm tehlikelere, hatta yankee emperyalizminin atom bombası tehdidine karşı savaşma kararını açığa vurmak için uluslararası arenada ortaya atılan bir halkın korkunç örneğidir.
Böyle bir tutum halkları harekete geçirir. Uluslar, Küba'dan yükselen yeni sesin çağrısını dinler. Bu ses, tüm korkulara, tüm yalanlara, önyargılara, yüzlerce yıllık açlığa, tüm bunları örtbas etmek için çevrilen dalaveralara baskın çıkar. Bu ses, tüm misillemelerden duyulan korkuya, en hunharca cezaya, en zalimce ölüme, sömürücülerin en vahşice eziyetlerine baskın çıkar. Bu berrak ve keskin ses Latin-Amerika'mızın her köşesini çınlatır.
Bu bizim görevimizdi, yerine getirdik. Devrimci inancımızın tüm kararlılığıyla yolumuza devam edeceğiz.
Tek yol bu mu, emperyalist kamptaki çelişkilerden yararlanılamaz mı, emperyalizm tarafından bazen zincire vurulan, ayaklar altında çiğnenen ve aşağılanan burjuva kesimlerinden destek aranamaz mı, Küba'nın tutumu kadar katı, kendi kendini yıkıcı olmayan bir çözüm bulunamaz mı, silahlı güç ve diplomatik manevralar birarada kullanılarak Küba'nın hayatta kalması sağlanamaz mı gibi sorular sorulabilir. Cevap olarak, kaba kuvvete karşı güç ve kararlılık gereklidir, deriz. Bizi yoketmek isteyenlere karşı kendimizi savunmak için son damla kanımıza kadar savaşma iradesine sahibolmak zorundayız.
Halkın iradesine karşı her ne pahasına olursa olsun iktidarı ellerinde tutmak isteyenlerle mücadelede, bu çözüm, tüm Latin-Amerika için geçerlidir. Son sömürücü yenilgiye uğrayıncaya dek ateş ve kan eksik olmayacaktır.
Latin Amerika'da bu devrim nasıl gerçekleştirilebilir? Sözü İkinci Havana Bildirisi'ne bırakalım:

"Ülkelerimizdeki ekonominin belirgin çizgisi sanayinin geri bıraktırılmışlığı ve tarımın feodal niteliğidir. Bu yüzden, kentte çalışan işçilerin yaşama koşullarının güçlüğüne karşın, kırsal bölgeler halkı, daha da kötü baskı ve sömürü koşulları altında varoluş mücadelesi vermektedir. Nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bu halk kesimi, toplam nüfusun yüzde yetmişini aşar.
Genellikle en gelişmiş kentlerde yaşayan büyük toprak sahipleri gözönüne alınmazsa, bu büyük kitlenin geri kalanı yok denecek kadar az ücret karşılığında büyük tarım alanlarında gündelikçi olarak çalışmakla ya da ortaçağa yaraşır sömürü koşullarında toprağı işleyerek emeğini satmakla varoluşunu sürdürür. Bu durum Latin-Amerika'nın kırsal bölgelerinde yaşayan yoksul halkın büyük bir potansiyel devrimci güç oluşturmasına yol açar.
Sömürücü sınıfların iktidarını dayandırdığı biricik güç olan ordular, geleneksel savaşa uygun biçimde yapılanmış ve donatılmıştır. Bu silahlı güçler, harekat alanı olarak kendi arazilerini yeğleyen köylülerin düzensiz çarpışmalarıyla karşılaşınca kesinlikle etkisiz kaldıkları ortaya çıkar; düşen her devrim savaşçısına karşılık on asker kaybeder; görünmez ve yenilmez bir düşmanla dövüşürken saflarında moral bozukluğu hızla yayılır. Nerede olduğu bilinmeyen bu yenilmez düşman, ordudaki subayların harp akademisinde öğrendikleri, kentlerdeki işçi ve öğrencilere karşı baskı uygularken öylesine ustalıkla kullandıkları taktikleri, şamata ve tantanayı sergilemelerine fırsat vermez.
Küçük savaşçı çekirdeklerinin başlangıçtaki mücadelesine, sürekli yeni güçler katılır, kitle hareketleri patlak vermeye başlar, eski kurulu düzen yavaş yavaş yıpranıp yıkılır: Artık savaşın kaderini belirlemek, kentlerdeki kitlelerin ve işçi sınıfının elindedir.
Mücadelenin ta başından beri —düşmanlarının sayısından, gücünden ve kaynaklarından bağımsız olarak— bu ilk kadroları yenilmez kılan nedir? Bu halkın desteğidir ve kadrolar gittikçe daha yüksek derecede kitlelerin bu desteğinin hükmü altında olacaktır.
Bununla birlikte, köylülük, içinde tutulduğu bilgisizlik ve yaşadığı tecrit durumundan dolayı, devrimci aydınların ve işçi sınıfının devrimci ve politik yönetimini gereksinen bir sınıftır; bu, köylülüğün o olmaksızın kendiliğinden mücadeleye giremeyeceği ve zaferi ele geçiremeyeceği bir yönetimdir.
Latin-Amerika'nın bugünkü tarihi koşullarında ulusal burjuvazi, anti-feodal ve anti-emperyalist mücadeleyi yürütemez. Çıkarları yankee emperyalizmininkilerle çelişkili olsa da, sosyal devrim korkusuyla felce uğratılan ve sömürülen kitlelerin sesiyle korkutulmuş olan uluslarımızdaki bu sınıfın, yankee'lere karşı göğüs geremediğini deney göstermektedir.”

İşte, İkinci Havana Bildirisi böyle söylüyor. Bu sözler, Latin-Amerika'da devrimin nasıl olması gerektiğinin bir tür yasası sayılabilir. Tümüyle işçi sınıfının yönetemeyeceği müttefikler düşünmemek, iktidara gelmek için dayanak yaptığı güçleri yokeden korkak ve hain burjuvalarla işbirliğini düşünmemek; halkın silahlanması; eylem alanı olarak Latin-Amerika'mızın geniş toprakları; toprağı uğruna mücadele eden köylülük; tuzak; baskı güçlerine acımasızca ölüm; öldürülen içinse bir devrimciye yakışır onuruyla sineye çekeceği ölüm. Geçerli olanlar bütün bunlardır.
Latin Amerika'nın görünümü böyle, savaşmaya hazırlanan bir kıta; ne kadar tez silaha sarılırsa, macheteleri, büyük toprak sahiplerinin, sanayicilerin, bankacıların, her türden sömürücünün ve bunların görünür kafası olan baskı ordusunun başları üstünde ne kadar tez sallarsa, o kadar iyi olur.
Taktik konusu uzun uzun tartışılabilir. Her zaman gerilla eyleminden mi yararlanılmalıdır, yoksa mücadelenin ekseni olarak öteki eylemler de kullanılabilir mi? Bize kalırsa, iki nedenden dolayı Latin-Amerika'da gerilla savaşından başka taktik kullanılmasına karşıyız.
Birincisi: Düşmanın iktidarda kalmak için mücadele edeceği varsayıldığına göre, baskı ordusunun yokedilmesi gerektiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu silahlı gücü yoketmek için karşısına bir halk ordusu çıkarılmalıdır. Bu halk ordusu kendiliğinden meydana gelmez, düşmandan ele geçirdiği malzemeyle silahlanmalıdır. Bu zor bir mücadeledir. Halk güçleri ve şefler bu mücadelede sürekli olarak kendilerinden daha büyük güçlerin saldırısına uğrar, kendilerini savunma ve uygun biçimde manevra yapma olanağından yoksundurlar. Tersine, gerilla çekirdeği, savaşmaya elverişli arazide devrimci komutanlığın güvenliğini ve devamlılığını sağlar, halk ordusunun genel kurmayı tarafından yönetilen kentlerdeki güçler son derece önemli eylemler gerçekleştirebilirler.
Kentlerdeki grupların yokedilmesi bile, devrimin ruhunu ve yönetimini öldürmeyecek, yönetim kırsal bölgelerdeki kalesinden kitlelerin devrimci eğilimini körüklemeyi ve başka savaşlar için yeni güçler örgütlemeyi sürdürecektir.
İkincisi: Mücadele kıtasal niteliktedir. Latin-Amerika'nın kurtuluşunun bu yeni aşaması, belirli bir toprak parçası üzerinde iktidar için mücadele eden iki yerel gücün çarpışması olarak düşünülebilir mi? Elbette ki, hayır. Tüm halk güçleri ve tüm baskı güçleri arasındaki mücadele bir ölüm kalım savaşı olacaktır.
Yankee'ler çıkarları gereği dayanışma için ve Latin-Amerika'daki savaş belirleyici olduğundan müdahale edeceklerdir. Bu müdahalede tüm güçlerini kullanacak, elleri altında bulunan tüm yokedici silahlarla halk güçlerini cezalandıracaklardır. Devrimci iktidarların güçlenmesine fırsat vermeyecek, bunlardan biri başarıya ulaşırsa yeniden saldırıya geçecek, bu yeni iktidarı tanımayacak, devrimci güçleri bölmeyi deneyecek, her çeşit bozguncuyu devreye sokacak, genç devleti kendi ekonomisi içinde boğmaya çalışacak, kısacası onu yok etmek için ne gerekliyse hepsini yapacaktır.
Bu koşullar altında, Latin-Amerika'da tek bir ülkede zafere ulaşmanın güç olduğuna inanıyoruz. Baskı güçlerinin birleşmesine, halk güçlerinin birleşmesiyle karşılık verilmesi zorunludur. Baskının dayanılmaz olduğu tüm ülkelerde, isyan bayrağı dalgalandırılmalıdır. Bu bayrak, tarihin zorunlu kıldığı biçimde, kıtasal bir anlam kazanacaktır. Fidel'in dediği gibi And Sıradağları, Latin-Amerika'nın Sierra Maestra'sı olmaya adaydır ve kıtanın uçsuz bucaksız topraklarının tümünün kaderi, emperyalist güce karşı verilecek ölüm kalım mücadelesinde savaş alanına dönüşmektedir.
Mücadelenin ne zaman bu kıtasal boyutlara ulaşacağını ve ne kadar süreceğini şimdiden söyleyemeyiz; fakat tarihi, ekonomik, politik koşulların doğurduğu bu çatışmanın yaklaştığını, asla doğru yoldan şaşmayacağını daha bugünden haber verebiliriz.
Bu kıtasal taktik ve strateji yerine sınırlı kalıplar uygulanıyor: Dar kapsamlı seçim çekişmeleri; şurada burada seçimi kazananların başarıları; iki milletvekili, bir senatör, dört belediye başkanı, halkın üzerine ateş açılarak dağıtılan büyük çapta bir gösteri; bir öncekine göre bir iki oy farkıyla kaybedilen yeni bir seçim; kazanılan bir grev, kaybedilen on grev; bir adım ileri, on adım geri; belli bir kesimde zafer, bir diğerinde on kez bozgun... Sonra birdenbire oyunun kuralları değişir, herşeye yeniden başlamak gerekir.
Bu tutum neden ileri geliyor? Halk enerjisini neden hep böyle boşuna harcıyor? Bunun tek nedeni var: Bazı Amerika ülkelerinde ilerici güçler taktik hedefler ile stratejik hedefleri korkunç bir şekilde birbirine karıştırıyorlar, küçük taktik sorunlarda büyük stratejik hedefler görmek istemişlerdir. Bu önemsiz saldırı mevzilerini ve elde edilen küçük kazançları, sınıf düşmanının temel hedefleri olarak göstermeyi bilen gericiliğin akıllıca davrandığını kabul etmeliyiz.
Böylesine büyük hatalar işlenen ülkelerde, halk hiçbir değeri olmayan eylemler için son derece büyük fedakarlıklar pahasına her yıl alaylarını seferber eder. Bunlar düşman topçusunun ateşine maruz kalan geçici mevzilerdir.
Bu mevzilerin adı, parlamentodur, kanuniliktir, yasal ekonomik grevdir, ücret artışıdır, burjuva anayasasıdır, bir halk kahramanının serbest bırakılmasıdır... Ve işin en kötü tarafı şudur ki, bu mevzileri elde etmek için bile, burjuva devletinin oyun kurallarını kabul etmek ve bu tehlikeli siyasal oyuna katılmak iznini alabilmek için de uslu ve aklı başında insanlar olduğumuzu, hiçbir tehlike arz etmediğimizi; örneğin kışlalara ve trenlere saldırmak, köprüleri uçurmak, katilleri ve işkence uzmanlarını cezalandırmak, dağlara çıkıp ayaklanmak ya da yumruklarımızı sert ve kararlı bir biçimde kaldırarak, Amerika'ya son kurtuluş mücadelesinin kesin müjdesini vermek gibi tehlikeli işlerle bir alış-verişimizin olmadığını ispat etmek lazımdır.
Latin Amerika'nın görünümü çelişkilerle doludur: İlerici güçlerin, yönettiklerinin düzeyinde olmayan yöneticileri; inanılmaz yüceliklere ulaşan halklar; harekete geçmek için yanıp tutuşan kitleler ve onları engelleyen yöneticiler; bu Latin Amerika ülkelerinde kol gezen kitle katliamları ve herşeye karşın kurtuluşları demek olan bu kitle katliamlarına doğru korkusuzca ilerleyen halklar; büyük stratejik zaferlere ulaşmak, siyasi iktidarı ele geçirmek, orduyu ve insanın insan tarafından sömürüldüğü sistemi yoketmek için önüne geçilmez bir istek duyan kitlelerin bu atılımını durduracak araçları kullanan aklı başında, mantıklı kimseler. Bu çelişkili görünüm, aynı zamanda cesaret vericidir, çünkü kitleler sabırla devrimciliğin bağdaşmadığını biliyor ve savaşa hazırlanıyorlar.
Emperyalizm, konumlarını birer birer kaybetmeyi sürdürecek mi? Yoksa, daha önce gözümüzü korkutmaya çalıştıkları biçimde, dünyayı atom yangınının közlerine dönüştürecek vahşice bir nükleer saldırıya mı girişecek? Birşey diyemeyiz. Tek bildiğimiz, atom bombalarının milyonlarca kurbanına malolsa bile kurtuluş yolunu izleyeceğimizdir. Çünkü, iki sistem arasındaki ölüm kalım savaşında, sosyalizmin ya kesin zaferi, yahut da emperyalist saldırganın nükleer zaferi önünde geri çekilmesi sözkonusudur.
Küba istilaya uğramanın eşiğine kadar geldi: Ona tehdit savuranlar dünya emperyalizminin en büyük güçleridir. Bu nedenle atom bombaları altında yoketmekle bize gözdağı vermeye çalışıyorlar. Ülkemiz sarsılmaz siperinden kader belirleyici savaş çağrısında bulunuyor: Bu savaş bir saatte ya da birkaç dakikada bitmeyecek, kıtamızın her köşesine yayılıp korkunç acılar içinde, belki de yıllarca sürecektir. Müttefik emperyalist ve burjuva güçlerin saldırısı, halk hareketlerini pekçok kez yokolmanın sınırına dek getirecek, fakat bu hareketler her zaman yeniden ortaya çıkacak, tam ve kesin zafere erişinceye kadar halkın gücüyle durmadan yenilenecektir.
Halkımız, tek başına bulunduğu öncü siperinden sesini duyuruyor, söylediği, bozguna uğramış bir devrimin son şarkısı değil, Latin-Amerika'lı savaşçıların dudaklarında sonsuza dek kalacak bir devrim marşıdır ve tarihten yankılarla çınlamaktadır.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:35   #6
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Küba: Bir İstisna mı, Yoksa Öncü mü?

"İşçi sınıfı yaratıcı sınıftır. İşçi sınıfı bir ülkede maddi refahın gerektirdiği herşeyi üretir, iktidar işçi sınıfının elinde olmadığı sürece, işçi sınıfı, iktidarın sömürücü toprak sahiplerinin, haksız kazanç sağlayanların, tekellerin, yerli ve yabancı çıkar gruplarının elinde kalmasına izin verdikçe, silahlar işçi sınıfının değil de, çıkar gruplarına hizmet edenlerin elinde oldukça, bu çıkar gruplarının ziyafet sofralarından dökülmesine gözyumduğu kırıntılar ne denli çok olursa olsun, işçi sınıfı yoksul bir hayat sürmeye zorlanacaktır.”
Fidel Castro




Latin-Amerika'da, bugüne dek, devrimci savaşımız kadar olağanüstü özellikler taşıyan, böylesine derin köklere sahip olan ve kıtadaki ilerici hareketlerin geleceği için böylesine önemli sonuçlar veren bir başka olay görülmemiştir. Bazıları, devrimimizi Latin-Amerika tarihinin bir numaralı olayı olduğu; önem derecesi bakımından Rusya Devrimi, Hitler ordularına karşı kazanılan zafer ve bunun Doğu Avrupa'da getirdiği toplumsal sonuçlar ve Çin Devrimi'nin zaferinden hemen sonra geldiğini kabul ederler.
Biçim ve görünüm açısından son derece çeşitlilik gösteren hareket —başka türlü olamazdı— daha sonra, sömürgeciliğe karşı mücadeleler ve sosyalizme geçişle özellik kazanan yüzyılımızın tüm büyük tarihi olaylarının genel çizgilerini izledi.
Buna karşılık, bazı gruplar, iyi niyetle olsun, politik çıkar sağlamak amacıyla olsun, Küba Devrimi'nde, onu benzerlerinden ayıran, tek örnek haline getiren birtakım nedenler ve özellikler bulmaya çalıştılar. Bu neden ve özelliklerin genel toplumsal ve tarihi içeriğinin önemini öylesine abarttılar ki, bunları belirleyici etken olarak görmeye başladılar. Birçok kişi, Latin-Amerika'daki diğer ilerici partilerin çizgisiyle kıyaslandığında, Küba Devriminin ayırıcı özellikler taşıdığını, sonuçta Küba Devriminin biçiminin ve izlediği yolun tek olduğunu, başka Latin-Amerika ülkelerinde tarihi evrimin farklı olacağını öne sürer.
Kendine özgü etkenlerin Küba Devrimine belirleyici özellikler kazandırdığını kabul ediyoruz. Tüm devrimlerin özel etkenlere bağlı olduğu açıkça ortaya konmuş bir gerçektir, fakat devrimlerin hiçbir toplumun çiğneyemeyeceği bazı yasalara uyduğu da daha az doğru değildir. Öyleyse, Küba devriminin sözümona "farklılığını" oluşturan etkenleri inceleyelim.
En başta gelen ve belki de en önemli etken, büyüklüğü son yıllarda tarihi boyutlara ulaşan Fidel Castro Ruz adlı doğa gücüdür. Gelecek, Başbakanımızın erdemlerinin kesin değerlendirmesini yapacaktır, fakat onun çağdaşları olan bizler için, Fidel, Latin-Amerika tarihinin en büyük kişiliklerinin safındadır. Fidel Castro'yu çevreleyen olağanüstü koşullar nelerdi? Hayatında ve karakterinde onu yoldaşlarının ve ardısıra gelenlerin çok üstüne yücelten birçok etken vardı. Fidel'in kişiliği öylesine olağanüstüdür ki, hangi harekete katılsa kesinlikle lideri olurdu. Öğrenciliğinden başlayarak ülkemizin yöneticisi ve ezilen Latin-Amerika halklarının sözcüsü haline gelene kadar, tüm devrimcilik hayatı boyunca hep bu yüksek kişisel özellikleri taşıdı.
Bugün bulunduğu onur ve kişisel özveri doruğuna hakederek ulaştı. Bilgiyi ve deneyimi hemen özümlemek, belirli bir durumu, en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan tümüyle anlamak, geleceğe sınırsız güven beslemek, gelecek konusunda yoldaşlarından daha uzak ve daha keskin bir görüşe sahip olmak gibi başka özellikleri de vardır. Büyük liderlik yeteneğine, cüret, kuvvet ve cesaret de eklenir. İnsanları birbirine bağlama, birleştirme, zayıflatıcı bölünmeleri önleme gücüyle, şef olarak kitle eylemini yönetmedeki ustalığıyla, halka karşı sevgisiyle, geleceğe inancıyla, halkın iradesine kulak vermek için duyduğu olağanüstü istekle, Fidel Castro hiç yoktan varedilen bugünkü Küba Devriminin hayranlık verici aygıtının kuruluşuna Küba'da herkesten çok emek verdi.
Yine de, Küba'daki politik ve toplumsal koşulların, öteki Latin-Amerika ülkelerindekinden tümüyle farklı olduğunu, devrimin bu farklar nedeniyle gerçekleştiğini kimse ileri süremez. Ne de, bu farklara karşın Fidel'in devrim yapmayı başardığı söylenebilir. Fidel büyük ve yetenekli bir liderdi, Küba Devrimini yönetti, halkı devrim yoluna doğru büyük sıçrayışa hazırlayan derin siyasi akımları doğru yorumlayarak, doğru zamanı ve doğru hareket biçimini seçti. Yalnızca Küba'ya özgü olmayan bazı koşullardan diğer halkların yararlanması zordu; çünkü birçok ilerici grubun tersine, emperyalizm yaptığı yanlışlardan ders alır.
Ayrı tutabileceğimiz tek koşul, Kuzey Amerika emperyalizminin yolunu şaşırması ve Küba Devriminin hedeflerinin gerçekte çok uzaktaki menzillerini ölçmekte yanılmasıydı. Bu durum, sözümona Kuzey Amerikan "dördüncü kuvvetinin" içine düştüğü çelişkileri az da olsa açıklayabilir. Bu gibi hallerde hep görüldüğü gibi tekeller önce, Batista'nın yerine selefinin geçtiğini düşündüler. Çünkü, halkın diktatöre karşı olduğunu, devrimci düşünceli bir önder aradığını biliyorlardı. İşe yaramaz diktatörü görevinden alıp, sırasında emperyalizmin çıkarlarına pekala hizmet edebilecek yeni "gençleri" onun yerine geçirmekten daha akıllıca çözüm var mıydı? Emperyalizm kıtasal iskambil destesi içinden hep bu kartı oynadı durdu bir süre, sonra da acınacak biçimde kaybetti oyunu. Devrimden önce onları endişelendiriyorduk, ama bizden korkmuyorlardı. Gazeteci kılığına bürünmüş ABD hükümeti memurları, birçok kez dağlardaki devrimin derinliğini hesaplamak amacıyla sokulmaya çalıştı ama, yakın gelecekteki tehlikenin belirtilerini saptamayı başaramadılar. Emperyalizm harekete geçmeye hazır duruma geldiğinde, Havana sokaklarında muzaffer yürüyen deneyimsiz gençlerin, politik görevleri konusunda çok açık bir görüşe ve hayatlarını bu göreve atama yenilmez iradesine sahibolduklarını anladığında artık çok geçti. 1959 Ocağında, Karayiblerin ilk toplumsal devrimi ve tüm Latin-Amerika devrimlerinin en köklüsü işte böyle doğdu.
Burjuvazinin ya da en azından burjuvazinin büyük bir kısmının zorbalığa karşı devrimci savaşın tarafını tutması ve Batista'nın yerine devrimi denetim altına alabilecek adamların geçirilmesini amaçlayan, pazarlık yoluyla varılabilecek çözümler aramaya yönelik hareketlere kalkışması gibi olaylarda bir fevkaladelik bulunduğunu sanmıyoruz.
Devrimci savaşın içinde gerçekleştiği koşullar ve zorbalığa karşı çıkan siyasi güçlerin karmaşıklığı hesaba katılırsa, büyük toprak sahiplerinden bazılarının isyancı güçler karşısında tarafsız tavır almalarında ya da en azından seçimlerini savaşa katılmama yönünde yapmalarında şaşılacak birşey yoktur. Emperyalizm ve zulüm yönetiminin varını yoğunu elinden alıp batağa sürüklediği ulusal burjuvazinin, dağlardaki gençlerin emperyalizmin hizmetkarı kiralık orduyu cezalandırmasına sıcak bakmasında da anlaşılmayacak birşey yoktur. Devrimci olmayan bu güç, gerçekte Devrimin iktidara gelmesinde yardımcı olmuştur.
İncelememizi biraz daha ileriye vardırırsak, yukarıda saydıklarımıza yeni bir farklılık etkeni ekleyebiliriz. Bu ayrıcı etken, Küba topraklarının büyük bir kısmında, büyük sermayenin Küba'daki etkinliği sonucu kurulan geniş çaplı, yarı-makineleşmiş kapitalist tarım sisteminin köylülüğü örgütlendirip bilinçlendirerek proleterleştirmesiydi.
Bunu da kabul edebiliriz. Ama, gerçeği ortaya koymak amacıyla, Granma çıkarmasından sonra düşman güçlerce dağıtılan gerilla kolundan sağ kalanların oluşturduğu Direniş Ordusu'nun işgal ettiği ilk topraklarda yaşayan köylü nüfusun, Küba'nın yoğun ve yarı-makineleşmiş tarım yapılan bölgelerindeki köylülükten çok farklı toplumsal ve kültürel kökenlere sahibolduğunu önemle belirtmeliyiz. Aslında, devrimin ilk merkezi olan Sierra Maestra, o sıralarda Latifundiya sahiplerine karşı çarpışan köylülere sığınak olmuştu. Devletin ya da açgözlü toprak sahiplerinin elinden koparabilecekleri bir karış toprağı işlemek, üç-beş kuruş kazanmak için gelmişlerdi. Büyük latifundiya sahiplerinin emrindeki askerlerin bitmek tükenmek bilmez isteklerine karşı durmaksızın mücadele etmek zorundaydılar, ufukları küçük bir toprak parçasının tapusunu elde etmekten öteye varmıyordu. Bizim ilk köylü gerilla ordumuza katılan askerler, toprak sevgisi ve toprak özlemini en çarpıcı biçimde gösteren, "küçük-burjuva" denilen kafa yapısıyla aşılanmış kişilerdi. Köylü savaşır, çünkü kendisi için, çocukları için toprak ister, toprağı işlemek, yarar sağlamak, emeğiyle zenginleşmek ister.
Köylü "küçük-burjuva" eğilimine karşın, latifundiya sahipliği sistemini yıkmadan toprak elde etme arzusuna kavuşamayacağını çok çabuk öğrenir. Köylüye toprak vermenin tek yolu olan Tarım Reformu, doğrudan doğruya emperyalistlerin, büyük toprak sahiplerinin, şeker ve hayvancılıktan servet yapmış kodamanların çıkarlarıyla çarpışır. Burjuvazi çıkarlarını savunmak için savaşmaktan korkar. Proletaryanın böyle bir korkusu yoktur. Bu anlamda, devrimin yürüyüşü işçilerle köylüleri birleştirir. İşçiler, büyük toprak sahiplerine karşı ileri sürülen talepleri destekler. Toprak alan yoksul köylüyse, devrimci iktidarı büyük bir bağlılıkla savunur, emperyalist ve karşı-devrimci düşmanlarından korur.
Başka ayırıcı etken de yoktur, sanırız. Olanları da yeterince geniş biçimde açıkladık. şimdi, zaten Latin-Amerika'daki tüm toplumsal olayların sürekli temellerini, çağdaş toplumların bağrında gelişen ve Küba'daki gibi bir devrim boyutuna ulaşabilecek değişimlere yolaçan çelişkileri inceleyelim.
Herşeyden önce, kronolojik sıralamaya göre, şu an için pek önemli olmasa bile, büyük toprak mülkiyeti sistemi gelir. Son yüzyılda sömürgeciliğe karşı verilen kurtuluş savaşlarından sonraki dönemde yönetici sınıfların ekonomik gücünün temeli toprak mülkiyetiydi. Tüm dünyada benzerleri görülen bu toprak sahipleri sınıfı, genellikle, dünyada olup biten toplumsal olayların gerisinde kalmıştır. Bu latifundiya sahipleri sınıfı içinde en uyanık ya da en açık görüşlü olanlar tehlikeyi sezer ve sermaye yatırımlarının biçimini değiştirmeye başlar, hatta tarım üretimini makineleştirir, servetlerinden bir kısmını sanayiye aktarır, kendilerini tekellerin ticari temsilcileri haline getirirler. İlk kurtuluş savaşları, latifundiyaları yıkmamış, onların ekonominin temeli oluşu gerçeğini değiştirmemişti. Böylelikle, köylülüğü toprak kölesi yapma ilkesini savunan gerici unsur dokunulmamış olarak kaldı. Bu olaya istinasız tüm Latin-Amerika'da rastlanır. Bu sayede, İspanya krallarının geniş toprak parçalarını conquistador'ların (fatihlerin) en soylularına dağıttığı, Küba'da olduğu gibi, "yerlilere," göçmenlere ve melezlere yalnızca realango'ları, yani krallığa ait, paylaşılmamış, üç dairesel toprak alanının ortasında kalan küçücük tarlaları verdiği zamanlardan beri tüm haksızlıklar hasıraltı ediliyordu. Çoğu ülkede, yalnız yaşayamayacağını anlayan toprak sahibi, Latin-Amerika halklarının kuşkusuz en güçlü ve en zalim sömürücüleri olan tekellerle ittifak yapıyordu. Kuzey Amerika sermayesi gelip bakir toprakları sömürmeye, "kârlı" ülkelerden kazanç sağlamaya başladı.
Latin-Amerika, emperyalist konsorsuyumların savaş alanıydı. Costa Rica ile Nikaragua arasındaki savaş; Panama'nın Kolombiya'dan ayrılması; Peru ile çatışmasında Ekvator'a karşı yapılan rezilce hareketler; Paraguay'la Bolivya arasındaki çarpışmalar, dünyadaki büyük tekelci güçler arasında sürüp giden devler savaşının kapışmalarından başka birşey değildir. Bu savaş, İkinci Dünya Savaşından sonra, tamamiyla Kuzey Amerika tekelleri lehine düzenlenmişti. Bundan sonra, emperyalistler, sömürgelerdeki imparatorluklarını güçlendirmeye, başka emperyalist ülkelerden eski ve yeni rakiplerin etki alanlarına girmesini engelleyecek duvarlar örmeye kendilerini adadılar. Sonuçta korkunç derecede çarpık bir ekonomi ortaya çıktı. Öylesine ki, kapitalist düzenlerin ekonomi uzmanları bize karşı duydukları acımayı ayıp kaçmayacak biçimde dile getirebilmek için yeni bir sözlük icadettiler. Sersefil ettikleri, zulmettikleri, kara cahilliğe mahkum ettikleri yerli halka "küçük yerliler", aşağılanmanın, horlanmanın acısını çeken zenci ya da melezlere "renkli insanlar" adını taktılar. Bu terimleri birey olarak da, sınıf olarak da, daha iyi bir gelecek için, daha iyi ekonomik koşullar için mücadelede emekçi kitleleri bölmek için araç olarak kullanır, bize, Latin-Amerika halklarına "azgelişmiş" derler.

Azgelişmişlik nedir?

Koca kafalı, şişkin göğüslü bir cüce azgelişmiş sayılabilir. Çünkü, zayıf bacakları, kısa kolları vücut yapısının geri kalanına uygun değildir. Bu canlı, gelişimini bozan, onu ucubeye döndüren bir biçim bozukluğunun kurbanıdır. Bizler, kibarca "azgelişmiş" adı verilen ülkeler, ya sömürgeyiz ya yarı-sömürgeyiz yahut da bağımlıyız. Emperyalistlerin karmaşık ekonomilerinin tamamlayıcısı olsun diye sanayi ya da tarımımızı anormal biçimde geliştiren emperyalist politika ülkelerimizdeki ekonomiyi bozmuştur. Azgelişme, ya da bozuk gelişme hammaddelerde tehlikeli bir uzmanlaşmaya götürür, bu ise açlık korkusunun halkların tepesinde Demokles'in kılıcı gibi sallanması demektir. Bizler, "azgelişmişler" aynı zamanda tek tip tarım maddesi üreten ülkeleriz. Güvenilmez satışı, koşullar koyan ve dayatan tek bir pazara bağlı, tek bir ürün. İşte, emperyalistlerin ekonomik egemenliğinin "böl ve yönet” diyen eski ve herzaman geçerli Roma atasözüne bağlı sihirli formülü.
Latifundiya sistemi, emperyalizmle ilişkileri içinde, sonuç olarak işsizliği ve düşük ücretleri getiren sözümona "azgelişmişliği" tam anlamıyla biçimlendirir. Düşük ücret ve işsizlik olayı düzenin çelişkileri keskinleştiği ölçüde, daha düşük ücretler ve daha çok işsizlik doğuran bir kısır döngüdür; sürekli ekonomik dalgalanmaların elinde oyuncak olan bu sistem Rio Bravo'dan Güney Kutbuna kadar tüm Latin-Amerika halklarının uğursuz ortak paydasıdır. Büyük harflerle yazdığımız, toplumsal olaylarla ilgilenen herkesin araştırmalarına temel oluşturması gereken bu ortak payda İNSANLARIN AÇLIĞI; son haddine kadar ezilmekten, zulüm görmekten, sömürülmekten bıkkınlık; her insanın vücudundan en büyük kâr çekilip çıkarılsın, sonra da sermayeyi ellerinde bulunduranlar tarafından saçılıp savrulsun diye, işsizler ordusunu kalabalıklaştırmak tehlikesi karşısında, her gün iş gücünü yok pahasına satmaktan bezginliktir.
Latin-Amerika'da temel ve kaçınılmaz ortak paydaların var olduğunu gördük, birbirine bağlı olan, birbirini güçlendiren bu kötü etkenlerin hiçbirinin dışında kaldığımızı söyleyemeyiz. Bu etkenlerin tümünün sonucuysa hepsinden daha korkunç ve daha uzun süreli olan açlıktır. Büyük toprak sahipliği sistemi, ilkel sömürü biçiminde olsun, kapitalist tekel biçiminde olsun, yeni koşullara uyar ve emperyalizmle bağdaşır. Yabancı sermayenin bu tür sömürüsü kibarca "azgelişmişlik" denilen sömürgeci tipte bir ekonomi yaratır; sonuç, düşük ücretler, geri bıraktırılmışlık, işsizlik ve açlıktır.
Tüm bunlar Küba'da da vardı. Burada da açlık vardı, işsizlik oranı öteki Latin-Amerika ülkelerindekinden daha yüksekti, emperyalizm başka birçok ülkedekinden daha yırtıcıydı. Latifundiya sistemi, diğer kardeş cumhuriyetlerdeki kadar güçlüydü.
Her ülkede kendisine eşlik eden kukla hükümetleriyle, kuklayı ve insanın insanı sömürmesine dayalı tüm toplumsal sistemi savunmaya hazır kiralık asker ordularıyla birlikte bu emperyalizm zebellasından kurtulmak için ne yaptık? Sevgili Latin-Amerika'mızı kemiren hastalığa çare olarak, deneysel tıp çalışmalarımız sonucunda elde ettiğimiz bir buluş olarak insanlığın hizmetine sunduğumuz bazı formülleri uyguladık. Deneysel tıptaki bu buluşumuz, derhal bilimsel bir gerçek olarak kabul edildi.
Mücadeleyi yaratan nesnel koşullar, halkın açlığı, bu açlığın yarattığı tepki, tepkiyi arttıran terör önlemleri ve baskının doğurduğu kin dalgasıydı. Latin-Amerika'da öznel koşullar yoktu; bunlardan en önemlisi emperyalist güçlere ve onların içteki bağlaşıklarına karşı şiddet yoluyla mücadelenin zafere götüreceği bilinciydi. Bu koşullar, değişim gereksinimini daha açık biçimde gözler önüne serdi, hükümet ordusunun halk güçleri tarafından tamamıyla yokedilmesini (tüm gerçek devrimlerin zorunlu koşulu) sağladı.
Bu koşulların silahlı mücadeleyle yerine getirileceğini belirttikten sonra, mücadele sahnesinin kırsal bölgeler olması gerektiğini, köylülüğün uğruna savaştığı büyük hedeflere erişmeye çalışan (ilk hedef toprağın eşit dağıtımıdır) köylü ordusuyla kırlardan yola çıkıp kentleri ele geçireceğimizi yeniden açıklamalıyız.
Büyük liderleri bizi yöneten toplumsal yasaları keşfeden iki sınıfının ideolojik gücüne dayanan Latin-Amerika köylülüğü Küba'da olduğu gibi, geleceğin büyük kurtuluş ordusunu yaratacaktır. Kırsal bölgelerde oluşturulan ordu, iktidarı almak için gerekli öznel koşullar olgunlaştığında, işçi sınıfıyla birleşip ideolojik zenginliğini arttırarak kentleri dıştan fethedecektir. Baskı güçlerinin ordusu başlangıçta ve büyük nihai savaşlarda çatışmalar ve beklenmedik saldırılarla bozguna uğratılacaktır. Köylülüğün yarattığı ordu yeterince büyüdüğünde gerilla biçimini terkedecek, büyük bir halk kurtuluş ordusuna dönüşecektir. Devrimci gücün gelişme aşaması, daha önce de söylediğimiz gibi, eski ordunun yokolma dönemi olacaktır.
Küba'da varolan tüm bu koşullar öteki Latin-Amerika ülkelerinde yoksul sınıfların iktidarı alma mücadelesinde de mevcut olsaydı ne olurdu? Kırsal bölgelerde yaratılan silahlı gücümüz kentleri dıştan kuşatarak ele geçirdi, işçi kitlesiyle birleşip, işçi sınıfıyla kurduğu bağlantı sayesinde politik bilincini geliştirdi, demiştik. Diğer Latin-Amerika ülkelerinde de bu mümkün olur muydu? Daha mı kolay, yoksa daha mı zor olurdu? Bizim görüşümüze göre, Latin-Amerika'da yeni devrimci mücadeleleri zorlaştırabilecek etkenleri ele alalım. Tüm ülkeler için genel güçlükler ve gelişme dereceleri ya da ulusal özellikleri farklı ülkelerin karşılaşacağı özel güçlükler sözkonusudur. Yazımıza başlarken, o dönemde Küba devrimi karşısında şaşkınlığa düşen emperyalizmin tutumundan bir yere kadar, yine şaşıran, hatta emperyalistler yüzünüzden uğradığı zararlardan dolayı isyancılara sempatiyle bakan (bu durum öteki Latin-Amerika ülkeleri için de aynıdır) ulusal burjuvazinin tavrından sözetmiştik.
Küba yine kuma bir çizgi çekmiş, Pizarro'nun açmazı yine karşımıza çıkmıştı: çizginin bir yanında halkı sevenler, diğer yanında nefret edenler yer alıyordu. Aralarındaki çizgi, her seferinde biraz daha netlikle, iki büyük toplumsal gücü birbirinden ayırıyordu. Küba devrimi süreci ilerlediği ölçüde bir taraftan burjuvazi, öte taraftan işçi sınıfı giderek daha net biçimde kendi konumunu savunuyordu.
Ama emperyalizm de Küba'dan dersini almıştır, öteki yirmi Latin-Amerika Cumhuriyeti için, Amerika Kıtasında hâlâ var olan diğer sömürgeler için artık şaşkına dönmeyecektir. Mezar sessizliğini, zoraki kurulan Romalı barışını bozmaya kalkışacak olanı, güçlü istila ordusuna karşı geniş çaplı halk savaşları bekliyor. Bu önemli, çünkü iki yıllık sürekli savaş, endişe, belirsizlik pahasına ulaşılan Küba'nın kurtuluşu zor olduysa, Latin-Amerika'nın başka yerlerindeki halkları bekleyen savaşlar çok daha zor olacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri yıkılmaya yüz tuttuğunu gördüğü kukla hükümetlere silah teslimini hızlandırır, baskı ve ölüm araçları ve bu işlerle görevli askeri birlikler gönderilmesini, müdahaleyi, hatta istilayı yasal bakımdan kolaylaştıracak bağımlılık antlaşmaları imzalatır. Baskı ordularının, erleri durmadan eğitip halka karşı eylemlere önayak olacak araçlar haline getirdiğini söylemeye bile gerek yoktur.
Ya burjuvazi? Bu soru sorulmalıdır, çünkü pekçok Latin-Amerika ülkesinde gelişmek için çırpınan ulusal burjuvaziyle, eşitsizlik koşulları altında sürdürdüğü bir rekabet içinde ulusal sanayiyi boğacak biçimde pazarları daraltan emperyalizm arasında nesnel çelişkiler vardır. Bunun yanı sıra, değerler ve zenginlikler uğruna, daha başka mücadele biçimleri de görülür. Bu çelişkilere karşın, ulusal burjuvazi, genellikle, emperyalizme karşı azimle savaşma yeteneğine sahip değildir. Ulusallığı ayakları altında çiğneyen, yurtseverlik duygularına hakaret eden, ekonomiyi sömürgeleştiren emperyalizmin zorbaca egemenliği ve baskısı altında acı çekmekten korktuklarından çok daha fazla halkın devrim yapmasından korkarlar. Büyük burjuvazi devrime açıkça karşı çıkar, halka karşı savaşmak için, devrimin yolunu kesmek için emperyalizmle ve büyük toprak sahipleriyle hiç duraksamaksızın ittifak kurar.
Latin-Amerika'da yeni halk devrimlerine doğrudan doğruya karşı çıkan bağlaşık büyük güçler, ayaklanabilecek tüm halkları yoketmek üzere kuklalarına silah ve askeri birliklerle destek olurken hiçbir hareketten kaçınmayacak kadar umutsuz ve isterik bir emperyalizm, en vahşice baskı yöntemlerini uygulamaktan çekinmeyen yırtıcı bir latifundismo, ne yoldan olursa olsun, halk devrimini önlemeye hazır bir büyük burjuvazidir.
Bu saydığımız güçlükler, Küba Devrimi gerçekleştirilip güçleneli beri, Latin-Amerika'da oluşan yeni koşullar altında, bu tip bir mücadelenin alışılagelmiş zorluklarına eklenmelidir.
Daha özel türden, başka sorunlar da vardır. Kentsel yoğunlaşmanın fazla görüldüğü, hafif ve orta sanayisi daha iyi gelişmiş, yine de tam anlamıyla sanayileşmenin sözkonusu olmadığı ülkelerde gerilla grupları oluşturmak güçtür. Kentlerin ideolojik etkisi, barışçı yollardan örgütlenmiş kitle mücadelesi umutları yaratarak gerilla savaşını frenler. Koşulların halk için pek ağır olmadığı, az çok "normal" dönemlerde, bir çeşit "kurumculuk" eğilimi ortaya çıkar.
Parlamento temsilcileri arasında devrimcilerin sayıca artmasının niteliksel değişimler getirebileceği umutları artar. Bizim kanımızca, hiçbir Latin-Amerika ülkesi için böyle bir olasılık sözkonusu değildir.
Temel değişmenin seçim süreciyle başlama olanağını dışlamadan, tüm Latin-Amerika ülkelerinde bu olasılığın henüz pek uzak olduğunu belirtmeliyiz.
Devrimciler, tüm kurtuluş mücadelesinde ortaya çıkabilecek taktik değişimleri önceden göremezler. Bir devrimcinin gerçek yeteneği durum değiştikçe, yeni durumlara uygun devrimci taktikleri bulmada gösterdiği başarıyla ölçülür. Devrimci bir programın, belirli bir seçim sürecinden kazanabileceklerini küçümsemek affedilmez bir yanlıştır. Ama yalnızca seçimi düşünmek, iktidara geçmek için tüm diğer mücadele biçimlerini, bu arada devrimci programı uygulamanın ve geliştirmenin vazgeçilmez aracı olan silahlı mücadeleyi de gözardı etmek yine affedilmez bir hatadır.
Bize seçim süreci aracılığıyla iktidara geçmekten sözeldiğinde, hep aynı soruyu sorarız: Halktan çok sayıda oy alıp iktidarı ele geçiren bir halk hareketi, programını oluşturan büyük toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmeye karar verdiğinde, ülkedeki gerici sınıflarla çatışma içine düşmez mi? Ordu, daima bu gerici sınıfların elinde bir araç değil midir? Bu böyle olduğuna göre, ordunun kendi sınıfının yanında yeralacağını, yeni hükümete karşı savaş gireceğini düşünmek mantıklı olmaz mı? Az ya da çok kanlı bir darbeyle yeni hükümet devrilecek, eski oyun sonsuza dek tekrarlanmak üzere yeniden başlayacaktır. Baskı güçlerinin ordusu, yeni hükümeti savunan bir silahlı halk hareketi tarafından yenilgiye uğratılabilir. Bize olanaksız görünen, silahlı kuvvetlerin köklü toplumsal reformları kabul etmesi, toplum tabakası olarak yokedilmeye sessizce razı olmasıdır.
Savaşın gidişinde, asker tabakasının yardımına güveniliyorsa, iki sorun incelenmelidir: Önce, ordu gerçekten halk güçleriyle birleşiyor ve özerk karar alma yetkisi taşıyan bir örgütlü çekirdek olduğu varsayılıyorsa; bu durumda, askeri tabaka yapısının belki de dokunulmamış olarak bırakmak üzere, ordunun bir kısmını, diğer kısma "darbe yapması" sözkonusudur. İkinci durumda, ordunun halk güçleriyle kendiliğinden ve hızla birleşmesi, bizim kanımızca, ordunun güçlü ve kararlı bir düşman tarafından yenilmesi ve bozguna uğratılmasıyla mümkün olur, yani bu hal, ancak yeni kurulan iktidar için felaket anlamına gelen koşullarda gerçekleşir. Ordu yenildiğinde, morali çöktüğünde bu olay görülebilir, fakat daha önce bir savaş geçirmesi zorunludur, böyle bir savaşın sonunun da ne olacağını kendi kendimize sormalıyız. Sorunun cevabı bizi şu sonuca götürür: Kırsal bölgelerde, elverişli arazide, kentlerdeki çarpışmaların desteğinde daima işçi kitlelerinin olanaklar elverdiğince geniş ölçüde harekete katılması sağlanmalı ve işçi sınıfının ideolojisi rehber alınmalıdır.
Latin-Amerika'da devrimci hareketlerin karşılaşabileceği güçlüklerden yeterince sözettik. Şimdi, Fidel Castro'nun Sierra Maestra'da savaşı başlattığı andaki gibi başlangıç için elverişli koşulların var olup olmadığı sorulmalıdır. Burada, isyan merkezlerinin ortaya çıkmasını kolaylaştıracak genel koşulların varolduğunu, bazı ülkelerde daha da elverişli özel koşullar bulunduğunu düşünüyoruz. Küba Devriminde çok önemli sonuçlar veren iki öznel etken üzerinde ısrarla duracağız: Birincisi, kırlardan başlayan bir hareketin köylü kitleleri kendine çekerek zayıflıktan güçlülüğe doğru ilerleme olanağı bulması, cephe savaşında orduyu bozguna uğratması, kentleri ele geçirmesi ve ikincisi, savaşırken iktidara geçmek için gerekli öznel koşulları yaratmasıdır.
Asıl "ayrıksılık yanlıları" Küba devriminin dünyada eşi benzeri bir daha görülmeyecek, tek olay olduğunu öne süren tuhaf kişilerdir. Bundan daha yanlış birşey olamaz. Latin-Amerika'da halk kitlelerini eski sömürge dünyasının yapısını tamamıyla yıkan köylü ordusunun yürüttüğü bir gerilla savaşıyla zafere ulaşacağı açık biçimde görünmektedir.
Önemi ülkeden ülkeye değişen, daha az genel bazı etkenleri de sıralayabiliriz. Bunlardan biri, köylülüğün sömürülmesidir. Bu olguya, Küba'da, diğer birçok Latin-Amerika ülkesindekinden daha az rastlanıyordu. Savaşımızın isyan döneminde, kırsal bölgelerde işçi sınıfının oluşmasından sözedenler, iktidarın alınmasından ve tarım reformundan sonra kooperatiflerin kurulması sürecini hızlandırmada bu proleterleşmenin katkısı ne olursa olsun, direniş ordusunun merkezi, kanı-canı olan köylünün bugün sahip olduğu toprak parçasından gururlanarak Sierra Maestra'ya döndüğünü, son derece bireyci olduğunu hatırlamalılar. Latin-Amerika'da da yerel özellikler vardır, elbette. Arjantinli köylünün davranışları, Perulu köylününkine, Bolivyalınınki de Ekvatorlununkine benzemez. Ama toprak özlemi hepsinde aynıdır, Latin-Amerika'ya kendine özgü rengini veren onlardır. Başka ülkelerde yaşayan köylüler, Küba'dakilerden daha çok sömürüldüğünden ayaklanmaları olasılığı büyüktür.
Belirtmemiz gereken bir gerçek daha var. Batista'nın ordusu tüm eksiklerine, yanlışlarına karşın örgütlü bir orduydu. En basit erden generaline varıncaya kadar herkes halkı ezmenin uzmanıydı. Hepsi para karşılığı savaşan profesyonel askerlerdi. Bu durum baskı gücüne belirli bir düzen kazandırıyordu. Latin-Amerika'da ordular, genellikle, profesyonel subaylardan ve düzenli aralıklarla askere çağrılan acemi erlerden oluşur. Her yıl, askere çağrılan gençler, hergün akrabalarının acılarından şikayet ettiklerini duydukları, yoksulluğu, toplumsal adaletsizliği kendi gözleriyle görüp tanıdıkları evlerinden ayrılırlar. Eğer bir gün, doğru olduğuna bütün yürekleriyle inandıkları bir doktrinin savunucularıyla savaşmaya gönderilirlerse, vurucu güçlerinin azalacağı kesindir.
Halk savaşının haklılığı ve nedenleri yeni askere alınan gençlere özel bir propaganda yöntemiyle gösterilirse olumlu sonuçlar alınacaktır.
Devrimci olayların bu yüzeysel incelenişinden sonra, Küba devriminin kendisine özelliklerini kazandıran ayrıksı etkenler ve tüm Latin-Amerika halkları için böyle bir devrimin içsel zorunluluğunu çok iyi ortaya koyan ortak etkenler içerdiğini söyleyebiliriz. Yeni devrimlerin hareket noktasında kolaylık sağlayacak yeni koşulların oluştuğunu görüyoruz: Kitlelerin kendi kaderlerini belirleme bilinci yükseliyor, kaderlerini belirlemelerinin zorunlu ve mümkün olduğuna inançları artıyor. Aynı zamanda, kitlelerin sonuca varmaları, iktidarı almaları da kolaylaşıyor; ulusal burjuvaziler emperyalizme öylesine sıkı sıkıya bağlanmışlardır ki, halk güçleriyle doğrudan doğruya savaşmak zorunda kalacaklardır.
Latin-Amerika'yı zor günler bekliyor. Düşmanın en zayıf yerine, en güçlü darbeleri indirmek, hep indirmek gerekli. Sürüne sürüne geriye çekilmemeli, sert adımlarla ilerlemeli, her saldırıya, halk kitlelerinin daha güçlü bir baskısıyla karşılık verilmelidir, zafere götüren yol budur.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:38   #7
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Sosyalist Planlama

Cuba Socialista (Sosyalist Küba) dergisinin 32. sayısında Yoldaş Charles Bettelheim'ın "Sosyalist Planlamanın Biçimi, Yöntemleri ve Üretici Güçlerin Gelişim Düzeyi" adlı bir yazısı yayınlandı. Bu yazı, gerçekten de, tartışılmayacak derecede önemli ve ilginç noktalara değiniyor, ama bizim için özellikle önemli oluşunun nedeni, sözümona "Ekonomik Hesaplama"yı ve bu sistemin sosyalist sektör içinde gerekli gördüğü kategorileri, yani ödeme aracı olarak parayı, kredileri ve malları savunmasıdır.
Bu yazıda, aşağıda açıklamaya çalışacağımız iki temel yanlışın yapıldığı kanısındayız.
Birincisi, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında zorunlu olarak varolan ilişkinin yorumuyla ilgilidir. Bettelheim yoldaş, bu noktaya ilişkin olarak marksizmin klasiklerinden örnekler gösteriyor.
Üretici güçler ve üretim ilişkileri, toplum gelişiminin tüm geçiş dönemlerinde birbirinden ayrılması olanaksız iki mekanizmadır. Üretim ilişkileri, ne zaman üretim güçlerinin tam bir yansıması olmaktan çıkar? Yeni toplum, eskisini yıkmaya hazırlanırken, eski toplum çökerken, yeni toplumunsa, üretim ilişkileri henüz rayına oturmadığından, güçlenmek ve eski üstyapıyı parçalamak için mücadele ettiği sırada... Belirli bir tarihi anda, üretim ilişkileriyle üretici güçler, doğru ve somut biçimde çözümlendiğinde, birbirlerine tümüyle uygunluk göstermedikleri görülür. Kesinlikle bu teze dayanarak Lenin bir yandan Ekim Devrimi'nin, sosyalist bir devrim olduğunu söylemiş, öte yandan da, devlet kapitalizmine geçilmesi Ve köylülerle olan ilişkilerde dikkatli davranılması gerektiğini ileri sürebilmiştir. Lenin'in bu tutumunun nedeni, dünya kapitalist sisteminin gelişimi yasasını bulmuş olmasıdır.
Bettelheim şöyle diyor:

"... İnsanların davranışlarının değişmesinde belirleyici etken, üretimdeki ve üretimin örgütlenmesindeki değişimlerdir. Eğitimin başlıca görevi, geçmişten miras kalan ve varoluşunu sürdüren tutum ve davranış kalıplarını ortadan kaldırmak ve üretici güçlerdeki gelişimin zorunlu kıldığı yeni davranış kurallarının öğrenilmesini güvence altına almaktır."

Lenin ise şöyle diyor:

"Rusya'da üretici güçler, henüz sosyalizmi kurmak için gerekli gelişim düzeyine ulaşmamıştır. İkinci Enternasyonal'in Suhanov dahil bütün kahramanları bu teze dört elle sarılıyorlar. Bu tartışma götürmez düşünceyi binbir biçime sokup sakız gibi ağızlarında çiğniyor, bunun devrimimizin değerlendirilmesinde belirleyici etken olduğunu sanıyorlar.
"Peki, ya Rusya'yı -az ya da çok etkisi olan- tüm Batı-Avrupa ülkelerinin katıldığı emperyalist dünya savaşına sürükleyen özel koşullara ne demeli? Bu koşulların, Rusya'nın, Doğu'da gelişen ya da kısmen başlamış olan devrimlerin tam sınırı üzerinde evrimleşmesine olanak sağlamasına; Rusya'yı Marx gibi bir 'marksistin', 1856'da Prusya için bir alternatif olarak görmüş olduğu gibi, 'köylü savaşıyla' işçi hareketini birleştirmemizi olanaklı kılacak biçimde etkilemesine ne demeli?
"Ya durumun tümüyle çıkmaza girmesinin, işçilerle köylülerin gücünü on kat arttırmasına, uygarlığın temel koşullarını yaratmak için, bize tüm batı ülkelerindekinden farklı bir geçiş olanağı sağlamasına ne demeli? Evrensel tarihin genel evrim çizgisi, sanki bu yüzden değişir mi? Dünya tarihinin akışı içine sürüklenen ya da daha önceden sürüklenmiş olan tüm devletlerin temel sınıfları arasındaki belirleyici nitelik taşıyan karşılıklı ilişkiler, sanki bu yüzden değişir mi?
"Eğer sosyalizmin kurulması için belirli bir kültür düzeyi gerekliyse (bu 'kültür düzeyi'nin ne olduğunu da kimse söyleyemez, çünkü tüm Batı-Avrupa ülkelerinde başka başkadır) niçin önce bu kültür düzeyine ulaşmak için gerekli koşulları elde etmek üzere yola koyulmayalım ve daha sonra, işçi-köylü iktidarı ve Sovyetler düzeninin yarattığı temel üzerinde ilerleyerek diğer halklara niçin yetişmeyelim?"[1]

Kapitalizmin dünya çapında bir sisteme dönüşerek yayılması ve sömürü ilişkilerinin, yalnızca bir halkın bireyleri arasında değil, aynı zamanda halklar arasında da gelişmesi sonucunda, emperyalizm halini almış olan dünya kapitalist sistemi sarsıntılarla karşılaşır, çatışmalara düşer ve en zayıf halkasından kopabilecek duruma gelir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve devrimin başlangıcında, Çarlık Rusya'sının durumu buydu. Lenin'in ortaya koyduğu gibi, o dönemde, Rusya'da beş ayrı tip ekonomi bir arada bulunuyordu: Tarımın en ilkel, ataerkil biçimi, küçük pazar üretimi -buğdayını satan köylülerin çoğunluğu bu kategoriye giriyordu-, özel kapitalizm, devlet kapitalizmi ve sosyalizm.
Lenin, devrimden hemen sonraki dönemde, Rusya'da bu tiplerin tümünün varolduğuna işaret ediyordu, ancak üretici güçlerin gelişmesi bazı alanlarda henüz tam olmasa bile, sistemin genel niteliğini belirleyen sosyalist özüydü. Eğer geri bıraktırılmışlık çok büyük ölçüdeyse, doğru marksist tavır, elbette ki, ülkenin somut koşullarına göre, insanın insan tarafından sömürülmesine son vermeye yönelen yeni dönemin aşırılıklarını ve taşkınlığını olanaklar elverdiğince dizginlemek olmalıdır. Çarlıktan yeni kurtulmuş olan Rusya'da, Lenin bunu yapmış ve bu tutumu Sovyetler Birliği'nde bir kural haline getirmiştir.
O zamanlarda kesinlikle geçerli olan, incelik ve kavrayış bakımından olağanüstü nitelik taşıyan bu düşünce sisteminin, belirli tarihi anlarda, somut durumlara uygulanabileceğine inanıyoruz. O günlerden bu yana çok önemli olaylar yaşandı, yaklaşık olarak bir milyar insanı, yani dünya nüfusunun üçte birini kapsamına alan, dünya çapında bir sosyalist sistem kuruldu. Dünya sosyalist sisteminin durmaksızın ilerlemesinin her tabakadan insanın bilincini etkilemesi sonucunda, Küba tarihinin belli bir aşamasında, devrimin sosyalist niteliği açıklandı. Bu sosyalist devrim, kendisi için gerekli temellerin oluşmasından sonra gerçekleşti.
Emperyalizmin sömürgeleştirdiği, temel endüstrisi gelişmemiş, tek çeşit ürüne ve tek bir pazara bağımlı bir ülkede, sosyalizme geçiş nasıl gerçekleştirildi?
Çeşitli görüşler ileri sürülebilir: İkinci Enternasyonal teorisyenlerinin savlarına uygun olarak, bazıları Küba'nın tüm diyalektiğin, tarihi materyalizmin ve marksizmin yasalarını altüst ettiğini, dolayısıyla hiç de sosyalist bir ülke olmadığını, eski durumuna dönüşünün kaçınılmaz olduğunu öne sürebilirler.
Ya da, daha gerçekçi bir takım kimseler, şimdiki devrime yolaçan itici güçleri Küba'daki üretim ilişkilerinde arayabilir. Fakat, doğal olarak, bu sav, Latin-Amerika'da ve dünyanın bir çok başka yerinde, devrimin Küba'dakinden de çok daha kolaylıkla yapılabileceğini kanıtlar.
Geriye üçüncü ve bizim kanımızca en doğru açıklama biçimi kalıyor: Sosyalizmle mücadeleyi sürdüren dünya kapitalist sisteminin geniş çerçevesi içinde, zayıf halkalardan biri kırılabilir. Küba, bunun somut bir örneğidir. Belirli bir anda, özel tarihi koşullardan yararlanan ve öncüsü tarafından doğru biçimde yönetilen devrimci güçler iktidarı ele geçirmiştir. Emeğin toplumsallaştırılması için gerekli nesnel koşulların önceden yeterli ölçüde varolduğu olgusuna dayanan bu devrimci güçler, ara aşamalardan sıçramalarla geçerek, devrimin sosyalist niteliğini açıklamış ve sosyalizmin kurulmasına başlamışlardır.
Üretim ilişkileriyle üretici güçlerin gelişimi arasındaki zorunlu bağlantı sorununun ele alınışının dinamik ve diyalektik biçimi bizce budur. Küba devriminin bu çözümlemelerin dışında kalması ve tarihimiz incelenirken bu büyük olayın geçiştirilmesi olanaksızdır. Küba'da sosyalist bir devrim yapılmışsa, bunun koşullarının önceden varolduğu sonucuna varıyoruz. Çünkü koşullar gerçekleşmeden devrim yapmak, iktidara geçmek, sonra da sihirli değnekle dokunulmuş gibi sosyalizmin kurulduğunu açıklamak hiç bir kuramın öngörmediği bir davranıştır. Yoldaş Bettelheim'ın da bu tür bir tavrı savunduğunu sanmıyorum.
Yeni koşullar altında, sosyalizmin doğuşu olgusu somut biçimde gerçekleşmişse, bunun nedeni, üretici güçlerdeki gelişimin üretim ilişkileriyle, tecrit edilmiş kapitalist bir ülkede beklendiğinden daha çabuk çatışmasıdır. Olay nedir? Marksizm-Leninizmin etkisi altındaki devrimci hareketin öncüsü, aşılması gereken bir dizi aşamanın bilincine varmış ve nesnel olanakların sınırları içinde tarihin akışını hızlandırmıştır.
Bu nokta üzerinde ısrarla durmamızın nedeni, Bettelheim'ın savlarındaki temel yanılgının bundan kaynaklanmasıdır.
Üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkileri arasında köklü çelişkiler olmaksızın devrim yapılamayacağı somut gerçeğinden yola çıkarak, nesnel bir çözümleme sonucunda Küba'da bazı güçlerin henüz gelişmediği anlaşılsa bile, temel çelişkilerin önceden varolduğu ve bu gerçeğin Küba Devrimine sosyalist nitelik kazandırdığı sonucuna varırız. Eğer bu koşullar altında devrim başarıya ulaştıysa, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki sıkı ve zorunlu bağlarla ilgili sav, nasıl olur da, örneğin "Ekonomik Hesaplama"yı savunmakta ve bizim uyguladığımız Güçlendirilmiş Girişimler sistemine saldırmakta kullanılabilir? Güçlendirilmiş Girişimler sisteminin çarpık olduğunu söylemek, Küba Devriminin çarpık olduğunu söylemekle hemen hemen aynı kapıya çıkar. Bunlar benzer kavramlardır ve aynı çözümlemeden kaynaklanır. Yoldaş Bettelheim, Küba Devriminin doğru ve geçerli olmadığını hiç bir zaman öne sürmemiştir, ama şimdiki üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimine uygun düşmediğini ve ileride ortaya çıkacak büyük başarısızlıkların kaçınılmaz olduğunu söylemektedir.
Bettelheim yoldaşın hatası, büyüklükleri farklı olan, fakat aynı eğilimi gösteren iki ayrı alanda nüans farkları gösteren diyalektik düşünceler uygulayamayışından kaynaklanıyor. Güçlendirilmiş Girişimler olanak bulduğu için doğdu, gelişti ve gelişimini sürdürüyor, pratiğin kanıtladığı gerçek işte budur. Yönetim yönteminin uygun olup olmadığı pek önemli değildir, çünkü yöntemler arasındaki farklar temelde nicelikseldir. Sistemimiz için beslediğimiz umutlar geleceğe, bilincin daha hızlı gelişmesine ve bilinç aracılığıyla üretici güçlerin gelişimine yöneliktir.
Yoldaş Bettelheim, Marx'ın "bilinç çevrenin ürünüdür, bunun tersi olamaz" biçimindeki savına dayanarak bilincin önemini küçümsüyor. Bettelheim yoldaşın öne sürdüklerini çürütmek için biz de Marksist kanıtlardan yararlanacağız ve ona bu savın geçerli olduğunu, ancak emperyalizmin bugünkü aşamasında bilincin de dünya ölçüsünde özellikler kazandığını söyleyeceğiz. Bugünkü bilinç, tüm dünyadaki üretici güçlerin gelişiminin ürünüdür; dünya üzerindeki kitlelerin, Sovyetler Birliği'nden ve diğer sosyalist ülkelerden aldığı derslerin ve örneklerin sonucunda oluşmuştur.
Bir ülke tek ve tecrit edilmiş olarak ele alındığında, bu ülkenin öncülerinin bilincinin genel üretici güçlerin gelişimi üzerine dayandığını kabul etmek gerekir. Bu bilinç ülkenin bulunduğu düzeyde, üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkilerinin devrimi kaçınılmaz ya da mümkün kılacak çelişkileri nesnel olarak varolmasa bile, sözkonusu ülkede sosyalist devrimi zafere ulaştırabilecek yolları bulabilir.
Bettelheim'ın ikinci yanlışı, hukuki yapının bağımsız olarak varolabileceğini ısrarla öne sürmesidir. Çözümlemesinde mülkiyeti, hukuk yönünden ele alırken, üretim ilişkilerinin hesaba katılması gerektiğini durmaksızın vurguluyor. Yasal mülkiyetin ya da daha doğrusu belirli bir anda, belirli bir devletin üstyapısının, üretim ilişkilerinin gerçeklerine ters düşecek biçimde zorla kabul ettirildiğini ortaya atmak, Bettelheim'ın bilincin toplumun ürünü olduğunu kanıt gösterirken dayandığı determinizmin inkarı demektir. Doğal olarak, bütün bunlar tarih süreçleridir, fizyo-kimyasal olaylar gibi saniyenin binde biri kadar kısa sürelerle sınırlı değillerdir. İnsanlık tarihinin uzun süren gelişimi içinde gerçekleşen bütün bu süreçlerde, hukuk ilişkilerinin, ülkede o anda varolan üretim ilişkileriyle uygunluk göstermediği anlar vardır, ancak zamanla, yeni ilişkiler eskilerin yerini aldıkça, uyum yeniden sağlanır, oysa ki ilk önce üretim ilişkilerini değiştirmeksizin üstyapıyı değiştirmek olanaksızdır.
Bettelheim yoldaş, tekrar tekrar, üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişim düzeyi tarafından belirlendiğine, üretim araçları mülkiyetinin bazı üretim ilişkilerinin hukuki ve soyut ifadesi olduğuna değiniyor, ancak bunun genel planda (dünya ölçüsünde ya da bir ülkede) geçerli olduğu, her bölgede, her an ve her durumda, üretici güçlerin gelişim düzeyiyle hukuki mülkiyet ilişkileri arasında mikroskobik, mekanik bir bağlantı kurulamayacağı gerçeği gözünden kaçıyor.
Bettelheim, hukuki ilişkilerin hiçbir şeyin temeli olmadığını söyleyerek, üretim araçları mülkiyetinin kamuya ait olmasında sosyalizmin bir ifadesini gördüklerini ileri süren ekonomi uzmanlarına saldırıda bulunuyor. Bir bakıma, yani "temel" kelimesi esas alınırsa haklı sayılabilir. Ama, asıl önemli olan üretim ilişkileriyle üretici güçlerin belirli bir gelişme aşamasında çatışmaya girmesidir. Bu çatışma, ekonomik güçlerin birikimiyle, mekanik biçimde belirlenmez, sınıflar arasındaki şiddet olaylarıyla da açıklanamaz. Ekonomik gelişme bakımından, birbirine karşıt güçlerin birikmesinden oluşan, niteliksel ve niceliksel bir toplam, tarihi ve siyasi bakış açısındansa, bir toplumsal sınıfın, bir başka toplumsal sınıfı geride bırakmasıdır. Kusursuz bir toplum düzeni kuruluncaya dek, ekonomik çözümlemeler sınıf savaşı tarihi olgusundan ayrı tutulamaz. Sınıf savaşının canlı ifadesi olan insan için, içinde yaşadığı toplumun üstyapısının temsil ettiği hukuki temel, somut belirleyici niteliklere sahiptir ve elle tutulur, gözle görülür gerçeği dile getirir. Üretim ilişkileri ve üretici güçlerin gelişmesi, tarihin akışı içinde yavaş yavaş birikime uğrayan ekonomik-teknolojik olaylardır. Somut meta, insanlar arasındaki ilişkilerin ifadesi, toplumsal mülkiyet ise, yukarıda sözkonusu ettiğimiz toplumsal ilişkilerin açıkça hissedilir ifadesidir. Özel mülkiyet temeli üzerinde işbölümünü gerçekleştiren bir ticaret toplumu varolalı, meta da varolmuştur. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği, toplumsal mülkiyetin, eski kapitalist özel mülkiyetin yerini aldığı yeni toplum varolalı, sosyalizm de varolmuştur.
Geçiş döneminin izlemek zorunda olduğu genel çizgi budur. Şu ya da bu toplumsal tabakalar arasındaki ilişkilerin ayrıntıları, ancak belirli somut çözümlemeleri ilgilendirir. Ama kuramsal çözümleme, sosyalizm yolunda ilerleyen bir toplumun insanları arasındaki ilişkilerin geniş çerçevesini kapsamına almalıdır.
Bu iki temel yanılgıdan yola çıkan yoldaş Bettelheim, üretici güçlerdeki gelişimin belirli her aşaması için, her bölgede üretim ilişkileriyle özdeşliğinin zorunluluğunu savunuyor, aynı zamanda bu ilişkileri, bunların hukuki ifadeleriyle de özdeşleştiriyor.
Bütün bunlardan amaç nedir? Bakalım, Bettelheim bu konuda ne diyor:

"Bu koşullarda, sosyalist mülkiyetin çeşitli yüksek biçimlerini tanımlarken yalnızca genel 'devlet mülkiyeti' kavramından hareket eden ve bunu tek bir genelgeçer gerçeğe indirgemeye çalışan düşünce biçimi, özellikle sosyalist devlet sektörü içinde meta dolaşımını, sosyalist ticareti, paranın oynadığı rolü, vs. incelemek sözkonusu olduğunda içinden çıkılmaz güçlüklerle karşılaşıyor."

Daha sonraki bir bölümde, Stalin'in bu iki mülkiyet biçimi arasında yaptığı ayırımı çözümlerken şunları yazıyor:

"Bu hukuki hareket noktası ve bundan çıkarılan sonuçlar, sosyalist devlet girişimleri arasındaki mübadelenin, şu an için zorunlu olarak taşıdığı ticaret niteliğini tanımamaya götürüyor ve devlet girişimleri arasındaki alım-satımların, paranın, fiyatların, ekonomik hesaplamaların, mali özerkliğin, vs., kuramsal düzeyde anlaşılmasını olanaksız hale getiriyor. Böylece bu kategoriler, tüm toplumsal içeriklerinden yoksun bırakılıyor ve bizzat Stalin'in zorunluluğunu vurguladığı nesnel ekonomik yasaların ifadesi olarak değil, soyut kalıplar ya da azçok iradeye bağlı teknik uygulamalar olarak görülüyor."

Daha önce de bazı yerlerde ortaya koyduğumuz düşüncelere açıkça karşı çıkmakla birlikte, Bettelheim yoldaşın yazısı, geniş bilgiye sahip bir ekonomi uzmanının ve bir marksist kuramcının kaleminden çıkmış olduğundan, bizler için büyük bir önem taşır. Kendisi somut bir konumdan hareketle, kanımızca iyice düşünüp taşınmadan, geçiş dönemi sırasında, sosyalist sektör içinde kapitalizme özgü kategorilerin kullanılmasını ve bireysel mülkiyetin gerekliliğini yetersiz kanıtlara dayanarak savunuyor. Marksist çizgi izlendiğinde -buna ortadoks çizgi de diyebiliriz- üretim ilişkilerinin ve toplumsal mülkiyetin ayrıntılı çözümlemesinin, bu kategorilerin korunmasıyla bağdaşamayacağını ortaya çıkararak, bunun anlaşılmaz birşey olduğunu söylüyor.
Biz de tümüyle aynı biçimde düşünüyoruz; ancak vardığımız sonuç başka: Bizce, ekonomik hesaplama sistemi savunucularının kendi kendileriyle çelişkiye girmelerinin nedeni, marksist çözümlemeler yaparak ilerlerken belli bir noktaya geldiklerinde "kaybolan halkayı" ortada bırakarak bir sıçrama yapmak zorunda kalmaları, sonra yeni bir konuma düşerek buradan düşünce çizgilerini izlemeye devam etmeleridir. Sonuç olarak, ekonomik hesaplama sistemini savunanlar, meta kavramının devlet sektörü içinde özünü yitirmeksizin nasıl korunacağını ya da sosyalist sektörde gerçek biçiminden saptırılmış pazarlarda, değer yasasından nasıl "akıllıca" yararlanılacağını hiçbir zaman doğru dürüst açıklayamamışlardır. Bu tutarsızlığı farkeden yoldaş Bettelheim, kavramları yeniden ele alıp gözden geçirmekte, ancak bitirmesi gereken yerden başlamaktadır. Sosyalist ülkelerde hâlâ varlığını sürdüren hukuki ilişkilerden ve kategorilerden yola çıkarak, bu hukuki ilişkilerin ve ticari kategorilerin varolduğu gerçeğini ortaya koyuyor, ancak bundan "madem ki vardırlar, öyleyse zorunludurlar" gibi faydacı bir sonuç çıkarıyor. Bu temelden hareket ederek, çözümleyici biçimde geriye doğru gidiyor, kuramla uygulamanın çakıştığı noktaya kadar varıyor. Bu noktada, kuramı yeni baştan yorumlayıp Marx ve Lenin'in analizini yaparak kendi sonuçlarını çıkarıyor. Daha önce göstermiş olduğumuz gibi, yanlış bir temele dayanmakla birlikte, sağlam ve tutarlı bir düşünce çizgisi izler gibi görünmesi bundandır.
Ne var ki, geçiş döneminin, tarih açısından, henüz genç olduğunu unutuyor. İnsan ekonomik ilişkileri tam anlamıyla kavradığında ve planlama yoluyla bunlara egemen olduğunda, değerlendirmede bir takım yanılgılara düşmesi kaçınılmazdır. Geçiş döneminde "varolanın" ille de "zorunlu olduğu" neden düşünülsün? Gerçeğin, bazı cesaretli atılımlara indirdiği darbelerin, yalnızca bu cesaretin sonucu olduğu neden kabul edilsin, bunlar, tamamen ya da kısmen teknik yönetim hatalarından ileri gelmiş olamazlar mı?
Bizce, Bettelheim'ın aşağıdaki savlarına benzer iddialar ortaya atmak, sosyalist planlamanın tüm teknik eksikliklerine karşın taşıdığı önemi inkar etmek anlamına gelir:

"Bundan, üretim araçlarının ve genel olarak ürünlerin yeterli oranda, yani etkili biçimde, üretim öncesi planlanarak dağıtımının olanaksızlığı ve sosyalist ticaretin ve ticari devlet kuruluşlarının zorunluluğu sonucu çıkar. Ayrıca, sosyalist sektör içinde paranın, değer yasasının ve uygun bir fiyat sisteminin rolü bu sonucun ışığında değerlendirilmelidir. Fiyatlar, yalnızca ürünlerin toplumsal maliyetini değil, bu ürünler arasındaki arz ve talep ilişkilerini de yansıtmalı ve bu konuda alınacak yönetsel önlemler üretici güçlerin gelişimini tehlikeye düşürdüğünde, planlama da yetersiz kaldığında fiyatlar arz ile talep arasındaki dengeyi sağlamalıdır."

Bizse, (Küba'da) zayıflıklarımızı gözönünde bulundurmakla birlikte, planlama konusundaki temel görüşlerimizi şöyle belirtmiştik:

"Değer yasasının bilinçli kullanılması olasılığını kabul etmiyoruz, çünkü üreticilerle tüketiciler arasındaki çelişkiyi kendiliğinden ortaya koyan bir serbest piyasanın varolmadığına inanıyoruz. Devlet girişimleri arasındaki ilişkilerde, meta kategorisinin varolmadığını düşünüyoruz, bu kuruluşları tek bir büyük girişimin, yani devletin birer parçası olarak kabul ediyoruz (pratikte ülkemiz henüz bu duruma gelmemiş olsa bile). Değer yasası ve planlama, bir çelişkiyle ve onun çözümlenmesiyle birbirine bağlı iki kavramdır. Merkezi planlamanın, sosyalist toplumun varoluş biçimi ve onu tanımlayan kategori olduğunu söyleyebiliriz. Merkezi planlama, insan bilincinin, sonunda ekonomiyi tam anlamıyla kavrayıp gerçek amacına, yani komünist toplum çerçevesinde insanın tümden kurtuluşuna yöneltmeyi başardığı noktadır."[2]

Bettelheim için ekonomik özne olan üretim birimini fiziksel bütünleşmenin (entegrasyonun) somut olarak ulaştığı dereceye bağlamak, biçimciliği son sınırına vardırmak ve Amerikan tekellerinin Küba endüstrisinin birçok dalında teknik bakımdan gerçekleştirdiklerini bizim başaramayacağımıza inanmak, yani gücümüzden ve yeteneklerimizden fazlasıyla kuşkulanmak demektir.
Gerçekten de bir ekonomik özne olan "üretim birimi" diye neyin adlandırılabileceği, elbette ki üretici güçlerin gelişim düzeyine bağlıdır. Yeterli bir bütünleşmenin (entegrasyon) sağlandığı bir üretim dalında, bu dalın kendisi de bir üretim birimi sayılabilir. Örneğin, elektrik endüstrisinde, birimlerin bir şebeke halinde birbirine bağlanmasıyla bu üretim dalı tek bir merkezden yönetilebilir.
Sistemimizi yararlılık yönünden geliştirerek, daha önce de incelenmiş olan bazı sorunları yeniden ele alıyor, onları, bilgi düzeyimizin izin verdiği ölçüde ve olanaklarımız elverdiğince, tutarlı biçimde, Marx ve Lenin'in ortaya koyduğu büyük düşüncelerin ışığında çözümlemeye çalışıyoruz. Geçiş döneminin marksist ekonomi politiğindeki çelişkileri incelemeye bizi iten de bu oldu. Sosyalist toplum gerçekte varolduğuna göre, sosyalizmin gelişimini ancak geçici bir süre için engelleyebilecekleri anlaşılan bu çelişkileri altetmeye uğraşırken, yeni toplumu bilincin ve üretimin gelişmesiyle, en hızlı biçimde ileriye götürebilmemizi sağlayan, kuram ve uygulamaya en iyi uyan yöntemleri ve örgütlenme biçimlerini aradık. Bugün ele aldığımız konu, bundan başka birşey değildir.
Sonuç olarak:

1. Bettelheim'ın çözümlemesinde iki büyük yanlış yaptığı düşüncesindeyiz.
a) Genel planda geçerli olan, üretim ilişkileriyle üretici güçlerin gelişimi arasındaki zorunlu uygunluk yasasını, mekanik biçimde, geçiş dönemi içinde bulunan belirli bir ülkenin somut bazı alanlarındaki üretim ilişkilerinin dar çerçevesine aktarmış ve buradan ekonomik hesaplama denilen sistemin doğruluğunu kanıtlamaya çabalayan ve faydacı felsefenin izlerini taşıyan sonuçlar çıkarmıştı .
b) Mülkiyet hakkındaki görüşlere de aynı mekanik çözümlemeyi uygulamıştır.
2. Bundan dolayı, uyguladığı çözümleme yönteminin zorunlu sonucu olarak vardığı bağımsız mali çalışmaların ya da muhasebe özerkliğinin üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyine bağlı olduğu düşüncesine katılmıyoruz.
3. Bettelheim'ın önerdiği, üretimde fiziksel olarak gerçekleştirilmiş merkezileşme (elektrik üretimi örneğini veriyor) temeline dayandırdığı merkezi yönetim görüşünü reddediyor, bu kavramı en önemli ekonomik kararların merkezileştirilmesi biçiminde kabul ediyoruz.
4. Değer yasasının bazı öğelerini (aritmetiksel biçimde para birimleriyle ifade edilen maliyet, kârlılık gibi) karşılaştırma yapmak için kullanma olanağını kabul etmekle birlikte, geçiş döneminde bu yasanın ve diğer kapitalist kategorilerin zorunlu ve sınırsız olarak geçerli olduğu görüşüne katılmıyoruz.
5. Bizce "merkezi planlama, sosyalist toplumun varoluş biçimidir", bu nedenle planlamaya, Bettelheim'dan çok daha fazla değer veriyor ve daha geniş karar yetkisi tanıyoruz.
6. Klasik marksist çözümleme yöntemiyle, sosyalist sektörde kapitalist kategorilerin varlıklarını sürdürmeleri olgusu arasındaki tutarsızlığın kuramsal incelemesinin çok önemli olduğuna ve bu noktanın daha köklü biçimde araştırılması gerektiğine inanıyoruz.
7. Ekonomik hesaplamanın savunucularına şu sözü hatırlatmak isteriz: "Tanrı beni dostlarımdan korusun, düşmanlarımı kendi başıma yenebilirim."


Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:39   #8
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Sosyalizm ve İnsan

1. İDEOLOJİK ANKETLER ÜZERİNE[1]

MADEM Kİ:
Küba halkının onayını kazanan Havana Bildirisi, insan haklarını ve tüm yurttaşların toplumsal ve siyasî eşitliğini ilân etmektedir;
MADEM Kİ:
Toplumun sosyalist gelişimine yön veren yasalar herkesin özgürce gelişmesini ve herkesin ortaklaşalığın yararına en tam biçimde faydalı olmasını amaçlamaktadır.
MADEM Kİ:
Çalışma hakkı, anayasamızın[2] kabul ettiği bir ilkedir; [sayfa 5]
MADEM Kİ:
Bazı çalışma merkezlerinde, yönetimin, işçiler arasında ideolojik anketler düzenlediği, bunun uygulanmasının bireyin tam özgürlüğünün kısıtlanması sonucunu verdiği öğrenilmiştir;
MADEM Kİ:
Bakanlık amaçlarına en uygun normları saptamakta tam bir yetki sahibidir.
Bakanlığımız şu kararı almıştır:
1) Bakanlığımıza bağlı iş merkezleri yöneticilerine, emekçiler arasında ideolojik soruşturmalar hazırlanması, ya da uygulanmasının yasaklanması.
2) İdeolojik anketlerin, ancak bakanlığımıza bağlı emekçiler devrimci örgütlere girmek istediklerinde uygulanabileceğinin; bu durumda anketlerin devrimci örgütlerin belirleyeceği kimselerce yönetileceğinin belirtilmesi. [sayfa 6]



2. ÜNİVERSİTENİN ZENCİLER, MELEZLER,
İŞÇİ VE KÖYLÜLERLE RENKLENMESİ GEREKLİDİR[3]

Sevgili yoldaşlar, yeni üniversiteli iş arkadaşlarım ve Küba'nın kurtuluşu uğruna mücadeledeki eski silâh arkadaşlarım, bu söylevime başlarken, bugün bana sunulan onur payesini ancak genel olarak halk ordumuza bir saygı nişanesi olarak kabul ettiğimi belirtmek isterim. Bunu kişisel bir paye olarak kabul edemezdim; çünkü anlamına uygun bir içeriği olmayan hiçbir şeyin bugünkü yeni Küba'da değeri yoktur. Ernesto Guevara olarak, pedagoji fakültesinin fahri doktorluk payesini nasıl kabul edebilirdim; öğrendiğim tek pedagoji, savaş alanlarının, kaba sözlerin, kan dökücülüğün pedagojisidir. Bunlarla cübbe giymeyi hakettiğimi sanmıyorum, bu nedenle Direniş Ordusunun üniformasını üzerimden çıkarmıyorum, ancak, ordumuz adına ve onu temsil etmek üzere profesörler toplantısına gelip katılabilirim.
Fakat hepimiz için bir şeref olan bu payeyi kabul ederken, halk ordusunun ve muzaffer ordumuzun selamını ve saygısını iletmek isterim.
Birgün, bu merkezin öğrencilerine, küçük bir [sayfa 7] konferansla, üniversitenin işlevleri konusunda düşündüklerimi açıklamaya söz vermiştim. İşlerim, olayların yoğunluğu bunu gerçekleştirmemi önledi; bugün fahri profesörlük payemle onur kazanmış olarak sözümü yerine getireceğim.
Her şeyden önce, yeni Küba'nın hayatındaki temel işlevi konusunda üniversiteye ne söylemeliyim? Yalnızca öğrenciler hakkında değil, profesörler hakkında da, üniversitenin, zencilerle, melezlerle, işçi ve köylülerle renklenmesi gerektiğini söyleyeceğim; çünkü üniversite kimsenin malı değildir. Küba halkına aittir. Bugün temsilcileri bütün hükümet görevlerine getirilmiş olan bu halk, silahlanarak ayaklandı ve gericiliğin engelini yıktıysa, bunun nedeni bu engelin esnek oluşu değildi. Böyle bir esneklikten yararlanıp halkın atılımını durdurabilecek zekâyı gösteremediler; halk zafere ulaştı, fakat muzaffer bir halk olmasına rağmen yine eğitimsiz olarak kaldı. Bugün, halk kendi gücünden emindir, kendini eğitebileceğini biliyor ve üniversitenin kapısına gelip dayanmıştır. Üniversite esnek olmalı ve zencilerle, melezlerle, işçi ve köylülerle renklenmelidir, yoksa... halk kapılarını kıracak ve üniversiteyi istediği renklere boyayacaktır.
İlk mesajım budur. Daha zaferin ilk günlerinde, ülkenin üç üniversitesine de bu mesajımı iletmek istiyordum, fakat bunu ancak Santiago üniversitesinde yapabildim. Benden halk olarak, Direnme ordusu olarak ve pedagoji profesörü olarak bir öneride bulunmamı isteseler, halka gitmek için kendini halktan biri olarak hissetmek, halkın ne olduğunu, ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu, neler duyduğunu bilmek gerekir, derdim. Biraz üniversite içinde analiz ve istatistik yapmak ve kaç isçinin, kaç köylünün, [sayfa 8] alın teriyle günde sekiz saat çalışanlardan kaçının bu üniversitede temsil edildiğini araştırmak gereklidir. Bu konuda kendi kendine soruşturma yaptıktan sonra, kendini analizleme yöntemine başvurup, bugün Küba'nın başında bulunan hükümetin, bu üniversitede halkın iradesini temsil edip etmediğini sormalıdır. Hükümet nerededir ve ne yapıyor? O zaman, maalesef, bugün Küba halkının hemen hemen mutlak çoğunluğunu temsil eden hükümetin, aracısız olarak halkın duygu, istek ve iradesini dile getirmek için, yöneliş kazandırmak, sözünü söylemek, uyarıcı çığlığını işittirmek için Küba üniversitelerinde sesini duyuramadığını görürüz.
Las Villas üniversitesi bu durumu düzeltmek için ileriye doğru bir adım attı ve sanayileşme üzerine forum düzenlediğinde Kübalı sanayicilerle birlikte hükümete de çağrıda bulundu. Bizim, tüm devlet örgütlerinin ve devlete bağlanan örgütlerin teknisyenlerinin fikirleri soruldu; çünkü kurtuluşun bu ilk yılında şaşaalı biçimde hür teşebbüs demlen şeyin oldum olasıya yapamadığı kadar çok iş yaptığımızı öğünmeksizin söyleyebiliriz. Yine, hükümet olarak, tarım reformunun doğrudan doğruya sonucu olan Küba'daki sanayileşmenin, devrimci hükümetin yön verişiyle ve onun aracılığıyla yapılacağını, ülkenin gelişiminin bu aşamasında özel girişimin elbette ki ö-nemli bir rol oynayacağım, fakat, normları hükümetin koyacağını bunun nedeninin yararlılıkları, bu bayrağı yükseltenin kendisinin olması, belki de kitlelerin en küçük bir etkisine karşılık vermek olabileceğini, fakat hal ne olursa olsun ülkenin sanayi sektörünün baskısı olmayacağını söyleyebiliriz. Sanayileşme ve gerektirdiği çabalar doğrudan doğruya hükümetin [sayfa 9] eseridir, bu nedenle sanayiyi planlayacak ve yönlendirecek olan odur.
Sözüm ona Kalkınma Bankasının verdiği yüklü krediler, bu ülkede ortadan kaldırılmıştır. Bu banka, örneğin bir sanayiciye 16 milyon pesoluk bir kredi veriyor, sanayiciyse yalnızca 400.000 peso yatırıyordu -bunlar gerçek sayılardır- bu para da adamın cebinden çıkmıyor, makina satıcılarının, makina alımı için verdikleri yüzde 10 komisyondan geliyordu ve hükümet 16 milyon peso kredi verirken 400.000 peso yatıran bu bay, işletmesinin mutlak sahibiydi. Ona, uygun ödeme zamanları tanınıyor ve ne zaman işine gelirse o zaman ödeme yapıyordu. Yeni hükümet buna karşı çıkıyor, bu durumu kabul etmiyor, halkın parasıyla kurulmuş olan bu işletmenin kendisinin olduğunu ilan ediyor ve eğer hür teşebbüs, tümüyle Küba ulusunun parasından yararlanan birkaç ayrıcalıklıdan oluşuyorsa kendisinin, ,yani hükümetin hür teşebbüse karşı olduğunu açıkça söylüyor: ne olursa olsun, sanayi işletmeleri devlet planlamasına bağlı olmalıdır. Planlamanın çetin alanına yaklaştığımıza göre, bir baştan bir başa ülkenin sanayi gelişimini planlayan devrimci hükümetten başka hiç kimsenin ulusun gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak gerekli teknisyenlerin özelliklerini ve miktarını saptamaya hakkı yoktur ve ancak belirli bir miktarda avukat ve doktora ihtiyaç olduğunu, fakat beş bin mühendis ve on beş bin her türlü sanayi dalında çalışacak teknisyene ihtiyaç duyulduğunu söylediğinde hiç değilse devrimci hükümete kulak vermek ve bu elemanları yetiştirmek gerekir, çünkü gelecekteki gelişmemizin garantisi budur.
Bugün tüm çabalarımızı Küba'yı değişik bir Küba yapmaya adıyoruz. Fakat sizinle konuşan pedagoji [sayfa 10] profesörü hayal kurmuyor. Kendisinde pedagoji profesörlüğünden de Merkez Bankası yöneticiliğinden de eser olmadığını ve eğer bugün onun bu görevlerden herhangi birini yerine getirmesi gerekiyorsa, kendisini buna zorlayanın halkın ihtiyaçları olduğunu çok iyi biliyor. Halk için olsa da, bu ıstırap çekilmeksizin yapılamaz, çünkü her halükarda bir yandan öğrenirken bir yandan da çalışmak gereklidir. Halktan yapılan yanlışların üzerine sünger çekmesi istenmelidir, çünkü yeni bir göreve geldiğinde, kimse yanılmaz değildir, kimse doğuştan bilgin değildir. Bir zamanlar doktor olan, sonra koşulların zorlamasıyla silaha sarılmak zorunda kalan ve iki yıl sonra kendini gerillacı komutanı olarak kabul ettiren, daha sonra ise banka müdürü, ya da ülkenin sanayiinin yöneticisi olan, üstelik de pedagoji doktoru olabilen bu karşınızdaki profesör gibi, bu ülkenin öğrenci gençliğinin de, herkesin, yakın bir gelecekte, duraksamaksızın ve yolda öğrenmek zorunda kalmaksızın kendisine gösterilecek görevi kabul edebileceği şekilde hazırlanması gereklidir. Fakat sizinle konuşan, halk çocuğu olan, halkın yarattığı bu profesör, yine aynı halkın da eğitim hakkına sahibolmasını, eğitimde duvarların yıkılmasını, eğitimin yalnızca çocuklarının eğitim yapmalarını sağlayacak paraya sahibolanların ayrıcalığı olmamasını, eğitimin Küba'nın günlük ekmeği olmasını ister.
Las Villas üniversitesinin profesörlerinin ve şimdiki öğrencilerinin işçi ve köylü kitlelerini üniversiteye almak gibi bir mucizeyi gerçekleştirmelerini beklemiyorum, böyle bir düşünce hiç bir zaman aklımdan geçmez, mantıklı olan da budur. Aşılacak uzun bir yol vardır, uzun hazırlık yıllarında, siz bunun denemesini yaptınız. Fakat devrimci ve isyancı [sayfa 11] olarak benim küçük geçmişime dayanarak, Las Villas üniversitesinin şimdiki öğrencilerine eğitimin kimseye bırakılan bir miras olmadığını ve şimdi görev yaptığımız eğitim kurumunun kimsenin aldığı bir miras olmayıp tüm Küba halkına ait olduğunu anlatabilirim. Ya onu halka verirsiniz, ya da halk gelip onu alır. Mesleğimin çeşitli aşamalarına üniversiteli olarak, orta sınıftan bir insan olarak, kuşkusuz sizin bugün sahip olduklarınıza benzer gençlik özlemleri olan bir doktor olarak başladığım için. mücadele sırasında değiştiğim için, devrimin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğuna ve halkın davasının son derece haklı olduğuna inandığım için, bütün bu sebeplerden dolayı, şimdi üniversitenin sahipleri olan sizlerin onu halka vermenizi isterdim. Bunu halk yarın gelir alır diye bir tehdit olarak değil, yalnızca bu, Küba ya vermekte olduğumuz güzel örnekler arasında fazladan bir örnek olacağı için, Las Villas Merkez üniversitesinin sahipleri olan öğrencilerin devrimci hükümetleri aracılığıyla onu halka vermelerini söylüyorum. Meslek arkadaşlarım olan üniversite profesörlerine de benzeri birkaç şey söylemek istiyorum, zenciler, melezler, işçi ve köylülerle renk kazanmaları gereklidir; halka gitmek, halkla uyum halinde olmak, yani tüm Küba'nın ihtiyaçlarına karşılık vermek gereklidir. Bu başarıldığında, kimsenin bir kaybı olmayacaktır. Her şeyi kazanmış olacağız ve Küba daha sert adımlarla geleceğe doğru yürüyüşünü sürdürebilecektir, ve o zaman şimdi sizi selamlayan bu doktoru, bu komutanı, bu banka müdürünü ve bugünkü pedagoji profesörünü, bu profesörler toplantısına kabul etmek gerekli olmayacaktır. [sayfa 12]



3. KÜBA'NIN EKONOMİSİNİN GELECEĞİNDE
ÜNİVERSİTENİN ROLÜ[4]

Sevgili yoldaşlarım,
Görüşmemizin konusunun gelişimine dokunmadan önce, sizden M. Naranjo'nun -beni takdim edenin adı buydu sanıyorum- anlattıklarının bir kelimesine bile inanmamanızı, beni devrimci ve birinci sınıf öğrencisi olarak mütevazi yerimde bırakmanızı rica ediyorum, çünkü halen Devrim Üniversitesinin maliye dalında birinci sınıf öğrencisiyim. Sadece bizim için ortak olan ve bizi bir çeşit kardeşlik içinde birbirimize yaklaştıran bu sade devrimci ve öğrenci sıfatlarıma dayanarak sizinle sohbet etmeye geldim. Bu görüşmenin daha az biçimsel olmasını, soru-cevap şeklinde ve hatta tartışmalı olmasını umudediyordum, fakat bu söylevin televizyon aracılığıyla bütün ülkeye yayılacağı öğrenilince sözlerime biraz çeki-düzen vermem gerekti, çünkü yaklaşacağımı ve üzerinde konuşacağımı bildirdiğim konu benim uğraştığım konudur ve sanıyorum aranızdan birçokları da bununla uğraşıyor. Konuşmamın başlığı aşağı yukarı şöyle olabilirdi: "Küba ekonomisinin geleceğinde üniversitenin rolü", çünkü ekonomi alanında [sayfa 13] yeni bir aşamaya giriyoruz. Politik alanda gerekli olan bütün nitelikleri kazandık, bu bizim ekonomide reforma başlamamızı sağladı, hatta bu alanda ilk adımı arttık bile, toprağımızın özel mülkiyet yapısını değiştirdik, yani gelişme süreci içinde, olması gerektiği gibi, tarım reformuyla işe başladık.
Fakat bu gelişmenin nasıl olacağını bilmek için, tarihi ve ekonomik yerimizi belirlemek gereklidir.
Bir gelişim sürecine başlıyorsak, bunun anlamı bizim gelişmiş olmadığımız, az gelişmiş, yarı-sömürge, yarı sanayileşmiş olduğumuzdur. Fakat bizi az gelişmiş, yarı-sömürge, yarı sanayileşmiş bir ülke yapan rejimin karakteristiklerinin ne olduğunu incelememiz gereklidir. Bizi az gelişmiş bir ülke yapan bu rejimin karakteristiklerinin ne olduğunu incelememiz ve bu durumdan kurtulmamızı sağlayacak tedbirlerin neler olduğunu görmemiz gereklidir.
Doğal olarak, az gelişmiş bir ülkenin birinci karakteristiği sanayisinin olmayışı, mamul maddelerinin sağlanması için dışarıya bağlı oluşudur ve Küba az gelişmiş ülkenin bu birinci tanımına tamamıyla uymaktadır.
Mutlak olarak bir yarı-sömürge ülke olduğumuz halde Küba'nın yıllar boyunca, görünüşteki bolluk ve zenginliği nasıl açıklanabilir? Bunu açıklamak basittir, çünkü Küba'nın iklimi olağanüstüdür ve tek bir endüstrinin, şeker endüstrisinin hızlı gelişimi bizim dünya pazarında bu tek endüstri, şeker endüstrisi konusunda en yüksek üretkenlik düzeyleriyle yarışmaya girmemizi sağlamıştır. Kendi koydukları yasaları çiğneyerek, şeker endüstrisinin gelişimine itici güç kazandıran, Kuzey Amerika sermayeleriydi.
Küba'da Kuzey Amerikan hükümeti zamanında bütün Kuzey Amerikalılara adada toprağa sahibolmayı [sayfa 14] yasaklayan eski bir yasa vardı. Yasa böyle söylüyordu, fakat çabucak çiğnendi ve Küba'da yabancıların toprağa sahip olmasını önlemeyi amaçlayan Sanguily raporu hiçbir şey kazandırmadı. Yavaş yavaş yabancılar şeker kamışı plantasyonlarına sahip çıktılar ve her yıl altı milyon ton şeker üreten ve dünya pazarında rekabete girişebilecek bir üretkenliğe sahip 161 şeker fabrikasından oluşan güçlü bir endüstri yarattılar. Fakat Küba'nın yarı-sömürge ülkelerin temel karakteristiklerinden birini, yani tek yönlü bir üretici olma ve yalnızca ve özellikle tek bir ürüne bağlı kalma, bununla bütün tüketim maddelerini yabancı pazardan elde etmesini sağlayacak dövizlere sahibolma özelliğini korumasına çok büyük bir özen gösterdiler. Güya bize şekerimize karşılık yüksek bir fiyat ödüyormuş gibi yaptılar, fakat, sadece arz ve talep yasasıyla ve ucuz bir tarifeyle yönetilen bir serbest ekonomi içinde, Kuzey Amerikan mamul ürünleri için, ne yerli sanayilerin, ne de Birleşik Devletlerin dışında başka yerlerden gelen mamul ürünlerin yarışabileceği tercihli tarifeleri zorla kabul ettirdiler.
Bu çok belirgin ekonomik bağımlılık, daha ulusal bağımsızlığımızın ilk başlarında, Platt yasasından sonra bile, hemen hemen mutlak sayılabilecek bir politik bağımlılık şeklinde ortaya çıktı. Bu politik durum k Ocak 1959'da tasfiye edildi ve hemen arkasından Kuzey'in devi ile sürtüşmeler ve güçlükler belirdi. O güne kadar tercihli muamele görmeye alışmış bir ülkenin, birdenbire Karaiblerin bu küçük sömürgesinin devrimin kullanabileceği tek lisanla konuşmaya kalkışmasıyla, yani eşit muamele görmek istediğini ilân etmesiyle karşılaştığını düşünürsek bu sürtüşmeler akla uygundur. [sayfa 15]
Başlangıçta, yarı eğlenmiş, yan endişeli bir ifadeyle bacaklarına tekme atmaya niyetlenen bir sakallı cüceye bakan, fakat cüssesi sebebiyle uzağa fırlatılamayan kocaman Sam Amcaları gösteren karikatürlere rastlanıyordu. Fakat sakallı cüce Amerikalıların boyutlarına erişecek kadar büyüdü ve Amerika'nın para babalan karşısında canlı bir varlık halini aldı. Herhangi bir ülke, sömürü karşısında hoşnutsuzluğunu ve uyuşmazlığım dile getirmek istediğinde Fidel Castro'nun sevdiğimiz portresini bayrak olarak yükseltir.
Politik etki konusunda Amerika'da yenilmezliğin en yüksek noktasına eriştik. Büyük Amerika ülkelerinin hoşuna gitsin gitmesin, tartışmasız halkın önderleriyiz. Herşeye kaadir efendilerin gözünde, nefret ettikleri Amerika'da saçma, olumsuz, saygıya değer olmayan ve karmakarışık ne varsa hepsini temsil ediyoruz, fakat öte yandan, Riyo Bravo'nun güneyinden başlayarak, büyük Amerikan halk kitlesi yani bizim Amerika'mız için, küçük düşürücü anlamda "melez" dedikleri halklarda soylu, içten ve savaşçı olan ne varsa hepsinin temsilcisiyiz. Fakat politik gelişmemizin ekonomik gelişmemizle aynı düzeyde olmadığını (yani onu çok aştığını) gayet iyi biliyoruz. Birleşik Devletler Temsilciler Meclisinde entrika çeviren ekonomik saldın eğilimlerinin bazı sonuçlar vermesi bu nedenledir, çünkü tek bir ürüne ve tek bir pazara bağlı olduğumuz halde, bu bağımlılıktan kurtulmak için bütün gücümüzle mücadele ettiğimizden ve SSCB ile 10 milyon dolarlık ya da pesoluk bir kredi ve bir milyon ton şeker için anlaşma imzaladığımızdan, sömürge temsilcileri ortalığı bulandırmaya uğraşıyorlar.
Başka bir ülkeye satış yaparak kendimizi köleleştirdiğimizi [sayfa 16] kanıtlamaya çalışıyorlar. Kuzeyin devine sözümona tercihli fiyatlarla her zaman sattığımız şekerimizin üç milyon tonunun Küba halkı için nasıl bir kölelik anlamına geldiğini hiçbir zaman kendi kendilerine sormamışlardır.
Pazarlarımızı ve üretimimizi çeşitlendirmek için bir ekonomik mücadele, halkı aydınlatmak, her an Küba devriminin niçin başka pazarlar aradığını göstermek için bir politik savaş yürütüyoruz. ABD Temsilciler Meclisinde tezgâhlanan yasa hikayesiyle, hazırlanan saldırıya karşı çıkmamızın ve daha başka, çeşitli pazarlara yönelterek şekerimizi hızla kurtarmaya çalışmamızın tarihi nedenini kanıtlayabiliriz. Fakat buraya yalnızca şekerden sözetmeye gelmedim: Ondan hiç sözetmemeyi isterdim, çünkü yapmaya çalıştığımız şey, şekerin Kübalıların elleriyle Küba fabrikalarında, dünyanın tüm pazarlarında mübadeleleri sağlamak için üretilen çok çeşitli Küba ürünlerinden biri olmasını sağlamaktır. Tekniğin ve kültürün rolünün gelişmede en büyük önemini kazandığı yön ve düzey budur, burada ulusumuzun gelecekteki gelişimi için eğitim merkezlerimizin rolünden sözetmek istiyorum. Bir ülkeye biçim verenin eğitim olduğunu sanmıyorum, kültürsüz ordumuzla pek çok engeli ve önyargıyı yıkarak bunun böyle olduğunu kendimiz kanıtladık, fakat ekonomik gelişmenin, yalnızca bir ekonomik dönüşmenin etkisiyle, bu düzeyde bir dönüşme yaratabileceği de düşünülemez.
Eğitim ve ekonomik gelişme sürekli olarak birbirini etkiler ve birbirlerini tamamlarlar, ekonomik alanda ulusun tablosunu tamamıyla değiştirebildiysek de, görünüşte üniversitede aynı yapıyı sürdürüyoruz. [sayfa 17] Sorun pratik alanda ortaya çıkıyor, örneğin tarım reformu ulusal enstitüsü konusunda.
Bir hamlede petrolümüzü kurtardık, petrolümüz Küba'nın oldu, madenlerimizi kurtarmak ve onların Küba madeni olmasını sağlamak için gerekenlerin belli başlılarım yaptık. Üretimin çok önemli ve temel altı daimi, yani ağır kimyayı, hidro karbürlerden başlayarak organik kimyayı, madenleri, yakıtı, genellikle metalürji ve özellikle demir madenini, tarım ve hayvan yetiştirme alanında yoğun bir şekilde gelişmemizden doğan ürünleri içine alan bir kalkınma sürecine giriştik, fakat ülkenin üniversitelerinin kazandırdığı hazırlığın devrimin yeni ihtiyaçlarına, ne yöneliş, ne de nicelik bakımından uymadığı acı gerçeğiyle karşılaştık.
Daha geçen gün yoldaş Quevedo, Havana Üniversitesinde bir ekonomi bölümü olması gerekip gerekmediği konusunda fikrimi sordu. Oysa ki, buna cevap vermek için, durumun bir analizini yapmak ve devlet planlama örgütlerinde halen çalışmakta olan ekonomi uzmanlarının sayısını ortaya çıkarmak yeter. Araştırmamızın sonucunda üzücü bir durumla karşılaşırız. Bizde, ekonomik danışman olarak Şilililerden, Meksikalılardan, Arjantinlilerden, Venezüellalılardan, Perululardan ve daha başka herhangi bir Amerika ülkesinin gönderdiği yoldaşlardan başkası yoktur, yani bunlar C.E.P.A.L ve İ.N.R.A örgütlerinin atadığı kimselerdir, hatta ekonomi bakanımız bile yabancı ülkelerin üniversitelerinde yetişmiştir. Bir ekonomi bilimleri fakültesi olması gerekip gerekmediği sorusunun cevabı apaçık ortadadır: Bu büyük bir ihtiyaçtır, ayrıca uzman profesörlere, bir bakıma devrimimizin temposunu ve yönünü temsil eden ekonomimizin temposunu ve yönünü yorumlayabilecek [sayfa 18] ve açıklayabilecek profesörlere de ihtiyacımız vardır.
Bir örnek verelim. Kimya biliminin temellerini öğrenmiş maden mühendislerimiz, petrol mühendislerimiz ve kimya mühendislerimiz olsa, bu sanayinin altı temel dalının herbirinde, hükümet bunların sağladığı itici gücü geliştirmek ve yeni, olağanüstü dinamik bir biçim kazandırmak zorunda kalır; yalnız, bunun için, teknisyenlerin oluşturacağı uygulayıcı koldan yoksunuz. Hatta, dikkat edin, devrimci teknisyenler bile demedim, -oysaki, ideal olanları bunlardır- yalnızca teknisyen dedim, kategorisi, ideolojisinin yaratacağı engeller, kafa yapısı, geçmişin kalıntıları ne olursa olsun. Devrimci teknisyene doğru tırmanmayı sağlayacak böyle düpedüz bir teknisyene bile sahip değiliz. Böylesi bile yok! Ayrıca, öğrencilerin görevini tamamlayıp, öğrenimlerini bitirmeleri için her türlü kolaylığın gösterilmesinin gerekli olduğu böyle bir anda, şu sorunla karşı karşıyayız: bir öğrencinin, örneğin Santa Clara'dan ayrılıp Havana'ya yerleşmesi, eğitim çevresiyle bütün ilişkisini kesmesi demektir, çünkü bu küçük ülkede bulunan üç üniversite henüz bir ortak eylem programı ortaya koyamamışlardır.
Hükümet iyi bildiği bir yol tutturmuş olduğuna, tümüyle halk hükümetin tutumunu desteklediğine, sizlerin de bugün Amerika'nın gurur duyduğu bu devrimi kanınız ve canınız pahasına korumak için elinizden geleni yaptığınız bilindiğine göre, Üniversitemiz de niçin diğer üniversitelerle birlikte, devrimci hükümetle aynı yolda ve aynı tempo içinde ilerlemesin?
Kamera önünde polemik yapmak için buraya gelmiş değilim, bu noktaya yalnızca herkesin şunu iyice [sayfa 19] bellemesi için dikkatleri çektim: ilkelerde ikilik olmayacağı gibi, öğrenim gençliğinde de, ölçütlerde ikilik olamaz; devrimi savunmak için hayatım vermeye hazır olan bir kişi, devrimle birlik olmaya da hazır olmalıdır - bu, daha kolaydır- çünkü, ne denirse densin, bir ölçüte bağlı kalmak, hayatını bir erek uğruna vermekten daha kolaydır.
Bu nedenle, üniversite şu sıralarda olağanüstü bir önem kazanmıştır, fakat bir bakıma çoğunluğu hükümeti destekleyen bireylerden oluşmasına rağmen, devrimi geciktiren bir potansiyel unsuru halini almıştır. Bugün, hiç korkmayın, herşey toz pembe görünüyor, fakat yarın ya da yarından sonra teknisyen yokluğu bir endüstri kurulmasını kesinlikle engelleyecek, bu endüstrinin kuruluşunun üç, beş yıl hatta daha fazla bir zaman için ertelenmesi gerekecektir. O anda, anfilerini devrimin ve halkın istediği düzeye yükseltemeyen bir üniversitenin bu geri kalmışlıkta oynadığı rolün önemi ortaya çıkacaktır.
Bunun çaresi yok mudur? Üniversitelerin geri kalmışlığın bir etkeni ve nerdeyse karşı devrim yuvaları haline gelmesinin önüne geçilemez mi? Devrimci inancımın bütün gücüyle böyle birşeye inanmayı reddederim. Mutlak olarak yapılması gereken tek şey, koordinasyondur. Hükümete bağlı tüm kuruluşların arzularının merkezi halini alan bu küçük kelime, öğrenci yoldaşların da dikkatlerinin konusu olmalıdır: Havana üniversitesi öğrencileriyle, Las Villas ve Oriente üniversitelerindekiler arasında, bu üç üniversitenin programlarıyla bu üniversitelere öğrenci yetiştiren öğretim kurumlan ve kolejlerin programlan arasında, yeni yetişen öğrencilerle devrimci hükümet arasında koordinasyon olmalı, bu koordinasyon sayesinde, belirli bir anda, öğrenciler hükümetin [sayfa 20] planları gereğince, örneğin gelecekte yüz kimya mühendisine ihtiyaç olacağını bilmeli, bu koordinasyon sayesinde, meslekdaşlarım olan doktorlar arasında, büyük bir toplumsal görevi yerine getirmeyip de yalnızca hayat kavgasıyla ömür tüketen, bürokratik işlerde zaman öldürenler bulunmamalı; eski, sözde hümanist mesleklere gereğinden fazla önem verilmemeli, bunlar ülkenin kültürünün gelişimi için gerekli oldukları ölçüde değer taşımalı, öğrenci kitlesi, tekniğin hergün yarattığı yeni mesleklere yönelmelidir; çünkü bu mesleklerde çalışacak elemanların bugün bulunmayışı, yarın kendini çok acı bir biçimde hissettirecektir. İşte, devrimci hükümetin planının elverdiğince hızla gerçekleştirilmesinde başarının yada başarısızlığın sırrı budur -başarısızlık demeyelim de, nispi başarısızlık diyelim-. Şu anda, uluslararası teknisyen örgütleri ve orta derecede bir bilimsel temele sahip teknoloji enstitüleri için olanak araştıran Eğitim Bakanlığıyla anlaşmış durumdayız.
Bunun gelişmemiz için büyük yararı olacaktır; fakat, bir ülke, tüm planlarını kendisi yapmadıkça, sınırlarının içinde varoluşunu sürdürmek için gerekli ürünlerin en büyük kısmını kendisi imal etmedikçe gelişmiş sayılmaz. Teknik bizim bazı şeyler imal etmemizi sağlar, fakat nasıl imal edilmeleri gerektiği, şimdiki durumu aşan bir ileri görüşlülük, planlama uzmanlarının işidir, bunlar, bugün hayal ettiğimiz yeni üniversitenin, on-onbeş yıl içinde Küba'nın ihtiyaçlarına cevap verebilecek öğrenciler yetiştirebilmesi için, geniş bir genel kültürle birlikte, üniversitelerin enstitülerinde öğretilmelidir.
Bugün hâlâ, çeşitli görevlerde, bürokratik işler gören bir miktar diplomalılara rastlanıyor. Ekonomik [sayfa 21] gelişme, bilimin bazı dallarında yararlanabileceği aydınların fazlalığına işaret etti ve ihtarda bulundu, fakat üniversiteler, ekonomik gelişmenin kınamasına karşı kulaklarını tıkadılar, aynı türden diplomalılar yetiştirmeye devam ettiler. Böylece bizler, planlarımıza eğilmek, gelişmenin karakteristiklerini enine boyuna incelemek ve sonuç olarak yeni diplomalılar oluşturmak zorunda kaldık. Bir gün, birisi bana, meslek seçmenin içten gelen bir eğilim, kişisel bir iş olduğunu, bu eğilimin boğulmasının doğru olmayacağını söyledi.
Herşeyden önce, bu görüşün yanlış olduğu kanısındayım. İstatistik bakımından, kişisel bir örneğin çok inandırıcı olacağını sanmıyorum ama, ben mesleğime mühendislik öğrenimiyle başladım, doktor olarak devam ettim, daha sonra komutan oldum, şimdiyse, görüyorsunuz ki hatibim. Bazı temel iç eğilimler vardır, elbette, fakat bugün bilim dallan o kadar çeşitlidir ki, herhangi bir kimsenin, entellektüel gelişiminin daha başında, gerçek eğiliminin ne olduğuna kesinlikle karar vermesi zordur. Bir kimse, cerrah olmak istediğini söyleyebilir, bu isteğini yerine getirebilir ve hayatının sonuna kadar bundan hoşnut kalabilir; fakat bunun yanında, toplumun son derece katı koşullan izin verse pek âlâ, deri hastalıkları uzmanı, ruh hekimi, yada hastahane yöneticisi olabilecek 99 cerrah bulunacaktır. İçten gelen eğilimler, yeni mesleklerin yaratılmasında, dağılımında ve eski mesleklere yeni bir yöneliş kazandırılmasında ancak çok, küçük bir rol oynayacaktır. Daha önce de söylediğim gibi, bunun nedeni toplumun muazzam ihtiyaçlarıdır; ayrıca, bugün doktor, mühendis, yada mimar olmak isteyen, fakat yalnızca, bu öğrenimleri yapmak için maddi olanağı bulunmadığından, arzularını [sayfa 22] gerçekleştiremeyen yüzlerce, binlerce, hatta belki de yüzbinlerce Kübalı vardır. Bu durum, kişisel özellikler arasında iç eğilimlerin ne ölçüde rol oynadığını gösterir.
Bunda ısrar ediyorum, çünkü çağdaş dünyada, bir yandan bir damar hastalıkları uzmanı -bildiğim bir meslek olduğu için tıptan örnek veriyorum- ile bir göz hastalıkları uzmanı ve bir ortopedist arasında hiçbir ilgi yoktur, öte yandansa, her üçü de, fizikçiler, yada kimyagerler gibi, bunların hepsi için ortak olan belirli sayıda elementin aracılığıyla maddi olayları incelerler. Bugün, artık benim orta okulda öğrendiğim gibi -belki orta okullarda hâlâ böyledir- fizik ve kimya denilmiyor, fiziko-kimya deniliyor. Fiziği ve kimyayı öğrenmek için, matematik de öğrenmek gereklidir. Böylelikle, tüm meslekler, öğrenciye gerekli minimum bilgiler demeti halinde birleşmişlerdir. O halde, bugün üniversitenin birinci sınıfına başlayan bir yoldaşın, duruma göre, bilgi kazandığı güç bir yolu aştıktan sonra, altı, yedi, yada beş yıl sonra ortopedist, avukat, yada kriminolog olacağını kesinlikle bildiğini nasıl ileri sürebiliriz? Daima, bireylere bağlı olarak değil, kitlelere bağlı olarak düşünmemiz gerektiğini sanıyorum. Bireysel açıdan düşünmek yanlıştır, çünkü bireyin ihtiyaçları, onun bütün yurttaşlarının oluşturduğu insan yığınının ihtiyaçları yanında kaybolur gider.
Sizlere, bugün üniversite ile devrimin ihtiyaçları arasındaki ayrılığı kanıtlayan sayılar ve veriler getirmeyi içtenlikle istiyordum, öğrenci yoldaşlar. Ne yazık ki, istatistiklerimiz çok kötü tutulmuştur, burada istatistikçi de yok, bütün bunlar henüz yeni yeni örgütleniyor. Pratik ve elle tutulur, gözle görülür sorunlara alışık olan sizlere sayılarla kanıt getiremedim. [sayfa 23] Bunu da başka bir zaman yapacağım, şimdiki gibi sabırla dinlerseniz ne mutlu bana. Yoksa, üniversitenin problemlerini, benimle değil, kendi aranızda, profesörlerinizle, Oriente ve Las Villas üniversitelerindeki yoldaşlarınızla ve hükümetle tartışınız, çünkü bu, sorunları halkla tartışmak demektir.



4. SENDİKAL HAREKETE SAYGI OLARAK[5]

Ben buraya bana saygılar sunulsun diye değil, Direniş Ordusu adına Küba işçi sınıfına saygı sunmaya geldim. Çok yararlı insanların yönetiminde olan işçi sınıfı yenilen zorba yönetimin sebebolduğu sayısız felaketli korkunç olaylardan sonra kendini toparlayabilmek için kahramanca mücadele etmektedir.
Emekçilerin sarayına silahlı olarak ve muhafızlarla geldiğim için üzgünüm, çünkü burası insanların yeni kurumlan oluşturmak için çalıştıkları bu dönemde barış ve huzur dolu bir yer olmalıydı. Bununla birlikte, koşullar, başlayan devrimin güven altına alınabilmesi için bizi silah taşımaya zorluyor. Savaş, diktatörlüğün bozgunuyla bitti, fakat daha yapılacak çok şey kalıyor geriye. Bugün, ben bir gerilla savaşçısıyım, artık meslekten bir doktor değiIim. [sayfa 25] Küba dışarıdan, yada adanın içinden gelebilecek her türlü tehlikeden tamamıyla kurtuluncaya kadar da gerilla savaşçısı olarak kalacağım.
Bir devrime giriştik, fakat bu dünyada yalnız olmadığımızı aklımızdan çıkarmamalıyız. Latin Amerika halkları diktatörlükler yüzünden acı çekiyor, onlar, da kurtulmalıdırlar. Yardımımıza ihtiyaçları var. Aynı zamanda, bizim kurtulmuş olmamızı istemeyen çıkar sahipleri de var. Kuzey Amerika basını devrimimize saldırıyor ve kurşuna dizilecek olanlar için af istiyor. Oysaki Birleşik Devletler, Batista'ya, 20.000 Kübalıyı öldürtmek için silah gönderirken, Kuzey Amerika basını hiç de telaş göstermiyordu. Ancak şimdi, 300 suçlu haklı olarak cezalandırılınca eteği tutuştu. Bu basın kampanyası Wall Street'in güçlü çıkar sahiplerince finanse edilmiştir, fakat bizim için korkulacak bir şey yoktur. Biz bu devrimi dışarıdan hiçbir yardım almadan yaptık.
Sözlerime son verirken, halkımızın Direniş Ordusuna çok şeyler borçlu olduğunu söylemek isterim. Bu borç köylülüğümüzün lehine olacak gerçek bir tarım reformuyla Ödenmelidir. Direniş Ordumuzun büyük çoğunluğu özünde köylülükten gelir. Halkımız ne istediğini bilmektedir. Düşüncelerini, yarın devrimimizi, başkanımız Doktor Urrutia'yı ve başkomutanımız Fidel Castro'yu desteklemek için yapılacak kitle mitinginde dile getirmelidir. [sayfa 26]



5. İŞÇİ SINIFI VE KÜBA'NIN SANAYİLEŞMESİ[6]

Bizimki gibi halk tarafından ve halkın iradesiyle yapılan bir devrim alman her tedbir tümüyle halka maledilmedikçe ilerleyemez. Coşkuyla bu tedbirleri almak için, devrimci süreci ve canla başla bu tedbirleri almaya neden ihtiyaç duyulduğunu bilmek gereklidir, însan kendini feda ediyorsa, bunu neden yaptığını bilmelidir. Ortak refaha varan sanayileşme yolunu aşmak güç bir iştir.
Ayrıca, dünyada çelişkiler keskinleştiği ve dünyanın az gelişmiş bölgelerindeki halk hareketleri Birleşik Devletlerin saldırgan ekonomik emperyalizminin yerini aldığı ölçüde, Kuzey Amerika'nın saldırganlığı kendi denizinin[7] yani Karayiplerin çerçevesi [sayfa 27] dışına çıkamıyor. Diğer kelimelerle, her yerde gördüğümüz büyük uyanış Küba için tehlikeler doğuruyor. Artık, bütün bu olayların kısmen sorumlusu olduğumuzun bilincine varmalıyız.
Az gelişmiş ülkelerde apaçık bir uyanış görülüyor; Küba örneği belirli bir ölçüde bunda katkıda bulunmuştur, örneğimizin, Latin Amerika'da, Japonya'dakinden daha güçlü bir etki yarattığını söylemeye bile gerek yoktur. Bununla birlikte sömürgeci güçlerin eskiden sanıldığı kadar güçlü olmadıkları kanıtlanmıştır.
Kanımızca her türlü saldırıya karşılık yine de gelişecek olan uluslararası dayanışmanın olumlu yönü budur. Saldırıdan sözederken, yakında, şeker kotalarımız konusunda, Birleşik Devletler Temsilciler Meclisi'nden gelecek olan ekonomik saldırı gibilerinden değil, gerçek saldırıdan sözetmek istiyorum.
Önümüzde aşılacak zor bir yol var. İşçilerin, köylülerin ve geleceğe doğru yürümek zorunda olan tüm yoksul sınıflarımızın birliğinden güç alıyoruz.
Konferansım, köylülere değil doğrudan doğruya işçilere sesleniyor. Bunun iki nedeni var. Önce, köylüler birinci tarihi görevlerini tamamıyla yerine getirdiler, toprak üzerindeki haklarını elde etmek için enerjiyle savaştılar ve artık zaferlerinin meyvelerini topluyorlar. Köylülüğümüz tümüyle devrimin izindedir, îşçi sınıfıysa, tersine olarak, henüz sanayileşme nin ürünlerini almış değildir. Bu, niçin böyledir? Buna verilecek açık cevap şudur: sanayileşme için önce bir temel yaratmamız gerekiyordu, bu temelse tarımın yapısında değişiklik istiyordu. Tarım reformu sanayileşmenin temelini yarattı.
Şimdi sanayileşme yoluna çıkıyoruz. İşçi sınıfının [sayfa 28] rolü çok büyük bir önem kazanmıştır. İşçiler tüm görevlerini ve yaşadığımız ânın önemini anlamalıdırlar. Bunlar olmasaydı sanayileşmiş bir toplum yaratmayı başaramazdık.
Bunun çok açıkça anlaşılmasını istiyorum, devrimcilerle konuşurken kaçamak yollara sapmanın gereği yoktur. Bütün zayıf yönlerimizi bilmemiz ve bu zayıflıklarımızı yenmeye çalışmamız daha iyidir. Devrimci hareketin önce köylüler arasında temellendiğini ve ancak daha sonra işçi sınıfı içinde kök saldığını saklayamayız. Bunun birçok sebepleri vardır, önce, en güçlü ayaklanma hareketi köylülüğün yaşadığı bölgelerde ortaya çıktı. Ayaklanmanın en büyük prestije sahip yöneticisi olan Fidel Castro köylülerin yaşadığı bir bölgede bulunuyordu. Fakat çok önemli ekonomik ve toplumsal nedenler de vardır: Küba, bütün az gelişmiş ülkeler gibi güçlü bir proletaryaya sahip değildi.
Bazı sanayi dallarında, özellikle tekelci sermayeye bağlı yeni dallarda, işçiler bazen ayrıcalıklı bireylerdiler. Şeker kamışı işleyen işçi üç ay süreyle güneş altında saatlerce ter dökmek, geri kalan dokuz ay boyunca ise, diğer işçiler bir yıllık işe sahipken ve altı kat fazla ücret alırken açlık çekmek zorundaydı. Bu durum işçi sınıfı içinde büyük bir ayrılık yaratıyor ve bölünmelere yolaçıyordu. Sömürgeci güçlerin de istediği buydu; kurulu düzeni devam ettirmek isteyecek bir azınlığa ayrıcalıklar sağlayarak işçi sınıfını bölmeye çalışıyorlardı. İşçiye ancak kendi çabasıyla yükselebileceği, ortak eylemle bir şey başaramayacağı söyleniyordu. Bu yüzden proletaryanın dayanışması kırılmıştı. [sayfa 29]
İktidarı ele geçirdiğimizden beri Mujal'ın[8] temsilcilerine karşı amansız bir savaş yürütmemizin nedeni budur. Bu temsilciler sendika hareketinin gelişimini durduruyorlardı. Bugün geçmişin bu temsilcilerinin tamamıyla dağıtıldığını söyleyemeyiz, fakat yakında bunlardan bir eser kalmayacaktır.
Bununla birlikte işçi sınıfında hâlâ sorunları patronla işçi karşıtlığına bağlı olarak ele almak gibi bir ruh hali varlığını sürdürüyor, buysa gerçeğin çok basite indirgenmiş bir analizidir. Bugün, sanayileşme sürecimize başladığımız ve devlete en ön planda bir rol verdiğimiz şu sıralarda, birçok işçinin devleti herhangi bir işveren olarak düşündüğünü görüyoruz. Devletimiz bir patron devletin[9] tam tersidir; bunun sonucu olarak bu durumun iyice belirtilmesi için, işçilerle uzun görüşmeler yapıldı. Şimdi işçiler tutumlarını değiştiriyorlar, fakat gelişmeyi kısa bir süre için frenlemişlerdir.
Bazı örnekler verebilirdim, fakat ne bireysel örnekler üzerinde tartışmak, ne de herhangi bir kimseyi parmakla göstermek gereklidir, çünkü birçok hallerde sorunun kötü niyetten değil de kökünden koparılıp atılması gereken bir eski zihniyetten doğduğuna inanıyorum. İşçiler devrime engel olmak istemiyorlar. Fidel'in kısa bir zaman önce söylediği şu [sayfa 30] sözler herkes için çok açıktır: en iyi sendika yöneticisi, işçilere günlük ekmeklerini sağlamaya çalışan kimse değildir. En iyi sendika yöneticisi, herkesin günlük ekmeği için savaşan, devrimci süreci çok iyi kavrayan ve devrimci süreci analizleyip en ince yönlerine varıncaya kadar anlayarak hükümeti destekleyen, bazı devrimci tedbirlerin nedenlerini açıklayarak yoldaşlarını ikna eden kimsedir. Fakat bunun anlamı, sendika yöneticisinin çalışma bakanı yada başka bir hükümet yöneticisinin söylediklerini tekrarlamakla yetinen bir papağana dönüşmesi gerektiği değildir.
Hükümetin yanlışlar yapacağı ve sendika yöneticisinin dikkatleri bu yanlışlar üzerine çekmek zorunda olduğu açıktır. Bu yanlışlar tekrarlanırsa sendika yöneticisi dikkatleri daha büyük bir güçle bunların üzerine çekmelidir. Bu yalnızca bir yöntem sorunudur. Hükümette pek çok halk temsilcisi var; bunlar halka hizmet etmek istiyorlar ve yapabileceğimiz her türlü yanlışı düzeltmeye hazırlar. Bunun istisnası yoktur. "Batı dünyası,, diye adlandırılan bu kıtanın en büyük ekonomik ve askeri gücüne karşı çarpışarak hızlı bir gelişme sürecinin yükümlülüğü altına giren bir grup genç adamın daha önceden edinilmiş deneyleri olmadığından hata işlenmesi doğaldır. Sendika yöneticisinin görevi onların hatalarını halkın temsilcilerine göstermek, gerekliyse onları inandırmak, ve bu yanlışların düzeltilmesi için gerekli tedbirler almana kadar bu tutumu sürdürmektir. Sendika yöneticisi yapılan yanlışları yoldaşlarına göstermeli, bunların üstesinden nasıl gelineceğini, herşeyin nasıl değiştirilmesi gerektiğini anlatmalıdır; fakat bütün bunlar tartışmalarla yapılmalıdır. [sayfa 31]
Devletin çalıştırdığı işçileri greve gitmeye zorlayacak biçimde uzlaşmaz ve saçma bir tutum takınması yüzünden -burada sanayileşme sürecinden, yani çoğunluğun devlete katılmasından sözediyorum- işçilerin grev yapması bizim açımızdan büyük bir yanlıştır, bu bizim sonumuzun başlangıcı olur. Bu başımıza geldiği gün, halk hükümetinin son bulması yaklaşmış demektir. Bu, öğrettiğimiz herşeyin inkârıdır. Hükümet bazen işçi sınıfının bazı kesimlerinden kendilerini feda etmelerini isteyebilir. Şimdiye kadar, iki kez, şeker kamışı işçileri büyük fedakârlıklar yaptılar; onlar, işçi sınıfının en savaşçı ve sınıf bilincine en yatkın kesimidir, bunu bütün içtenliğimle söylüyorum. Gelecekte hepimiz devrimci görevlerimizi yerine getirmek ve ortaklaşalığın yararına ayrıcalık ve haklarımızın bazılarından geçici olarak vazgeçmek zorunda kalacağız. Burada da sendika yöneticisine başka bir görev düşer: Fedakârlığın gerektiği anı saptamak, bu anı analiz etmek ve işçilerin fedakârlığının elverdiğince az olmasını sağlamak zorundadır; fakat aynı zamanda yoldaşlarını fedakârlık yapmanın zorunluluğuna da inandırmalıdır. İşçiler bu isteğin yerinde olduğuna inanmalıdırlar; sendika yöneticisi durumu açıklamalı ve herkesin ikna olmasını sağlamalıdır. Bir devrimci hükümet, fedakârlıkları yukarıdan isteyebilir; fakat feragat herkesin iradesinin eseri olmalıdır.
Sanayileşme fedakârlık üzerine inşa edilir. Hızlı bir sanayileşme sürecine baloya gider gibi girilemez. Gelecekte bu çok açık olarak ortaya çıkacaktır. Şu sıralarda tekelci şirketler petrol işinde bize bir darbe indirdiler (daha doğrusu, henüz darbe indirmediler de çelme taktılar). Bizi petrolden yoksun etmeye çalıştılar. Birkaç yıl önce, petrolsüzlükten devrimci [sayfa 32] hükümetimiz çökebilirdi. Ne mutlu ki, bugün petrole sahibolan ve onu kimseye bağlı olmaksızın satan devletler vardır; ayrıca onlar anlaşmamıza kimin karşı çıkabileceğine aldırmadan bu petrolü bize vermek olanağına sahiptirler. Dünyada bugünkü güçler dağılımı Küba'nın sömürgecilikten kurtulmasını ve kendi kaynaklarını kontrol altına almasını sağlamıştır.
Petrol bulunup bulunmadığını bilmediğimiz sürece yeraltı kaynaklarımız hiçbir değer taşımayacaktır. Bunu bilmek için ise petrol aramamız gereklidir ve bu çok pahalıdır. Buna sıra gelinceye kadar sanayi dallarımızı yürütmek için yeterli enerji bulmak zorundayız. Ülkemizdeki enerjinin yaklaşık olarak yüzde 90'nının elektriğe bağlı olduğunu ve elektriğimizin yüzde 90'ndan fazlasının ise petrole bağlı olduğunu biliyorsunuz. Petrol ekonomimizde stratejik bir rol oynar; bu nedenle, bu sorun etrafında büyük çatışmalar patlak vermiştir. Bu çarpışmaların patlak vermesinin sadece bir an meselesi olduğunu biliyorduk. Yasal yollardan yabancı şirketlere yaklaştık: bunlarsa bizim başımıza yeni sorunlar açmaya çalışarak, tüm sömürgeci saldırganlıklarıyla karşılık verdiler.
Bugün petrole sahibolan bir devlet vardır; bu petrolü taşımak için gemileri ve buraya kadar getirecek gücü vardır. Eğer bu petrol kaynağına sahibolmasaydık, şimdi çok güç bir alternatif karşısında bulunacaktık: ya devrimin yıkılmasına göz yumacak yada pek az bir farkla çok eski zamanlardaki ilkel duruma dönecektik, bu fark da yerli atalarımızın elinde bulunmayan atlarımız ve katırlarımız olmasından ileri gelmektedir. Bunun anlamı tüm endüstri dallarımızın büsbütün felce uğraması olacaktı. Elbette ki [sayfa 33] durum çok zor olacaktı. Ne mutlu ki üçüncü bir olanak var, ve biz bundan yararlanmaya devam etmeliyiz.
Bu sözlerim, bizim kesin bir zafer kazandığımız ve bütün tehlikenin uzaklaştığı anlamına gelmez. Bugün içimizden çoğunun milis üniforması taşıması sebepsiz değildir. Uyanıklık ve eğitim bugün her zamankinden., daha çok gereklidir. Aramızdan pek çokları belki de devrimi savunurken ölecektir. Fakat önemli olan bu ânın gelebileceğini bilerek ve sezinleyerek yine de çalışmaya devam etmek, fakat bu an hiç gelmeyecekmiş gibi, ülkemizi barış içerisinde inşa etmeyi düşünerek çalışmaktır. Böyle düşünmeliyiz, bu en iyi çözüm yoludur ve bizim böyle davranmaya hakkımız vardır. Bize saldırırlarsa, kendimizi savunacağız. Düşman bombaları yaptıklarımızı yıkarsa, zararı yok, zaferden sonra onları tekrar yaparız. Şimdi ise yalnızca yapıcılığı düşünmeliyiz.
Bütün bunlar bizi politik ve ekonomik alanlarda bugün sahibolduklarımızı incelemeye götürüyor. Bugün, kuşkusuz bir devrimci hükümete sahibiz. Bunu, herhangi bir şeyin kuşkulu bir duruma düşüreceğini sanmıyorum; hükümetimiz, halkın yaşam düzeyini yükseltmeyi ve halkımızın mutluluğunu olanaklı kılacak koşullan yaratmayı amaçlayan bir halk hükümetidir. Bir başka başarımız da geleneksel silahlı güçleri ortadan kaldırmak olmuştur.
Bir halk hükümetine sahibolmak, halk için esastır. Şimdi halkın hükümetine sahibiz. Fakat herhangi bir hükümet ne yazık ki orduya dayanmak ihtiyacındadır. Bir ordu bulundurmak zorunludur, fakat bunu asalak bir kuruluş haline getirmekten sakınmalıyız. Ordumuz bu durumdan büyük ölçüde kurtulmuştur. Geleneksel orduyu ortadan kaldırmasaydık [sayfa 34] şimdi ya hapiste, yada ölmüş olacaktık. Bugün Direniş Ordusunun bu denli önemli olmasının nedeni budur. Devrimci hükümetimiz Direniş Ordusundan destek alır. Onlar, bir ve aynı şeydir.
Ayrıca, coğrafik durumumuz iyidir, zengin bir doğa bize olağanüstü bir ekonomik gelişme sağlıyor. Daha bilinmeyen maden kaynaklarımız var. Nikel üretiminde dünyada ikinciyiz, yada en azından batı dünyasında ikinci sırada geliyoruz. Nikel, füze başlıkları yapımında kullanılır. Yine bütün tankların zırhlanmasında nikel kullanılır ve daha son zamanlara kadar havacılık sanayicinde ince lehimlerin yapılmasında nikelden yararlanılıyordu. Bu, gelecekte de kullanılacak stratejik bir madendir. Belki petrolümüz de var. Demire sahibolduğumuz biliniyor, gerçi işlenmesi zordur, fakat bu maden hiç değilse yurdumuzda çıkıyor. Kömürümüz yok, fakat kömür elde etmek için çare araştırıyoruz. Ayrıca, olağanüstü zengin şekerkamışı kaynaklarına sahibiz.
İşte aktifimiz bunlar; fakat pasifimiz de var.
En başta, gelişmemizin eşitsiz olduğunu söylemeliyiz. Bütün az gelişmiş ülkeler gibi tek yönlü bir üreticiyiz. En başta gelen üretimimiz şekerdir; gelişmemizin ağırlık merkezini bu ürün oluşturur. Şeker arıtma fabrikalarından' başka birşey geliştirememişiz; eskiden bu fabrikalardan elde ettikleri paralarla bir grup ithalâtçı mamul ürünler satınalıyorlardı. Bütün bunlara, eski hükümetlerimizin hiçbir zaman şekerimizi uygun koşullarla satmaya çalışmadığını da eklemeliyiz; bunun yerine, Birleşik Devletlerin egemen olduğu bir sömürgeci ekonomik sistem önünde boyuna tavizler verip boyun eğiyorlardı. Hiçbir zaman yeni pazarlar yaratmayı denememişlerdi. Pek çok ülke ihtiyacından az şeker tükettiği [sayfa 35] ve dünyanın büyük bir kısmında satmalına gücü arttığı, daha çok şeker satınalmaya hazır oldukları halde, ülkemiz yeni pazarlar aramamıştır. Eski yönetimler, gerçekler karşısında kördüler.
Bir kota sistemimiz vardı. Bu sistem, toprak sahiplerinin ihtiyaçlarından fazla toprak almalarını sağlıyordu. Sonuç olarak tarımsal gelişmemiz durgunluk içindeydi. Küba gibi doğal bakımdan zengin bir ülke ancak ilkel bir tarım teknolojisine sahipti. Toprak kendi haline, bırakılmıştı, yılda bir kez hasat yapılıyordu. Tarlalara ortalama olarak yedi yılda bir başka ürün ekiliyordu. Bu nedenle Küba'da hasatlar çok düşüktü.
Bir sorun daha var. Bunu hepimiz biliyoruz, ve ben bu sorunu abartmadan ele alacağım.
Toprağımızdan 90 mil uzaklıkta saldırı potansiyeli yüksek, savaş suçlularıyla dolu bir hava üssü bulunmaktadır. Burada diplomatik saldırıdan tutun da başka ülkeler için katil kiralamaya varıncaya kadar her şeyi yapıyorlar. Bugün Küba'ya karşı saldırılar yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Stratejik bakımdan Karayiplerin tâ yüreğinde bulunuyoruz. Toprağımızda, bizimle sürekli olarak bir sürtüşme kaynağı oluşturan düşman üssü bulunuyor. Savaş çıkarmak istiyorlar. Herşeyi bir yana bırakın, Latin Amerika için "kötü örnek" olmak gibi tehlikeli bir onur da taşıyoruz. Biliyorsunuz, Eisenhower, Latin Amerikayı ziyarete gitti ve gözyaşartıcı gazların etkisiyle ağladı sonunda. Diğer kelimelerle zavallı başkanın durumu çok kritik.
Bizim başkanımız da Latin Amerika'ya gitti. Hükümet görevlileri ona karşı soğuk davrandılar, fakat halkın sıcak desteğini kazandı. Biz hem şerefli, hem de tehlikeli bir örnek oluşturuyoruz. Bu nedenle [sayfa 36] sömürgeciler bizi tecrit etmeye uğraşıyorlar; fakat bizi halktan koparmak olanaksızdır. Bizi dereceli olarak yalnız bırakmaya çabalıyorlar, önce Dominik Cumhuriyetinin diktatörünü tecrit etmeyi denediler; daha sonra Latin Amerika'da tecrit edilmesi gereken başka bir diktatör bulunduğunu ileri süreceklerdir. Fidel'in dediği gibi, bizi kuşatmaya çalışıyorlar, daha sonra saldırıya geçecekler.
İşte karşı karşıya bulunduğumuz dıştan gelecek tehlike budur. Bununla birlikte ilerlemeye devam etmek zorundayız. Politik tehlikeler önemsizdir. Ekonomik olanaklarımızı ölçmeli ve daha sonra sanayileşmemizi tamamlayıncaya kadar ilerlemeliyiz. Ortaya koymamız gereken bazı amaçlarımız var. Başlıca hedeflerimiz nelerdir? Ya en büyük amaçlarımız? Politik bakımdan, kendi kaderimize sahibolmak istiyoruz, bağımsız bir ulus olmak istiyoruz. Yabancıların müdahalesi olmaksızın gelişme sistemimizi kurmak istiyoruz. Dünyayla serbestçe ticaret yapmak istiyoruz. Halkın hayat düzeyini yükseltmek istiyoruz.
Politik sorun konusunda endişeye kapılmamalıyız. Halkın desteğine sahibiz ve hiç kimse bize bir politik sorun nedeniyle diz çöktüremez. Bununla birlikte, gelişmemiz, halka gereğinden daha pahalıya malolmamalıdır. Birçok tüketim maddelerinin kıtlığı nedeniyle bazılarının mutsuz olduğunu biliyoruz. Sömürgecilik bize bu malların kullanılmasını çok iyi öğretti. Çiklet bunun çok iyi bir örneğidir. Bize çiklet tüketmeyi öğrettiler; sonra da, ortada çiklet kalmayınca, bu adamlar, hükümetin halkın hayat düzeyini gerçekten yükseltip yükseltmediğini soruyorlar. [sayfa 37]
Yanlışlar yapabileceğimiz açıktır; fakat ihtiyaç duymadığımız ve temel olmayan pek çok madde olduğunu da anlamak gereklidir. Bugün 300.000 işsiz vardır. Bunun anlamı açlık, yoksulluk ve hastalıktır. Açıkça ve içtenlikle söylemeliyiz ki, hem bir yandan çiklet, şeftali ve başka lüks maddeler ithal edip hem de öte yandan işsizler ve yarı-işsizlere iş alanları yaratamayız. Bu, başarılması çok güç bir iştir.
Bugün, işgücümüz 2.300.000 kişiye yükselmiştir. İşgücümüzü nüfusumuzun üçte biri oluşturur, işgücünün yüzde 13'ü işsizdir, bunlar 300.000 kişidir, yan-işsizler de işgücünün yüzde 13'ünü oluşturur. Yaklaşık olarak 300.000 kişilik şeker kamışı işçileri yılda ancak üç ay çalışırlar, bunların durumu yarı-işsizliğin acı bir örneğidir.
Ekonomik açıdan, devrimci hükümetin temel görevi herşeyden önce işsizlerin ve daha sonra yarı-işsizlerin sorunlarına çözüm bulmaktır. Bu nedenle içimizden pek çoğu ücretlerin artışına karşı aman-sızçâ mücadele ettiler, ücret artışı yeni işsizlerin ortaya çıkması anlamına gelir. Bu ulusun sermayeleri sınırsız değildir; para basma makinalarıyla sermaye yaratamayız. Ne denli çok miktarda para basarsak değeri de o denli düşer. Elimizdeki sermayelerle gelişmemize devam etmemiz gereklidir. Yaratacağımız endüstrilerin elverdiğince çok iş alanı yaratmasına çalışarak planlamamızı özenle yapmalıyız. Herkesin günlük ekmeğini kazanabilmesine özen göstermek herkesten önce bizim görevimizdir. En başta gelen amacımız kimsenin aç kalmaması, ve daha sonra da herkesin hergün yemek yemesini sağlamaktır. Bundan sonra, herkesin uygun koşullarda yaşamasını sağlamamız gerekecektir. Bunun arkasındansa sağlık hizmetleri ve eğitimin parasız olması gelecektir. [sayfa 38]
Şimdi en başta gelen sorunumuz işsizliktir. Her şeyden önce bunu düşünmeliyiz. Döviz tasarrufu çocuk oyuncağı değildir, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tasarruf edilen her kuruş yeni iş alanları yaratılmasına yarayacaktır. Fakat biz yine konumuza dönelim. Ekonomik gelişmemizi nasıl başaracağımızı inceleyelim.
Gelişmemiz için iki yol tutturabiliriz. Birincisi hür teşebbüs sistemidir ki "bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar,, diye de adlandırılır, bunun anlamı tüm,ekonomik güçlerin serbestçe hareket etmesine izin vermektir. Bu ekonomik güçlerin birbirine eşit olduğu ve ülkenin gelişimi için birbirleriyle serbestçe rekabette bulunduğu varsayılır. Geçmişte, Küba'da bu sistem uygulanıyordu, fakat bu bizi hiçbir hedefe götürmedi. Halkımızın ekonomik yollardan, bilinçlenmesine engel olunarak nasıl köle durumuna düşürüldüğünü gösteren birkaç örnek vermek istiyorum.
O zamanlar başımızda bir diktatör vardı, fakat bu diktatör olmasaydı da aynı şeyler meydana gelebilirdi, örneğin şimdi devletin kontrolü altına alınmış olan Cubanitro adlı bir şirket vardır. Bu şirketin değeri 20 milyon pesodur ve bizim onu daha da büyütmemiz gereklidir. Bu, değerli bir şirkettir. Bu şirket daha önceleri, 400.000 peso yatırmış bir grup pay senedi sahibinin mülkiyetindeydi. Bu grup 400.000 pesoluk bir banka kredisi elde etmişti ve içlerinden kafası işleyen ve biraz inisiyatif sahibi olan biri günün birinde milyoner olup çıktı.
Fabrikalara ve üretime hiçbir yatırımın yapılmadığı başka haller de vardır, örneğin 20 milyon pesoya sahip olan bir adam iş alanları yaratsa yada ulusal endüstriyi geliştirse, bu o kadar kötü bir şey değildir. Oysaki 20 milyon pesonun sanayiye, yatırılmayıp [sayfa 39] bunun yerine yarısının makinalar satınalınmasına harcandığı geri kalanınsa cebe indirildiği haller vardır. Bu milyonerlerin bir sanayi planı yaratmaya hiç de niyetleri yoktu. Her şey akıntıya kapılmış sürükleniyordu, bu adamlaraysa bütün bunlar vız geliyordu.
Bunun klasik bir örneği yalnızca ödünç alınan paralan çalmak için kurulmuş olan "Tecnica Cubana" adlı kâğıt fabrikasıydı. İşte size devletin para yardımı yaptığı hür teşebbüsün iki örneği. Elbette ki bütün sanayi girişimleri için bu durum böyle değildi; fakat bu işletmelerin çoğu o dönemde iktidarı kontrol altında bulunduran asker ve politikacılarla anlaşma halindeydi. Bunlar böylelikle kendilerine daha çok avantaj sağlıyorlardı.
Hür teşebbüs sisteminin bir başka örneği de Fidel'in bir kez okuduğu Radio-Cremata'nın mektubudur. Mektupta, bu kuruluşun "Compania Cubana de Electricidad"[10] şirketine yaptığı hizmetlerden açıktan açığa sözediliyordu, oysaki, o kurum Küba halkını temsil ediyordu. Bu da hür teşebbüs sisteminin bir başka örneğidir.
Mülk sahiplerinin çalıp çırpma arzusunun dışında, birçok fabrikanın kapanması gibi acı bir durum da vardır. Bu niçin böyle olmuştur? İki nedenden dolayı, önce, küçük Kübalı kapitalistlerin sahibolduğu bu küçük fabrikalar büyük tekelci girişimlerle rekabete dayanmak zorundaydılar. Tekelci girişimler bir rakiple karşılaştıklarında hemen fiyatlan düşürüyor ve rakibi piyasadan siliyorlardı. Bu büyük şirketler dünya çapında iş yapıyor ve fiyat indirimi [sayfa 40] onları pek az etkiliyordu. Oysaki küçük işletme altı ay içinde batıyordu.
İkinci sebepse hür teşebbüs sisteminin yarattığı anarşiye bağlıydı. Ne zaman bir üretici bir iş kursa ve basarsa, hemen üç başka üretici daha aynı işe girişiyordu, oysaki piyasanın potansiyeli ancak bir tek üreticiyi kaldırabiliyordu. Bunun sonucu, rakiplerin saf-dışı olmasıydı.
Hür teşebbüs sisteminin yarattığı bir başka sonuç işçinin kendini çalışan bir mal olarak satmasıydı. Bunun nedeni, işsizlik ve ekonomik güçler arasındaki savaştı. İş bulmak için işçilerin aralarında rekabete girişmesi gerekiyordu. Aç kalamayacaklarına göre, kendilerini satıyorlardı. Kapitalistlerin en ucuz işçileri satınaldığını söylemeğe bile gerek yok. Bazen işçiler aç oldukları için kendilerini daha da ucuza satıyor ve böylelikle işçi sınıfının çıkarlarına zarar veriyorlardı. Yani, iş elde eden işçi diğerlerini aynı koşullan kabul edip kendisini taklidetmeye zorluyordu. Bu da hür teşebbüsün yarattığı sonuçlardan biriydi.
Bazen de bunun tersi oluyordu. Yabancı işletme ulusal kapitalist işletmeden yada devletten daha yüksek ücretler veriyor ve işçileri ayrıcalıklılar haline dönüştürüyordu. İşletme her yıl muazzam kârları yurt dışına çıkarırken, işçi bu "iyilik sever" şirkete karşı bağlılık duyuyordu, örneğin petrol şirketleri, her yıl 30 milyon dolan Küba sınırlan dışına çıkarıyorlardı. Biraz önce bir Kübalının 20 milyon pesoyu cebine attığını açıkladım, fakat petrol şirketlerinin yıllık kârı 34 milyondu. Telefon şirketi ve elektrik şirketi gibi bütün büyük uluslararası işletmeler için aynı şeyi söyleyebiliriz. Bunlar bir sistem yaratmışlardı: yüksek ücretler ödüyor ve büyük kârlar topluyorlardı. [sayfa 41] Bu sayede işçi sınıfını bölüyorlardı. İşçilerine, yabancı şirketlerde çalıştıkları için tüm başka işçilerden farklı olduklarını söylüyorlardı. Kendi kulüpleri vardı; burada zencilerin çalışmasına izin verilmezdi. Bölücülük için her türlü araçtan yararlanıyorlardı. Bunlar Küba'da gözle görülen elle tutulan örneklerdir, çünkü bu sistem burada uzun bir süre varlığını sürdürmüştür. Şimdi de bize bunun bir ülkenin demokratik gelişimini sağlayan tek yol olduğunu söylüyorlar. Bugün, bize bunu yutturmaya çalışıyorlar.
Fakat bir başka sistem daha vardır. Bizim sistemimize göre, bizler devrimcileriz ve devrimci hükümetimiz halkı temsil eder. Endüstrileri kimin için kurmak zorundayız? Kime avantaj sağlamalıyız? Halka avantaj sağlamalıyız. Bizler halkın temsilcileriyiz, bu nedenle ülkenin sanayileşmesini hükümet yönetmelidir. Bu şekilde olunca, anarşi olmayacaktır. Tek bir vida fabrikasına ihtiyacımız varsa, tek bir fabrika kurulacaktır; ayrıca bir bıçak fabrikasına ihtiyacımız olursa bundan da bir tane kurarız. Böylece kargaşalık olmaz ve ulusun sermayesi tasarruf edilmiş olur.
Bir temel sanayi ihtiyacı kendini hissettiriyorsa, zararına da işlese kurulacaktır, çünkü bu sayede sanayileşmemizin temelleri atılacaktır. Ayrıca kurnazlık ve bir takım oyunlarla bir grevi kırmamalı, bir işçi gösterisini dağıtmamalıyız. Kendimize bir avantaj sağlamak, yada herhangi bir kimseyi piyasadan silmek amacıyla, bir işçiye yada uzmana hakkettiği ücretten fazlasını ödememeliyiz, bunlar devrimci yöntemler değildir. Bununla birlikte, tüm endüstri dallarında, önce işsizlere, sonra yarı işsizlere olmak üzere herkese iş vermeyi garantilemenin temel amacımız [sayfa 42] olduğunu hatırımızdan çıkarmaksızın emekçiye olanakların elverdiği ölçüde en yüksek ücreti ödemeye çalışacağız.
Hür teşebbüs aracılığıyla gelişme ve devrimci gelişme arasında büyük farklar vardır. Birincisinde zenginlikler bir avuç kişinin elinde toplanır, bunlar hükümetin dostu olan en kurnaz entrikacılardır; ikinci durumda, ulusun zenginlikleri herkese aittir. Her işletme tümüyle ulusun hizmetine çalışır. Devrimci gelişme sayesinde zenginliklerimiz yabancı şirketler tarafından kontrol edilemeyecektir. Devrimci gelişme, ulusal zenginliklerimizi kademeli olarak yabancı tekellerin elinden geri almamızı sağlayacaktır.
İşte iki sistem arasındaki temel farklar bunlardır. Halkımız devrimci gelişme yolunu seçmiştir, işletmelerimiz, Fidel'in dediği gibi "halk ortaklığı" adını taşıyacaktır.
Bugüne kadar yaptıklarımızı inceleyecek olursanız, bu tip gelişmeye uygun davrandığımızı görürsünüz. Gerçekten de halkın çıkarına olan en mütevazı yasalarla işe başladık. Elektrik tarifesi düşürüldü, kiralar azaltıldı, kamu yönetiminde ayıklama yapıldı, daha sonra yolumuz üzerinde bir dönüm noktası olan yasa çıkarıldı, çünkü o zamana kadar, elektrik, yada telefon tarifelerini düşürmekle, kiraları azaltmakla, yönetimde ayıklama yapmakla, hür teşebbüs sistemini savunanların önerdiği şeylerin benzerlerini yapıyorduk. Kiralık taşınmaz mallara sahibolanlardan bazıları hiç memnun değillerdi. Elektrik ve telefon şirketleri aldığımız tedbirleri doğru bulmuyorlardı. Fakat büyük yabancı şirketler, inisiyatiflerimizi desteklediler, istedikleri de buydu; halkın hayat düzeyini biraz yükselten iyi ün yapmış [sayfa 43] bir hükümet. Bu onlar için mükemmel bir hükümetti. En iyisi ise Figueres[11] hükümeti gibi batı demokrasisini kabul eden bir yönetimdi; devlet başkanının bir büyük toprak sahibi olmasının pek önemi yoktu. Daha sonra toprak reformu yapıldı ve bu işleri karıştırdı. Biliyorsunuz ki, herşeyden önce, Birleşik Devletler'in devlet bakanlığıyla doğrudan doğruya ilişkisi olan United Fruit Company vardır.
O anda devrimci hükümetin, reformları yapacağı, bunların lafını etmekle kalmayacağı apaçık ortaya çıktı. Yavaş yavaş, ulusal zenginliğimiz artıyor ve harekete geçme kapasitemiz de yükseliyordu. Toprağı köylülere dağıttık, şeker kooperatiflerimiz, tarım reformu çerçevesi içinde rafineleriler kurdular. Hepimizin uygun adımlarla ilerleyebileceği biçimde, halkın devrimci sürece katılması için gerekli koşullan yaratma çabası içindeydik. Savaş suçlularının ve dolandırıcıların mallarına elkoymak gibi küçük işler sayesinde gücümüzü arttırmıştık.
O sırada saldırı başladı. Küçük uçaklar tarafından saldırıya uğratıldık. Havana bombalandı. Saldırıya yeni devrimci yasalarla karşılık verdik, bunlar petrol ve madenler hakkındaki yasalardı. Bu yolda ilerlemeye devam ettik. Birleşik Devletler bizi şeker kotamızı kesmekle tehdidetti, biz de Sovyetler Birliğiyle bir anlaşma imzaladık. Amerika Birleşik Devletleri, bankalarının kredilerini kesti, bunun üzerine biz de komünist ülkeler ve Japonya ile daha elverişli koşullarda anlaşmalar yaptık. Dış ticaretimizi [sayfa 44] çeşitlendirdik ve onlardan gelecek yeni darbeleri beklemeye başladık, çünkü bunların nasıl davrandıklarını bilenler er-geç saldıracaklarının da farkındadırlar. Tekeller hiçbir zaman oyunu kurallarına uygun olarak oynamazlar. Bir ülkede çıkar elde etme olanaklarını yitirdiklerini anladıklarında, bu ülkeye saldırmaktan geri kalmazlar. Bazen, saldırıları doğrudan doğruyadır; "kamçı" diplomasisi dönemlerinde bu böyledir; bazen de saldırı ekonomik yöndendir. Şimdi şeker kotası konusunda karşı karşıya bulunduğumuz durum budur. Bu sorunun ortaya çıkacağını önceden anlamıştık ve bir açmazla karşılaşmıştık: ya yapılması gerekeni yapacak ve saldırıyı karşılayacak, yada kıtanın en heybetli "Figueres"leri olacaktık. Yeni Figueres'ler olmaktan daima kaçındık, çünkü bu halkın özlemlerini inkâr etmek demek olacaktı. Sahte demokratlar kılığına bürünmek çok kötü bir oyundur. Somoza[12] olmak daha iyidir, çünkü onun kim olduğunu apaçık biliyoruz. Yurtsever geçinmek, devrimci yada "ılımlı" solun adamı görünüşüne bürünmekse halka acı bir biçimde ihanet etmektir. Bunu asla yapamazdık. Kapalı kapılar ardında büyük tekellerle pazarlık ederken halka devrimin diliyle hitap edemezdik. Zor bir yolu, doğru olduğuna inandığımız bir yolu seçtik ve halk da bizi destekledi.
Şimdi iki cephede birden savaşmamız gereklidir. Belki de hem kıyılarımızı fiilen savunmak, hem de sanayileşme savaşma girişmek zorunda kalacağız. "Karşı karşıya bulunduğumuz sorunları analiz ettikten [sayfa 45] sonra, şimdi işçi sınıfının temel görevlerini belirlememiz gereklidir.
Görevler çeşitlidir, fakat ekonomik açıdan yerine getirilmesi gereken üç büyük zorunluluk vardır. Hatta bazen bu üç zorunluluk, işçi sınıfının özlemleri ve patronlara karşı mücadelesiyle yarattığı ortak payda ile çelişkiye düşebilir. Bugün, işçi sınıfının bu büyük zorunluluklarından biri iyi üretmektir. "Üretmek" dediğimizde emekçiler bizim kesinlikle onların özel işverenlerinin kastettikleri şeyi söylediğimizi düşünebilirler -yani daha çok zenginlik üretmek zorunda olduklarını-, fakat daha büyük bir zenginliğin işverenin elinde birikmesi diğer işçiler için işsizlik demektir. Burada görünüşte bir çelişki vardır, bu doğrudur, fakat eğer bugün daha çok zenginlikler üretmek zorunda isek, bundan amacımız devletin herkesin çalışabilmesi için daha çok iş alanları yaratmasını sağlamaktır. Sürekli yaratıcılık zamanı gelmiştir; elverdiğince büyük bir gelişme meydana getirecek yeni görevler, iş alanları yaratmak gereklidir. Bildiğiniz gibi, bir yatırımın hesaplanması için türlü yollar vardır. Kullanılan her emekçi için yaklaşık olarak 10.000 peso gerektiren, yani büyük sermaye birikimlerini zorunlu kılan yatırımlar vardır. Genel olarak bunların verimi çok yüksektir. Yine, emekçi başına 2000 peso isteyen, yani küçük sermaye birikimleri gerektiren yatırımlar da vardır. Bu tür bir yatırım çok daha az gelir sağlar, fakat bizini" bugünkü ihtiyaçlarımıza en iyi uyan yatırım tipi budur. En az bir bedelle elverdiğince çok sayıda insan çalıştırmak zorundayız. Herşeyden önce bunu yapmaya ihtiyacımız var, çünkü bu tam bir sanayileşme için gerekli teknik temeli yaratırken aynı zamanda işsizliği de ortadan kaldıracaktır. [sayfa 46]
Şu belgeyi saklamak istedim. Bana bunu C.M.Q. televizyonu emekçileri verdiler, bu belge işçi sınıfının ne yapması gerektiğini açıkça göstermektedir. Bu, yalnızca dışarıdan ithal edilmesini önlemek için ülkede yazı makinası şeritlerinin nasıl iktisatlı biçimde kullanılacağını gösteren bir fikirdir. Tutumlu olmak, para artırabilmenin yollarını tasarlamak da işçi sınıfının üretme zorunluluğuyla hısım olan bir başka görevidir. Gerekli olmaksızın tek bir kuruş bile harcayamayız. Her kuruş etkili biçimde halkın yararına harcanmalıdır. Arttırılan her kuruş iç ticaretimize, yada ulusal hazinemize gider. Buysa, yeni bir iş alanı yaratılmasını sağlar.
Üretim ve tutumluluk ekonomik gelişmenin temelidir, fakat bununla bir avuç kişinin yararına olan değil, emekçilerin çıkarına olan üretim ve tutumluluğu kastediyoruz. Bir başkasının yararına olacaksa sizden büyük fedakârlıklar, daha dikkatli olma, daha sıkı çalışma gibi şeyler isteyemeyiz. Bu durumda, böyle isteklerde bulunmak haksızlık olur. Biz bu fedakârlıkları tümüyle halkın iyiliği için istiyoruz. Devletin kontrolündeki fabrikalarda daha büyük bir üretim istiyoruz. Giderek kurmakta olduğumuz büyük fabrikalar devletin kontrolü altına girecektir. Zamanla devletin kontrolü büyüyecek ve işçi sınıfının görevleri de artacaktır. Fakat bütün özel sanayilerde bile, ziyankârlığı önlemek ve makinalara özen göstermek gereklidir. (....)[13]
Üretmenin ve tutumluluğun dışında, işçi sınıfının üçüncü zorunluluğu örgütlenmedir. Bu, sınıfların biribirine karşı geleneksel biçimde örgütlenmesi değil, devrime, halka ve işçilerle köylüler arasındaki farkın ortadan kalkması gerektiğinden, emekçi sınıfına daha iyi hizmet edecek biçimde örgütlenmedir. Şimdiden, daha ziyade makinalaşmış yöntemlerle toprağı işleyecek 300.000 tarım emekçisinden oluşan bir grup vardır. Bunların emeği daha teknik bir biçim kazanıyor, işte bu şekilde, üretimle doğrudan ilişkisi olan herkes bir işçi haline dönüşmelidir.
Alıştıklarımızın kesinlikle tam tersini yapmalıyız. Eskiden, doğrudan doğruya ilişkide bulunduğu->muz çevre, herşeyden önce önemli sayılırdı. Bu çevre, sendika, mahalle, aile ve bireyden meydana geliyordu. Bireyin önemiyse en başta gelirdi. Bugün, ulus ve tümüyle halk bireyden daha önemlidir. Kendimizi en önemsiz birşey, makinanın en önemsiz bir parçası olarak kabul etmeli, bununla birlikte iyi işlemeliyiz. Ortaklığın yararına tüm kişisel avantajlarımızı feda etmeye hazır olmalıyız. Her türlü nisan grubu bireyden daha önemlidir. Bir sendikal birlik herhangi bir fabrika sendikasından daha önemlidir. Tüm emekçiler tek bir işçiden daha önemlidir. Bu iyi anlaşılması gereken bir şeydir. Geçmişin yarattığı zihniyeti değiştirmek için örgütlenmek zorundayız.
Sendika yöneticilerinin düşünme biçimlerini değiştirmek gereklidir. Görevleri, patrondan daha yüksek sesle bağırmak, yada üretim sistemi çerçevesinde çalışmayan kimselere ücret bağlanması gibi saçma tedbirleri kabul ettirmek değildir. Bir işçiye hakketmediği bir ücret ödeniyorsa, o işçi kendine ve ulusa karşı entrika çeviriyor demektir. [sayfa 48]
İşte, işçi sınıfının üç görevi bunlardır. Bunları yerine getirmek için devrimci sürecin gelişimini anlamalı ve buna çalıştığınız fabrikanın kesinlikle tanınmasını eklemelisiniz; tüm üretim sistemini bilmeye de ihtiyacımız vardır. Makinasını, onun tamirini ve mümkünse mükemmelleştirilmesini tam olarak bilmek her emekçinin görevi ve hakkıdır. Makinanızı, çalıştığınız kesimi ve tümüyle üretim sistemini bilmeniz gereklidir. Bu, yönetiminizden isteyeceğiniz bir görev ve bir haktır.
Devlet tarafından kontrol edilen fabrikaların yöneticileriyle işçiler arasında sıkı bir ilişki kurulmalıdır. Büyük bir fabrikayı yönetmekle bu fabrikada işçi olmak aynı şey değildir. Sorunlar farklı açılardan görülür. Bugün bile, işçiler ve yöneticiler sorunları değişik açılardan görürler. Yöneticiler tezgâhlara, işçilerse yöneticinin yazıhanesine gidip gelmeli, işçi ve yönetici belirli bir süreci aynı ışık altında görebilecekleri biçimde görüşlerini karşılıklı olarak birbirlerine açıklamalıdırlar. O zaman, sorunların tüm yönlerini görebilirler ve bu sorunlar çözülür. Bugün işçiler tarafından öne sürülen birçok hak davasının böylelikle geri alındığını göreceksiniz.
Şimdi devlet kontrolünde yüzlerce fabrika vardır, örneğin bunlardan birinde, bir işçi daha etkili bir üretim sistemi bulmuş, fakat ustabaşısı onun daha çok üretmesini engellemiştir. Bunu ihanet saymam, fakat bu tutum, duruma ve devrimci harekete yanlış bir müdahaledir. Tarihin, eski düşünce tarzlarını çağdışı hale getirdiği açıkça anlaşılmalıdır. Yeni düşüncelere sahibolmalıyız. Beynimizi kullanmalı ve ortaya çıkan her sorunu incelemeliyiz. Sorunlarımızdan her birini açık fikirli olarak analiz etmeliyiz. [sayfa 49]
Böylelikle, sendika yöneticisi ve emekçi, üretim sürecine katılır ve bundan sorumlu olurlar. Daha ilerlere gidemediysek, bunun nedeni düşmanca davranan sendikaların bulunması yada işçilerin sorunu anlayamamasıdır. Bazen, bir sendika yöneticisi fabrika yöneticisi ile konuşur, tabansa bunu teslimiyetçilik olarak kabul eder. Bu tutumlar ortadan kalkmalıdır, çünkü bunlar varoldukça ulusu sanayileştirme görevimizi yerine getiremeyiz. Görevimiz, en iyi yolu bulmak ve bunu açıklamaktır. Halkın görevi bu yolu bulmamızda yardımcı olmak ve bu yolda hızlı bir ilerleme için tüm gayretiyle katkıda bulunmaktır. Halk yanlışlarımızı yapıcı biçimde düzeltmelidir.
Şimdiye kadar, ulaşabilmemiz amacıyla kendimize çok ılımlı hedefler seçtik. Henüz karşı karşıya bulunduğumuz sorunları işçi sınıfının anlayıp anlamadığını ve bize yapacağı yardımı kesinlikle bilmiyoruz. On yıl içinde her Kübalının yıllık gelirinin iki kat artmasını önerdik. Bugün, her Kübalı vatandaşın ortalama geliri yaklaşık olarak yılda 415 pesodur. Bu, yılın oniki ayma bölünürse, her kişinin aylık gelirinin gerçekte çok düşük olduğu görülür. Elbetteki kadınların ve çocukların çoğu çalışmıyor, fakat bu bir mazeret değildir. On yıl içinde nüfus başına yıllık geliri yaklaşık olarak 900 pesoya çıkarabileceğimizi umuyoruz. Nüfus başına düşen şimdiki geliri iki kat arttırmak yapmamız gereken çalışmaların en belli başlılarından biridir, böyle bir şey Latin Amerika'da şimdiye kadar hiç görülmemiştir. Bu, halkın satın alma gücünün yılda yüzde 7 oranında artacağı anlamına gelir. Latin Amerika'da, nüfus başına yıllık gelirin artış oranı yüzde 1 ila 2 arasındadır, hatta bazı ülkelerde bu oran daha da düşüktür. Diğer bir [sayfa 50] deyişle, gelişmemiz son derece hızlanacak ve bu herkesin görevlerini mutlak biçimde anladığı ölçüde gerçekleşecektir. Hiç kuşkum yok ki, bu amaca ulaşmak olağanüstü bir zafer olacaktır. Buna ulaşacağız, ve bu inanılmayacak derecede büyük bir zafer olacaktır.[14]
Kendimiz için saptadığımız bir başka hedef ise daha çok dikkat gerektiriyor ve 1962 yılının sonuna kadar, yani ikibuçuk yıllık bir zaman içerisinde Küba'da işsizliği ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Şimdi alkışlamanıza gerek yok; bu henüz sadece bir tasarıdır, başarırsak hep beraber alkışlayacak, başarısızlığa uğrarsak ıslıklayacağız. Fakat bu herkesin, hükümetin ve birleşen halkın görevidir ve yeterince yiyeceği olan herkesin, yiyecek hiçbir şeyi olmayan yada buna yakın durumda bulunanlarla dayanışması büyük bir zorunluluktur.
Toplantıda bulunanlardan biri hükümetin dört günlük müdahalesi sırasında otellerdeki müşterilerin sayısının 4.000 kadar arttığını söyledi.
Elbette ki pek çok ortaklaşa görevlerden biri de her işletmenin emekçiler ve hükümet tarafından birleşik olarak yönetilmesidir. Örneğin otelcilik sorunu, işçi sınıfının ve onların demokratik yöntemlerle seçilen yöneticilerinin yeteneklerinin denendiği bir konudur. Tabii ki, başlangıçta elde edilen bu başarı tayin edici değildir. Oteller ortaya güç bir sorun çıkarıyor, çünkü Küba'da bunlar, eskiden oyun masasında yada başka bir eğlence yerinde dolarlarını bırakmak [sayfa 51] için buraya gelen turistlere hizmet amacıyla ve sömürgeci zihniyetine uygun olarak yapılmış ve yönetilmişlerdir. Yani bu oteller, sahibolduğu mülklerin bir yıl içinde kazandırdığı gelirlerin birazını saçıp savurmak için Karayipler'deki mülklerini ziyarete gelen büyük efendiye hizmet etmek için kurulmuşlardır. Bunu unutmamalıyız.
Şimdi turizm sanayiinin sistemini, zihniyetini ve yapısını tamamıyla değiştirmek zorundayız. Gelen turistler, eğer Birleşik Devletlerden geliyorlarsa, bunlar kendi yurttaşlarının az çok kanunsuz her türlü tehditlerine göğüs gerecek kadar sağduyu ve cesaret sahibi olanlardır. Ayrıca devrimci süreci gözüyle görmek isteyecek Latin Amerikalı turistler de gelecek; üstelik de bu oteller adanın her yanından gelen ve ülkeyi gezip görmek isteyen yurttaşlarımızla da dolacaktır. Yani turistik sistemi tamamiyle değiştirmek zorundayız, buysa kolay bir iş değildir. Bu işi en iyi yapacak olanların devrimci hükümetle işbirliği halinde çalışan emekçilerin seçtiği yöneticiler olacağından hiç kuşkum olmadığını sözlerime ekleyeyim.



6. DEVRİMCİ TIP[15]

Yoldaşlar,
Küba halkının, özgürlüğünü, tam bir sanayileşme yolunda gerçekleştirilen ilerlemeleri ve tüm devrimci yasaların yarattığı gelişmeleri günden güne kutlamak için düzenlediği yüzlerce toplantıdan biri olan bu sade toplantının benim için özel bir önemi vardır.
Yıllarca önce doktor olarak hayata atıldığımı hemen hemen herkes bilir. Tıbba başladığımda, öğrenimime başlarken, bugün sahibolduğum devrimci düşüncelerin çoğu ideallerim arasında yoktu. Herkes gibi ben de başarılı olmak istiyor, tanınmış bir araştırmacı olmayı, sonunda tüm insanlığa hizmet edecek, fakat o an için bana kişisel bir başarı kazandıracak bazı şeyler bulmak için yorulmaksızın çalışmayı düşlüyordum. Ben de hepimiz gibi çevremin ürünüydüm.
Öğrenimimi bitirdikten sonra bazı özel ve karakterime [sayfa 53] bağlı nedenlerle tüm Amerika'da bir yolculuğa giriştim ve kıtayı tümüyle gezdim. Haiti ve Sen Domingo dışında bütün diğer Amerika ülkelerini bir bakıma ziyaret etmiş oldum. Yolculuğumun koşulları nedeniyle, önce öğrenci, sonra da doktor olarak, yoksulluğu, açlığı, hastalıkları, çaresizlikten hasta bir çocuğu tedavi etmenin olanaksızlığını, açlığın sebebolduğu geri zekalılığı ve bir insan için, vatanımız Amerika'nın yoksul sınıflarında sık sık görüldüğü şekilde önemsiz bir kaza sonucunda oğlunu kaybetmek gibi sonu gelmez cezalan yakından gördüm. O anlarda benim için ünlü bir araştırmacı olmak yada tıp bilimine önemli bir katkı getirmekten daha büyük bazı şeylerin varolduğunu farkettim, amacım herşeyden önce insanlara yardım etmekti.
Fakat yine de hepimiz gibi çevremin bir ürünü olmaya devam ediyor ve bu insanlara kendi kişisel gayretimle yardım etmek istiyordum. Çok yolculuk yapmıştım, o sıralarda Arbenz'in Guatemala'sında bulunuyordum, devrimci tıbbın koşullarına düzen vermek için bazı notlar yazmaya başlamıştım. Devrimci bir doktor olmak için gerekli olanları araştırmaya başlıyordum. Fakat, United Fruit, Devlet Bakanlığı ve Fosher Dulles -zaten bunların hepsi gerçekte aynı şeydir- tarafından başlatılan saldırı patlak verdi, bunların işbaşına getirdiği kuklanın adı Castillo Armas idi.
Halk, Küba halkının bugünkü olgunluk derecesine henüz ulaşmamış olduğundan saldırı başarılı oldu, ve ben günün birinde diğer birçokları gibi sürgün yolunu tuttum yada daha doğrusu Guatemala'dan kaçtım, çünkü bu ülke benim vatanım değildir.
Bunun üzerine çok önemli bazı şeylerin farkına vardım: devrimci bir doktor olmak için, herşeyden [sayfa 54] önce devrim yapmak gereklidir. Ayrı ayrı, bireysel çabalar, saf idealler, soylu erekler uğruna tüm bir hayatı feda etme arzusu, bütün bunlar tek başına harekete geçilirse ve Amerika'nın bir köşesinde, bir başına düşman hükümetlere ve ilerlemeye olanak vermeyen toplumsal koşullara karşı mücadeleye girişilirse hiçbir şeye yaramaz. Devrim yapmak için, Küba'da olduğu gibi tüm bir halkın seferber olması, silah kullanarak silahın değerini öğrenmesi, savaşçı birliği uygulayarak halkın birliğinin değerini anlaması gerekir.
Daha önceki sorunlar yeniden karşımıza çıkıyor. Bir toplumsal refah çalışması etkili biçimde nasıl yapılmalıdır? Kişisel çabayı toplumun ihtiyaçlarına uydurmak için ne yapmalıdır?
Hepimiz geçmişimizi düşünelim, doktor olarak yada devrimden jönce herhangi bir halk sağlığı hizmetindeki çalışmamızda yaptıklarımızı ve düşündüklerimizi hatırlayalım. Bunu derin bir eleştiri ruhu içinde yapalım, bu geçmiş dönemde bütün duyduklarımızın ve düşündüklerimizin artık bitmiş sayılması lâzım geldiği ve yeni tip bir insan yaratmak gerektiği sonucuna varırız. İçimizden herbiri, kendisiyle ilgili alanda, bu yeni insan tipinin mimarı olursa, herkes için bu insanı yaratmak daha kolaylaşacak ve bu insan yeni Küba'yı temsil edecektir. Bu toplantıda hazır bulunan sizlerin, Küba'da yeni tip insanın doğmakta olduğu düşüncesine sahibolmanız yerinde olur; başkentte bunun iyice farkına varmak kolay olmuyor, fakat bu yeni insana ülkenin her köşesinde rastlanılıyor. Aranızdan 26 Temmuz'da Sierra Maestra'da bulunanlar daha önce hiç bilmedikleri bir şeyle karşılaştılar: kazma-kürekli bir ordu. Bu ordu, O-riente eyaletinde, milis askeri yoldaşları ulusal bayramlarda [sayfa 55] tüfekle resmi geçit yaparken, omuzlarında kazma-kürekle geçit resmine katılmayı en büyük onur sayıyordu.
Fakat yine sizler, kuşkusuz, hemen hemen onüç-ondört yaşlarında olduğu halde sekiz-dokuz yaşlarında görünen, vücut yapısı zayıf çocukları da gördünüz. Bunlar Sierra Maestra'nın gerçek oğulları, her türlü yoksulluk ve açlığın çocukları, kötü beslenmenin evlâtlarıdır. Bu küçük Küba'da, dört yada beş televizyon kanalı, yüzlerce radyo istasyonu bulunduğu halde, modern bilimin tüm ilerlemelerine rağmen, bu çocuklar ilk kez olarak gece okula gelip elektrik ışığını gördüklerinde, o akşam yıldızların çok alçak Olduğunu söylediler. Aranızdan bazılarının kuşkusuz görmüş olduğu bu çocuklar şimdi kollektif okullarda yalnızca alfabenin ilk harflerini öğrenmekle kalmıyor, bir meslek de kazanıyor ve hatta devrimci olmanın zor bilimini de kavrıyorlar.
Küba'da doğmakta olan yeni insan tipleri işte bunlardır. Bunlar ücra yerlerde, Sierra Maestra'nın uzak köşelerinde, kooperatiflerde ve çalışma merkezlerinde doğuyorlar. Bütün bunlar bugünkü tartışmamızın konusuna yakından bağlıdır. Doktorun, tıp alanında çalışan herhangi başka bir emekçi gibi devrimci harekete katılmasıyla yakından ilgilidir; çünkü bu çaba, yani orduyu eğitmek, kaçmış olan mülk sahiplerinin topraklarını, meyvasını asla toplamaksızın alnının teriyle hergün bu toprağı işlemiş olanlar arasında paylaştırma çabası, toplumsal tıbbın Küba'da şimdiye kadar yapmış oldukları arasında en büyük eserdir.
Hastalıkları tedavi etmenin dayanması gerektiği ilke, sağlam bir vücut yaratmaktır. Fakat bu sağlam vücudu, bir doktorun zayıf bir organizma üzerinde [sayfa 56] yaptığı sanatkârane bir çalışmayla değil, toplumsal ortaklaşacılık temeli üzerinde tüm kollektivitenin çalışmasıyla yaratmaktır. Tıp günün birinde hastalıkları önleyen, kamuya kılavuzluk eden ve kamuyu tıbbi görevlerini yerine getirmeye zorlayan, yaratmakta olduğumuz bu yeni toplumun karakteristikleri arasında eksik olan bir takım şeyleri tamamlamak yada cerrahi bir müdahalede bulunmak için ancak son derece acil hallerde müdahale eden bir bilim halini alacaktır.
Bu gün tıp.... (Durun bakalım! Ne oluyor orada? Bu salonda bulunmayan biri de birisinin bayıldığını sanır.) Devam edelim! Bugün Halk Sağlığı Bakanlığından ve tüm bu tür örgütlerden istenen çalışma, halk sağlığını, hastalık olarak beliren herşeyi önlemek ve halka kılavuzluk etmek için elverdiğince büyük sayıda insana yardım götürebilecek biçimde örgütlemektir.
Fakat bu örgütleme çalışması için bütün devrimci çabalarda olduğu gibi, özünde bireye ihtiyaç vardır. Devrim, bazılarının ileri sürdüğü gibi kollektif iradeyi, kollektif inisiyatifi standartlaştırmak eğiliminde değildir, tam tersine insanın bireysel olanaklarını özgürlüğe kavuşturmaya yöneliktir.
Devrim, aynı zamanda bu olanaklara yön verir. Bugünkü görevimiz tüm doktorların yaratıcı olanaklarını toplumsal tıp çalışmalarına yöneltmektir. Bir çağın sonuna gelmiş bulunuyoruz, hem de yalnız burada Küba'da değil. Bunun tersi söylense ve bazıları buna inansa da, tanımış olduğumuz kapitalizm ve içinde büyüdüğümüz, acı çektiğimiz çevreye benzer hayat biçimleri tüm dünyada yıkılıp gitmektedir. [sayfa 57]
Tekeller perişanlık içinde, kollektif bilim günden güne yeni ve önemli zaferler kazanıyor. Amerika'da, Afrika ve Asya gibi boyunduruk altındaki başka kıtalarda uzun zaman önce başlamış olan bir kurtuluş hareketinin öncüsü olmak onuru ve görevi bize düştü. Bu derin toplumsal değişme insanların zihin yapısında da köklü dönüşümler gerektiriyor.
Bir toplumsal çevre içinde bulunan bir kimsenin tek başına eylemi anlamındaki bireycilik ortadan kaybolmalıdır. Yarın, bireycilik, bireyin ortaklaşacılığın mutlak çıkarma tam anlamıyla kullanılması olacaktır. Fakat, bu bugünden anlaşılabilse de, söylediklerim anlaşılsa da, herkes biraz bugünü, geçmişi ve geleceğin nasıl olması gerektiğini düşünmeye hazır olsa da, düşünme tarzım değiştirmek için büyük iç dönüşümler geçirmesi ve özellikle toplumsal alanda köklü dış dönüşümlere tanık olması gerekecektir.
Küba'da bu dönüşümler oluşmaktadır. Bu devrimi tanımanın, halkın içinde ta derinlerde bulunan ve o denli uzun zamandır uyutulmuş olan güçleri keşfetmeyi öğrenmenin bir yolu da, Küba'yı, kooperatifleri ve yaratılmakta olan çalışma merkezlerini ziyaret etmektir. Tıp sorununun can damarına ulaşmanın yollarından biri ise, yalnızca kooperatifleri ve çalışma merkezlerini oluşturan insanları ziyaret etmek değil, onların çektikleri hastalıkları da araştırmak, neden acı çektiklerini öğrenmek, yıllar boyunca ve kalıtsal olarak yüzyıllardır süren tam bir baskı ve boyunduruk döneminden kalan yoksunluklarının neler olduğunu görmektir.
Doktor ve tıp emekçisi, kitle içinde, kollektivite içindeki insanın oluşturduğu yeni çalışmasının can damarına gitmelidir.
Doktor daima, dünyada ne olursa olsun, çok [sayfa 58] önemli ve toplumsal ilişkiler içinde sorumluluğu çok büyük bir görev sahibidir, çünkü hastaya çok yakındır, yapısını bütün derinliğiyle çok iyi bilir, acıya yaklaşan ve onu yatıştıran kişiyi temsil eder.
Birkaç ay önce, Havana'da öğrenimini bitirmiş ve diplomalarım almış olan bir grup öğrenci, doktor olarak kırsal bölgelere çalışmaya gitmeyi reddettiler. Oraya gitmek için bazı avantajlar istiyorlardı. Geçmişin görüş açısından bakarsak, bunun böyle olması akla uygundur, bunu çok iyi anladığımı sanıyorum. Birkaç yıl önce benim ne olduğumu ve ne düşündüğümü hatırlamam yeter. Bu başkaldıran gladyatörün, kendine daha iyi bir gelecek, daha iyi iş koşullan sağlamak ve kendisine ihtiyaç duyulduğu gerçeğini değerlendirmek isteyen yalnız bir savaşçının durumudur.
Peki, bunlar aileleri öğrenim yıllarının çoğunun giderlerini karşılayabilmiş dokuz genç olmayıp da, mucize eseri olarak yüksek öğrenimini bitirebilmiş, anfilerde ders görebilmiş 200-300 köylü olsaydı durum ne olacaktı? İşte bu köylüler, bütün heyecanlarıyla kardeşlerine yardım etmeye koşacaklar, onlara sağlanan öğrenim yıllarının boşa gitmediğini kanıtlamak için en çok çalışma ve sorumluluk isteyen görevlere talip olacaklardı. Böylelikle, altı - yedi yıl sonra, işçi ve köylü sınıfının oğullan olan yeni öğrenciler hangi tür meslekte olursa olsun unvanlarını kazandıklarında meydana gelecek olan durumu şimdiden görecektik. Fakat geleceğe kaderci bir gözle bakmamalı, insanları işçi yada köylü sınıfının çocukları ve karşı - devrimciler olarak bölmemelidir; bu basitliktir ve gerçek bu değildir. Çünkü bir insanı devrimin içinde yaşamak kadar hiçbir şey eğitmez. Çünkü içimizden hiçbirinin, Granma grubuyla ilk gelenlerden [sayfa 59] ve Sierra Maestra'da yerleşip işçiler ve köylülerle yaşayarak onlara saygı duymayı öğrenenlerden hiçbirinin işçi yada köylü geçmişi yoktu. Tabii ki, aramızda çalışmak zorunda kalmış olan ve çocukluğunda bazı güçlükler çekmiş olanlar eksik değildi. Fakat hiçbirimiz açlığı, gerçekten açlık denilebilecek şeyi görmemiştik, bunu Sierra Maestra'da geçirdiğimiz uzun yıllar sırasında geçici olarak öğrendik. Bundan sonra, birçok şey apaçık olarak gözlerimizin önüne serildi. Başlangıçta zengin bir köylüye yada hatta bir büyük toprak sahibine ait herhangi birşeye dokunanları şiddetle cezalandıran bizler, günün birinde 10.000 kesimlik hayvan ele geçirip köylülere teslim ettik ve bunları yemelerini söyledik. Köylüler, yıllardan ve yıllardan beri ilk defa, bazıları ise hayatlarında ilk defa öküz eti yemiş oldular.
10.000 öküzün pek kutsal mülkiyetine karşı duyduğumuz saygı silahlı savaş sırasında kayboldu, tek bir insan hayatının dünyanın en zengin adamının tüm mülklerinden binlerce kez daha değerli olduğunu gayet iyi anlamıştık. İşçi yada köylü sınıfının çocukları olmayan bizler bunu işte orada öğrendik. Niçin yok yere ayrıcalıklı olduğumuzu ve Küba'da geri kalan insanların aynı şeyi öğrenemeyeceğini söyleyelim? Elbette ki bunu öğrenebilirler ve üstelik de bugün, devrim, insanın, yakınında bulunanlara yardım etmekten duyduğu gururun yüksek bir ücretten çok daha önemli olduğunu, halkın minnet ve şükranının biriktirilebilecek bütün paralardan çok daha tayin edici ve uzun süreli olduğunu, her doktorun eylemi yarıçapı içinde bu değerli hazineyi, yani halkın şükranını elde etmesi gerektiğini anlamasını zorunlu kılıyor. [sayfa 60]
Öyleyse, önce eski görüşlerimizi silmeli ve giderek daha büyük bir eleştiri ruhuyla halka daha çok yaklaşmalıyız. Eskiden yaklaştığımız gibi değil, çünkü hepiniz şöyle diyebilirsiniz: "Yoo, ben de halkın dostuyum. İşçilerle, köylülerle konuşmayı çok severim, her pazar falan yere, filan şeyi görmeye giderim.,, Bunu herkes yapar, fakat bugün yapmak zorunda olduğumuz yardımseverlik dayanışma şeklinde olmalıdır. Halka şunu demek için yaklaşmamalıyız: "İşte geldik, sana yardımcı olacağız, bilimimiz sayesinde seni eğiteceğiz, sana yanlışlarını, kültürsüzlüğünü, bilgisizliğini göstereceğiz." Biz halka bir araştırıcı ruhuyla, alçak gönüllülükle gitmeli halkın büyük bilgelik kaynağından feyz almalıyız.
Çoğu kez, ne derece yanılmış olduğumuzu, basma kalıp düşüncelerimizin sonunda kendimizden birer parça ve refleksler halini almış olduğunun farkına varacağız. Çoğu kez, yalnız genel, toplumsal ve felsefi görüşlerimizi değil, tıp konusundaki görüşlerimizi bile baştan aşağı değiştirmemiz gerekecektir. Hastaların her zaman büyük şehirlerdeki hastahanelerde herhangi bir hastalığın tedavi edildiği gibi tedavi edilemiyeceğini anlayacağız; doktorun aynı zamanda nasıl bir tarımcı olması da gerektiğini, nasıl yeni besin bitkileri ekmeyi öğrenmesi, kırsal bölgelerdeki çok sınırlı olan, potansiyel bakımından dünyanın en zengin tarım bölgelerinden biri olduğu halde bu ülkede öylesine fakir olan besinleri çeşitlendirmeyi öğrenmesi gerektiğini göreceğiz. O zaman, bu koşullarda, biraz eğitimci ve hatta büyük ölçüde eğitimci ve politikacı da olmamız lazım geldiğini, en başta yapmamız gereken şeyin, bağıra çağıra bilimimizi ilan etmek değil, halkın İçinde eğitileceğimizi, yeni bir Küba inşa etmek gibi büyük ve güzel bir [sayfa 61] deneyi gerçekleştireceğimizi kanıtlamak olduğunu göreceğiz.
Şimdiden çok ilerlemiş durumdayız. 1 Ocak 1959 la bugün arasındaki uzaklığı basit bir biçimde ölçmemize olanak yoktur. Uzun zamandan beri, halkın Çoğunluğu, sadece bir diktatörün değil, tümüyle bir sistemin yıkıldığını kabul ediyor. Şimdi, zaten çözülmekte olan bir sistemin geride kalan yıkıntıları üzerinde, halkın mutlak mutluluğunu yaratacak olan yeni bir sistemin kurulmasının zorunlu olduğunu halk artık anlamalıdır.
Geçen yılın ilk aylarında, yoldaş Guillen'in, Arjantin'e gittiği zamanlan hatırlıyorum. Bugün olduğu gibi, o sırada da büyük bir şairdi. Şiirleri yeni bir yabancı dile çevrilecekti, çünkü her gün, şimdi olduğu gibi, o vakitlerde de dünyanın bütün dillerini konuşan yeni okuyucular kazanmaktaydı, fakat Guillen için halkın destanı olan şiirlerini okumak güçtü, çünkü devrimin ilk yılı, yeni bir dönemin başladığı ve ön yargıların egemen olduğu bir zamandı. O sıralarda, hiç kimse şair Guillen'in olağanüstü sanatçı yeteneğini tümüyle halkın ve halkın davasının hizmetine adadığını farkedemiyordu. İnsanlar, onun Küba'nın şanı, şerefi olduğunu anlayamıyorlar, yalnızca onun tabu olan bir partinin temsilcisi olduğunu biliyorlardı. Şimdi bütün bunlar uzakta kalmıştır, ülkemizin bazı iç yapıları konusunda düşünce tarzları arasında bölünme olamayacağını, üzerinde anlaşmamız gereken şeyin ortak bir düşmanımız olup olmadığı ve ortak bir amaca ulaşmayı deneyip denemediğimiz olduğunu anlamamız gereklidir. Ortak bir düşmanımız olduğunu hepimiz biliyoruz ve hepimiz kesinlikle bu kanıdayız. Artık hiç kimse apaçık biçimde: "Bizim ve bütün Amerika'nın en büyük düşmanı [sayfa 62] Amerika Birleşik Devletlerinin tekelci hükümetidir.,, derken kendisini birinin, bir yabancının dinleyip dinlemediğini, civarda elçiliğin ajanı bulunup bulunmadığını kontrol etmek için etrafına bakınmıyor. Herkes düşmanın bu olduğunu bildiğine ve bu düşmana karşı mücadele eden herhangi bir kimsenin bizimle ortak bir yönü bulunduğunu anlamaya başladığına göre, ortaya yeni bir sorun çıkmaktadır. Burası, yani Küba için amaçlar nelerdir? Biz ne istiyoruz? Halkın mutluluğunu istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Burada herhangi bir iç yada dış tedbir almak sözkonusu olduğunda dünyanın büyük devletlerinden hiçbirinin elçiliğine başvurmak zorunda kalmaksızın, hiçbir savaşçı bloka ait olmaksızın, özgür ülkeler arasında özgür bir ülke olmak için mücadele ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Hiçbirşeyi olmayanlara birşeyler vermek için fazlasına sahip olanların elinden zenginlikleri alıp yeniden dağıtmayı düşünüyorsak, yaratma çabasını, bütün sevinçlerimizin günlük dinamizm kaynağı haline getirmeyi düşünüyorsak dayandığımız bir neden vardır. Aynı amaçlara sahibolanlar bizim dostumuzdur. Bütün bunlar arasında, dostumuz olan kimse başka düşüncelere sahipse, şu yada bu örgüte aitse, bunlar önemsiz tartışma konulandır. Büyük tehlike, büyük gerginlik ve yaratıcılık anlarında, ancak büyük düşmanların ve büyük amaçların önemi vardır. Amaçlar konusunda anlaşmışsak, nereye gittiğimizi şimdiden kesinlikle biliyorsak, canı isteyen beğenmesin, biz yine de işe koyulmak zorundayız.
Devrimin olabilmesi için önce devrimci olmakla başlamak gerektiğini daha önce söylemiştim. Devrimse vardır. Uğrunda çalışmayı amaç edineceğimiz halkı da tanımak gerekir, onu henüz yeterince iyi [sayfa 63] tanımadığımızı sanıyorum, bu yolda henüz aşmamız gereken oldukça büyük bir uzaklık bulunduğunu düşünüyorum. Halkın tanınmasında ilerlememizi sağlayan yolların neler olduğu bana sorulursa, yalnız ülkenin içlerine değil kooperatiflere de gitmek ve orada çalışmak gerekir derim -bunu herkes yapabilir, bir tıp emekçisinin çok Önemli olduğu pekçok yerler vardır-, bu durumda Küba halkının dayanışmasının en belli başlı alametlerinden birinin devrimci milisler olduğunu, milislerin bugün hekime yeni bir işlev kazandırdığını ve daha yakın bir geçmişte acı, hattâ feci bir gerçek olan şeye, yani kısa bir süre önce az daha büyük çapta bir silahlı saldırının avı, yada en azından kurbanları olabileceğimiz gerçeğini kabule hazırlar.
Böyle bir devrimci milis askeri görevini üslenen hekimin, yine hekim olarak kalması gerektiğini de ısrarla belirtelim. Bizim Sierra'da işlediğimiz hataya -eğer buna hata denilebilirse- düşülmemelidir. Tüm hekim yoldaşlar bu yanlışın ne olduğunu bilirler, her halükârda bir yaralı yada hastanın başucun-da beklemek bize şerefsizlik gibi görünüyor ve ne pahasına olursa olsun tüfeğe sarılmaya ve ne yapmak gerektiğini savaş alanında göstermeye çalışıyorduk.
Şimdi koşullar farklıdır ve ülkeyi savunmak için oluşan yeni ordular farklı bir tekniğe sahip olmak zorundadırlar; yeni ordu tekniğinde hekimin yeri çok önemli olacaktır, hekim olarak kalmaya devam edecektir çünkü bu en güzel görevlerden biridir, savaşta daha da büyük bir önem kazanmaktadır. Bu yalnız hekimler için değil, hasta bakıcılar, laborantlar ve kendini bu derece insanca bir çalışmaya adamış olan herkes için böyledir. Fakat tehlikenin geçmeyip [sayfa 64] gizliden gizliye devam ettiğini bilmekle ve atmosferde hâlâ varlığı sezilen saldırıyı püskürtmeye hazırlanmakla birlikte, bunu düşünmeyi de bir yana bırakmalıyız çünkü, savaş hazırlığını uğraşılarımızın merkezi yaparsak istediklerimizi kuramayız ve kendimizi yaratıcı bir çalışmaya adayamayız.
Bir savaş eylemine hazırlanmak için harcanan bütün emekler, yatırılan bütün sermayeler, yitirilmiş emek ve paralardır. Ne yazık ki, bunu yapmak gereklidir çünkü, hazırlanan başkaları vardır, fakat, şerefli bir asker olarak bütün namusumla sizi temin ederim ki Ulusal Banka'nın kasalarından çıktığını görmekle en büyük üzüntü duyduğum para, yıkıcı bir ordunun kuruluşuna harcanacak olan paradır. Bununla birlikte, milislerin barışçı bir rolü vardır, milisler, meskûn merkezlerde halkı birleştiren ve tanınmasını sağlayan bir silah olmalıdırlar. Burada, yoldaşlarımın bana anlattığına göre hekim milisleri arasında olduğu gibi, son derece büyük bir dayanışma olmalıdır. Tüm Küba'da, bütün tehlike anlarında, ihtiyacı olan herkesin sorunlarını çözmeye derhal gidilmelidir.
Bu, aynı zamanda, birbirini tanımanın, kardeşçe ve üniforma altında tam bir eşitlik içinde, Küba'nın tüm toplumsal sınıflarına ait insanlarla birlik olarak, beraber yaşamanın yoludur. Biz tıp emekçileri -uzun zamandır unuttuğum bu unvanı kullanmama izin veriniz-, eğer bu yeni dayanışma silahını kullanırsak amaçlarımızı bilirsek, düşmanlarımızı tanır ve hangi yöne gideceğimizi saptarsak, geriye aşılacak yolun günlük bölümlerini bilmekten başka birşey kalmaz. Bu bölümleri ise bize kimse öğretemez, bu bölümler her bireyin aşacağı kendi yoludur, onun her gün yapacağı iştir, bireysel deneyiyle elde edeceği üründür, [sayfa 65] halkın refahına kendini adarken mesleki çalışmalarında kendinden verebilecekleridir.
Adalete doğru yol almak için tüm elemanlara sahibolduğumuza göre, bugün pratik çalışmalarımda yararlanmadığım, fakat daima uygulanması gereken, Marti'nin "Söylemenin en iyi biçimi, yapmaktır." şeklindeki sözünü hatırlayalım ve Küba'nın geleceğine doğru ilerleyelim.



7. ULUSLARARASI GÖNÜLLÜ EMEKÇİ MÜFREZELERİNE
VEDA SÖYLEVİ[16]

Küba devrimine dayanışma mesajı iletmek için Sierra Maestra sıradağlarına kadar gelmiş olan Kübalı ve tüm dünya ülkelerinden yoldaşlar, bugün bir sevinç günü, gençliğin bayramıdır, fakat aynı zamanda kederli bir gün, ayrılma günüdür de.
Bugün, buraya dünyanın her köşesinden Küba devrimi için çalışmaya, bu devrimi ve Küba halkını tanımaya gelen yoldaşlara veda etme günüdür. Onlar, yetenekleri elverdiği ölçüde, gençliğe özgü tüm coşkuları ve tüm devrimci heyecanlarıyla çalıştılar, ayrıca bugün daha yeni kazandıkları haklan savunmak için savaşan, bu haklan korumak ve yeni kazanımlara doğru ilerlemeyi sürdürmek için ölmeye hazır bir kitle oluşturan milyonlarca insandan meydana gelen, .fakat herhangi başka bir halktan farklı olmayan halkımızı tanımayı da öğrendiklerini sanıyorum.
Çeşitli ülkelerden gelen tüm yoldaşlara bir devrimin ne olduğunu açıklamaya çalışmak ve onları sanki dünyada tekmiş gibi bizim örneğimizi izlemeye zorlamak, kendi açımızdan yanlış olur. Burada [sayfa 67] devrim yapmaya girişen ve buna kararlılıkla sürdüren bir halk sözkonusudur, yoksa bunun ne daha fazlası ne de azı. Dünyada pek çok kimse, Kübalıların bildiği gibi, devrim yapmaya girişmenin ne demek olduğunu artık bilmektedir ve bir halkın, gelişimini engelleyen kösteklerden kurtulmayı başardığında elde ettiği harikulade sonuçlan da görmüştür.
Fakat, ne yazık ki, Amerika'da ve tüm dünyada, halklarının devrim yapmaya giriştiğini görememiş olan pek çok yoldaşımız da vardır. Herhangi bir başka ülkeden daha fazla sömürgeleştirilmiş, daha fazla sömürülmüş olmayan, bununla birlikte, umutsuzluğu içerisinde, zincirlerini kıracak olan mücadeleye atılmak için gerekli gücü bulan Küba'nın bunu başarmasını sağlayan tarihi olayı şu anda açıklamaya belki de olanak yoktur. Amerika'nın ilk kesin kurtuluş narasının niçin ille de Küba'da atıldığını bilinen tüm teorilerin yardımıyla bile olsa açıklamak gerçekten çok güçtür. Böyle bir şey yapmaya niyetimiz de yok. Bu Küba örneğinin halkın özlemlerini gerçekleştirmenin tek yolu olduğunu, özgürlük ve ekonomik refah demek olan gerçek mutluluğa ulaşmak için tek kesin mücadele aracı olduğunu da iddia etmiyoruz. Burada yaptığımız şeylerin çoğu, sözüm ona ileri sürüldüğü gibi "az-gelişmiş,, değil, ezilmiş, sömürgeleştirilmiş yada yan-sömürgeleştirilmiş olan ülkelerin hemen hemen tümünde yapılabilir. Çünkü, biz de az-gelişmiş değiliz. Sadece iyi gelişememiş bir ülkeyiz, bunun nedeni emperyalizmin uzun zamandan beri hammadde kaynaklarımızı işgal etmesi ve onları kendi ihtiyaçlarına uygun olarak geliştirmeye gayret etmesidir.
Birçok örnek vermenin yararı yok. Küba'nın şekeri, [sayfa 68] Meksika'nın pamuğu, Venezuela'nın petrolü, Bolivya'nın kalayı, Şili'nin bakın, Arjantin'in kesimlik hayvanları ve buğdayı, Brezilyanın kahvesi için bunun böyle olduğunu biliyorsunuz. Hepimiz bir ortak paydaya sahibiz, bizler tek yönlü üretim ülkeleriyiz, ayrıca tek pazar ülkeleri olarak da bir ortak paydamız var.
Biliyoruz ki, özgürlük yolunda, herşeyden önce tek pazar olmaya karşı, daha sonra ise tek yönlü üretim yapmaya karşı mücadele etmek gereklidir ve dış ticaret gibi, içteki üretimi de çeşitlendirmek zorundayız. Buraya kadar herşey çok basit. Sorun, bunun nasıl ele alınacağıdır. Parlamenter yola mı başvurulacak, yoksa kısmen parlamenter yoldan, kısmen de silahlı yoldan mı gidilecektir? Bunu bilemiyorum ve böyle bir soruya kesinlikle cevap veremem. Söyleyebileceğim tek şey, Küba koşullarında, emperyalist baskı ve içteki kuklaların zorbalığı altında, halk için silahlı yoldan başka kurtuluş çaresi bulamadığımızdır.
Tekniğe gömülmüş kimseler arasından, bize örneğin bir tarım reformuna girişmek için gerekli sermayenin ne kadar olduğunu soranlar çıkarsa, onlara hiçbir sermaye gerekmediği, tek sermayenin, haklarının bilincinde olan silahlı halk olduğu şeklinde cevap veririz. Biz burada, Küba'da yalnızca bu sermaye ile geniş bir tarım reformunu gerçekleştirmeyi başardık ve sanayileşme yolunda ileriye doğru yol almaya devam edebildik.
Elbette ki, halkın tüm çabasını böylesine basit bir formülle özetlemek güçtür, çünkü çok kana ve acıya malolan bir mücadele sözkonusudur, dünyanın egemen güçleri ise bu mücadelenin daha da çok kanla ve acıyla sürmesi için uğraşmaktadırlar. Bu nedenle, [sayfa 69] bu tüfeklerin ve halkı tümüyle kesin amaçları doğrultusuna yönelen bu yegane sesin etrafında kararlı ve uzlaşmaz biçimde birleşmiş olarak kalmak, bölücülük tohumları ekmeye çabalayanlara engel olmak gereklidir, çünkü, Martin Ferrero'nun dediği gibi, eğer kardeşler aralarında dövüşürlerse, yabancılar onları parçalar. Egemen güçlerse, şairin halk edebiyatından aldığı bu vecizeyi ve yönetmek için bölmek gerektiğini çok iyi bilirler. Hakim güç, bizi kahve, bakır, petrol, kalay, şeker üreticileri olarak bölmüş ve ülkelerimizi birer birer daha kolaylıkla bozguna uğratabilmek için sürekli olarak fiyatları düşürerek, tek bir ülkedeki pazar için mücadele eden ülkeler olarak birbirimizden koparmıştır.
Demek oluyor ki, bir halka uyan vecize, kaderi belirlenmemiş olan başka halklara da uyabilmektedir. Hepimiz birleşmeliyiz, tüm dünya ülkeleri, özgürlük, ekonomik refah, artık çözümlenmemiş hiçbir sorun olmadığı duygusu gibi en kutsal hakları elde etmek uğruna birleşmeli ve günlük, heyecanlı ve yaratıcı çalışma sayesinde, kimse yolumuza engel çıkarmadan hedeflerimize ulaşabileceğimizi bilmelidir. Fakat egemen güçler hazırdır ve onlar hepimizi sömürdüğü için tümünü iyi tanırsınız, bu egemen güçleri, bu ülkelerde doğan yoldaşlar da çok iyi bilirler; çünkü canavarın bağrında yaşamış, insanlığa inanç duyulduğu zaman bu koşullarda yaşamanın ne denli korkunç olduğunu öğrenmişlerdir. Barışı seven, oysaki bugün istedikleri gibi olmayı bile başaramamış olmalarına rağmen atomik üslerle çevrildiklerini gören bu ülkeler egemen gücün ne olduğunu çok iyi anlamışlardır.
Bütün bunları biliyoruz, öyleyse, ortak görevimiz birleşmektir, bizi ayırmak, el ele tutuşmamızı [sayfa 70] önlemek isteyen hükümetlerin üstünde ve biraz önce söylediğimiz gibi yalnız gençler olarak değil, insanlığı tehdit eden savaşların en korkuncunu önlemek ve halkın özlemlerini gerçekleştirmek amacına ulaşmak için tek bir iradeler huzmesi şeklinde, olgun, yaşlı ve genç insanlar olarak birleşmeliyiz. Fakat, bütün bunları bilen halklar -çünkü halklar cahil değildir- birleşmeyi gerçekleştirmek istediklerinde, içimizden çoğunun başına gelen olay ortaya çıkar, bu, satılmış hükümetleri olan tüm ülkelerin, ezilenleri zindanlara atmak için uyguladıkları baskıdır; bu gibi hükümetlere göre, örnek olarak burada hazır bulunan sizleri alacak olursak, özgür bir ülkede öğrenilenleri unutturmak için ve en pısırıkların şan ve şeref yolunu izlemeye cesaret edememesi için her şeyi yapmak mubahtır. Amerika ülkelerinden bizi ziyarete gelenler çoğu kez bu durumla karşılaşmış ve ne yazık ki bu gibi haller tekrar meydana gelecektir. İçinizden çoğu güçlüklerle karşılaşacak, içinizden birçoğuna karşı zavallılarmışsınız gibi, köpek soyu sefil insanlarmışsınız gibi, yabancı ezici güçlerin müttefiği imişsiniz gibi davranılacak, iddia edildiği gibi, demokrasiyi ve batı tarzındaki hayatı yıkmayı amaçlayan en büyük belalılarla işbirliği yapmak la suçlanacaksınız. Bu batı tarzındaki hayat, burada, mücadele halinde bulunan Cezayir halkı, doğduğunu göremedikleri bir mutluluğa erişmek uğruna çarpışan ve ölen tüm ezilenler tarafından temsil edilmektedir.
Bu nedenle aşılacak yol kolay değildir. Hatta bu yol, bizler gibi ilk engeli aşan ve halkı hükümete getirenler için bile zor olacaktır, önümüzde çok güç bir aşama daha vardır, bu aşamada sahte demokrasiler halkı giderek daha çok ezecek ve halk, öfkesinin [sayfa 71] ve kininin, silahlara sarılan ve iktidarı ele geçiren bir insan seli halini alıncaya dek büyüdüğünü duyacaktır. Diyebiliriz ki, insanlığın bugünkü koşullarında, sömürge ve yan sömürge ülkeler ve başka egemen güçlerin kuklası olan hükümetlerin boyunduruğu altında bulunanlar, er geç halkın temsilcilerini hükümete getirmek için silaha sarılmak zorunda kalacaklar ve bu alanda tüm Amerika, tüm Afrika, tüm Asya birleşecektir. Amerika, Afrika, Asya ve Avrupa tek bir mutlu dünya oluşturacaktır. Çok şeyler göreceksiniz. Küba'da uykuya yatırılan emperyalizmin halkın naralarıyla uyandığını, uluslararası polis denilen ve anti-komünist mücadelede yönetimi en tecrübeli olanlara verilen bir gücün nasıl yaratıldığım göreceksiniz. Bu anti-komünist mücadele, bizim Amerikan örneğimizde, Amerika Birleşik Devletleri'nde, silahlanma yada daha doğrusu Amerikalı kardeşlerimize silah verilmesi ve onların başkaldıran bir halka karşı, bugün, O.E.A. denilen şu alçaklık simgesinin sultasında savaşa itilmesi biçiminde yapılmaktadır.
Amerika'da bunu göreceğiz, hem de az bir zaman sonra. O zaman, niçin halkın isyan ettiği ve orduların niçin oluşturulduğu anlaşılacaktır. Fakat tarih akışını sürdürür ve bizler, yada biz bu mücadelede düşersek, yoldaşlarımız ve bugünkü kuşak halkların bu mücadelede nasıl dünyanın en barbar devleti tarafından donatılan orduları geride bıraktığını ve emperyalizmi tamamıyla devirdiğini göreceğiz. Biz ve kuşağımız, en büyük acılara, en olağanüstü yoksunluklara katlanmamız gerekse de, düşman çılgınlığı içinde, sonunu yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacak bir savaş . çıkartmaya kalkışsa da kesinlikle kurtulan dünyayı göreceğiz. Fakat, eğer [sayfa 72] bir halk bağımsızlığına bu mücadeleden geçmeksizin yada aşamaları kısaltarak ulaşabilirse; bizden, halkı birleştirme ve tüfeklerle halkın oluşturduğu sermaye yardımıyla toplumsal reformları örgütleme aşamasına nasıl girişileceğini sorarsa, halkı eğitmenin çok önemli olduğu ve halkların harikulade bir hızla eğitilebildiği cevabını veririz.
Küba devrimi gibi olaylarla dolu zengin bir deneyi yaşama şansına sahip olan bizler, halkın günden gü ne nasıl en geniş bilgileri kazandığını, en büyük devrimci inancı ve devrimci bilinci edindiğini görmekle, duygulanıyoruz. Bu durum, bugün bunu farketmemizi sağlayan şu basit örnekle daha iyi anlaşılır. Burada, kardeş ülkelerden gelen tüm temsilci heyetleri hararetle alkışlandı, fakat aralarından üçü özellikle alkış topladı, çünkü onların özel bir durumu vardı: Bunlardan birincisi, Amerika Birleşik Devletleri halkının temsilci heyetiydi, bu heyeti hiçbir zaman Amerika Birleşik Devletleri hükümetiyle karıştırmamalıdır. Bu, ırk düşmanlığı gütmeyen, bir bireyle bir diğeri arasında ten rengi, din ya da ekonomik koşullar nedeniyle fark gözetmeyen bir halk temsilcileri heyetidir. Onun anti - tezini diğer bütün heyetlerden daha iyi temsil eden Çin Halk Cumhuriyeti heyeti de hararetle alkışlandı. Hükümetleri amansız bir mücadele içinde olan diğer iki halk da alkışlandı, bu hükümetlerden birinin ardında bütün bir halk vardır, diğeri ise o hükümete karşı savaşan halkım aldatmaktadır: Bu halklardan birinin temsilcisi olan Cezayir heyeti, candan yürekten alkışlandı, Cezayir halkı bugün tarihinin yeni, harikulade bir sayfasını yazmaktadır, bizim dağlarda yapmak zorunda kaldığımız gibi bir mücadele içindeler, fakat, bu savaşı, ne denli barbar olursa olsun yine de bazı şeylere saygısı olan kendi öz çocuklarının ülkenin [sayfa 73] topraklarını işgaline karşı değil, ırk düşmanlığı ve savaş felsefesiyle, katliam içinde eğitilen yabancı bir ülkenin askeri birliklerinin istilasına karşı yürütüyorlar. Bununla birlikte, yine ülkesinin hükümetini temsil etmeyen Fransız halkının heyeti de cömertçe alkışlandı. O halde, şu soruyu ortaya koyuyoruz: Neyi alkışlayıp, neyi alkışlamayacağını o denli iyi bilen, politik kökeni gayet iyi ayırdedebilen, şu sıralarda, örneğin Küba delegasyonunun Birleşmiş Milletlerde, lafta kalan saldırıları bir yana bırakalım, fiili saldırılara kadar varan sert bir baskının kışkırttığı vahşice kin ve nefret gösterileriyle karşılaştığı t>ir dönemde bile, hükümetlerle halklar arasındaki farkı mükemmel biçimde anlayan bir halk, devrim yapmış olduğu için mi bu özellikleri taşımaktadır? Bu halk devrimin ta içinde yaşadığı için bu özellikleri taşımaktadır. Bu halk, Küba devriminin birkaç aylık yaşamı sırasında, devrimci hak dâvalarının deneyi sayesinde, burada dile getirdiği ve siz yabancı temsilcilerin, bu adada görebildiğiniz elinizle dokunmuşçasına hissettiğiniz herşeyi öğrendi.
O halde, konumuzu başka deyimlerle anlatmaya çalışalım ve bir halkı eğitmek için en iyi yolun, devrime girişmek olduğunu belirtelim. Hiçbir zaman, halkı yalnızca eğitim sayesinde ve tepesine binmiş zorba bir hükümet bulunduğu halde, haklarını elde etmesi için eğitmeye kalkışmayınız. Ona herşeyden önce, haklarını elde etmesini öğretiniz; bu halk, hükümete geçtiğinde kendisine bütün öğretilenleri ve daha da fazlasını hiçbir çabaya gerek kalmaksızın öğrenecektir.
Halkın tamamlayıcı bir parçası ve devrimci bir hükümet olarak, bu yönetici makamlarından halka daima sorular sorarak; fildişi kulesine çekilen ve halkı bir takım hazır kalıplara göre yönetmek sevdasında [sayfa 74] olan bir hükümet başarısızlığa mahkûm olduğundan, tuttuğu yol onu zorbalığa götürdüğünden kendimizi hiçbir zaman halktan koparmaksızın bu bilgileri biz de öğrendik. Halk ve hükümet daima bir ve aynı şey olmalıdır, sizler, Amerikalı ve bizi ziyaret eden henüz bağımsızlığını elde edememiş sömürge ülkelerin evlatları yoldaşlarımız, halkı yönetmek için kitap okumayı bilmeye gerek olmadığını iyice kafanıza yerleştiriniz. Kitap okuma biliniyorsa, daha da iyi. Fakat, halkı yönetmek için, halka tercüman olmayı bilmek lâzımdır, ne eğitimin ne de bugün bizi halktan ayıran engellerden herhangi birinin bizi halktan kopuk olarak yaşatmadığı bir durumda, ülke içinden halkın isteklerini dile getirmek daha kolaydır.
Bu nedenle, biz işçilerden, köylülerden ve devrim den önce eğitim görmüş kimselerden oluşan bir hükümete sahibiz, yalnız bu sonuncular, sayıca azdır ve bu mücadele içinde en çok şeyi öğrenmiş olanlardır.
Gözlerinizin önünde bir örnek var: İsyancı Gençlik. Pazar günü, Joel İglesias'ı dinlediğinizde, bu komutanın Sierra'ya onbeş yaşındayken çıktığını, o sıralarda okuma-yazmayı pek az bildiğini, bugünse tüm gençliğe hitabedecek düzeye erişmiş olduğunu hatırlayınız. Bunun nedeni, onun birbuçuk yılda bir filozof haline gelmiş olması değildir; hayır, o halka hitabedebilir, çünkü halkın ayrılmaz bir parçasıdır, sizin her gün neler duyduğunuzu bilir ve bunları dile getirebilir, size kadar ulaşmayı bilir.
Bu hükümetlerin onun gibi insanlardan oluşması çok daha iyidir. Bugün yöneticileri halkın içinde acı çekmiş, mücadele içinde eğitilmiş ve bugün halkla özdeşleşmiş olan hükümetleri kutlamamızın nedeni budur. Dünyanın dört bir köşesinden buraya gelmiş olan yoldaşlarımız, bizi tanımaya ve bizimle çalışmaya geldiniz, [sayfa 75] fakat getirdiğiniz bütün bilgilerinize rağmen, daima yeni şeyler öğrenebilirsiniz, bunlar, bu deneyi yaşamamış olan bütün yoldaşlar için yenidir, çünkü, tarihin bir parçasıdırlar ve tarih asla tekrarlanmaz. Küba'da Öğrenilecek pek çok şey vardır, bunların hepsi de iyi şeyler, her gün görülen, halkın heyecanını ve gayretkeşliğini kanıtlayan olaylar değildir; günün birinde yönetime geçtiğinizde yaptığımız hataları tekrarlamamanız, örgütlenmenin derhal halkın zaferine bağlanması gerektiğini öğrenmeniz, bu örgüt ne denli ileri düzeydeyse zaferin de o denli kolay olacağını bilmeniz için kötü örneklerden de ders çıkarabilirsiniz.
Bir okul sitesi inşa etmek için geldiniz, fakat buraya vardığınızda henüz herşey örgütlenmiş değildi, site yapımı durdurulmuştu, bu yüzden sizler, buraya anı olarak bırakmak istediğiniz bu küçük insanca dayanışma anıtım bitiremediniz. Ne yazık, bizler için en güzel bir saray inşa etmiş kadar olduğunuz halde, bu yine de örgütlenmenin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir örnektir. Devrimcinin gökten zembille inmiş ilahi bir varlık olduğunu, ortaya çıkan sorunları vahiy sayesinde derhal çözebileceğini sanmamalıdır. Devrimci yorulmak bilmez bir emekçi olmalı, hem yorul-mamalı hem de düzenli olmalıdır; sizler, bizim yaptığımız gibi, mücadele içinde, darbeler altında öğrenmek yerine, bu örgütlenme deneyiyle devrimci mücadeleye şimdiden katılıyorsanız, ne mutlu devrimi uğruna savaşacağınız ülkeye. Bu Küba'da geçirdiğiniz günlerden ve bu kesin deneyden çıkarabileceğiniz bir derstir; çünkü bunu size olumlu tarzda sunamadık. Fakat, elbette ki, ülke ekonomisinin birçok dallarında bu yanlışa düşmüş değiliz. Biz de, daha mücadelenin ilk anlarından başlayarak, örgütlenmek gerektiğini [sayfa 76] öğrendik ve bu nedenle devrimden ancak iki yıl sonra, iyi düzenlediğimiz ilk kalkınma planımızı hazırlayıp sunabiliyor ve halkın heyecan ve coşkusu sayesinde tümüyle hayata geçirebiliyoruz. Bu, halkın tüm güçlerine çağrıda bulunmak iddiasında olan, gözü pek yükseklere dikilmiş bir plandır. Tüm dünyanın onu anlaması, temellerini kavraması ve işe koyulması için, hep birlikte gerçekleştirilmelidir. Bir kez daha, bir ekonomik kalkınma planına sahip olduğunu onur duyarak söyleyebilen ilk Amerika ülkesi olacağız, üstelik de -en önemlisi de budur- bu plan gerçekleşecektir, o aşamaya kadar varmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Bu plana niçin ihtiyacımız vardı? Bizim için de bu yeni bir şeydi, çünkü her zaman iyice anlayamadığımız şeyler üzerinde düşünmek zorunda idik. Düşman ne yapmamızı ister; bunu yapmamızı niçin ister? Bunu analiz etmemiz ve tam tersini yapmamız gereklidir. Düşman plan yapmamızı, örgütlenmemizi, ekonomimizi devletleştirmemizi istemiyor ve bu uğurda var gücüyle mücadele ediyorsa, nedenini kendi kendimize sormalıyız. Bunun sebebi, düşmanın, emekçi halkı, kapitalist üretimin anarşisi içinde köleleştirmesi ve ayrıca, insanın insan için kurt olduğu, herkesin, tüm dünyanın birlikte ve örgütlü olarak mücadele etmesi halinde muazzam ve herkesin yararına çok daha büyük bir güç oluşturacağını bilmeksizin; birey olarak başkalarını geride bırakmak için, dirseğiyle, tekmeleriyle, kafa atarak mücadele etmeye çabalaması gerektiği zihniyetini yaratmasıdır.
Kuşkusuz, daima seyirci durumunda kalan, günlük çalışmalara yabancı olan, bunlardan söz edildiğini duyduğunda kendini incinmiş hisseden, korkunç haykırışlarla karşılık veren, derhal pek kutsal özel mülkiyeti [sayfa 77] öne süren kimseler vardır. Peki, bu özel mülkiyet -yani büyük tekeller; küçük sanayicileri ve tüccarları bir yana bırakalım- yalnızca gücümüzün değil, milliyetimizin ve kültürümüzün de yıkımından başka neydi ki? Özel mülkiyetin, insanın insana karşı mücadelesinin en üst biçimi olan tekel, halkı bölen, sömüren ve yozlaştıran en muhteşem silahtır. En ucuz fakat en kötü kaliteden ya da yararsız ürünleri ortaya sürer, kültürünü bizde yabancı bir zihniyet yaratmak amacıyla, filimler, romanlar ya da çocuk masalları biçiminde satılığa çıkarır bu silah. Çünkü onların stratejisi budur; bu strateji, kollektif çalışmanın karşısına bireysel çabaları çıkarır, her insanda bir parça bulunan ve onu diğerlerini aşmaya iten bencilliği pohpohlar. Aynı zamanda, her insanda var olan ve o-nu başkalarından mükemmel olduğuna inandıran üstünlük kompleksini de okşar. Böylece, tekel, insanlara en genç yaşlarından başlayarak, herbirinin en üstün insan olduğu, herkese karşı mücadele etmek, bunda zafere ulaşmak ve sonunda bir sömürücü olmak gerektiği düşüncesini aşılar. Kollektif çalışmanın köleleştirici birşey olduğunu, sanki bütün halk yalnızca en akıllı ve en yeteneklilerden oluşuyormuş gibi, halk hemen hemen aynı çalışma yeteneklerine, fedakârlık ruhuna ve zekâya sahip irade ve gönüllerin oluşturduğu büyük bir kitle değilmiş gibi ortaklaşa emeğin en akıllı ve en yeteneklilerin yükselmesine engel olduğunu kanıtlamaya büyük bir özen gösterir. Nerede bölünmemiş bir halk varsa, onu siyahlar ve beyazlar, yetenekliler ve yeteneksizler, okur yazarlar ve okuma yazması olmayanlar diye bölmeye çabalar, tek tek bireylere varana kadar tekrar tekrar böler, bireyi toplumun merkezi yapar.
Elbette ki, bu bireylerin üstünde, kendileri de [sayfa 78] kollektif, fakat ancak sömürüde kollektif olan tekeller vardır. Bizse, halka gücünün, kendisinin diğerlerinden daha iyi olduğunu sanmamaktan, sınırlarını, birlik ten aldığı kuvveti bilmekten, iki kişinin tek kişiden, on kişinin iki kişiden, yüz kişinin on kişiden ve altı milyonun yüz kişiden çok daha fazla şeyler yapabileceğine inanmaktan geldiğini kanıtlamalıyız.
Yoldaşlar, dünyanın dört-bir köşesinden gelen temsilciler olan sizlere, Küba halkı adına teşekkür eder ve sizlerden çok şeyler öğrendiğimizi, bize silinmez bir anı bırakacağınızı bütün içtenliğimle söylemek isterim. Biz de, sizlere unutulmaz bir anı bırakmak ister, yararlanılabilecek herşeyden yararlanılmasını, gerekli olan her yerde olayların nedeninin incelenmesini, teorilerin açıklanmasını, bunların özenle analizlenerek ihtiyaç duyulduğunda revizyondan geçirilmesini, tüm dünyada herkesin günün birinde mutlu olunup olunamayacağını kendi kendine sormasını ve bunun çaresini araştırmasını dileriz.
Sizlere örnek olacağımız iddiasında değiliz, yalnızca size bu örneği sunuyoruz ve bunu bir tarihi olgu olarak cömertçe veriyoruz. Eğer birisi yaptıklarımızdan, az da olsa dünya nüfusunun bir başka kesimini iyiye götürmeyi sağlayacak dersler çıkarırsa, bu bizi tatmin edecektir. Fakat, deneyimiz bu işe yaramasa bile, dünya yolculuklarımızdan birinde, bir yerlerde sizin dost ellerinizi yeniden sıkabilir ve size Küba'da geçirdiğiniz bu iki ayı hatırlatabilirsek mutlu olacağız. Yoldaşlar, sizleri minnettarlıkla hatırlayacağız. Yeniden görüşebileceğimizi umut ederiz. Sizi ülkemize, çalışmak, öğrenmek ya da sadece gezip görmek için istediğiniz kadar sık gelmeye davet ediyor, yakın da tekrar görüşmek üzere sizlere dostça Allaha ısmarladık diyoruz. [sayfa 79]



8. KÜBA'DA SOSYALİZM VE İNSAN[17]

Geç kalmış olmama rağmen, bu notları Afrika gezim sırasında tamamlıyorum ve bu şekilde sözümü yerine getireceğimi umuyorum. Bunu da başlıkta belirtilen konuya değinerek yapmak isterim. Uruguaylı okuyucuların dikkatini çekeceğini umarım.

Sosyalizme karşı ideolojik mücadelede, kapitalist konuşmacıların ağzından düşmeyen çok yaygın bir iddia da, sosyalizmin yada bizim içinde bulunduğumuz sosyalizmi kurma sürecinin, bireyin devlete itaatiyle karakterize edildiğidir. Bu iddiayı, sadece teorik temellere [sayfa 80] dayanarak çürütmekle yetinmeyeceğim, Küba'da varolan gerçekleri de ortaya koyacak ve sonra da genel yorumlar ekleyeceğim. Devrimci kavgamızın, iktidarı ele geçirmeden önceki ve sonraki tarihini anlatmakla işe başlayacağım.
İyi bilindiği gibi, 1 Ocak 1959'da doruğuna ulaşan devrimci kavgamızın başlangıç tarihi 26 Temmuz 1953'dür. O günün sabahında Fidel Castro'nun yönettiği bir grup devrimci, Oriente Eyaleti'ndeki Moncada kışlalarına saldırdı. Saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlık büyük bir felâkete dönüştü. Hayatta kalan devrimciler ise hapse atıldılar, fakat onların genel bir af ile serbest kalmalarından sonra devrimci kavga yeniden başladı.
Sosyalizmin yalnızca tohumlarının mevcut olduğu bu devrede temel etken insandı. Biz tüm güvenimizi bireysel, kendine özgü karakteristikleri, adı ve sanı olan kişilere bağladık. Görev, yetenekleri ölçüsünde bu insanlara emanet edilmişti, başarıya ulaşması ya da başarısızlığa uğraması onlara bağlıydı.
Daha sonra gerilla savaşı aşamasına geçildi. Gerilla savaşı iki farklı unsurdan meydana geldi. Birinci unsur, harekete geçirilmesi gereken fakat bilinçsiz, uyuyan kitlelerden oluşan halk, ikincisi onun öncüsü, hareketin motor gücü, devrimci bilincin ve militan ruhun jeneratörü olan gerillalar. îşte bu öncü güç, zafer için gerekli öznel koşullan yaratan hızlandırıcı bir etkendi.
Burada yine, düşüncemizin proleterleşmesi sürecinde ve alışkanlıklarımızda ve düşünce yapımızda meydana gelen devrimde, temel etken bireydi. Devrimci güçler içinde üst rütbelere kadar ulaşan, Sierra Maestra savaşçılarının herbiri kendi olanaklarına göre önemli işler başarmışlardır. Onlar bu rütbelerine [sayfa 81] bu temele dayanarak eriştiler. Bu ilk kahramanlık devresiydi ve bu devrede onlar en ağır sorumluluklar, en büyük tehlikeler için çarpışmışlardır, onlar için bir görevi başarıyla tamamlamaktan başka tatmin edici hiçbir şey yoktu.
Biz, devrimci eğitimi amaçlayan çalışmalarımızda, bu öğretici temel konuya sık sık döneceğiz. Bizim savaşçılarımızın davranışlarında geleceğin insanını sezmek mümkündür.
Devrim davasına kendini adama, tarihimizin başka dönemlerinde de görülür. Ekim Krizi süresince ve Florida kasırgası günlerinde, bütün bir halkın ortaya koyduğu ender rastlanır fedakârlık ve olağanüstü çaba Örnekleri gördük. Bizim temel görevlerimizden birisi de, günlük yaşantımızda da bu kahramanca tutumu sürdürmek için ideolojik noktalardan harekete geçerek bir çözüm yolu bulmaktır.
Ocak 1959'da, hilekâr burjuvazinin çeşitli temsilcilerinin de katılmasıyla devrimci hükümet kuruldu. Temel güç etkeni olarak Direnme Ordusunun varlığı, iktidarın garantisini sağladı.
Sonradan ciddi çelişkiler ortaya çıktı ve hızla gelişti. Şubat 1959'da Fidel Castro başbakanlık, göreviyle hükümetin yöneticiliğini üzerine almak istediği sırada, bu çelişkiler ilk kez altedilmeye başlandı. Bu süreç, aynı yılın Temmuz'unda Başkan Urritia'nın yoğun kitle baskısı altında istifası ile had noktasına ulaştı.
işte o dönemde, Küba devrim tarihinde, çok iyi bilinen özellikleri sistemli bir şekilde, her zaman varlığını hissettirecek olan bir güç ortaya çıktı. Bu büyük güç, kitleydi.
Bu çok yönlü etken ileri sürüldüğü gibi birbirine benzer, aynı tip birimlerin topluluğu ya da uysal bir [sayfa 82] koyun sürüsü gibi hareket eden bir yığın değildir ve ayrıca bu kitleler yukarıdan aldığı emirlerle işleyen bir sistem tarafından, böyle bir toplum tipi oluşturmaya zorlanmamıştır. Bu toplumun, liderlerini ve temelde Fidel Castro'yu duraksamaksızın izlediği doğrudur. Fakat Fidel'in kazandığı güvenin derecesi, kesinlikle halkın arzu ve düşüncelerini tam ve doğru bir şekilde dile getirmesinin ve verdiği sözleri tutmak için harcadığı içten çabaların derecesine bağlıdır.
Kitleler tarım reformuna ve devlet işletmelerini yönetmek gibi güç bir göreve katıldı, Playa Giron (Domuzlar Körfezi) deneyini kahramanca yaşadı, CİA tarafından silahlandırılan çeşitli haydut çetelerine karşı savaş içinde çelikleşti; Ekim Krizi sırasında çağımızın en önemli kararlarından birine tanık oldu; bugünse sosyalizmi kurmak için çalışmaya devam ediyorlar.
Yüzeyden bakılırsa, bireyin devlete göre ikinci derecede kaldığım, daha doğrusu bireyin devlete kesinlikle itaat ettiğini ileri sürenler haklı görünebilir. Kitleler, eşsiz bir heyecan ve disiplinle hükümetin ortaya koyduğu ekonomik karakterli, kültürel, sportif görevleri ve savunma görevini yerine getirirler.
ilk adım genellikle Fidel'den ya da Devrim Yüksek Komutanlığından gelir ve onu kendilerininmiş gibi kabul eden halka açıklanır. Bazı durumlarda ise parti ve hükümet, halka faydalı olabilecek yerel deneylerden de yararlanır ve aynı yöntemi uygular.
Bununla birlikte devletin de bazen yanlışlık yaptığı olur. Bu gibi bir yanlışlık yapıldığında, kitleleri oluşturan elemanların, yani bireylerin katkılarındaki azalmanın sonucu olarak, toplumun ortak coşku ve heyecanında da bir azalma olur. Çalışma o derece felce uğramıştır ki, üretilenler son derece az miktardadır. Yanlışların düzeltilmesi zamanı gelmiştir. 1962 [sayfa 83] Mart'ında Anibal Escalante tarafından partiye zorla kabul ettirilen sekter politikanın sonucu olarak böyle bir olay meydana gelmiştir.
Görülüyor ki, bu mekanizma bir dizi akla uygun tedbirler bulup uygulamaya elverişli değildir. Kitlelerle daha sağlam bağlar kurmak gereklidir ve bizler gelecek yıllarda bu bağlan geliştirmeliyiz. Fakat hükümetin üst kademelerindeki kişisel inisiyatifleri göz-önüne getirirsek biz şimdilik, karşılaştığımız büyük sorunlara karşı genel tepkileri öğrenirken hemen hemen yalnızca sezgi yöntemleri kullanıyoruz.
Bu konuda Fidel, büyük bir ustadır. Onun kendisini halkla bütünleştirmede kullandığı kendine özgü yöntem, ancak onu eylem halinde görmekle takdir edilebilir. Büyük kitle toplantılarında, kişi, titreşimleri yeni yeni notalar yaratan iki müzikal melodi arasındaki ahenge benzer bir duruma tanık olur. Fidel ve kitle, bizim savaş ve zafer naralarımızla doruk noktasına varacak biçimde giderek güçlenen bir diyalog içinde birlikte heyecanlanmaya başlarlar.
Devrim deneyini yaşamamış bir kişi için, bireylerin toplamı olarak kitlenin lideriyle karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu bu sıkı birey-kitle arası diyalektik birliği anlamak zordur.
Kamuoyunu harekete getirmeye yetenekli politikacılar ortaya çıktığı zaman, bu çeşitten bazı olaylar kapitalizmde de görülebilir, fakat bunlar, aslında gerçek toplumsal hareketler değildir (eğer bunlar gerçek toplumsal eylemler olsalardı, onları kapitalist diye nitelendirmek pek doğru olmazdı). Bu tip hareketlerin ömrü, bunları yaratan insanların ömrü kadardır ya da bu eylemler, kapitalist toplumun acımasızlığı bu renkli hayallere bir son verene kadar sürer. [sayfa 84]
Kapitalizmde insan, genellikle kavrayış ve anlayışının ötesinde kalan acımasız yasalarla yönetilir. Yabancılaşan birey, kendisi gibilerin oluşturduğu topluma görünmez bir göbek bağı ile bağlıdır. Bu göbek bağı, kapitalizmin değer yasasıdır. Bu yasa, kişinin bugünkü durumunu ve geleceğini şekillendirerek hayatının tüm yönlerinde işler haldedir.
İnsanların çoğu için kör ve görünmez olan kapitalizmin yasaları, birey üzerinde, düşünmesine fırsat vermeksizin etkili olur. Kişi, yalnızca görünürde sonsuz olan önündeki ufkun genişliğini görür. Kapitalist propogandacıların, başarı olanakları için Rockfeller örneğinden -doğru olsun, olmasın- ders alınması gerektiğini öne sürmeleri, bu ufukları hasıl pembeye boyadıklarını gösterir.
Bir Rockefeller'in daha ortaya çıkması için gereken yoksulluk ve ıstırabın derecesi ve böylesine büyük bir servet birikiminin zorunlu kıldığı ahlaksızlığın ölçüsü perde arkası edilir, bu durumu halkın gözleri önüne sermemiz de genellikle mümkün değildir.
(Emperyalist ülkelerde işçilerin, bağımlı ülkelerin sömürülmesine belli bir oranda ortak olarak, emekçi sınıf enternasyonalizmi bilincini nasıl yitirdiklerini ve bunun, emperyalist ülkelerdeki kitlelerin savaş yeteneklerini nasıl zayıflattığını burada tartışmak yerinde olur. Fakat, bu bizim konumuzun dışında kalır.)
Her halükârda, başarıya giden yolun tehlikelerle dolu olduğu, fakat yetenekli bir bireyin sözümona her şeye rağmen başarıya ulaşabileceği masalı anlatılır. Yol ıssız, ödül ise uzaktadır. Bu yolda insan insanın kurdudur; birey, ancak diğerlerinin mahvolması pahasına başarıya ulaşabilir.
Şimdi, şu şaşırtıcı ve heyecan verici sosyalizmin kuruluşu olayının kahramanı olan bireyi, tek bir varlık [sayfa 85] ve toplumun bir üyesi olarak ikili yaşamı içinde tanımlamaya çalışacağım.
Öyle sanıyorum ki, bireyin yetersizliğini ve tamamlanmamış bir eser olduğunu anlayabilmek çok şey ifade eder. Geçmiş çağlardan kalma vaaz ve öğütler, günümüzde de bireyin bilincinde yaşamaktadır; bunları kökünden kazımak için sürekli çalışmak gereklidir. Çalışma yöntemi iki yönlüdür. Bir yandan toplum dolaysız ve dolaylı eğitimle etkisini gösterir, öte yandan ise birey, bilinçli olarak kendini eğitme süreci
içindedir.
Kurulmakta olan yeni toplum, var gücüyle geçmişine karşı mücadele etmelidir. Geçmişin kalıntıları eski piyasa ilişkilerinin sürmekte ısrar ettiği geçiş döneminin tüm özelliklerinde ve bireyi tecrit etmeye yönelik sistemli bir eğitimin izlerinin hâlâ ağırlık taşıdığı toplumun bilincinde varlığını devam ettirir. Mal, kapitalist toplumun ekonomik hücresidir. Mal varolduğu sürece, etkileri, üretimin örgütlenmesinde ve bunun sonucu olarak toplum bilincinde kendini hissettirir.
Marx, kendi iç çelişkileriyle hırpalanan bir ülkedeki kapitalist sistemin patlayıcı dönüşümünden doğan bir dönem olarak geçiş döneminin ana hatlarını belirledi. Buna rağmen, tarihi gerçek içinde, emperyalizm ağacının zayıf dallarının en önce kırıldığı bazı ülkeler gördük. Bu, Lenin'in çok önceden gördüğü bir durumdu.
Bu ülkelerde kapitalizm, halka etkilerini şu ya da bu biçimde hissettirebilecek bir şekilde gelişmişti, fakat tüm olanaklarını yitirmesine rağmen, kapitalizmin çöküşüne neden olan iç çelişkiler değildi. Yabancı bir ezici güçten kurtulma mücadelesi, sonuçlan ayrıcalıklı sınıfın, ezilen sınıfa daha bir üstün gelmesini [sayfa 86] sağlayan savaş gibi dış olayların sebep olduğu yoksulluk, yeni sömürgecilik rejimlerinin yıkılmasını amaçlayan kurtuluş hareketleri, bu tür çöküşlerde genel etkenlerdir. Gerisini bilinçli bir eylem tamamlar.
Bu ülkelerde, henüz toplumsal çalışma için tam bir eğitim yapılamamıştır, zenginlikler, yalnızca mülk edinme süreci aracılığıyla kitlelerin ihtiyacını karşıla-. maktan çok uzaktır. Bir yanda az gelişmişlik, diğer yanda sermayenin kaçınılmaz tükenişi, fedakârlık yapılmaksızın hızlı bir geçişi olanaksızlaştırır. Ekonomik temellerin kuruluşuna varmak için daha uzun bir yol vardır. Hızlanan gelişmenin hareket kolu olarak maddî çıkarın o çok çiğnenmiş yolunu izleme eğilimine ise pek sık rastlanır.
Burada, tek tek ağaçlan görüp de ormanı farkedememe tehlikesi başlar. Bizi kapitalizme sıkı sıkıya bağlayan verimsiz araçların (yani ekonomik birim olarak mal, hareket kolu olaraksa kâr ve kişisel maddî çıkarlar vs.) yardımıyla sosyalizme ulaşmak için "aldatıcı umut" yöntemini izlemek bizleri bir çıkmaza sürükleyebilir.
Ayrıca, buraya birçok dörtyol ağzı bulunan uzun bir yolu aştıktan sonra ulaşırsınız, fakat nerede yanlış bir dönüş yaptığınızı tam olarak anlamak güçtür. Zaten kurulmuş olan ekonomik temeller bilinç gelişmesinin mahvına yol açmıştır bile. Komünizmi kurmak, için yeni ekonomik temeller atmak ne kadar gerekliyse, yeni insanlar yaratmak da o kadar gereklidir.
Bundan dolayı kitleleri eyleme geçirecek aracı doğru seçmek çok önemlidir. Temelde bu araç manevi karakterli olmalı, fakat, özellikle toplumsal karakterli maddî canlandırıcı etkenlere de yer verilmelidir. [sayfa 87]
Daha önce söylediğim gibi, büyük felâket anlarında manevi canlandırıcıları etkili hale getirmek kolaydır; fakat onların etkisini sürdürmesi için yeni değer yargılarının yer aldığı bir bilincin gelişmesine de ihtiyaç vardır. Toplum tüm olarak, çok büyük bir okul haline getirilmelidir.
Üstünkörü bir özetle, bu durum, kapitalizmin başlangıç döneminde, kapitalist bilincin oluşması sürecine benzer, diyebiliriz. Kapitalizm zor kullanır, ama aynı zamanda kendi sistemine uygun olarak halkı da eğitir. Dolaysız propaganda, sınıflı toplumun kaçınılmazlığının gerek bazı "tanrısal köken" teorileri ve gerekse mekanik doğal ayıklanma teorisi aracılığıyla açıklanabileceğine inandırılmış kimseler tarafından uygulanıyordu.
Bu palavralar, karşı konulması olanaksız bir şeytan tarafından ezildikleri masalıyla kandırılan kitleleri uyutur. Hemen ardından bir ilerleme umudu doğar ve burada kapitalizm, gelişme için hiç olanak tanımayan önceki kast sistemlerinden farklılık gösterir.
Bazı insanlara göre, kast sisteminin ideolojisi şudur: itaatkâr kişinin elde edeceği ödül, ölümünden sonra, eski bir inanca göre iyi insanların kabul edildiği efsanevi bir öteki dünyaya gitmektir. Diğer bir takım kişilerde ise şu değişik düşünce vardır: Toplumun sınıflara bölünmesi alın yazısıdır fakat yaptığı işler vs. sayesinde bireyler ait oldukları sınıftan bir yükseğine atlayabilirler.
Bu iki ideoloji de, kendini yetiştiren adam masalı da kesinlikle iki yüzlülüktür.
Bu teoriler, sınıflara bölünmenin sürekliliği yalanının doğruluğunu kanıtlamaya çalışanlar için çıkar sağladığından ortaya atılmışlardır. [sayfa 88]
Bizde ise, dolaysız eğitim daha büyük bir önem kazanır. Açıklamalar inandırıcıdır, çünkü doğrudur, kaçamaklara gerek yoktur. Dolaysız eğitim, Eğitim Bakanlığı ve partinin danışma organları gibi kuruluşlar aracılığı ile ideolojik, teknik ve genel kültürün bir fonksiyonu olarak devletin eğitim aygıtlarınca yürütülür.
Eğitim, kitlelere kadar uzanır ve bu yeni tutum bir alışkanlık olma eğilimi kazanır. Kitleler bunu benimsemeye ve henüz kendilerini eğitememiş olanları etkilemeye başlarlar. Bu ise, halk eğitiminin en az diğeri kadar güçlü olan dolaylı şeklidir.
Fakat bu bilinçli bir süreçtir; birey yeni toplumsal gücün etkisini sürekli olarak hisseder ve onun standartlarına tamamıyla uygun olmadığını algılar. Birey, dolaylı eğitimin baskısı altında, doğruluğunu hissettiği fakat o zamana kadar azgelişmişliğinin kendisini ona ulaşmaktan alıkoyduğu bir norma kendini uydurmaya çabalar. Kendi kendini eğitir.
Sosyalizmin kuruluşunun bu devresinde, doğmakta olan yeni insanı görebiliriz. Bu süreç yeni ekonomik biçimlerin gelişmesiyle birlikte ilerlediği için yeni insana şekil verilmesi henüz tümüyle bitirilmemiştir, hiçbir zaman da bitirilemeyecektir.
Eğitimi yetersiz kişiler arasından kendi kişisel tutkularını tatmin etmenin ıssız yolunu seçenleri konumuzun dışında bırakalım. Bunlarda, ileriye doğru birlik içinde yürüyüşün yepyeni görünümü karşısında bile, kendilerine eşlik eden kitlelerden tecrit edilmiş olarak kalma eğilimi vardır. . Fakat önemli olan, insanların her geçen gün toplumla tekvücut olma ihtiyaçlarının bilincine varmayı ve aynı zamanda toplumun eylemcileri olarak kendi değerlerini anlamayı sürdürmeleridir. [sayfa 89]
Onlar, artık uzak arzulara uzanan boş yollarda yapayalnız yolculuk etmiyorlar, onlarla yakın ilişkide bulunan, kitlelerle tekvücut olarak yürüyen parti üyesi öncülerini, ileri işçileri, ileri insanları izliyorlar, öncünün gözleri geleceğe ve kazanacağı ödüle dikilmiştir, ancak, bunların hiçbir kişisel yönü yoktur. Ödül, insanların yeni kişiliklere bürünecekleri yeni bir toplum, yani komünist insanın toplumudur.
Yol uzun ve güçlüklerle doludur. Zaman zaman patikalarda dolanırız ya da geri dönmemiz gerekir, bazen çok hızlı gider ve kitlelerden koparız, bazen de çok yavaş yol alır ve peşimiz sıra gelenlerin sıcak nefesini ensemizde duyarız. Devrimciler olarak bizler, çabalarımızla yol açarak elverdiğince hızla ileriye doğru atılırız, fakat kitleyi kendimizden vereceğimiz örneklerle esinlendirirsek daha hızlı ilerleyebileceğimizi biliriz.
Manevi canlandırıcı etkenlere verilen öneme rağmen iki ana gruba bölünme (sosyalizmin kuruluşuna şu ya da bu nedenle katılmayan azınlığın dışında) toplumsal bilincin ne de olsa az gelişmiş olduğunu gösterir.
Öncü grup ideolojik bakımdan kitlelerden daha ileridir; kitleler yeni değerleri anlarlar, fakat bu kavrayışları yeterli değildir. Öncülerde, onların ön safta görevlerini fedakârca yerine getirmelerini sağlayacak niteliksel bir değişme meydana gelmiştir, kitlelerse ancak yarıyola kadar gelebilmişlerdir, canlandırılmaları ve belirli şiddetteki baskılarla harekete getirilmeleri gereklidir. Bu, yalnızca yenilen sınıfın değil, aynı zamanda zafere ulaşan sınıfın bireyleri üzerinde de etkisi görülen proletarya diktatörlüğüdür.
Bütün bunlar, tam bir başarı için, bir dizi düzenek ve devrimci kuruluşun gerektiği anlamına gelir. [sayfa 90]
Görevlerini tam yapanları ödüllendiren, yeni toplumun gelişmesini engellemeye kalkışanlaraysa cezalar uygulayan, öncülerin safında yürüyecek olanları seçerek ilerlemeyi kolaylaştıran düzeneklerin kusursuz işleyişiyle, kısıtlamalar, basamaklar ve yolların uyumlu bir bileşimi, geleceğe doğru güvenli adımlarla yol-almanın çoğunluğun isteğine uygun biçimini oluşturur.
Devrimin böyle kurumlaştırılması henüz tamamlanmamıştır. Burjuva demokrasisinin "yasama meclisleri" gibi basmakalıp kurumlarının topluma aşılanmasından son derece büyük bir özenle kaçınırken, sosyalizmin kuruluşunun özel koşullarına uygun biçimde hükümetle tüm olarak toplumu özdeşleştirmenin yolunu arıyoruz.
Devrimin örgütlü biçimlerinin kademeli gelişmesini amaçlayan bazı denemeler pek acele edilmeksizin yapıldı. Herhangi bir formalitenin belki bizi kitlelerden ve bireylerden ayırabileceği ve yozlaşmışlıktan kurtulan insanları görmek olan en yüce ve en önemli devrimci özlemimizi gözden kaçırabileceğimiz korkusu bizim için en büyük engel olmuştur.
Yavaş yavaş giderilmesi gereken örgütlenme yoksunluğuna rağmen aynı dava için mücadele eden bireylerin bilinçli topluluğu olan kitleler şimdi kendi tarihlerini yapmaktadırlar. Sosyalizmde insan, görünüşteki standartlaştırılmasına rağmen daha kusursuzdur; mükemmel aygıtların olmayışına rağmen kendisini ifade etme ve kendini toplumsal örgüt içinde duyma olanakları sonsuz derecede daha fazladır.
Daha hâlâ, bireyin, tüm yönetim ve üretim örgütüne bireysel ve ortaklaşa olarak bilinçli biçimde katılmasının desteklenmesi ve bunun teknik ve ideolojik eğitim ihtiyacı fikrine bağlanması gerektir; öyle ki, [sayfa 91] birey bu süreçlerin nasıl sıkı sıkıya birbirlerine bağlı ve ilerleyişlerinin nasıl paralel olduğunu anlasın. Bu şekilde, bir kez yozlaştırıcı zincirlerin kırılmasıyla, insan, tam olarak yeniden yaratılışına eşdeğer olan; toplumsal işlevinin tam anlamıyla bilincine varacaktır.
Bu sözlerimiz, bireyin kültür ve sanat aracılığıyla kendi insanî değerini ve emeğin kurtuluşu sayesinde gerçek yapısını yeniden kazanması biçiminde yorumlanabilir.
Bireyi, yukarıdaki kategorilerin ilki içinde geliştirmek için, emek yeni bir şekil almalıdır. Ticarî ilişkilerin egemenliği altındaki insanın varlığına son ve-rimeli ve bireyin toplumsal görevini tam olarak yapması için bir norm ortaya koyacak sistem yaratılmalıdır. Topluma ait üretim araçları ve makineler yalnızca görevin tamamlandığı yerlerde mevzilenmelidir.
İnsan, tamamladığı işler ve yarattığı nesneler aracılığıyla insan olarak gerçek değerini anlamaya ve yaptığı işin kendisim yansıttığını görmeye başlayacaktır. Çalışma, artık insanın kendisine ait olmayan satılmış işgücü şeklinde bireyin varlığının bir kısmını tüketmesini gerektirmeyecek, bunun yerine kişinin ortak hayata katkısını yansıtan bir eserini, yerine getirdiği toplumsal görevini temsil edecektir.
Toplumsal görevin bu yeni şeklim yaratmak ve bunu, bir yandan daha büyük bir özgürlüğün koşullarını meydana getirecek olan teknolojik gelişmeyle, öte yandan da, insanın, emeğini bir mal gibi satmak ihtiyacıyla hareket etmediği zaman üretimde tam insanca koşullara gerçekten kavuşacağı olgusunun marksist değerlendirilmesi temeline dayanan gönüllü [sayfa 92] çalışmayla uyumlu kılmak için, olanaklar elverdiğince, gereken herşeyi yapıyoruz.
Gönüllü çalışıldığı zaman kuşkusuz başka etkenler de ortaya çıkar: Birey, çevresindeki bütün zorlayıcı etkenleri, toplumsal karakterli şartlı reflekslere dönüştüremez ve henüz toplumun baskısı altında çalışır. (Fidel buna "ahlâki zorlama" adını verir.)
İnsanın, yeni alışkanlıklarıyla bağlı olduğu toplumsal çevresinin doğrudan baskısından kurtulan emeğine karşı tutumunda tam bir manevi yeniden doğuş geçirmesi gereklidir. Bu komünizmde mümkün olacaktır.
Ekonomideki değişme nasıl otomatik olarak meydana gelmiyorsa, bilinçteki değişim de kendiliğinden olmayacaktır. Değişmeler, yavaştır, uyumlu da değildir, hızlanma dönemleri olduğu gibi, duraklamalar, hatta geriye dönüşler de görülür.
Daha önce de belirttiğim gibi, bizim, Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi adlı eserinde anlattığı saf bir geçiş dönemi değil, onun önceden göremediği yeni bir aşama, komünizme geçişin başlangıç aşaması ya da sosyalizmin kuruluşu dönemi geçirdiğimizi hesaba katmamız gerekir. Bu aşama, özünü tam olarak anlamayı zorlaştıran kapitalizm unsurlarının yer aldığı bir dönemdir ve şiddetli sınıf savaşları arasında meydana gelir.
Buna bir de marksist felsefenin gelişimini önleyen ve geçiş dönemi teorisinin sistematik gelişmesine engel olan skolastiği eklersek, hâlâ bebeklik çağında olduğumuz ve daha geniş çapta bir ekonomik ve politik teori ortaya atmadan önce, kendimizi bu dönemin tüm belli başlı karakteristiklerini araştırmaya adamamız gerektiğini kabul etmek zorunda olduğumuz ortaya çıkar. [sayfa 93]
Bundan çıkacak olan teori, kuşkusuz, sosyalizmin kuruluşunun iki temel direği olan yeni insanın eğitimi ve teknolojik gelişmenin üzerine eklenecek büyük bir ağırlıktır. Bu her iki etken için de yapacağımız çok şey vardır, fakat teknoloji konusundaki gecikme hiç affedilmez, çünkü, burada karanlıklar içinde, elyordamıyla ilerleme değil, dünyanın daha ileri ülkelerince hazır açılmış bulunan uzun bir yolu izlemek sözkonusudur. Fidel'in halkımızın ve özellikle onun öncüsünün teknik eğitimine ihtiyaç duyulması üzerinde böyle ısrarla durmasının nedeni budur.
Üretim etkinliğinin işin içine karışmadığı düşünceler alanında, maddi ve manevi ihtiyaçlar arasındaki farkı ayırdetmek daha kolaydır. Uzun zamandan beri, insanlar, kültür ve sanat aracılığıyla kendilerini yozlaşmadan kurtarmaya çalışmaktadırlar. Emeğini sattığı sekiz saat boyunca ölmekte olan insan, daha sonra, ruhsal etkinlikleri sayesinde hayata döner.
Fakat bu ilaç, aynı hastalığın mikroplarını taşımaktadır; çevresiyle ilişki kurmak isteyen yalnız bir insanı andırır. însan, baskı altına alman kişiliğini savunmakta ve çiğnenmemiş olarak kalan tek özlemi olan estetik düşüncelere ilgi duymaktadır.
Oysaki bütün yaptığı, kaçmaya çalışmaktır. Değer yasası, yalnızca üretim ilişkilerinin çıplak bir yansıması değildir. Tekelci kapitalistler -sadece deneysel yöntemlerle çalışırken bile- sanatın etrafına, onu kendi emirlerine uymaya hazır bir araç haline getirecek karmaşık bir ağ örerler. Toplumun üst yapısı, sanatçının eğitimini yapacağı bir sanat tipini saptar. Buna karşı çıkanlara, toplumun mekanizması aracılığıyla başeğdirilir, ancak çok ender yetenekli sanatçılar, bildiklerini okurlar. Geri kalanlar, ya utanması [sayfa 94] kalmamış kiralık adamlar haline getirilir ya da ezilirler.
Bir "sanat özgürlüğü" okulu kurulduysa da, bunun değeri de, biz onunla çatışıncaya kadar -ya da daha doğrusu insanın yozlaşması sorunu ortaya çıkana dek- fark edilmese bile sınırlıdır. Anlamsız ıstıraplar ve bayağı eğlenceler, insanın endişelerinin en elverişli güvenlik supapları halini alır. Sanatı bir protesto aracı olarak kullanma düşüncesiyle mücadele edilir.
İnsan kurallara göre oynarsa, her türlü takdiri kazanır -bu takdir danseden maymunun topladığı alkışa benzer-. Kabul ettirilen koşul, bu görünmez kafesten kimsenin kaçmaya kalkışamayacağıdır.
Devrim iktidarı ele geçirdiği zaman bütün manevi değerleri ellerinden alınmış olan bu gibiler, kurtuluşu kaçmakta buldular, geri kalanlar ise -devrimci olsun, olmasınlar- önlerinde yeni bir yolun açıldığını gördüler. Sanat konusundaki araştırmalar yeni bir canlılık kazandı: Bununla birlikte yollar hâlâ az çok gizlidir ve kaçmaya eğilimli görüşler "özgürlük" kelimesinin arkasına saklanırlar. Bu tutum, bilinçlerinde hâlâ burjuva idealizmini yansıtan devrimciler arasın da bile görülür.
Benzer yöntemler uygulayan ülkelerde, bu gibi eğilimlere karşı aşırıya varan bir dogmatizm aracılığıyla mücadele edilmeye çalışıldı. Genel kültür gerçekte tabu idi, kültürel özlemlerin en yüksek noktasının, doğanın biçimsel olarak tam bir tasavvuru olduğu ilan ediliyordu. Daha sonra bu görüş, göstermek istedikleri toplumsal gerçeğin mekanik bir tasavvuruna dönüştü: bu, yaratmak istedikleri hemen hemen hiç çelişkisiz ve çatışmasız bir ideal toplum hayaliydi.
Sosyalizm gençtir ve bir takım yanlışları olabilir. [sayfa 95] Çok kez devrimciler bilinenlerden farklı yöntemlerle yeni insanı geliştirmek görevi için gerekli bilgiden ve medenî cesaretten yoksundurlar. Bilinen geleneksel yöntemler ise onları yaratan toplumun etkilerinden dolayı kusurludurlar.
(Burada yine biçimle içerik arasındaki ilişki konusuna değiniyoruz.)
Yeni duruma uyamama yaygın bir haldedir, biziyse maddî kuruluşun sorunları uğraştırmaktadır. Aynı zamanda büyük bir devrimci otoriteye sahip büyük sanat otoriteleri yoktur. Partinin adamları bu görevi ele almalı ve en başta gelen amaç olan halkın eğitimini gerçekleştirmek için çareler aramalıdırlar.
Daha sonraları sadeliğe ve basitliğe doğru bir yönelme belirdi. Herkesin anlayabileceği, "sanat"la uğraşan görevlilerin anladığı anlamda bir sanat yaratma eğilimi ortaya çıktı. Gerçek sanat değerleri küçümsendi, genel kültür sorunu ise sosyalizmin bugününden ve ölü (ölü olduğuna göre de tehlikesiz) geçmişten bazı şeyler alıp benimsemeye indirgendi. Böylelikle sosyalist gerçekçilik, geçen yüzyılın sanat temelleri üzerinde yükseltilmeye çalışıldı.
Oysaki 19. yüzyılın gerçekçi sanatı da sınıfsal bir sanattır, hatta belki de, yozlaşan insanın endişelerini açığa vuran 20. yüzyılın dekadan sanatından da daha salt kapitalisttir. Kültür alanında kapitalizm, verebileceği herşeyi vermiş ye ondan geriye çürüyen bir cesedin iğrenç kokusundan, yani bugünkü sanat dekadansından başka bir şey kalmamıştır.
Sanat için tek sağlam yolu neden sosyalist gerçekçiliğin donmuş biçimleri arasında arayalım? Özgürlük kavramına karşı sosyalist gerçekçilik kavramını ileri süremeyiz, çünkü yeni toplumun gelişimi tamamlanmadıkça özgürlük yoktur ve olamaz. Ne [sayfa 96] pahasına olursa olsun ille de gerçekçilik diyerek, oturduğumuz yüce makamdan 19. yüzyılın ilk yansından beri gelişmekte olan sanat biçimlerini mahkûm etmeye kalkışmayalım, çünkü böyle yaparsak geçmişe dönmek ve doğmakta olan ve kendini yaratma süreci içinde bulunan insanın kendini sanatla ifade edişini delilik saymak gibi bir Proudhonvari yanlışa düşmüş oluruz.
Devletin bağışladığı verimli topraklarda çok kolayca çoğalan zararlı otların kökünü kazımayı ve aynı zamanda serbest araştırmayı sağlayan bir ideolojik ve kültürel mekanizma geliştirmeye ihtiyacımız var.
İçinde yaşadığımız yüzyılda mekanik realizmin değil, bunun tam tersinin yanlışım buluyoruz, bunun nedeni ise yeni insanı yaratma ihtiyacının henüz anlaşılmamış oluşudur. Bu yeni insan ne 19. yüzyılın düşüncelerini ne de bizim çürümüş ve hastalıklı yüzyılımızın fikirlerini temsil edecektir.
Henüz bir hayal olmasına ve gerçekleşmiş bir özlem olmamasına rağmen, yirmibirinci yüzyılın insanını yaratmalıyız. Çalışmamızın temel hedeflerinden biri de kesinlikle bu gelecek yüzyılın insanını yaratmaktır; teorik alanda somut başarılar kazandığımız ya da tersine somut araştırmalarımızın temeli üzerinde önemli teorik sonuçlara vardığımız ölçüde, insanlığın davası olan marksizm-leninizme büyük bir katkıda bulunmuş oluruz.
Ondokuzuncu yüzyılın insanına karşı tepkimiz bizim yirminci yüzyılın kokuşmuşluğu içine saplanıp kalmamıza sebep oldu; bu düzeltilemeyecek bir yanlış değildir, fakat revizyonizme açık kapı bırakmamak için bunun üstesinden gelmemiz gereklidir.
Büyük kitleler gelişmelerini sürdürüyorlar; yeni [sayfa 97] düşünceler toplum içinde güç kazanmaya devam ediyor; toplumun tüm üyelerinin tam olarak gelişimi için maddi olanaklar bulunması, görevimizi daha da verimli kılıyor. Şimdi mücadele zamanıdır; gelecek bizimdir.
Özetleyecek olursak, sanatçılarımızın ve aydınlarımızın yanlışı onların en başta gelen kusurlarından doğar; bunlar gerçek devrimciler değillerdir. Kara-ağaçları armut verecek şekilde aşılayabiliriz, fakat aynı zamanda armut ağaçları da yetiştirmeliyiz. Bu büyük kusuru taşımayacak olan yeni nesiller gelecektir. Kültür alanının ve kendini ifade etme olanaklarının genişlediği ölçüde, büyük sanatçıların ortaya çıkması olasılığı da büyük olacaktır.
Görevimiz şimdiki kuşağı, kendi çelişkileri yüzünden birbirinden kopup yozlaşmaktan ve yeni kuşaklan da yozlaştırmaktan korumaktır. Ne "özgürlük"ten yararlanan fakat resmi görüşleri körükörüne kabul eden hizmetkârlar ne de devlet hesabına yaşayan okul öğrencileri yetiştirmeliyiz. Şimdiden, halkın gerçek sesiyle yeni insanın türküsünü söyleyecek olan devrimciler yaratılıyor. Fakat bu zaman alacak bir süreçtir.
Toplumumuzda gençlik ve parti önemli bir rol oynamaktadır.
Gençlik özellikle önemlidir çünkü eski yanlışların hiçbirini taşımayan yeni insanın oluşturulacağı, işlenmesi kolay bir kildir. Gençlik bizim isteklerimize uygun olarak yetiştirilir. Eğitimi giderek daha tam yapılır, başlangıçtan beri gençliğin işgücüne katılmasını da unutmayız. Okul öğrencilerimiz, eğitimleri sırasında ya da tatillerinde bedeni çalışmalar yaparlar. Çalışma bazı hallerde bir ödül, diğer bazı hallerde ise [sayfa 98] bir eğitim aracıdır, fakat hiçbir zaman ceza değildir. Yeni bir kuşak doğmaktadır.
Parti öncü örgüttür. En iyi işçilerin partiye kabulü, diğer işçiler tarafından önerilir. Parti azınlıktadır, fakat kadrolarının niteliği nedeniyle büyük bir otoriteye sahiptir. Dileğimiz partimizin bir kitle partisi halini almasıdır, fakat bu ancak kitleler öncünün düzeyine eriştiğinde yani komünizm için eğitildiklerinde mümkün olacaktır.
Çalışmalarımız sürekli olarak bu eğitimi amaçlar. Parti canlı bir örnektir; kadroları sıkı çalışmanın ve fedakârlığın öğreticileri olmalıdır. Kadrolar, eylemleriyle, kitlelere sosyalizmin kuruluşunun güçlüklerine, sınıf düşmanlarına, geçmişin hastalıklarına ve emperyalizme karşı yıllar süren amansız bir mücadele gerektiren devrimci görevin tamamlanmasında öncülük etmelidirler.
Şimdi, tarihi yapan kitlelerin bireysel lideri olarak insanın, insan kişiliğinin oynadığı rolü açıklamak istiyorum.
Burada anlattığım bizim deneyimizdir; yoksa izlenmesini önerdiğimiz bir yol değildir.
Fidel ilk yıllarda devrime itici gücünü kazandırdı, devrimin liderliğini yaptı. Şimdi de devrimi güçlendirmeyi sürdürüyor; fakat aynı yolda seçkin önderler olacak şekilde gelişen iyi bir grup da var, yine liderlerini izleyen büyük bir kitle de var, çünkü liderlerine inanırlar, inanmalarının nedeni liderlerinin onların isteklerini dile getirebilmesidir.
Sorun bir kişinin kaç kilo et yiyebileceği, yılda kaç kez plaja gidebileceği ya da aldığı ücretle dışarıdan ne kadar süs eşyası getirtebileceği değildir. Gerçekte gerekli olan, bireyin kendini daha mükemmel [sayfa 99] hissetmesi, daha büyük bir iç zenginliğine sahip olması ve daha büyük bir sorumluluk taşımasıdır.
Ülkemizde birey, içinde yaşadığı dönemin fedakârlık dönemi olduğunu bilir; feragata alışıktır. Fedakârlık ilk kez Sierra Maestra'da ve daha sonra savaşılan her yerde öğrenildi; sonra da bütün Küba onu öğrendi. Küba, Amerika'nın öncüsüdür ve öncü görevi yaptığı için, Latin Amerika halklarına tam özgürlüğün yolunu gösterdiği için fedakârlık yapmak zorundadır.
Ülkede, önderlik öncü rolünü de yüklenmelidir ve kişinin kendini tümüyle adadığı ve hiçbir maddi ödül beklemediği gerçek bir devrimde, devrimci öncülük görevinin, aynı zamanda hem şerefli hem de kahredici olduğu büyük bir içtenlikle söylenebilir.
Okuyucuya acayip gelse de, gerçek devrimciyi harekete getirenin büyük bir aşk olduğunu söyleyebilirim. Bu nitelikten yoksun büyük bir devrimci düşünülemez. Bir önderin karşılaştığı en karmaşık durumlardan biri, tutkularıyla soğukkanlılığını birleştirmek zorunda oluşu ve kılı kıpırdamaksızın en zor kararları alabilmesidir. Öncü devrimcilerimiz, bu halk sevgisini yüceltmeli ve bu en kutsal davayı tek ve bölünmez hale getirmelidirler. Onlar, günlük duyguların ufak kırpıntılarıyla sıradan insanların sevgilerinin düzeyine inemezler.
Devrimin önderlerinin yeni yürümeye başlayan, babalarının adlarını bile öğrenemeyen çocukları, devrimin tamamlanması için hayatlarındaki genel fedakârlıkların bir parçası olarak ayrı kalmak zorunda oldukları kanlan vardır; arkadaş çevreleri kesinlikle devrimci yoldaşlarının sayısıyla sınırlıdır. Onlar için devrimin dışında başka bir hayat yoktur.
Bu koşullarda, kişi, büyük bir insanlık sevgisine [sayfa 100] ve aşırı dogmatizm ve soğuk bir skolastisizme düşmemek, kitlelerden kopmamak için güçlü bir adalet ve gerçekçilik duygusuna sahip olmalıdır. Bu insanlık sevgisinin günlük bir işe, örnek olacak eylemlere, harekete geçirici bir güce dönüşmesi için hergün çaba göstermeliyiz.
Devrimin ideolojik itici gücü olan devrimci, sosyalizmin kuruluşunun dünya ölçüsünde tamamlanmasına kadar ancak ölümüyle bitecek olan kesintisiz çalışması içinde tükenir gider. En âcil görevler yerel ölçüde tamamlandığında devrimci çabalarını yavaşlatır ya da proletarya enternasyonalizmini unutursa, önderlik yaptığı devrim, esinlendirici bir güç olmaktan çıkar ve devrimci amansız düşmanımız olan emperyalizmin çok iyi yararlanacağı rahat bir uyuşukluğa düşer. Proletarya enternasyonalizmi hem bir görev hem de devrimci bir zorunluluktur. Biz halkımızı böyle eğitiyoruz.
Elbette ki şimdiki durumda, bazı tehlikeler vardır, bunlar yalnız dogmatizmin yada büyük görevin ortasında iken halkla olan bağların gevşemesinin yarattığı tehlikeler değildir. Zayıflık tehlikesi de vardır. Eğer bir insan bütün hayatını devrime adamak istiyorsa, bazı şeylerden yoksun olduğu, yada çocuğunun ayakkabılarının eskidiği yahut da ailesinin bazı ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi endişeleri olmamalıdır, yoksa zihnini gelecekteki yozlaşmanın tohumlarının etkisine açık tutan bir düşünce yapısına sahibolur.
Bizim durumumuzda ortalama insanın çocuğunun sahibolduğu şeylere bizim çocuğumuzun da sahibolmasıyla ve ortalama insanın çocuğunun yoksun olduğu şeylerden bizim çocuğumuzun da yoksun olmasıyla yetiniriz, ailelerimiz de bunu anlamak ve bu [sayfa 101] düzeyde kalmaya çalışmak zorundadır. Devrimi insanlar yapar, fakat insan devrimci ruhunu günden güne çelikleştirmelidir.
Böylelikle ilerliyebiliriz. Bu muazzam kervanın başında -söylemekten ne korkarız, ne de utanırız- Fidel gelir. Ondan sonra partinin en iyi kadroları, onların hemen arkasından da büyük güçlerini duyacağımız kadar yakından bizi tümüyle halk izler; bu sağlam kitle, ortak amaca doğru yürüyen, ne yapılması gerektiğinin bilincine varmış olan bireylerden, yoksulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için mücadele eden insanlardan oluşur.
Bu büyük kalabalık örgütleniyor; programının açıklığı örgütlenme ihtiyacının bilincinde olduğunu gösteriyor. Artık bu kitle dağınık, elbombası parçaları gibi uzayda binlerce parçaya bölünmüş, ne pahasına olursa olsun belirsiz bir geleceğe karşı korunmaya çabalayan, yoldaşlarıyla birlikte umutsuz bir mücadele içinde çırpman bir güç değildir.
Önümüzde fedakârlıklar bulunduğunu ve öncü ulus olarak kahramanca eylemimizin bedelini ödememiz gerektiğini biliyoruz. Biz önderler, Amerika'nın başı olan bir halkın başında olduğumuzu söylemeyi haketmenin bedelini ödemek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Her birimiz, karşılığında görevini yapmış olmanın hazzına ulaşacağımızın, ufukta güçlükle seçilen yeni insanın görüntüsüne doğru birlikte ilerleyeceğimizin bilincinde olarak fedakârlık payımızı yerine getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.
Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:
Biz sosyalistler daha mükemmel olduğumuz için daha özgürüz, daha özgür olduğumuz için daha mükemmeliz.
Tam özgürlüğümüzün iskeleti şimdiden kurulmuştur. [sayfa 102] Eksik olan eti ve elbiseleridir. Onları da yaratacağız.
Özgürlüğümüz ve onun günü gününe sürdürülmesi kanla ve fedakârlıklarla ödenmiştir.
Fedakârlığımız bilinçlidir; yarattığımız özgürlüğün bedelidir.
Yol uzundur ve bir kısmı hiç bilinmemektedir. Gücümüzün sınırım biliyoruz. Biz, kendimiz, yirmibirinci yüzyılın insanını yaratacağız.
Günlük eylem içinde, yeni bir teknolojiye sahip yeni insanı yaratırken kendimizi çelikleştireceğiz.
Kişilik, halkın en yüksek erdemlerini ve isteklerini temsil ettiği ve yoldan ayrılmadığı sürece, kitlelerin harekete geçirilmesinde ve yönetilmesinde rol oynar.
Yolu açan öncü grup, iyilerin en iyisi olan partidir.
İşlediğimiz temel hammadde gençliktir. Umudumuzu gençliğe bağlıyor ve onu elimizden bayrağı almaya hazırlıyoruz.
Eğer bu anlaşılmaz mektup, bir şeyleri açıklayabiliyorsa amacına erişmiş demektir. Sözlerime el sıkışma kadar alışılmış olan selamımızla son veriyorum: Ya özgür vatan, ya ölüm. [sayfa 103]

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:40   #9
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart Latin-Amerika Gençliğine

İçinizden farklı politik eğilimlere sahip birçok kişi, dün sordukları gibi, yarın soracakları gibi, bugün de soruyorlar Küba devrimi nedir? İdeolojisi nasıldır? Hemen ardından da dostun-düşmanın bu durumda sorduğu şu soru gelir: "Küba devrimi, komünist bir devrim midir?" Kimisi umutla evet diye cevap verir, ya da komünizm yolu üzerinde ilerlediğini söyler, kimisi belki biraz düşkırıklığı içinde evet diye düşünür, daha başkaları yine düşkırıklığıyla ''hayır'' der, bazıları da umutlu, ''hayır" diye düşünür. Bu devrimin komünist olup olmadığı bana sorulsaydı, komünistliğin ne olduğunu iyice belirledikten sonra, herşeyi birbirine karıştıran emperyalizmden ve sömürgeci güçlerden gelen suçlamaları da bir yana bırakarak, bu devrimin marksist olduğunu -dikkat ederseniz marksist, diyorum- çünkü kendi yöntemleriyle Marx'ın gösterdiği yolu bulduğunu söylerdim.
Sovyetler Birliği'nin seçkin kişiliklerinden, öteden beri marksist olan Başbakan Yardımcısı Mikoyan, daha geçenlerde, Küba Devrimi'nin sonsuza kadar varolması dileğinde bulunurken, bunun, Marx'ın önceden göremediği bir tarihi olay olduğunu kabul ediyor, hayatın, en bilimsel kitaptan, en derin düşünürden daha çok şey öğrettiğini belirtiyordu.
Küba devrimi, sloganlarla uğraşmaksızın, kimin ne söylediğini öğrenmeye çabalamaksızın, Küba halkının isteklerini her an gözönüne alarak ilerledi ve birdenbire, halka mutluluk getirdiğini (ya da bu mutluluğu gerçekleştirmek üzere olduğunu) ayrıca, dost-düşman herkesin meraklı bakışlarının, tüm kıtanın umut dolu, tekel krallarınınsa öfke dolu bakışlarının adanın üzerine çevrildiğini farketti.
Bütün bunlar, bugünden yarına gerçekleştirilebilecek şeyler değildir. İzin verirseniz, size, güncel devrimci düşüncenin nasıl doğduğu konusunda dinamik bir düşünce kazandıracak ve benzeri koşullarda başka halklara fayda sağlayacak olan kendi deneyiminden sözedeyim. Gerçekte bugünkü Küba devrimi, zaferden sonra bile, dünkü Küba devrimine benzemez. Dibi su alan bir gemiyle Sierra Maestra'ya varmak için Meksika Körfezi'nin tehlikeli bölgelerini aşmak üzere denize açılan, seksen iki gençle bugünkü Küba'nın temsilcileri arasındaki uzaklık yıllarla ölçülemez, en azından, yirmi dört saatlik günlerle, altmış dakikalık saatlerle hesaplanamaz. Küba Hükümeti'nin bütün üyeleri, yaş bakımından da, karakter bakımından da, coşku bakımından da gençtiler , ama deneyimin olağanüstü üniversitesinde, ve halkla, onun ihtiyaçları ve özlemleriyle kurdukları canlı bağlar sayesinde olgunlaşmışlardı. Hepimiz de, günün birinde Küba topraklarının herhangi bir parçasına varmayı, bağırışlar ve kahramanca eylemler, ölümler ve gösteriler arasında iktidarı almayı, diktatör Batista'yı yurttan kovmayı istemiştik. Tüm dünyanın en büyük sömürgeci gücünün desteğindeki katiller ordusunca desteklenen bir hükümeti yenmenin hiç de kolay olmadığını tarih bize öğretti.
Böylece, tüm görüşlerimiz yavaş yavaş değişti. Biz, kent çocukları, köylüye, onun bağımsızlık isteğine ve dürüstlüğüne saygı duymayı öğrendik; yüzyıllardan beridir elinden koparılıp alınan toprağına duyduğu özlemi haklı bulmayı, dağların binlerce patikasında dolaşarak edindiği deneyimine değer vermeyi öğrendik. Köylüler de bizden, elinde tüfek tutan ve yanında kaç tane tüfekli adam bulunursa bulunsun, birinin üzerine ateş etmeye hazır bir adamın değerini öğrendiler.
Köylüler bize bilgeliklerini öğrettiler, bizse onlara isyancılığımızı öğrettik. O gün bu gündür, Küba köylüleriyle Küba Direniş Güçleri, bugün Küba Devrimci Hükümeti'nin de beraberliğinde, yekvücut olmuşlardır .
Devrim gelişti, diktatörlüğe bağlı birlikleri Sierra Maestra'nın dik yamaçlarından püskürttük. Sonra yeni Küba gerçeğiyle karşı karşıya geldik: Tarım işçisinin olsun, sanayi emekçisinin olsun, işçinin, emekçinin de bize öğreteceği birşeyler vardı, biz de ona, belirli bir anda isabetli bir atışın, en güçlü ve en olumlu barışçı gösterilerden daha güçlü ve daha olumlu olduğunu öğrettik. Örgütlenmenin değerini öğrendik ve isyanın değerini öğrettik; bu birleşmeden, tüm Küba toprakları üzerinde örgütlü ayaklanma doğdu.
Aradan çok zaman geçmişti, artık kimisi savaşçı, kimisi sivil halktan suçsuz insanlar olan pek çok şehit zafer yolunu belirliyordu. Emperyalist güçler, Sierra Maestra tepelerinde bulunanların yalnızca bir eşkıya grubu, yalnızca iktidara geçmek isteyen bir takım hırslı kimseler olmadığını anlamaya başladılar. Bombalarını, mermilerini, uçaklarını, tanklarını diktatörlüğe cömertçe verip bu öncüyle son bir kez yeniden Sierra Maestra'ya tırmanmayı denediler.
Zaman geçmiş ve Direniş Güçlerimizin yürüyüş kolları Küba'nın başka yerlerini işgal etmeye gitmişti. "Frank Pais" adını taşıyan İkinci Doğu Cephesi, Komutan Raul Castro'nun komutanlığı altında oluşmuştu bile. Tüm bu avantajlara, kamuoyu karşısında sahip olduğumuz güce ve tüm dünya basınında, dış haberler sayfalarında bize ayrılan sütunlara karşın rejimin onbin asker görevlendirdiği, her çeşit ölüm aracını devreye soktuğu son saldırıya karşı koymak için Küba devriminin yalnız ve yalnız ikiyüz tüfeği vardı, ikiyüz kişi değil de, ikiyüz tüfek. Bu ikiyüz tüfeğin herbirinin öyküsü, özveriyle ve kanla yazılmış birer destandır, çünkü bu silahların herbiri, emperyalizmin tüfekleriyken şehitlerimizin kanı ve inancıyla onurlandırılmış, halkın silahlarına dönüştürülmüştü. Ordunun "kuşatma ve yoketme" adını verdiği büyük saldırının son aşaması işte böyle başladı.
Tüm Latin Amerika kıtasının öğrencileri, burada marksizmi uyguluyorsak nedeni budur, marksizmi burada keşfetmemizdir. Askeri birlikler geri çekildiğinde, onlara binlerce kayıp, bizim toplam savaşçı güçlerimizin beş katı kadar kayıp verdirttikten, altıyüzden fazla silah ele geçirdikten sonra, elimize, rastlantı eseri olarak, Mao Tse-tung'un küçük bir broşürü geçti... Çin'deki devrimci savaşın stratejik sorunlarını inceleyen bu küçük broşürde, diktatör Çan Kay-şek'in halk güçlerine karşı buradaki gibi "kuşatma ve yoketme" diye adlandırdığı saldırısı anlatılıyordu. Dünyanın iki ucundaki iki diktatörün saldırı harekâtlarına verdikleri adlar aynı olmakla kalmıyor, halk güçlerini yoketmeyi denemek için bu iki diktatörün giriştiği saldırıların biçimi bile birbirine benziyordu. Halk güçlerine gelince, gerilla savaşı strateji ve taktiklerini anlatan el kitaplarını okumadıkları halde, dünyanın öbür ucunda öngörülen yöntemleri benimsemişlerdi. Gerçekten de, bir deneyim ortaya atıldığında, bundan kim olursa olsun herkes yararlanabilir, fakat daha önce yaşanmış olan deneyim zorunlu olarak bilinmeden de tekrarına başka yerde rastlanabilir.
Çinli savaş birliklerinin, ülkelerinde yirmi yıl boyunca sürdürdükleri mücadelenin kazandırdığı tüm deneyimi bilmiyorduk, ama burada, ülkemizde, düşmanımızı tanıyor ve kullanmasını bilen için çok değerli olan, insanın omuzları üzerinde taşıdığı bir şeyden faydalanıyorduk: Kısacası, düşmanımızı yenmek için kafamızı kullanıyorduk. Böylelikle bozguna uğrattık düşmanı.
Sonra, batıya doğru yürüyüş başladı. Haberleşme bağlantıları kesildi, ardından da diktatörlüğün kimsenin beklemediği anda, büyük bir gürültüyle çöküşü geldi. Arkasından da 1 Ocak. Ve devrim, bir kez daha, okuduklarını hatırına getirmeksizin, ne yapması gerektiğini halkın ağzından öğrendi: Herşeyden önce suçluların cezalandırılması kararlaştırıldı ve cezalandırıldılar .
Sömürgeci güçler derhal bu cezalandırma eylemlerini cinayet diye nitelendirip, emperyalistlerin her zaman yaptığı gibi bölücülük tohumları ekmeye çalıştılar. "Burada cinayet işleyen, katil komünistler vardı, oysa ki Fidel Castro adındaki suçsuz yurtseverin bu olaylarla hiçbir ilgisi yoktu, o kurtarılmalıydı." Sahte bahane ve kanıtlarla, aynı dava uğruna mücadele etmiş insanları bölmeye çabalıyorlardı. Bir süre bunu başardıklarına inandılar. Ama, günün birinde, reform yasasının akıllı uslu hükümet danışmanlarının önerdiği biçimden çok daha ciddi, çok daha köklü olduğunu farkettiler. Söz açılmışken, bu danışmanların, Diario de La Marina'daki Pepin Rivero ve Prensa Libre'deki Medrano'nun, bugün Miami'de, ya da Amerika Birleşik Devletleri'nin bir başka köşesinde yaşadığını belirtelim. Hatta hükümetimin başında "Bu tür işlerde ılımlı hareket etmek gerekir" diyerek, çok ılımlı davranmayı öneren bir başbakan bile vardı.
"Ilımlılık" da sömürgecilik ajanlarının kullanmayı sevdiği kelimelerden biridir. Korkanlar ya da herhangi bir biçimde ihanet etmeyi düşünenler hep ılımlıdır. Halk ise, kesinlikle, hiçbir zaman ılımlı değildir .
Bu baylar, kırsal bölgelerde, üzerinde yabani otlar yetişen toprakların köylülere dağıtılmasını, köylülerin bu yabani otları ayıklamasını öneriyorlardı; köylüler bataklıklarda, ya da latifundiya[2] sahiplerinin açgözlülüğünden kurtulan birkaç parça devlet toprağı üzerinde yaşayabilirlerdi; ama latifundiya sahiplerinin toprağına el sürmek, işlenebileceğini onların akıllarının almadığı bir günahtı. Fakat, buna rağmen, bu da yapıldı.
O dönemde, 900 caballeria'dan fazla toprağı olmadığı için Devrimci Hükümetle hiçbir sorunu olmadığını söyleyen bir bayla konuşmuştum. 900 caballeria onbin hektardan fazla eder. Elbette, bu bayın sonradan devrimci hükümetle bir takım sorunları oldu, topraklarına el konup küçük köylüye dağıtıldı. Ayrıca, tarım işçisinin ücret karşılığında ortaklaşa işlemeye alıştığı topraklar üzerinde kooperatifler kuruldu.
Burada, Küba Devriminin incelenmesi gereken bir özelliğiyle karşılaşıyoruz. Bu devrim, feodal olmayan toplumsal mülkiyet biçimlerine ulaşmayı hedef alarak, Amerika kıtasında ilk tarım reformunu gerçekleştirdi. Gerçi tütünde ve kahvede feodal kalıntılar hâlâ sürüp gidiyordu, bu nedenle bu tarım dalları, küçük toprak parçaları üzerinde yaşayan ve bu toprağa sahip olmak isteyen küçük üreticiye devredildi. Fakat, şeker kamışı, pirinç, hatta sürü hayvanları, Küba'da sömürüldüğü için, tüm topraklara ortaklaşa sahibolan işçiler tarafından ortaklaşa üretilmeye başlandı. Bu emekçilerin bir karış bile toprağı yoktur, bunların kurduğu büyük ortaklığa kooperatif denir. Bu önlemler, tarım reformumuzu hızla kökleştirmemizi sağladı. İçinizden her biri, burada, Latin Amerika'da hiçbir devrimci hükümetin, ilk iş olarak tarım reformunu gerçekleştirmezse kendini devrimci hükümet diye adlandıramayacağını bilmelidir. Sınırlı bir tarım reformu uygulayacağını açıklayan herhangi bir hükümet, devrimci hükümet olamaz. Devrimci hükümet, tarım reformu yaparken, köylüye sadece fazlalık toprakları vermekle kalmaz, asıl fazlalık olmayanları, latifundiya sahiplerinin elindeki en iyi, en verimli, zaten, eskiden köylüden çalınmış olan toprakları yine köylüye devredip toprak mülkiyeti düzenini kökünden değiştiren bir yöntem uygular .
Tarım reformu işte budur, tüm devrimci hükümetler bu hareket noktasından yola çıkmalıdır. Tarım reformu temeli üzerinde çok daha karmaşık olan sanayileşme savaşı başlar. Artık, çok çapraşık olaylara karşı mücadele yürütmek zorunluluğu kendini göstermiştir, küçük ulusların dostu çok büyük güçler olmasa kolayca batabiliriz bu çarpışmalarda. Şu sıralar, Küba gibi hiç de ılımlı olmayan devrimci ülkeler, Sovyetler Birliği ve Halk Çin'inin onlarla dost olup olmadığını kendi kendilerine sorabilirler. Bu soru karşısında ılımlı davranmayıp, Sovyetler Birliği'nin, Çin'in ve tüm sosyalist ülkelerin, sömürge, yarı-sömürge ve kurtulmuş ülkeler gibi dostumuz olduğunu var gücümüzle tekrarlamalıyız. Latin Amerika devriminin gerçekleştirilmesi ancak bu dostluğu temel alabilir. Gerçekten de, Sovyetler Birliği bize petrol verip şekerimizi almayacak olsaydı, karşılaştığımız ekonomik güçlere katlanmak için halkımızın tüm gücü, tüm inancı ve tüm özverisi gerekecekti. Bunun ardından da "Kuzey-Amerika demokrasisi"nin aldığı önlemlerin, tüm Küba halkının yaşam düzeyi üzerinde verdiği sonuçlardan kuvvet kazanan bölücü güçler işbaşına geçecekti. Bazı Latin Amerika hükümetleri hâlâ, bize darbe indirmek isteyenlerin ayaklarını öpmemizi, bizi savunmaya çalışanların yüzüne tükürmemizi öneriyor. Cevap olarak, XX. yy'da aşağılanmayı öğütleyen böylelerine, önce, Küba'nın kimsenin önünde eğilmeyeceğini ve daha sonra da, bu hükümetlerin zayıflıklarını deneyimiyle bilen Küba'nın, bu ülkelere tüm hainlerini kurşuna dizmelerini ve tüm tekellerini devletleştirmelerini önermeyi hiçbir zaman aklından geçirmediğini söyleyebiliriz.
Küba halkı, içinden çıkan katileri kurşuna dizmiş, diktatörlüğün ordusunu dağıtmıştır. Ama, tutup hiçbir Latin Amerika hükümetine aynı şeyi siz de yapın dememiştir. Oysaki, Küba bu ülkelerin tümünde katiller olduğunu iyi bilir. Dost bir ülkede, kendi hareketimizin üyesi Kübalıları katleden eski diktatörlük kalıntısı hafiye bozuntularından sözetmeye bile değmez...[3]
Militanlarımızın katilinin idamını istemedik, ama, burada olsaydı öldürülürdü... Büyük sömürücümüzle ittifak kurmamız gerektiği artık tekrarlanıp durmasın bize. Çünkü bu, bir Latin Amerika hükümetinin söyleyebileceği en alçakça, en alçaltıcı yalandır. Küba devrimini yapan bizler, tüm Küba halkı, dostlarımıza dost, düşmanlarımıza düşman deriz. Bu ikisinin ortası olmaz. Bizler, Küba halkı, dünyanın başka hiçbir halkına, örneğin Uluslararası Para Fonu'na karşı nasıl tavır alması gerektiğini öğretmiyoruz, bize de gelip öğüt vermelerini hoş görmüyoruz.
Yapılması gerekeni biliyoruz, bunu yapmak istiyorlarsa çok güzel, istemiyorlarsa kendileri bilir. Ama, öğüt kabul etmiyoruz, çünkü biz son ana kadar yalnızdık. Kapitalist dünyanın en büyük gücünün doğrudan saldırısını ayakta beklerken, kimseden yardım istemedik. Biz ve halkımız, ayaklanmamızın sonuçlarına katlanmaya hazırdık.
Bu nedenle, bugün, dünyanın dört bir bucağından kardeşlerimizin toplandığı tüm kongrelerde, tüm kurullarda alnımız ak, başımız dik konuşabiliyoruz. Küba Devrimi konuştuğunda yanılabilir, ama asla yalan söylemez. Konuşmak durumunda olduğu tüm kürsülerde, Küba Devrimi, toprağının evlatlarının gerçeğini dile getirir, dostlarının da, düşmanlarının da karşısında, herzaman bu gerçekten sözeder. Asla taş atmak için saklanmaz, asla kadifeler içinde hançer gizleyen önerilerde bulunmaz.
Böyle olduğumuz için bize saldıran çok, ama Latin Amerika halklarının her birine ne olabileceklerini gösterdiğimiz için daha da çok saldırıya uğruyoruz. Bu durum, emperyalizm için Küba'nın nikel madenlerinden, şeker fabrikalarından, Venezüella'nın petrolünden, Meksika'nın pamuğundan, Şili'nin bakırından, Arjantin'in kesimlik hayvanlarından, Paraguay'ın matesinden, Brezilya'nın kahvesinden daha önemlidir, tekelleri besleyen bu hammaddelerin tümünün önemi de çok büyüktür halbuki.
Emperyalistler yolumuzun üzerine ellerinden geldiğince engel koymaktan çekinmezler. Kendi elleriyle engel koymayı başaramadıkları zaman, ne yazık ki, Latin Amerika'da bu işe aday olanlar ortaya çıkar... İsimlerinin önemi yok, kimseyi suçlamak istemiyoruz. Burada, Cumhurbaşkanı Betancourt'un yurttaşlarımızın ölümünden sorumlu olduğunu söyleyemeyiz, o sadece, kendine demokratik diyen bir düzenin tutsağıdır. Bu demokratik rejim, Amerika için bir başka örnek olabilecekken, idam mangasını zamanında kullanamamak gibi büyük bir beceriksizlik yapmıştır. Bugün Venezüella demokratik hükümeti, Latin Amerika'nın büyük bir kısmında görüldüğü ve eskiden Küba' da olduğu gibi, eski hafiyelerin elinde tutsaktır .
Cumhurbaşkanı Betancourt'u cinayetle suçlayamayız, burada yalnızca, devrimci tarihimizin ve devrimci inancımızın desteğinde, bir gün, halkı tarafından seçilen Cumhurbaşkanı Betancourt kendini artık bir adım atamayacak kadar tutsak hissedip kardeş bir halkın yardımını isterse, Küba'nın, Venezüella'ya devrim alanındaki deneylerinden birini göstermek üzere, orada hazır olacağını; Cumhurbaşkanı Betancourt'un, ölümle sonuçlanan karışık işi başlatanın bizim diplomatımız olmadığını bilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. İşin ucunda Amerika Birleşik Devletleri ya da ABD hükümeti vardı. Daha yakından bakıldığında, işi çevirenler Batista'nın yandaşları, daha da yakından incelendiğindeyse, bu ülkede ABD hükümetinin yedeklerini oluşturan, Batista'nın düşmanı kılığına bürünen, Batista'yı kovmak, fakat sistemi korumak isteyen Miro'lar, Quevedo'lar, Diaz Lanz'lar, Hubert Matos'lardı... ve Venezüella'da operasyonlara başlayan gericiliğin emrindeki güçler. Venezüella hükümetinin daha geçenlerde, tuzağa düşürülen otomobil olayında olduğu gibi kendi ordusu tarafından öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek ne kadar acı. Bugün, Venezüella Cumhurbaşkanı kendi baskı güçlerinin elinde tutsaktır.
Bu yüzden büyük üzüntü duyuyoruz, çünkü Venezüella, Sierra Maestra günlerinde Küba halkına en güçlü yardımı, en güçlü dayanışmayı sağlamıştı. Bu yüzden üzüntü duyuyoruz, çünkü Venezüella, bizden çok önce, Perez Jimenez'in temsil ettiği, dünyanın en tiksinti verici gaddarlık sisteminden kurtulmayı başarmıştı. Bu yüzden üzülüyoruz, çünkü, ilk olarak Fidel Castro, daha sonra da Cumhurbaşkanımız Dortics, Venezüella'ya gittiğinde, heyetimiz en büyük bağlılık gösterileriyle karşılandı.
Venezüella halkı gibi yüksek politik bilince, büyük savaşçı inanca erişen bir halk birkaç süngüye, birkaç mermiye uzun süre tutsak olmaz. Süngü ve mermiler el değiştirebilir, caniler kurbanlara dönüşebilir .
Benim görevim burada bize zarar vermeye çalışan hükümetleri sayıp dökmek, arkamızdan indirilmek istenen zavallı hançer darbelerini bir bir anlatmak, ayaklanma ateşlerini körüklemek değil. Benim görevim bu değil, çünkü, herşeyden önce, Küba henüz tehlikeyi atlatmadı, dünyanın bu köşesinde emperyalist saldırıların hedefi olmaktan kurtulamadı. Henüz hepinizin dayanışmasına ihtiyacı var. Sömürgecilerin korktuğu kesin. Onlar da, herkes gibi füzelerden, bombalardan korkar. Yıkıcı bombaların kendi karılarının, çocuklarının, öylesine sevgiyle oluşturdukları herşeyin üzerine düşebileceğini bugün ilk kez gördüler. Elektronik makineleriyle hesaplara girişip sistemin iyi olmadığı sonucuna vardılar. Ama, bu Küba demokrasisini ortadan yoketmekten vazgeçtikleri anlamına gelmez. Tartıştıkları yöntemler arasından, Küba Devrimine karşı en iyi saldırıyı gerçekleştirmeye hangisinin uygun olduğunu bulup çıkarmak için yine bitmez tükenmez hesaplara giriştiler. Önlerinde İdigoras yöntemi var, Nikaragua yöntemi, Haiti yöntemi var. Şimdi, Saint-Domingue yöntemine de sahipler, ayrıca Florida kiralık asker yöntemi, OAS yöntemi de var. Doğrusu, pek çok yöntemlere ve bunları geliştirmek için çok büyük güce sahipler .
Cumhurbaşkanı Arbenz ve halkı bu deneyimden geçti. Ne yazık ki, Guatemala'da Cumhurbaşkanı Arbenz'in eski tarz bir ordusu vardı, halkların dayanışmasının herhangi bir saldırıyı geriletebileceğini de pek iyi anlayamamıştı.
Gerekli anda, Küba Devrimini savunmak için, tüm hiziplere ulusal siyasi mücadeleleri unutturan bu dayanışma, bizim en büyük güçlerimizden biridir. Bunun bütün Latin Amerika gençliğinin de görevi olduğunu söyleyebilirim, çünkü burada olup bitenler yeniliği içerir ve incelenmeye değer. İyi olduğunu sizlere ben söyleyecek değilim, kendi gözlerinizle göreceksiniz.
Kötü yanları var... biliyorum; örgütlenmede birçok eksiklerimiz var, biliyorum. Sierra'ya gitseydiniz, hepiniz de belki bunları görecektiniz. Hâlâ "gerillacılık" var... biliyorum. Ulaşmak istediğimiz sayıya bakarsanız korkunç teknisyen açığımız var. Ordumuzun henüz gerekli mükemmelliğe erişmediğini, milislerin henüz bir ordu oluşturacak biçimde örgütlenmediğini biliyorum. Ama bildiğim ve sizin de bilmenizi istediğim birşey varsa, o da devrimin, her zaman Küba halkının iradesi hesaba katılarak yapıldığı; her köylünün, her işçinin silahı iyi kullanamıyorsa, her yeni günden silahını daha iyi kullanmayı öğrenmek için yararlandığıdır. Eğer şu anda, teknisyeni Amerika Birleşik Devletleri'ne gittiğinden, makinasının karmaşık aygıtının işleyişini anlayamıyorsa, işçimiz her gün, bunu öğrenmek için, fabrikasının daha iyi çalışması için inceler, araştırır, çaba harcar. Köylümüz, mekanik güçlükleri yenmek için, kooperatifinin tarlasından en iyi verimi almak için traktörünü inceler.
Kentsel ve kırsal kesimde tüm Kübalılar, tek bir kardeşlik duygusuyla birleşerek, kesin ve kararlı bir düşünce birliği içinde, katıldığı her savaşta, karşılaştığı her fırsatta, özverisini, zekasının gücünü ve açık görüşlülüğünü kanıtladığı için en mutlak bir güvenle bağlandıkları şefin yönetiminde geleceğe doğru yol alıyorlar.
Şimdi karşımızda bulunan bu halk, yeryüzünden silinmesi gerekse bile, ilk hedefi olacağı bir atom savaşının patlamasına neden olsa bile, bu ada tüm üzerinde yaşayanlarla birlikte yok olsa bile, her biriniz ülkenize döndüğünde şunları söylerse bu halk, kendini mutlu ve ödülünü almış sayacaktır:
"İşte döndük. Sözlerimizde, henüz Küba ormanlarının nemi seziliyor. Sierra Maestra'ya çıkıp şafağı gördük. Ruhlarımız ve ellerimiz şafağın tohumlarıyla dolu, bunları toprağa ekmeye, meyva versinler diye bekçilik etmeye hazırız."
O zaman, tüm kardeş Latin Amerika ülkelerinden, tüm toprağımızdan, halkların sesi artık sonsuza kadar şu cevabı verecektir:
"Öyle olsun, Latin Amerika'nın her karış toprağında özgürlük fethedilsin!"

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14 Temmuz 2007, 13:43   #10
 
Delâl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13 Temmuz 2007
Üye No: 5
Mesajlar: 490
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 Delâl is on a distinguished road
Standart ... İki, Üç Daha Fazla Vietnam

"Şimdi akkor zamanıdır,
ve yakında yalnız ışık görülecektir."
J. MARTİ

Son dünya savaşının bitimi üzerinden yirmibir yıl geçti; çeşitli yayınlar her dilde Japon yenilgisiyle simgelenen bu olayı kutlamaktalar. Farklı kamplara bölünmüş dünya üzerinde görüntüsel bir iyimserlik havası hüküm sürmekte.

Dünya savaşı olmaksızın yirmibir yıl — bu, aşırı cepheleşmeler, şiddetli çatışmalar ve ani değişimler süresinde çok önemli gibi görünmektedir. Ancak uğrunda savaşmaya hepimizin hazır olduğu bu barışın pratik sonuçlarını (sefalet, dünyanın büyük bölümlerinin aşağılanması ve gittikçe artan sömürü) tahlile girişmeden, bu barışın gerçek barış olup olmadığı sorusuyla karşılaşıyoruz.
Bu notların amacı Japonya'nın teslim olmasından beri birbirini izleyen çeşitli yerel çatışmaların ayrıntılı bir sergilenmesi değildir; görevimiz bu görüntüsel barış yıllarında yapılan sayısız ve giderek artan iç savaşların bilançosunu çıkartmak da değildir. Bu gereksiz iyimserliğe karşı, Kore ve Vietnam savaşlarını örnek vermekle yetineceğiz.

İlk olayda, ülkenin kuzey bölümü vahşi savaş yıllarından sonra kendini bomba çukurlarıyla kaplı, fabrikasız, okulsuz ve hastahanesiz, on milyon nüfusu barındıracak herhangi bir sığınaktan yoksun, modern savaş olayını tanıyan korkunç bir harabeye dönüşmüş buldu.

Birleşmiş Milletler'in itibarsız bayrağı altında, Birleşmiş Milletler'in askeri yönetimi altında bir düzine ülke, ABD askerlerinin büyük ölçüde katılımıyla bu savaşa girmişler ve Güney Kore halkının topların hedefi olarak kullanılmasında görev almışlardır. Diğer taraftan, Kore ordusu ve halkı, ve Çin Halk Cumhuriyeti gönüllüleri, Sovyet askeri aygıtının ikmal ve desteğiyle donatılmıştı. ABD, termonükleer silahlar dışında, sınırlı ölçüde bakteriyolojik ve kimyasal silahlar da dahil, tüm imha silahlarını denemiştir.

Vietnam'da, bu ülkenin yurtsever güçleri üç emperyalist güce karşı kesintisiz bir savaş yürütmüştür: Hiroşima ve Nagasaki'nin bombalanmasıyla ortaya çıkan yıkım altındaki Japonya; Çinhindi sömürgelerini bu yenilgiye uğramış Japonya'dan geri alan ve zor zamanlarında verdiği sözleri tutmayan Fransa; ve mücadelenin bu son aşamasında Birleşik Devletler.

Bütün kıtalarda sınırlı çatışkılar vardı; oysa Amerika kıtasında, Küba Devrimi alarm işaretleriyle bu bölgenin önemi üzerine dikkati çekinceye kadar, uzun süre yalnızca başlangıç halindeki kurtuluş mücadeleleri ve askeri darbeler vardı. Küba Devrimi emperyalistleri öfkelendirdi ve sonunda, önce Domuzlar Körfezi'nde ve sonra Ekim Krizi'nde kıyılarını savunmak zorunda kaldı.

Bu son durumda, Küba sorunu yüzünden ABD ile Sovyetler arasında bir çatışma çıksaydı, sonuçları tahmin edilemeyecek bir savaşa neden olabilirdi.
Ama bugün tüm çatışkıların odak noktası Çinhindinde ve buranın sınır bölgelerinde bulunmaktadır. Laos ve Vietnam ABD'nin tüm gücüyle içine girdiği bir iç savaşla sarsılmaktadır. Öyleki tüm bölge patlamaya hazır bir bomba gibidir.

Vietnam'daki çatışma çok keskin bir özellik kazandı. Amacımız, bu savaşın bir kronolojisini vermek değildir. Biz, sadece bu örneği anımsatmak ve kilometre taşlarını işaret etmekle yetineceğiz.

1954'deki Dien Bien Phu yenilgisinden sonra, Cenevre'de, ülkenin iki ayrı bölgeye bölünmesini; Vietnam'da hükümeti kimin kuracağı ve ülkenin nasıl birleştirileceği konularında 18 ay içinde seçimlerin yapılmasını içeren bir anlaşma imzalandı. ABD bu belgeyi imzalamadı ve kendi imparatorluğunu kurmak için, Fransız kuklası Bao Dai'nin yerine kendi amaçlarına daha uygun birini geçirmek için manevralara başladı. Bu kişi de, herkes tarafından bilindiği gibi, emperyalizm tarafından suyu sıkılmış limon misali bir trajik sonu olan Ngo Dinh Diem'di.

Antlaşmanın imzalanmasından sonraki aylarda halk güçleri kampında çok büyük bir iyimserlik hüküm sürmekteydi. Anti-Fransız direniş karşısındaki son dayanak noktası parçalanmıştı ve Cenevre anlaşmasının tümüyle uygulanmasını bekliyorlardı. Ama yurtseverler, ABD'nin tüm hile yöntemlerini kullansa bile seçimlerde kendi isteklerine uygun bir sonuç çıkmayacağını hissettiğinden seçime izin vermeyeceğini kısa sürede anladılar. Ülkenin güneyindeki çarpışmalar yeniden başladı ve tedrici olarak her tarafı kapsayan bir yoğunluk kazandı. Bugün ABD ordusu, tüm savaş gücünü yitiren ve sayıca azalan kukla ordunun yerine yarım milyonu aşan istilacı bir gücünü sürekli artırmaktadır.

Geçen iki yıl boyunca ABD, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ni sistemli bir biçimde bombalamaya başladı; diğer taraftan Güneyin savaşkanlığını altetmeye ve güçlü bir konumda konferans masasına oturmaya çalışmaktadır. Başlangıçta bombardımanlar az çok sınırlandırılmıştı ve Kuzeyden geleceği varsayılan provokasyonlara karşı önlem adı altında sunuluyordu. Sonraları bombardımanlar yoğunlaştırılarak ve artırılarak ülkenin Kuzey kesimindeki her türlü uygarlık izini yoketmeyi amacıyla ABD hava kuvvetleri tarafından büyük bir saldırı başlatıldı. Bu ünlü "tırmanma"nın son perdesiydi.

Yankee dünyasının maddi özlemleri, Vietnam uçaksavar birliklerinin bitip tükenmez savunmalarını, düşürdükleri sayısız uçağı (aşağı yukarı 1700) ve sosyalist ülkelerin savaş yardımlarını saymazsak, büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunuyor.

Acı bir gerçek var: Vietnam —tüm dünyanın unutulmuş halklarının umudunu, özlemini temsil eden bir ulus— trajik biçimde yalnızdır. Bu ulus, Güney'de pratik olarak misilleme yapma olanağına sahip olmaksızın ve Kuzey'de az bir savunma olanağıyla ABD teknolojisinin kudurmuş saldırılarına katlanmak zorundadır — ama herzaman yalnızdır.

Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleplerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dilemek değil, onun kaderini paylaşmaktır; kişi, zaferde ya da ölümde onunla olmalıdır.

Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın bu mantık dışı anında zangır zangır titriyoruz.

ABD emperyalizmi saldırganlıktan suçludur; cinayetleri akılalmazdır ve tüm dünyaya yayılmıştır. Baylar, bunu hepimiz biliyoruz! Vietnam'ı sosyalist dünyanın yenilmez bir parçası durumuna getirmek için belki dünya çapında bir savaş tehlikesinin göze alınabileceği, ama Kuzey Amerika emperyalistlerinin de bir karara zorlanacağı hüküm anında tereddüt edenler de suçludur. Sosyalist kampın iki büyük gücünün temsilcileri tarafından bir süreden beri devam ettirilen bir sövme ve çelmeleme savaşını sürdürenler de suçludur.

Onurlu bir yanıt bulmak için kendi kendimize sormalıyız: Vietnam tecrit edilmiş midir, edilmemiş midir? Bu kavgalı iki güç arasındaki tehlikeli denge durumu korunmalı mıdır?

Ve bu halk ne büyük bir halktır! Bu ne cesarettir, bu ne metanettir! Bu mücadele dünya için ne dersler içermektedir!

Başkan Johnson'un patlamaya hazır bir güç olarak hergün büyüyen keskin sınıf çelişkilerini törpülemek için gerekli bazı reformları ciddi olarak düşünüp düşünmediğini daha uzun bir süre bilemeyeceğiz. Gerçek şudur ki, şatafatlı "Büyük Toplum" adı altında ilan edilen gelişmeler Vietnam kanalizasyonunda boğulmuştur.

En büyük emperyalist güç, yoksul ve azgelişmiş bir ülkenin kendi bağırsaklarında yarattığı kanamayı hissediyor; onun efsanevi ekonomisi savaşın yükünü hissediyor. Artık, kendi tekelleri için, cinayetler kolay bir iş olanağı olmaktan çıkıyor. Hiçbir zaman yeterli sayıda bile olmayan savunma silahları, Vietnam'ın bu olağanüstü askerlerinin, ülke ve toplum sevgisi ve eşsiz cesaretleri dışında sahip oldukları herşeydir. Ama emperyalizm Vietnam'da inatla çırpınmakta, bir çare bulamamakta ve endişeyle onu bu tehlikeli durumdan kurtaracak birini aramaktadır. Bundan başka Kuzey'in ortaya koyduğu "Dört Nokta" ve Güney'in "Beş nokta"sı emperyalizmi çatışmayı daha fazla sürdürmek zorunda bırakarak köşeye sıkıştırmaktadır.

Herşey, yalnızca dünya çapında savaşı çıkmadığı için barış adı verilen bu kararsız barış durumunun, ABD'nin kabul edilmesi olanaksız ve değiştirilemez adımlarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Ve biz, dünyanın sömürülen halkları, ne rol oynayacağız? Üç kıtanın halkları Vietnam'a dikkatlerini yöneltiyorlar ve onun verdiği dersleri öğreniyorlar.

İnsanlığın, emperyalistlerin savaş tehdidiyle yaptıkları şantaja yanıtı savaştan korkmamaktır. Halkın genel taktiği, çatışmanın olduğu her yerde bu çatışmanın içinde yer almak, sürekli ve kararlılıkla düşmana saldırmak olmalıdır.

Bu zayıf barışın ırzına geçildiği yerlerde bizim görevimiz nedir? Ne pahasına olursa olsun kurtuluşumuzu kendi kendimize sağlamaktır.

Bu dünya panaroması çok karmaşıktır. Kurtuluş mücadelesi, kapitalizmin çelişkilerinin yeterince geliştiği, ama emperyalizmi izlemeyen ya da emperyalist yola başlayamayacak kadar görece zayıf olan eski Avrupa'nın bazı ülkelerinde henüz başlamamıştır. Onların çelişkileri yakın bir gelecekte patlama noktasına ulaşacaktır — ama onların sorunları ve bunun sonucu olarak onların çözümleri, bağımlı ve ekonomik olarak azgelişmiş ülkelerin sorunlarından ve çözümlerinden farklıdır.

Emperyalist sömürünün temel alanı azgelişmiş üç kıtadır: Amerika, Asya ve Afrika. Her ülke kendi ayırıcı özelliklerine sahiptir, ama bir bütün olarak her kıta belirli bir bütünlük gösterir.

Bizim Amerika, az ya da çok homojen bir ülkeler topluluğu oluşturur ve ABD tekelci sermayesi hemen hemen bütün bölgede mutlak bir egemenliğe sahiptir. Kukla hükümetler ya da en iyi durumda zayıf ve korkak yerel yönetimler, Yankee beylerinin emirlerine karşı çıkmamaktadırlar. ABD, politik ve ekonomik olarak egemenliğinin zirvesine ulaşmıştır; daha fazla ilerleyebilmesi zordur; mevcut durumdaki herhangi bir değişiklik onun egemenliğini geriletebilir. Onun politikası mevcut konumunu korumaktır. Bugün eylem çizgisi, hangi tipte olursa olsun, kurtuluş hareketleri engellemek için vahşi bir güç kullanmakla sınırlandırılmıştır.

"İkinci bir Küba'ya izin vermeyeceğiz" sloganı ardında, Dominik Cumhuriyeti'ne karşı ya da daha önceleri Panama katliamında olduğu gibi, veya mevcut düzendeki bir değişikliğin çıkarlarını tehlikeye düşürebileceği Amerika'nın her noktasında Yankee birliklerinin müdahaleye hazır oldukları yolundaki o tek anlamlı uyarıda da, kendileri için özel bir tehlike sözkonusu olmaksızın saldırı tehdidi gizlenmektedir.

Bu politika hiç bir ceza görmeksizin sürdürülmektedir: OAS, popülerliğini yitirmiş de olsa uygun bir maskedir; Birleşmiş Milletler'in yetersizliği, gülünç olduğu kadar trajiktir de; bütün Amerika ülkelerinin orduları, kendi halklarını ezmek için hazır beklemektedir. Suç ve ihanet enternasyonali fiilen örgütlenmiştir. Diğer taraftan yerli burjuvaziler, emperyalizme karşı çıkma yeteneğini —eğer buna sahiptiyseler— yitirmişler ve emperyalizmin oynayacağı son kart olmuşlardır. Başka bir alternatif yoktur: Ya sosyalist devrim ya da devrim karikatürü.

Asya, değişik özelliklere sahip bir kıtadır. Bir dizi Avrupalı kolonici ülkeye karşı kurtuluş mücadelesi az ya da çok ilerici hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha sonraki gelişmeler, bazı durumlarda ulusal kurtuluşun asıl hedeflerini netleştirirken, bazı durumlarda emperyalizm yanlısı bir konuma dönülmesini getirmiştir.

Ekonomik bakış açısından, ABD, Asya'da çok az kaybetmiş, ama daha çok kazanmıştır. Buradaki değişiklikler onun çıkarlarına yaramıştır; diğer yeni-sömürgeci güçlerin devrilmesi için yürütülen mücadele ve ekonomik alanda yeni küresel nüfuz eylemleri, bazı durumlarda doğrudan ya da Japonya aracılığıyla, dolaylı olarak yürütülmektedir.

Emperyalistler, Çin'i, Güney Kore, Japonya, Tayvan, Güney Vietnam ve Tayland'la kuşatma altına almıştır.

Bu ikili durum, yani Çin Halk Cumhuriyeti'nin askeri olarak kuşatılması şeklinde bir stratejik ilişki ile bu büyük pazarlara —henüz egemen olamadıkları— nüfuz etme, bugün Asya'yı dünyanın patlamaya hazır en önemli noktası haline getirmiştir. Buna rağmen, Vietnam savaş alanı dışında görüntüsel bir istikrar vardır.

Orta-doğu, her nekadar coğrafi olarak bu kıtaya dahilse de, kendine özgü koşulları vardır ve mayalanma aşamasındadır. Emperyalizmin desteklediği İsrail ile bölgenin ilerici ülkeleri arasındaki soğuk savaşın nereye kadar gideceğini önceden söylemek olanaksızdır. Bugün burası, dünyada patlamaya hazır volkanlardan birisidir.

Afrika için belirleyici olan, yeni-sömürgeci istila için hemen hemen bakir bir toprak olmasıdır. Aslında yeni-sömürgeci güçleri, kesin karakterdeki eski ayrıcalıklarından belirli bir kapsam içinde vazgeçirmeye zorlayan değişiklikler oldu. Ama bu gelişmeler bozulmadan sonuna kadar götürülürse, sömürgeciliği kolayca, ekonomik durumda benzer etkileri yapan yeni-sömürgecilik izler.

Birleşik Devletler bu bölgede sömürgeye sahip değildir, ama bugün, müttefiklerinin eskiden kıskançca korudukları av alanlarına girmek için mücadele ediyor.

Afrika'nın, Kuzey Amerika emperyalizminin stratejik planlarında, onun uzun vadeli bir rezerv oluşturduğunu söyleyebiliriz.; şimdiki yatırımları yalnız Güney Afrika Birliği'nde önemlidir ve Kongo, Nijerya ve diğer ülkeler, başlangıçtan beri buraları elinde tutan diğer emperyalist güçlerle şiddetli bir rekabete (günümüzde barışçıl ölçülerde) girdiği ülkelerdir.

Tekellerinin tatlı kârlar ya da büyük hammadde kaynakları kokusu aldığı yerkürenin her noktasında yatırım yapma hakkı isteğinin dışında, Kuzey Amerika emperyalizminin daha hala savunacağı büyük çıkarları yok.

Tarihin bütün bu olayları, halkların uzun ya da kısa vadedeki kurtuluş olasılıkları konusundaki soruyu haklı çıkarmaktadır.

Afrika'yı tahlil ederken, mücadelenin biraz şiddetle Portekiz sömürgeleri Gine, Mozambik ve Angola'da sürdürüldüğünü görüyoruz. Birincisinde büyük başarı, diğer ikisinde alçalıp yükselen başarıyla. Kongo'da halen Lumumba'nın halefleri ile Çombe'nin eski suç ortakları arasında bir mücadele olduğunu da görüyoruz; öyle bir mücadele ki, savaş gizlice sürüp gitmesine rağmen, şu anda ülkenin büyük bir bölümünü kendi çıkarları çerçevesinde "barışa" kavuşturmuş olan ikinciler lehine bitecek gibi gözükmektedir.

Rodezya'da ayrı bir sorun var: İngiliz emperyalizmi, bugün iktidarı yasa-dışı olarak elinde tutan beyaz azınlığın iktidarını korumak için her türlü aracı kullanmaktadır. Buradaki çatışma, İngilizlerin bakış açısından kesinlikle resmi değildir; Batı'nın bu gücü, İan Smith yönetiminin benimsediği ölçütlerin karşısında büyük bir nefret duyduğunu alışılagelmiş diplomatik söylemlerle dünya çapında yaymaktadır. Commenwealth ülkelerinin bazıları bu sahtekarlığı desteklemektedir, ama İngiliz emperyalizminin ekonomik uşakları olsun ya da olmasın Siyah Afrika'nın pekçok ülkesi tarafından karşı çıkılmaktadır.

Yurtseverlerin giriştiği çabalar silahlı bir ayaklanma biçimini alır ve bu hareket komşu Afrika devletleri tarafından da etkince desteklenirse Rodezya'daki durum büyük ölçüde patlayıcı olabilir. Ama şimdilik tüm sorunlar B.M., Commonwealth ya da OEA gibi tarafsız örgütlerde görüşülüyor.

Afrika'nın politik ve toplumsal gelişmesi kıtasal ölçekte bir devrim umudu yaratmamaktadır. Portekizlilere karşı kurtuluş mücadelesi sonuçta zafere ulaşacaktır, ancak Portekiz, emperyalist ölçüde hiçbirşey ifade etmemektedir. Devrimci önemi olan cepheleşmeler, tüm emperyalist aygıtı sürekli zor durumda tutan cepheleşmelerdir; bu yüzden üç Portekiz sömürgesinin kurtuluşu ve devrimlerinin derinleşmesi için savaşmayı doğal olarak bırakmıyoruz.

Güney Afrika'nın ya da Rodezya'nın siyah kitleleri kendi devrimci mücadelesine başladığı zaman Afrika'da yeni bir çağ başlayacaktır. Ya da bir ulusun yoksul kitleleri kendilerine yaraşır bir yaşam hakkı için egemen oligarşilere karşı ayaklandıkları zaman.

Şimdiye kadar bir subay grubunun diğeri yerine geçtiği, ya da artık kendi tabakalarının çıkarlarına veya hükümet işlerini gizlice yöneten güçlerin çıkarlarına hizmet etmeyen yöneticileri devirdiği askeri cuntalar birbirini izlemektedir — ancak halkın yüklendiği ayaklanma hareketleri yoktur.

Kongo'da bu karakteristikler Lumumba'nın anısıyla yeniden ortaya çıkmıştır, ancak bunlar son birkaç ayda güçlerini yitirmeye başlamışlardır.

Asya'da durum gördüğümüz gibi patlayıcıdır. Sürtüşme noktaları, yalnız mücadele verilen Vietnam ve Laos değildir, Kuzey Amerikan saldırısının doğrudan başlayacağı Kamboçya da bu noktalardın biridir; aynı şekilde Tayland, Malezya ve tabii Endonezya (gericilerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu ülkenin Komünist Partisinin parçalanmasına rağmen, orada artık son sözün söylendiğini sanmayalım) ve tabii ki Orta-Doğu.

Latin-Amerika'da silahlı mücadele Guatemala, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya'da sürdürülmektedir; Brezilya'da bu yolda ilk adımlar şimdiden atılmıştır. Ortaya çıkan ve sonra tekrar sönen başka direniş odakları da var. Fakat bu kıtanın tüm ülkeleri sosyalist yapıda bir hükümet kurulmasından daha az hiçbir şeyle yetinemeyen zafere ulaşmak için bir mücadeleyi kaldıracak olgunluktadır.

Bu kıtada pratikte tek bir dil konuşulur (Brezilya'nın özel durumu dışında, İspanyolca konuşanlar, her iki dilin benzerliği dolayısıyla Brezilya halkıyla da anlaşabilmektedirler). Bu ülkelerin sınıflarının benzerliği o kadar büyüktür ki, bunlar öteki kıtalarda olduğundan çok daha bütünsel bir "uluslararası-Amerikan" ortaklığa ulaşmaktadırlar. Dil, gelenekler, din ve ortak efendi onları birleştirmektedir. Sömürünün derecesi ve biçimleri, Amerika'mız ülkelerinin büyük bir bölümünde, sömürenlerle sömürülenler için meydana gelen sonuçlarında benzeşmektedir. Ve isyan onun kucağında gittikçe hızlanarak olgunlaşmaktadır.

Kendimize sorabiliriz: Bu isyan hangi meyveleri olgunlaştıracaktır? Hangi tipte olacaktır? Bizim Amerika'daki mücadelenin benzer özellikleri yüzünden, uygun şartların olgunlaştıklarında kıtasal boyutlara varacağını uzun süreden beri savunmaktayız. Bizim Amerika, insanlığın kurtuluşu için verilen birçok büyük savaşının sahnesi olacaktır.

Kıtasal ölçekteki bu mücadelenin çerçevesi içinde bugün verilen savaş küçük bir olaydır — ama insanlığın topyekün özgürlüğü için verilen savaşın bu son aşamasında gerekli kan borcunu ödemiş kişiler olarak Bizim Amerika'nın tarihine geçecek kahramanlar yaratmıştır. Bunlar arasında, Guatemala'da, Kolombiya'da, Venezüella'da ve Peru'da devrimci hareketler içerisinde yükselmiş kişilerin, Kumandan Turcios Lima'nın, Papaz Camilo Torres, Kumandan Fabricio Ojeda, Kumandan Lobaton ve Luis de la Puente Uceda'nın isimleri olacaktır.
Bunlarla birlikte halkın etkin hareketi yeni liderler yaratmaktadır: Guatemala'da sancağı César Montes ve Yon Sosa taşımakta, Kolombiya'da bunu Fabio Vázguez ve Marulanda yapıyor, Venezüella'nın batısında Douglas Bravo ve El Bachiller'de Américo Martin sorumlulukları altındaki cepheleri yönetiyorlar.

Önceleri Bolivya'da olduğu gibi, Bizim Amerika'nın bu ve diğer ülkelerinde yeni ayaklanmalar ortaya çıkmaktadır, ve onlar çağdaş devrimcilerin bu tehlikeli işlerinin ayrılmaz bir parçası olan tüm zorluklara rağmen gelişecektir. Bazıları kendi hatalarının kurbanı olacaklar; diğerleri bu acımasız savaşta düşecekler; yeni savaşçılar ve yeni liderler devrimci mücadelenin sıcaklığında yetişeceklerdir. Halk, savaşın seçici çerçevesi içinde kendi savaşçılarını ve liderlerini yaratacaktır — ve baskı rejiminin Yankee ajanları da artacaktır. Bugün silahlı mücadelenin yürütüldüğü ülkelere yapılan askeri yardımlar büyütülmektedir; Yankee'lerin danışmanlık yaptığı ve eğittiği Peru ordusu, bu ülkenin devrimcilerine karşı başarılı olmuş görünmektedir. Ama savaş odakları yeterli politik ve askeri beceriyle geliştirildiklerinde, pratikte yenilmez olacaklar ve Yankee'ler yeni birlikler göndermek zorunda kalacaklardır. Peru'da pratikte pek fazla tanınmayan yeni kişiler gerillayı yeniden örgütlemektedirler. Küçük silahlı grupların etkisizleştirilmesinde yeterli olan eski silahlar küçük küçük modern donanımla yer değiştirecek ve ABD askeri yardımı, bir an gelecek, gerillaların saldırıları karşısında çözülecek olan ulusal kukla orduya sahip hükümetleri istikrara kavuşturmak için artan oranda düzenli birlikler göndermeye dönüşecektir. Bu, Vietnam'ın yoludur; bu, halkların izlemek zorunda oldukları yoldur; bu, Bizim Amerika'nın, Yankee emperyalizminin baskı güçlerini bozmak için gerillaların Eşgüdüm Konseyleri oluşturmalarının avantajıyla izleyeceği yoldur ve devrimci zafer görünür olacaktır.

Amerika, son kurtuluş mücadelesinde unutulmuş bir kıta, kendi halklarının öncüsü Küba Devriminin sesiyle Tricontinental'de konuşmaya başlayan son kurtuluş mücadelesinin bu unutulmuş kıtasının büyük bir görevi vardır: iki, üç, Vietnam yaratmak ya da dünyanın ikinci, üçüncü Vietnam'ı olmak.

Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunu, kapitalizmin son aşaması olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız — ve o dünya çapında yenilgiye uğratılmak zorundadır. Bu mücadelenin stratejik sonu, emperyalizmin yıkılması olacaktır. Bize, bu dünyanın sömürülenlerine ve azgelişmişlerine düşen pay, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: biz ezilen uluslar, onlara sermaye, hammadde, teknisyen ve ucuz emek vererek, ve onlardan yeni egemenlik araçları olan yeni sermaye, silah ve her çeşit materyal alarak mutlak bir bağımlılık içine sürüklenmekteyiz.

Bu stratejik hedefin temel unsuru tüm halkın gerçek kurtuluşu olacaktır. Pekçok olayda bu kurtuluş silahlı mücadeleyle gerçekleşecek ve Bizim Amerika'da sosyalist devrim kaçınılmaz olacaktır.

Emperyalizmin yıkılması hedeflenirken, onun başını kimin çektiği kesinlikle belirlenmek zorundadır. Bu, ABD'den başkası değildir.

Taktik hedefi, düşmanı çevresinden koparıp onu yaşam alışkanlıklarıyla gerçeğin gücünün çarpıştığı yerlerde savaşmaya zorlamak olan, genel anlamda bir görevi gerçekleştirmeliyiz. Düşman küçümsenemez; ABD askerleri, teknik yeteneklere sahiptir ve onu korkutucu kılacak ölçüde silahlarla ve kaynaklarca desteklenmektedir. Onun sahip olmadığı şey, bugün onun en büyük düşmanı olan Vietnamlı askerlerin en yüksek düzeyde sahip oldukları ideolojik motivasyondur. Biz, bu orduyu moralini bozarak yenebiliriz — ve bu moral, onları bozguna uğratarak ve daha fazla kayıp verdirerek bozulabilir.

Fakat zafere götüren bu kısa yol daha şimdiden çok açıkça istenmesi gereken fedakarlıkları içermektedir. Ve bunlar, sürekli olarak mücadeleden kaçtığımız ve başkalarının bizim için kendilerini tehlikeye atmalarını istediğimiz zaman dayanmaya mecbur olacağımız fedakarlıklardan belki daha az acı verici olacaktır.

Son kurtulacak ülke, büyük olasılıkla, silahlı mücadele olmaksızın ve emperyalizme karşı uzun ve acımasız bir savaşın etkilerinden kaçınarak gerçekleşecektir. Ama bu mücadeleden ve bu mücadelenin dünya çapındaki sonuçlarından kaçınmak olanaksız olacaktır; onun etkileri aynı, hatta daha büyük olacaktır. Geleceği önceden kestiremeyiz, ama özgürlüğü özleyip de zaferin bir kırıntısı olarak kendi özgürlüğünü bekleyen ve onun için mücadeleden kaçan bir ulusun öncüsü olmayı istemek gibi bozguncu iğvalara asla kapılmamalıyız.

Yararsız özverilerden kaçınmak kesinlikle doğrudur. Bunun için de bağımlı Amerika'nın kendisini barışçı yoldan kurtarmak için sahip olduğu gerçek olanakları açıkça ortaya koymak çok önemlidir. Bizim için bu sorunun çözümü çok açıktır: Bugünkü aşama, mücadeleye başlamak için uygun bir an olabilir ya da olmayabilir, ama savaşmaksızın özgürlüğü elde edebileceğimiz konusunda hiçbir yanılsamaya kapılamayız ve böyle bir yanılsama hakkına sahip değiliz. Ve bu savaş, ne gözyaşartıcı bombalara karşı taşlarla verilen bir sokak çatışması, ya da pasifist genel grev olacaktır; ne de egemen oligarşilerin baskı mekanizmasını iki-üç günde yıkan öfkeli bir halkın çatışması olacaktır; bu mücadele, uzun, sert bir mücadele olacaktır ve onun cephesi, şehirlerdeki gerillaların barınakları, savaşçıların evleri —baskı güçleri onların aileleri arasında kendine kurbanlar arayacaktır—, katliamlara uğratılmış kırsal nüfus, düşman bombardumanı ile yıkılmış şehirler ve kasabalar olacaktır

Onlar, bizi bu mücadeleye itiyorlar; bu mücadeleye hazır olmak ve bu mücadeleye girişmekten başka bir alternatif yoktur.

Başlangıç kolay olmayacaktır; hatta aşırı ölçüde zor olacaktır. Oligarşilerin tüm baskı gücü, tüm demagoji ve vahşiliyle onların amaçlarının hizmetinde olacaktır. İlk saatte bizim görevimiz hayatta kalmaktır; daha sonra silahlı propaganda (Vietnamca anlamıyla, yani düşmana karşı yürütülen kazınılsın ya da kaybedilsin —ama savaşarak— çarpışmaların propagandası) yürüten gerilla örneğini izlemek olacaktır: gerillaların yenilmezliği dersi sahipsiz kitleler arasında kök salacak; ulusal ruhun elektriklendirici gücü, daha şiddetli baskılara karşı koymak için daha zorlu görevlere hazırlayacak; mücadelenin bir unsuru olarak nefret, düşmanın nefreti, bizi, insanın doğal sınırlarını aşan ve onun ötesine geçen, insanı etkin, şiddetli, seçici ve soğuk bir ölüm makinasına dönüştürmeye zorlayacaktır. Bizim askerlerimiz böyle olmak zorundadır; düşmandan nefret etmeyen bir halk vahşi bir düşmanı yenemez.

Savaş, düşman onu nereye götürüyorsa oraya kadar götürülmelidir: onun evine, eğlence yerlerine; topyekün savaş. Düşmana kışlalarının dışında ve hatta içinde bile rahat edebileceği bir an, barışçıl bir an bile bırakılmamalı; nerede bulunuyorsa ona saldırmalı, geçeceği her yerde ona köşeye sıkıştırılmış bir hayvan duygusu verilmelidir. O zaman, onun morali bozulmaya başlayacaktır. O, gittikçe daha fazla hayvanlaşacaktır, ama böylece biz onun çöküntüsünün belirtilerini daha açık göreceğizdir.

Ve insanlığın kurtuluşu uğruna verilen savaşın bayrağı altında, uluslararası proleter ordularla gerçek bir proletarya enternasyonalizmi geliştirmeliyiz. Vietnam'ın, Venezüella'nın, Guatemala'nın, Laos'un, Gine'nin, Kolombiya'nın, Bolivya'nın, Brezilya'nın —yalnızca silahlı mücadelenin bugünkü sahnelerini sayarsak— bayrakları ardında ölmek, bir Amerikalı, bir Asyalı, bir Afrikalı ve hatta Avrupalı için aynı ölçüde onur verici ve erişilmeye değer olacaktır.
İnsanın, bayrağı altında doğmadığı bir ülkede döktüğü her kan damlası, sonradan kendi halkının kurtuluş mücadelesinde kullanılmak için, hayatta kalanların birlikte götüreceği bir deneydir. Ve her bir ulusun kurtuluşu, kendi ülkesinin kurtuluş savaşında kazandığı bir aşamadır.

Düşünce ayrılıklarımızı azaltma ve herşeyi mücadelenin hizmetine sokma saati gelmiştir.

Biz, büyük tartışmaların özgürlük için mücadele eden dünyayı parçaladığını biliyoruz. Biz biliyoruz ki, bu tartışmalar, diyalog ve uzlaşmayla çözülmesi tamamen olanaksız olmasa da çok zor olabilecek boyutta ve keskinliktedir. Düşman partiler arasında bir diyalog yolu ve aracı bulmak boşunadır. Ama düşman burada; o, hergün darbe indiriyor ve bizleri yeni darbelerle tehdit ediyor; bu darbeler, bugün olmazsa yarın ya da bir başka gün bizleri birleştirecektir. Bunu ilk kavrayanlar ve bu zorunlu birliği hazırlayanlar, halkların sevgisine sahip olacaklardır.

Her bir tarafın kendi görüş açısını savunduğu zehirleyicilik ve katılık karşısında biz, sahipsizler, düşünce ayrılıklarını karara bağlamak için bu ya da ötekinin tarafını tutamayız, kimi zaman şu ya da bu partinin belli görüşleriyle, ya da birinin görüşleriyle öteki tarafınkinden daha çok uzlaşsak bile. Savaş zamanında şimdiki ayrılıkların görünür olması bir zayıflık anlamına gelir, ama bu aşamada, sözcüklerle bu ayrışmayı ortadan kaldırmaya girişmek bir yanılsamadır. Tarih onları silecek ya da gerçek anlamına kavuşturacaktır.

Mücadele içindeki dünyamızda taktiklere ilişkin, sınırlı amaçlara ulaşmak için kullanılacak eylem yöntemlerine ilişkin ayrılıklar, diğerlerinin düşüncelerine saygı göstererek tahlil edilmelidir. Silahlı mücadeleyle emperyalizmin topyekün imha edilmesi olan büyük stratejik hedefimize gelince, biz, bu konuda dünyanın en uzlaşmazlarıyız.

Zafer umutlarımızı şöyle özetleyelim: emperyalizmi, en sağlam siperi olan ABD tarafından yürütülen baskıyı bertaraf ederek, topyekün yoketmek. Taktik yöntem olarak, düşmanın kendi varoluş temellerinden, yani kendine bağlı bölgelerden sökerek kendi bölgelerinin dışında bir zorlu savaşa sokularak, tek tek ya da gruplar halinde halkların tedrici kurtuluşunu sağlamak.

Bu uzun süreli bir savaş demektir. Ve, bir kez daha yineleyelim, acımasız bir savaştır. Savaş gelip çattığında, kimse onu yumuşatırım diye kendini aldatmasın ve kimse, halkı uğruna katlanabileceği savaşın sonuçlarının verdiği korkuyla, savaşı kızıştırmakta duraksamasın. Bu hemen hemen tek zafer umududur. Saatin çağrısından kaçamayız. Bunu, bize Vietnam sonsuz kahramanlık dersleriyle, kesin zaferin elde edilmesi için verilen mücadelenin ve ölümün her günkü trajik dersleriyle göstermektedir.

Burada, Amerikan yaşam standartlarına alışmış emperyalizmin askerleri, kendi tahkim edilmiş üslerinin dışına adım attıkları anda düşman bölgesinde karşı karşıya kaldıkları ölümün, tüm halkın sürekli düşmanlığının yarattığı güvensizlik içinde düşman topraklarında yaşamak zorunda kaldıkları koşullara katlanıyorlar. Bütün bunlar, ABD içinde bir tepkiye neden olmakta ve emperyalizmi zayıflatan bir etken ortaya çıkarmaktadır: Kendi toprakları üzerinde sınıf mücadelesi.

Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla ve müthiş trajedileriyle, hergünkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Vietnam gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!

Ve eğer bizler, düşmana güçlü ve etkin darbeler vurmak için birleşebilseydik ve mücadele eden halklara her türlü yardımı etkin olarak artırabilseydik, gelecek o zaman nasıl da büyük ve yakın olacaktı!

Eğer biz, dünyanın bu küçük bir noktasında, verebileceğimiz az şeyi: yaşamımızı, özverimizi sunduğumuz bu mücadeleyi örgütlediğimiz ve görevimizi başarmak için çalıştığımız yerde, kanımızın suladığı ve artık bizim olan bir dünyada eğer bir gün son nefesimizi vermek durumunda kalırsak, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun bir unsuru olmaktan daha fazla birşey saymadığımız, ama Küba Devrimi'nden ve onun büyük kumandanının, dünyanın bu parçasına karşı gösterdiği tutumdan çıkan büyük dersten onur duyduğumuz bilinmelidir: "İnsanlığın kaderi tehlikedeyse, bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da özveriler ne ifade eder ki."

Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD'ye karşı halkların birliği için bir savaş marşıdır.

Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla ve de mitralyöz sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi.

Ernesto Che Guevara
Delâl isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 23:12.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1