Sosyalist Forum  

Ana Sayfa Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   Sosyalist Forum > SİYASET > Ölümsüzler

Ölümsüzler Önderlerimizin hayatları, anıları ve onlarla ilgili herşey

Loading


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi 12 Eylül Riyakarlığı Ve Gerçekler
Cevaplar
2
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
883
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share Konu Araçları Stil
Alt 12-08-2010, 16:16   #1 (permalink)

 
911_for_peace - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Dec 2009
Üye No: 27671
Mesajlar: 333
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 1,156
185 Mesajina 467 Tesekkür Aldi
Standart 12 Eylül Riyakarlığı Ve Gerçekler

12 Eylül Riyakarlığı
ve Gerçekler






12 Eylül terörü çok değişik sonuçlar ortaya çıkardı. Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalanlar kadar, bu terörü destekleyen ya da kayıtsız kalan milyonlarca insan da bu sonuçlardan paylarına düşeni aldılar. Pek çok sonucunun yanında, özellikle 12 Eylül döneminde ve faşist-askeri terörün doğrudan sonucu olarak değişik insan tipleri ortaya çıktı.
Doğrudan faşist-askeri teröre maruz kalan insanların (ki 1980 yılında 15 yaş üstü yetişkin 25 milyonluk nüfusun yaklaşık üç milyonunu kapsar) bir bölümü, sadece soruşturulmuş ve fişlenmiştir. 650 bin kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Gözaltına alınanlar, bir haftadan 90 güne kadar uzayan sürelerle işkenceden geçirilmişler, "sorgulanmış"lardır.
"Sorgu", daha tam ifadesiyle işkence, "suç" için "kanıt" bulmak ya da "suçu itiraf ettirmek"ten öte, doğrudan "obje"yi yıldırmayı ve sindirmeyi amaçlamışsa da, bundan çok daha fazla "obje"yi kendisine güvensiz bir kişiliğe dönüştürmeyi, insanlıktan çıkartmayı, deyim yerindeyse paronayak haline getirmeyi amaçlamıştır.
Gözaltına alınıp bırakılanlar her an yeniden alınma korkusuyla yaşarken, kendilerine doğrudan işkenceciler tarafından, yörenin polisleri tarafından ve hatta aile ve akraba çevrelerinden "tavsiyeler"de bulunulmuştur. Verilen en büyük "tavsiye" (günümüzde buna "öneri" denilmektedir), askere gitmeleri, işe girmeleri ve evlenmeleri olmuştur. Bunun yanında ve beraberinde eski tanıdıkları hiç kimseyle (mahalle arkadaşı, okul arkadaşı, devrimci arkadaşı vb.) görüşmemeleri de "önemle tavsiye" edilmiştir. Yaklaşık 600 bin kişiyi kapsayan bu "kitle", birkaç istisna dışında tümüyle "tavsiyeler"e uymuşlar ve düzenin "makbul" kişileri olarak yaşamaya koyulmuşlardır.
Çokluk, kendi yakın çevrelerine bile yaşadıklarından hiç söz etmeyen, söz açıldığında suskun kalan bu insanlar arasından, "suçsuz" olduğunu kanıtlamaya çalışan, "suç"un başkalarında olduğunu söyleyen, hatta "kandırılmış", "aldatılmış" olduğundan şikayet eden insanlar da çıkmıştır. Bu insanlar, her yerde, her ortamda ve her fırsatta "suçsuz" yere, "haksız" yere gözaltına alındıklarını, işkence gördüklerini söyleyerek, yeniden "içeriye" alınmayı engelleyebileceklerini düşünmüşlerdir. Bu "hikaye"nin ana teması, "riyakarlık"tır.
12 Eylül’ün ilk "hikayeleri" bu şekilde ortaya çıkmıştır.
1980’lerin ortalarından itibaren faşist-askeri terörün hız kesmesi, "sivil" hükümetin işbaşında bulunması, siyasi partilerin kurulmasına izin verilmeye başlanması, giderek ikinci bir "hikaye" türü ortaya çıkarmıştır: Mağduriyet, mahrumiyet ve fedakarlık.
Bu "hikaye"nin ana teması, 1980 öncesinde yaşananlara ilişkindir.
Bu "hikaye"nin "kahramanları", bir yandan 12 Eylül "mağduru" iken, diğer yandan 12 Eylül öncesi devrimci mücadelenin de "mağduru"durlar. Pek çok mahrumiyetlere katlanmışlardır, çok fedakarlıklar yapmışlardır, ama ne yazık ki, kendilerinin bu yaptıklarını "takdir eden" kimse çıkmamıştır, devrimci örgütler onları "yüzüstü" bırakmıştır!
Genellikle içki sofralarında, meyhanelerde anlatılan bu "hikayeler", 12 Eylül terörünün etkisi silikleştikçe büyümüş ve gelişmiştir. (Aziz Nesin’in "Tek Yol" romanı, adli suçlu bir mahkumun ağzından bu tür "hikaye"lerin nasıl büyüyüp geliştiğini anlatır.)
Öte yandan, askerliğini yapmış, bir işe girmiş ya da bir "iş" kurmuş ve evlenmiş "mağdur"lar, yeni iş ve aile ilişkileri içinde yeni "hikayeler" bulmaya başlamışlardır.
Bunlar, bir yandan 12 Eylül’den nasıl etkilendiklerini anlatırken, diğer yandan, ilk "hikaye"ye geri dönmüşlerdir. "Gerçekte" onlar, "suçsuzdular"; ya bir "arkadaşları" onları ele vermişti ya da "cami avlusundan" alınmışlardı!
"Suçsuzluk" hikayeleri her yerde anlatılırken, bazı yerlerde devrimci mücadelenin içinde nasıl cansiperane mücadele edildiği anlatıldı.
İster istemez, bu "hikayeler" canlı ve kanlı olmalıydı. Anlatacak "hikaye"si olmayanlar bile, kendilerine "yaşanmış bir hikaye" uydurmaya başladılar.
En ilkel "hikaye", devrimciliğe nasıl başlanıldığına ya da "olaylara nasıl bulaşıldığına" ilişkin olanıydı. "Yak bir Birinci, ol bir devrimci" gibi çocuksu bir şakalaşma sözü bile, sanki gerçekmişçesine "hikaye"nin özüne yerleştirildi. Herşey kurgulandı (ki o tarihlerde "kurgu" ya da "kurgulama" sözcükleri henüz bilinmiyordu bile). Sağdan soldan duyulmuş "hikayeler", her kişinin dilinde ve ağzında yeniden biçimlendirildi. Kimisi devrimci örgütlerin nasıl "kötü" yönetildiğini, bu duruma nasıl "karşı" çıktığını "hikaye"nin içine sokarken, kimileri başka tür "mağduriyet"lerden yakındılar.
İş ilişkileri geliştikçe ve çoluk-çocuk sahibi olundukça, "suçsuzluk" ve "mağduriyet" yeniden öne çıkmaya başladı. Söylenilmeye çalışılan, "vatana-millete yararlı" birer "evlat" oldukları, "kanunlara karşı gelmedikleri"nden ibaretti. Bu yolla ve bu sayede, işte ve aile ortamlarında tutunabileceklerini düşünüyorlardı.
Gün geldi, anılar yazılmaya, basılmaya ve internette yayınlanmaya başlandı. Böylece "hikayeler" anonimleşti, kulaktan kulağa, ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. Artık ortada kurgulanmış, gerçekle ilişkisi olmayan "hikayeler" değil, "düpedüz gerçek hikayeler" vardı. Bunun kanıtı da, yazılmış-basılmış-anlatılmış "anılar", internette dolaşan "bilgiler" ve "medya"da yer alan röportajlardı.
1990’ların sonlarına doğru "medya"da "suçsuz gençler" edebiyatı başlatıldı. "Denizler suçsuz"dular, "haksız yere asılmışlar"dı, "bir insan bile öldürmemişler"di, zaten "çakar almaz silahlarla devrim bile" yapılamazdı!
Her 6 Mayısta, birilerinin çıkıp "Denizler"in ne kadar "masum" olduklarını anlattıkları televizyon programlarını sinema filmleri, romanlar ve her zaman olduğu gibi "anı" kitapları izledi. "Denizler"in ne kadar çok sevildiği görüldükçe de, bu açılıp-saçılmalar çoğaldı. Günün solcuları da, bu "sevgi seli"nden "nemalanmak" için "Denizlerin yolunda" olduklarını söyleyerek, aynı "hikaye"nin tamamlayıcıları haline geldiler. Halk deyişiyle, şıracının tanığı bozacı oldu.
Ama onların içinden hiç kimse, mevcut düzenin yasalarının yargısı ile tarihin ve insanlığın yargısının aynı olmadığını söylemeye yanaşmadı.
Böylece "Denizler" bağlamında bir "suçsuzdular" söylemi yaygınlaştı. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Recep Tayyip Erdoğan "referandum açılış konuşması"nda bu tür "hikaye"leri anlatarak gözyaşlarına boğuldu ve dinleyenleri gözyaşlarına boğdu! Necdet Adalı, Mustafa Pelivanoğlu ve Erdal Eren, Recep Tayyip Erdoğan’ın gözyaşları içinde "hikaye"lerini anlattığı isimler oldu.
"Sayın başbakan", Mustafa Pehlivanoğlu adlı Balgat katliamını gerçekleştiren "dini bütün" ya da "Türk-İslam sentezi" faşist katilin "allahın nezdinde suçsuz" olduğunu okurken gözyaşlarına boğuldu. Recep Tayyip Erdoğan’a göre, Erdal Eren "yaşı büyütülerek asılan çocuk" ve Necdet Adalı da, "Suçsuzluğundan, serbest bırakılacağından o kadar emindi ki, cezaevinde arkadaşlarının firar girişimine katılmadı" denilen kişi oluvermiştir.
"Türk-İslam sentezi" içinde biçimlendirilmiş bir faşist katilin "allah"la, "dinle", "vatan"la ilişkisi Recep Tayyip Erdoğan’ı gözyaşlarına boğarken, Balgat katliamını[1*] yapan faşist MHP’lilerin kendilerine Türkiye Şeriatçı Komando Ordusu (TÜŞKO) adlı bir "örgüt" uydurdukları ise, zamanın gazete sayfalarında sararıp solmuştu.
Yine Recep Tayyip Erdoğan’ı ve dinleyenleri gözyaşlarına boğan faşist Mustafa Pehlivanoğlu’nun İsa Armağan’la birlikte Mamak Askeri Cezaevi’nden nasıl kaçırıldığı ise, bu "gözyaşları" arasında yoktu.[2*]
Necdet Adalı ise, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında "suçsuzluğundan o kadar emindi ki, cezaevinde arkadaşlarının firar girişimine katılma"yan, "Vikipedi"de "firar eylemine ‘nasıl olsa suçsuzluğunun anlaşılacağını’ ileri sürerek katılmadı" denilen devrimci insan, 12 Eylül sonrasının "hikayeler"inin parçası yapıldı.
Necdet Adalı, 10 Temmuz 1977’de Ankara İsmetpaşa’da faşistlerin gittiği bir kahvehanenin basılıp iki faşistin öldürülmesi eyleminde yer almıştı. Eylemden kısa bir süre sonra Kemal Ergin’le birlikte yakalandı ve polis işkencesinden sonra tutuklanarak Ankara (Ulucanlar) Merkez Cezaevine konuldu. Sözü edilen firar eylemi, tüm hazırlıklara rağmen, plan dışı olarak gerçekleştirmek istenmiştir. Cezaevi hamamından gerçekleştirilmeye çalışılan firarda, Kemal Ergin ilk giden kişi oldu. İkinci çıkacak kişi olan Necdet Adalı ise, bir “tesadüf” sonucu hamama bir gardiyanın gelmesi üzerine içerde kalmıştır. Tüm “hikaye”lerin aksine, Necdet Adalı, bu firar eylemine, ilk planlama aşamasından itibaren katılmıştır ve plan dışı gerçekleştirilmeye kalkışılan firarda “tesadüf” sonucu kaçamamıştır.
“Kaçmadı” iddiası öylesine bir yalandır ki, cezaevinde yatan ve idamla yargılanan bir devrimcinin (ve hatta bir adli mahkumun bile) kaçmayı düşünmemesi ve olanak olduğunda kaçmaması düşünülemez bile. Bugün, bu firar olayı sırasında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde bulunan devrimci tutsaklar yaşamaktadır ve hepsi de Kemal Ergin’in kaçışını ve Necdet Adalı’nın kaçamayışını çok iyi biliyor olmaları gerekir. Ama “hikaye”, sadece bu olaya ilişkin bir “rivayet” değil, tüm 12 Eylül sonrasına egemen olan “hikayeciliğin” bir ürünüdür.
Necdet Adalı’nın kendisinin "suçsuzluğundan o kadar emin" olmasına gelirsek. Buna en doğru yanıtı verecek olan yine kendisi ve kendisiyle birlikte o tarihte cezaevinde yatan devrimci tutsaklardır.
Emin Çölaşan’ın Aralık 1978’de Milliyet gazetesinde yayınlanan "Sağcı ve Solcu Eylemcilerin Cezaevindeki Yaşamları, Tutumları" röportajında, o tarihte cezaevinde Devrimci Gençlik’in cezaevi sorumlusu olan Azmi Kale "suç" ve "suçluluk" üzerine şunları söyler:
"Devrimciler, faşistler gibi demagojiye başvurmazlar. Devrimcilerin her şeyi açıktır ve dürüsttür. Yapılan her eylem, her siyasi hareketin neferlerinin belli bir strateji doğrultusunda yaptıkları eylem olduğu için, ‘Biz bunu yapmadık, etmedik, biz masumuz, suçsuzuz’ gibisinden bir takım şeyler söylemezler. Biz kendimizi suçlu hissetmiyoruz zaten.
Ben yaptım, vurdum, öldürdüm, geldim cezaevine, fakat ben kendimi hiçbir zaman suçlu hissetmiyorum. Çünkü insanlık namına, insanlık adına bir suç işlemedik biz. Kendimizi savunuyorduk, aktif savunma yapıyorduk. Aktif savunma sırasında da üç tane faşist, yine kendimizi bizzat nefsimizi müdafaa ederken de bir tane polis öldürdük, geldik buraya. Fakat biz suçlu değiliz. Biz onları öldürmeseydik, onlar bizi öldüreceklerdi."[3*] (abç)
Azmi Kale’nin hemen ardından, Kemal Ergin kaçtıktan sonra KSD’lilerin cezaevi sorumlusu olan Necdet Adalı söze şöyle devam eder:
"Bu adamların, yani faşistlerin yakınma nedeni, geçmişte rahattılar. Biz suçsuz olduğumuzu falan iddia etmiyoruz. Fakat MC döneminde, gelen her devrimciye şu veya bu şekilde işkence yapılmıştır."[4*] (abç)
Gerçek bu kadar yalın ve açıktır.
Gerçek devrimci insanların, devrim uğruna yaşamlarını çekinmeden veren insanların, öylesine riyakarca "mağduriyet" hikayelerine malzeme yapılmaya kalkışılması ve aynı riyakarlıkla ülkenin "başbakanı" tarafından referandum malzemesi haline getirilmesi, belki "izah edilebilir" nedenlere sahiptir. Ama bu riyakarlıkları duymazlıktan gelenler, gerçeği bildikleri halde susanlar, bu tutumları için hiçbir gerekçe üretemezler.
Hiç unutulmamalıdır ki, devrimci insanlar, mevcut düzenin yasaları tarafından ne kadar "suçlu" ilan edilirlerse edilsinler, her zaman tarihin karşısında haklı olmuşlardır. Onların tarihsel haklılığının, hiç kimsenin inayetine ve onaylamasına gereksinmesi yoktur.

Kaynak:[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button

Konu 911_for_peace tarafından (12-08-2010 Saat 16:18 ) değiştirilmiştir..
911_for_peace isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
911_for_peace Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
bora kara (17-08-2010), che_1955 (12-08-2010), Ekim (12-08-2010)
Alt 12-08-2010, 18:56   #2 (permalink)

 
Ekim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Dec 2009
Üye No: 27260
Mesajlar: 335
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 1,032
268 Mesajina 911 Tesekkür Aldi
Standart

Eğer bir halk, kendi diktatörünü kendi bağrında barındırıyorsa, onun bir mahkeme önüne çıkmasını talep etmiyorsa , ya o diktatör çok halkçı, çok “humanist” bir diktatördür; ya da o halkta bir sorun vardır, tarih adlı emektar doktora görünmesi gerekiyor. Kendi cellatına, o cellatın ellerinde öldükten sonra, dirilip kendi resmini çizdiren bir halkın seçmenleri hala sandık başına gidecekse vay başımıza gelene.

AKP'nin Fatih Belediyesi, yaptığı Şehitler Parkında Diyarbakır Cezaevi’nin işkenceci komutanı Esat Oktay Yıldıran adına anıt dikerken bu celladı tanımıyor muydu? Neyin hesabını kimden nasıl soracaksınız derler adama .

HAYDİ, GİDİN VE BAKIN O ANITIN BİRYERLERİNDEN KAN DAMLIYOR...

Diyarbakır Cezaevi’nde 1980-1982 yıllarında müdür olarak görev yapan cellad Esat Oktay Yıldıran’ın İzmir’de yaşayan iki oğlu, burjuva medyada yayınlanan bir dizi için ‘kişinin hatırasına hakaret’ iddiasıyla şikâyette bulundu.Hangi kişinin hatırasına hakaret; armut dibine düşmüştür....

Ama ,unuttum pardon ; Mustafa Muğlalı, isimli birisi de 33 Kürdü öldürdü ve adına kışla yaptılar. Yani,AİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ mı neydi böyle bir söz vardı......
Ekim isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ekim Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
911_for_peace (12-08-2010), che_1955 (12-08-2010)
Alt 17-08-2010, 02:32   #3 (permalink)

 
Ekim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Dec 2009
Üye No: 27260
Mesajlar: 335
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 1,032
268 Mesajina 911 Tesekkür Aldi
Standart

"Bir avuç sapığı bir anda yok ederiz" diyen kimdi ? Sapık kim diye sormazlar mı adama?; 18 Eylül 1980' de and içerken "... adalet,hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve VİCDANİ KANAATLERİMDEN başka bir tesir altında kalmaksızın.....kendimi Türk Milleti'ne adadım" derken o "vicdani kanaatlerin yaş büyülterek çocuk idam etmeyi de içeriyordu demek.

Şimdi ,intihar ederim triplerine girdin ha.Neden? O günlerde savunduğun değerler dumura mı uğradı? Savun yine."Asmayalım da besleyelim mi" de.Dik dur azcık ya."Ben tek başıma yapmadım kiiii,onlar da vardı" ne demek?

"Kanun bu görevi vermiş" dedin ya gönül ne isterdi biliyor musun? Öyle bir yasa olsun ki biz de sana " bizim yasalarımız da" bunu emrediyor diyebilseydik.

"Biz
faşizme karşı yükselen
her öfkeyi önemseyerek
zulme karşı doğrulan
her alnı öperek yola çıktık." dediği gibi ozan'ın çıktığımız yolda tüm devrimci inancımızla yürüyoruz.
Sevgiyle...


`Yargılanmam İntihar Ederim`

Evren, demokrasiye müdahale etmek istemediklerini ancak koşulların bunu zorunlu kıldığını savunarak, `Yargı için referandum yapalım. Evet çıkarsa , yargılanmam, intihar ederim`

Anayasa`nın geçici 15. maddesinin kaldırılması ve 12 Eylül`ü gerçekleştiren Kenan Evren ile hayattaki diğer komutanların yargılanması için yolun açılması hakkında Evren`le konuştum.Evren, `Yapacak başka bir şeyimiz yoktu` dedi ve ekledi: `Biz o Anayasa`yı halkoyuna sunduk. Yüzde 92 oyla halk onay verdi. Yine aynı yolu kullansınlar. Eğer halk `evet` derse, hiç yargılamaya gerek yok.`

`Önce şunu söylemek lazım, biz o Anayasa`yı halkoyuna sunduk. Halk yüzde 92 oyla onay verdi. Şimdi Anayasa`yı değiştirelim, geçici 15. maddeyi kaldıralım, diyorlar. Ben de şunu söylüyorum; halka sorsunlar.`


`İntihar ederim`


Evren, 12 Eylül koşullarında `Yapacak başka bir şeyimiz yoktu` dedikten sonra şöyle devam etti:


`12 Eylül`ü halk desteklemiştir. Yüzde 92 oy bunun kanıtıdır. Şimdi aynı yolu kullansınlar, halka sorsunlar, diyorum. Eğer halk `evet` der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!`


`Akılları yeni mi başlarına geldi?`


Evren, 12 Eylül`ün yeniden gündeme gelmesi ve geçici 15. maddenin kaldırılmasının tartışma konusu yapılmasıyla ilgili olarak değerlendirmesini şöyle sürdürdü:


`Bu kadar yıldan sonra, bu konu gündeme getiriliyor. Bugüne kadar akılları nerdeymiş? İnsana bunu sorarlar. Ayrıca 12 Eylül öncesindeki koşullar da unutulmasın. Neydi onlar? TBMM aylarca cumhurbaşkanı seçemiyordu. Altı ay başka bir konuyu bile görüşemedi, karar alamadı. Türkiye`de her gün 10, 15, 20 genç öldürülüyordu. Sağdan da soldan her gün gençlerimiz hayatlarını kaybediyordu. Biz ne yapacaktık? Bu durumu seyredecek miydik? Seyredemezdik. Başka ne yapabilirdik?`


`Yapmak istemedik`


Evren, demokrasiye müdahale etmek istemediklerini, ancak koşulların bunu zorunlu kıldığını savunarak şöyle dedi:


`Biz müdahale etmek istemiyorduk. Uyarı mektubu verdik ve 8 ay bekledik. Hiçbir şey değişmedi. Hiçbir önlem alınamadı. TBMM çalışamadı. Yoksa biz 12 Eylül`ü yapmaya hevesli değildik. Ancak başka çare kalmamıştı.`


`Tüm subaylar suçlu olur`


Evren, 12 Eylül`ün yargılanması konusunda hukuki duruma ilişkin olarak da görüşünü şöyle açıkladı:


`Halkın görüşü de başka çare kalmadığı şeklindeydi. Ayrıca şunu de söyleyeyim: Türk Silahlı Kuvvetleri bunu neye dayanarak yaptı? İç Hizmet Kanunu`nun 35. maddesi vardır. Burada TSK`ya, Türkiye Cumhuriyeti`ni korumak ve kollamak görevi verilmiştir. O dönemin komutanları tam görüş birliği içinde bu müdahaleyi yaptılar. Kanun bu görevi vermiş.


Ayrıca mevzuatımızda bir hüküm daha vardır, eğer amir, kanunsuz emir verirse o emri yerine getiren de suçlu olur. Ama 12 Eylül`de bir tek subayın bile itirazı olmamıştır. Genelkurmay Başkanı`ndan, kuvvet komutanlarından bölük komutanlarına kadar, emirler itirazsız uygulanmıştır. Eğer bu suçsa o dönemde TSK`da görevli bütün subayların suçlu sayılması gerekir. Bir tek benim yargılanmamla da olmaz. Ama dediğim gibi, bunu halka sorsunlar.`


Fikret Bila/ Milliyet
Ekim isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Heberi Paylaş


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
TEKEL ve GERÇEKLER 1917'LER_SÜRECEK BDSP 0 08-03-2010 16:48
mhp hakkındaki gerçekler bhdrbrn Forum Çöplüğü 3 21-10-2008 19:52
12 Eylül askeri faşist darbesi ülke genelinde lanetlendi / Eylül 2008 TEKOJIN Fotoğraflar 3 15-09-2008 06:22
AB Yalanları ve Gerçekler Mavi 'Deniz' Kitap ve Dergi Tanıtımı 0 06-04-2008 10:39


22:36



Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.

1 ipucu