Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Ölümsüzler

Ölümsüzler Önderlerimizin hayatları, anıları ve onlarla ilgili herşey


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Ekin Ceren Doğruak (Amara)
Cevaplar
5
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
38377
Önceki Konu
önceki Konu
Ağaç Şeklinde Aç1Beğeni
  • 1 gönderen Özgür Roni
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 30 Mayıs 2010, 22:45   #1
 
Özgür Roni - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 03 Eylül 2009
Üye No: 25550
Bulunduğu yer: Küba
Mesajlar: 250
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Özgür Roni is on a distinguished road
Standart Ekin Ceren Doğruak (Amara)

Ocak 1981 yılında Ankara'da doğdu. Aslen Egeli bir ailenin çocuğu olan Amara, Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü son sınıfta terk etti.

Üniversitedeyken Kürtlerle ve Kürt Özgürlük Mücadelesi'yle tanıştı. Öğrenci hareketleri içinde yeraldı.

Aynı zamanda Kadın Özgürlük Hareketi çalışmalarında da bulunan Doğruak, kısa bir süre cezaevinde yattı. Daha sonra Avrupa'ya gelen Amara, 2005 baharına kadar Kadın Özgürlük Hareketi'nin çalışmalarında yer aldı.

Aynı yıl Güney Kürdistan'a geçen Amara, bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı.



Amara ile birlikte Nudem kod adlı Almanya vatandaşı Uta Schneiderbanger de aynı kazada yaşamını yitirdi.








Arkadaşları Amara'yı anlattı


31 Mayıs 2005'te Süleymaniye'nin Qeladize Kasabası yakınlarında meydana gelen trafik kazasında yaşamını yitiren Amara'yi arkadaşları anlattı. İşte arkadaşlarının Amarası.

DEMET: Sanırım 2000 yılıydı; Türkan Şoray'a benzeyen bir kızla tanıştım. Barış Kültür Merkezi'nde Kadın Komisyonu'nun bir toplantısı vardı. Parti, Ekin'i kadın kollarından temsilci olarak görevlendirmişti. Toplantıda büyük bir hayranlıkla onu izledim. Ailesi, çocukluk arkadaşları, eski yoldaşları onu Ceren olarak tanır. Biz ise Ekin olarak tanıyoruz. Ekin sadece kaşıyla gözüyle güzel bir insan değil, aynı zamanda güzel yürekli, akıllı bir insandı. Hep heyecanlı, meraklı, her şeye, her yönden yetişebilen bir duruşu vardı. Ekinle her şeyi konuşabilirsiniz, her şeyi tümüyle kabul etmese bile bunları anlamaya çalışırdı. Dinlemeyi çok sever, aynı oranda konuşmaya da bayılırdı. Her zaman söyleyecek sözü olan, yanında hiç sıkılmadığınız biriydi.

SAKARYA CADDESİ'NDEKİ HAVUZ

Yaşamı Ankara'da geçti ama İstanbul aşığıydı. Çoğu zaman günün yorgunluğunu atmak için Sakarya Caddesi'nde çerezciden koca bir paket çekirdek alıp, meydandaki havuzun kenarında ya da hemen köşedeki Babacan çay evinde oturur, saatlerce çekirdek çitler, çene çalardık. Bazen gündemi konuşurduk, bazen o gün başımızdan geçenleri, bazen de önümüzden geçen kalabalıkta birilerini rastgele seçer onlar hakkında konuşurduk. Ne çok gülerdik söylediklerimize. Şimdi o havuz kapatıldı. Önünden her geçtiğimde içim burkulur ama çay ocağı orada hala...

ÇİZGİLİ PİJAMALAR

Hepimiz Ankara'ya okumak için farklı yerlerden gelmiştik. Bir tek onun ailesi buradaydı. Doğal olarak arada onlara giderdik. Odasına kapanırdık. Tek model mavi çizgili pijamalarından vardı birkaç tane. O pijamaları giydiğimizde Daltonlar'a benzerdik, halimize güler, saatlerce odasından çıkmadan sohbet ederdik. Bir yılbaşını birlikte geçirelim dedik. Eve giderken birkaç öte beri ve bir çuval patates aldık. Çene çaldık yine sabaha kadar. Sabah ilk iş o bir çuval patatesi kızartmak oldu. Üç zayıf kadın o patatesleri hangi ara pişirip, hangi ara yedik bilmiyorum. Meğer bizim kız patates manyağıymış!

DERSİM DAĞLARI

Bir keresinde Munzur Festivali'ne gitmiştik. Çok heyecanlıydık. En heyecanlılarımızdan biri doğal olarak Ekin'di. İlk defa Dersim'e gelmişti. Dersim'in doğal güzelliklerinin yanı sıra başka güzelliklerinin de peşine düşmüştük. Gözlerimiz hep dağlardaydı. İhtişamlı, dik Dersim dağlarında, 'birilerini' görme arzusundaydık. Gözlerimizi dört açmış bakıyorduk. Birimiz yaprağın kıpırdadığını bile görse hemen bütün otobüs o tarafa koşar aynı yere odaklanırdık, 'varlar mı yoklar mı?' diye.

Ankara'dan ayrıldıktan sonra mutlaka telefonla veya internet üzerinden konuşurduk. Oradayken bile sorunlarımı dinlerdi, yardımcı olmaya çalışırdı. En zor dönemimde ailesinin yanında kalmama yardımcı oldu. Cücük, Ekin'in yeşil-sarı renkleri olan eski Fenerbahçeli, yeni Beşiktaşlı muhabbet kuşu. İnanmayacaksınız ama huyu aynı Ekin. İnatçı, kararlı, net ve tabi çok konuşan bir kuş.

SELİN: 1998'in sonbaharında DTCF'nin orta bahçesinde gördüm ilk kez Ekin'i. Sınıf arkadaşlarıyla bir bankta oturmuş, güle-eğlene sohbet ederken fark ettim O'nu. İlk düşüncem 'Türkan Şoray'ı andıran ifadesiyle, ne kadar da güzel bir kız' olmuştu. Kısa bir süre sonra da orta bahçeli olan diğer herkesin de tanış olduğu bizden biri olan Ekinimiz oluverdi.

KÜRDİSTAN'I İLK GEZİSİ

İlk kadın manifestosu yayınlandığında elimizden düşürmemiş, her fırsatta üzerine tartışmalar yürütmüştük. Birlikte Kürdistan'a bir geziye çıkmaya karar vermiştik. Bir plan yaptık ve yolculuğa başladık. Ekin, benim de kendisiyle birlikte kadın kollarında çalışmamı istiyordu. Bu gezinin ilk dakikasından itibaren beni ikna edene kadar 'tamam diyorsun değil mi, birlikteyiz değil mi arıyorum arkadaşları, tamam değil mi' diye diye bana 'tamam' dedirtmiş ve yolculuğunu rahat bir şekilde sürdürmüştü. Diyarbakır'ı göreceğimiz için çok heyecanlıydık. Fis Köyü'nü görüp 'mücadele bu küçücük köyde mi başlamış' deyip, milyonlara ulaşmasını düşünmek' Belki bir umut Amara'yı görme umuduyla Urfa'ya gitmek' Otobüste kimlik sorgusu için her durdurulduğumuzda 'yahu burası benim memleketim ne oluyor' diyor, kimi zaman merakla açıyordu kocaman gözlerini, kimi zaman da sevgiyle kucakladı o küçük bedenleri. Batman'da şehir merkezini gezerken, yeni yapılan iş hanının karşısında bulunan fotoğrafçının önünden geçerken, vitrindeki 'puşili resim çekilir' yazısı dikkatimizi çekti. Önce güldük. Fakat Ekin 'bizde çektirelim hadi, ne olur' diye ısrar etti. Ben bu ikna çabaları karşısında 'akşam yola çıkacağız, kim alacak fotoyu' derken, Ekin içeri girip fotoğrafını çektirmişti bile. O fotoğrafı kimse almadı. Belki bir gün o fotoğraf, bir umut bize ulaşır.

Üniversitedeki ödev kitaplarını bir gün içerisinde özetlediği çok olmuştur. 'Kadın çalışmaları' diye bir dersin sınavından yüksek bir not almıştı. 'Ekincim hiç çalışmadın nasıl oldu bu iş' dedim, 'savunduğum, düşündüğüm şeyleri yazdım kadın kurtuluş ideolojisinden bahsettim, demek ki doğruymuş' diye cevap verdi. Parti tarihini de bir çırpıda öğrenmek istediğini hatırlıyorum. Sürekli sorular sorardı. İmdadımıza cezaevinden çıkan Fuat Kav arkadaş yetişmişti. Ekin'e buyur canlı tarih ne soracaksan arkadaşa sor' demiştik. Kadın kollarının Diyarbakır'da düzenlediği konferansa katılmak için Ankara'dan üç delege seçildik Ekin, Şennur ve ben. Dönemin kol başkanı olan arkadaş sürekli bize takılırdı, 'hadi burada da konuşun, neden söz almıyorsunuz' diye. Başka arkadaşlara bizi tanıtırken 'bunlar var ya Ankara'da olan biten her şeyden haberdardırlar, cin gibidirler bakmayın burada sustuklarına' der bizi kızdırmaya çalışırdı. Ekin bize bir de isim takmıştı bana 'cin', kendine de 'cin yumurtası ' diyordu.

'HEVALÊ HÊJA İYİ TEMİZLE!'

HADEP gençlik kollarının Ankara'da yapılacak ilk genel kurultayı için salonu hazırlama görevi Ankara Gençlik Kolları, Barış Kültür Merkezi ve biz kadın kollarının genç üyelerine verilmişti. Salonu hazırlamak üzere Ahmet Taner Kışlalı Salonu'na gitmiştik. Salonun öyle bir sürpriziyle karşılaştık ki öğlen yapılmış olan bir etkinliğin tüm kiri pası bizi bekliyordu. Başladık çalışmaya sandalyeler, pankartlar, bayraklar derken saat bayağı ilerlemişti. Merkezi gençlikten de birkaç arkadaş vardı yanımızda. Kimisi yardım ediyor, kimisi de organizasyon şefliği yapıyordu. Bu arkadaşlardan bir tanesi yaptırmak istediği her iş öncesi 'hevale heja şunu yapın, hevale heja bunu taşıyın, asın, yapın' diye tüm gecenin organizesini yapıyordu. Salonla ilgili her şey bitmek üzere derken 'hevale hejanın' bize bir sürprizi daha vardı, o da lavabolardı. Hem gülüyor hem de 'hevalê hêja iyi temizle' diye birbirimize takılıyorduk. O sabah iş bitip dışarı çıktığımızda illerden gelen arkadaşları görünce yorgunluğumuzu unutmuştuk. İşte o sırada bizim şaşkın bakışlarla etrafı süzerken çekilen bir fotoğrafımız basılmıştı gençlik kollarının o yılki ajandasına. O fotoğraf için de baya eğlenmiş, merkezdeki arkadaşı arayıp 'emeğimizin bedeli karşılandı sağ olun' diye takılmıştık.

TEKRAR TEKRAR GÖZALTINA ALINDI

F tipi cezaevlerinin faaliyete geçirilmek istendiği dönemde birçok ilde protestolar düzenlendiği gibi Ankara da, bu protestoların merkezlerinden biri haline gelmişti. Öğlen on iki, akşam beş eylem saatlerimizdi. Her protestoya katılma zorunluluğumuz varmış gibi Ekin 'hadi hadi geç kalıyoruz' diyerek, bazen zorla götürürdü. 19 Aralık operasyonunun ardından yapılan bir protestoda gözaltına alınmıştı. Bırakıldığının akşamı Ekinlerde oturuyorduk. Annesi Hülya teyze dikkatli olmamız yönünde temkinlerde bulunuyordu. Biz de tamam söz veriyoruz birbirimizin elini hiç bırakmayacağız dikkatli olacağız güneş gözlüklerimizi takacağız diye espri yapıyorduk. Ertesi gün eylemde konuşmacı önce süreçten bahsedip sonra 'dün yaktık bugünde yakacağız yıkacağız' deyince 'hadi Ekin çıkalım dedim' ve gerçekten de elinden tutup uzaklaşmak istedim ama olan olmuştu. Ben yere kapaklanmıştım. Benim bıraktığım eli de maalesef yine polisler tutmuştu, Ekin bir kere daha gözaltına alınmıştı. Ertesi sabah bırakıldığında hazırlanıp tekrar protestolara katılmak için Kızılay'a indiğinde, eylemin yapılacağı yere eylem hazırlığında olan grubun yanına gidiyor. Polis açıklamanın yapılmasını engellemek için gelen grubu hemen gözaltına alıyor. Böylece Ekin bir kere daha gözaltına alınıyordu.

Eğer evlerindeysek ve açsak bayılarak yediğimiz iki yemeğimiz vardı patates kızartması ve soslu makarna. Dışarıdaysak ve kendimizi şımartıyorsak beyti vazgeçilmezlerimizdendi. Sabahları yataklarımızda Yeşilçam kuşağından bir film ya da şirinleri izlemeyi de severdik. Gece muhabbetlerimiz hep uzun sürer ve bu esnada aynı zamanda bilgisayar oyunları oynar birbirimizin rekorunu kırmaya çalışırdık. Pijamaları bana büyük gelirdi. Bir gün bir pijamasını verdi 'al annem senin için küçültmüş' dedi. Saçlarını banyo sonrası kurutmazdı, çünkü ıslakken ördüğü saçlarının ertesi gün de aynı güzellikte kokmasından hoşlanıyordu.

Anadilde eğitim kampanyası döneminde akşam birlikte evlerine gitmek için partiden çıkıp durağa geldiğimizde, iki kişiyi fark ettik, ama 'bu kadar da aleni olmaz' diyerek, dolmuşa binip eve gittik. Gerçekten de takip edilmiştik. Anne ve babası o gece tedbir amaçlı bizi başka bir akrabalarının evine gönderdiler. Ekin ev sahibi akrabasına, üniversitede anadilde eğitim kampanyasına destek verdiğimizi, bu amaçla imza topladığımızı ve o yüzden başımızın biraz dertte olduğunu, bu gece kalmaya geldiğimizi söyledi. Akrabası şaşırdı 'çocuğum zaten siz anadilde (Türkçe) eğitim görmüyor musunuz' deyince, biz gülmeye başlamıştık'

Ekin, bir süre Ankara'dan ayrılmış ve bu dönemde Avrupa'ya gitmeye karar vermişti. Güvenlik nedeniyle görüşemiyorduk. Son olarak İstanbul'da kaldığı eve çağırmıştı beni. Gidip gitmeme arasında kalarak en son bir daha kim bilir ne zaman görüşürüz düşüncesiyle gitmiştim yanına. Bu onunla son kez kucaklaştığımız ve yüz yüze dertleştiğimiz buluşmamız olmuştu.

Bazen gerillalardan bahseder yaşamlarının nasıl olduğu üzerine konuşurduk. 'Sen güvercin gibi seke seke yürüyorsun boyun da uzun direk hedefsin kamufle olamazsın' diye takılırdım kendisine. Ankara'dan yakın arkadaşlarımızdan katılanlar olmuştu. Kendi ilk girişiminin yanlış kişilerle kurduğu ilişkiden dolayı gerçekleşmemesi onun için çok üzücü olmuştu. Avrupa'da kaldığı dört yıl boyunca en çok istediği şey sanırım dağlara ülkeye gitmek oldu. Her görüşmemizde 'ben gitmek istiyorum' diyordu. Ülkeye gideceğini öğrendiğinde hemen aramış haber vermişti. Gitme fikrini iyice kafasına yerleştirmişti. Hazırlıklarını tamamlamış gidişini ayarlamıştı. Telefon açtı gittiği gün, acelesi vardı, öyle çok uzun bir görüşmemiz olmadı. Bu görüşme son görüşmemiz oldu mutlu ve kekremsi.

DİLAN:

Ceren'le ilk katıldığı süreçte tanıştım. Bir gece kaldığımız evin kapısı çaldı. Tanıdığım arkadaşlar gelmişti. Yanlarında uzun boylu, narin güzel bir kız vardı. İşte o gece Ceren ile başladı arkadaşlığımız. Heyecanlıydı, biraz da şaşkın. Ben ise sıkılmaması için sürekli bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Kadın konferansı nedeniyle kaldığımız yer oldukça kalabalıktı. Diğer gün arkadaşların hepsi konferans alanına geçti. Ben, Ceren ve Evindar arkadaş kaldık. Ceren kendisine bir kod isim seçmemizi istedi. Aslında gerçek ismi çok hoşuma gitmişti ve 'Ekin Ceren' kalsın önerisini yaptım. Kendisi kabul etmedi, 'daha Kürdili bir isim istiyorum' dedi. Biz de Evindar arkadaş ile birlikte 'Elenya ve Amara' isimlerini önerdik. Ceren, 'Amara' ismini beğendi. Bana anlamını sordu. Zazaca 'o bizden' anlamında ve ayrıca Önderliğin doğduğu köyün ismi' dedim. Zazaça'yı çok seviyordu. Hoşuna gitti bu isim. O günden itibaren 'Amara' ismini taşımaya başladı.

Daha sonra Amara ile konferans alanına geçtik. Girdiğimiz ortamda hemen dikkat çekti. Herkes 'bu arkadaş kim' diye soruyordu. Ceren öyle biriydi, hemen dikkat çekerdi. Sempatikti, sevecendi, cıvıl cıvıldı. Kısa bir süre sonra aynı eğitim devresinde kalma şansına sahip olduk. Bir gün arkadaşlar gerilla mekaplarına çok benzeyen spor ayakkabılarını getirmişlerdi. Biz hemen büyük bir coşkuyla ayağımızdaki ayakkabıları bir kenara atıp, onları geçirivermiştik ayaklarımıza. Bulunduğumuz yerin hemen yanındaki kocaman arazide saatlerce turlamıştık o ayakkabılarla. Ceren'in o hali görülmeye değerdi. Gerillaya benzer bir şey yapmaktan dolayı öyle mutluydu ki. O gün ve sonraki günlerde ayağımıza büyük gelen o ayakkabıları çıkarmamıştık ayağımızdan.

Ceren'in empati duygusu çok derindi. Gözlerini kaybetmiş bir arkadaşın yerine koymaya çalışırdı kendini. Ne hissettiğini, nasıl zorlandığını anlamak isterdi. Ayağını kaybedenler için, cezaevine girenler için de aynı anlama varmak isterdi. Kürt halkının yaşadığı acılar, haksızlıklar yüreğine değdiği için katılmıştı aramıza. Ceren'in insanlara, hayata bakışında keskin sınırları yoktu. Bizim daha tahammülsüz olduğumuz yaklaşımlar karşısında Ceren daha tahammülkardı. Ve onu bize yakın kılan temel şeylerden biri de sadeliğiydi. Onda abartılara yer yoktu. Fiziğinden aklına kadar bu böyleydi. 2005 Newroz'unda buluşmuştuk yine. Bize verilen görevi bitirdikten sonra sahne programını izlemeye gitmiştik. Sahnede Koma Agiri Jiyan vardı. Ahmet Kaya'nın 'başım belada' parçasını seslendiriyorlardı. Biz tabi dayanamadık ve 'ağır' duruşumuzu bir kenara atıp, sahnenin en önünde yer alan kalabalığın içerisine karıştık. Amara ile bu parçayı büyük bir coşku ile söylemeye başladık: En sevdiğimiz bölümü, 'sevdim seni inanamayacağın kadar esmer kız/ kirpiklerimde çırpınan şu tuzlu gözyaşında/ ihanetin adı yok...' Bizi öyle 'yerinde duramayan halde' gören arkadaşlar biraz şaşkındı tabi. 'Hayrola, nedir bu coşku' der gibiydiler. Birçoğu gülümsüyordu bize. Amara da 'eee hep öyle kutlama gözlemcisi mi olacağız, bir kere de katılalım şu sahne coşkusuna' diyordu.

Halkını seviyordu. Ceren'in 'ben kurban olurum bu halka' sözü öyle canlı ki zihnimde. Halk çalışmasında yer aldığı süreçte büyük bir emekle, fedakarlıkla katıldı. Yabancılık çekmedi. Sanki hep Kürt halkının içinde kalmış, yaşamış gibiydi. Kürdistan halkı da Egeli deniz kızını kucakladı, yüreğine bastı. Şehadetinden sonra birçok Kürdistanlı yeni doğan çocuğuna onun ismini verdi. Tanıştığı, bir paylaşımı yarattığı birçok yurtseverin evinde Ceren'in resmi asılıdır. Yaptıklarıyla, yarattıklarıyla, varlığıyla büyük bir iz bıraktı hepsinde. Ceren, 'gerillaya gitmesem sanki eksik kalacakmışım gibi geliyor' derdi. Kendisini tamamlayacağına inandığı dağlara gidişinin üzerinden bir ay geçmeden o hep lanet okuduğumuz kazayı yaşadı.

ÖZGÜN:

Bizim Ceren'le çocukken iyi arkadaş olma sebebimiz, okulumuza uzak evlerde oturuyor olmamız ve aynı servisle her gün o uzun yolu yan yana gidiyor olmamızdı. Tam olarak ne zaman hayatıma girdi Ceren, biz nasıl tanıştık hatırlayamıyorum. Keşke hatırlasam ve çocuk Ceren'in yüzünü getirebilsem gözümün önüne. Kırmızı montuyla kendinden büyük okul çantasını sırtlandığı bir fotoğrafı vardır Ceren'in, okul bahçesinde çekilmiş. İşte o yaşlardaydık tanıştığımızda. 1986 yılıydı, okul önlüklerimizle uzun ve sıkıcı eve dönüş yolunda kendi kendimize oyunlar yaratıyorduk. Bizim oyunumuz birbirimizin saçlarını sayma oyunuydu. İkimizin de o kadar gür saçları vardı ki. Yol bitip, eve geldiğimizde saç tellerimizin sadece birkaç binini sayabilmişiz. O saçları ayırıp, ertesi gün saymaya devam etmeye karar veriyorduk.

Birlikte okulumuzun bale sınıfındaydık. Nasıl yapabiliyor bilmiyorum ama bacağını boynunun arkasına alabiliyordu Ceren. Ellerindeki bütün parmakları büküşü çocuk yaşım için inanılmaz bir eğlenceydi. Teneffüslerde onunla yan yana geldiğimizde ondan hep bacaklarını iki yana açarak yere oturmasını istiyordum. O her seferinde onun için hiç de şaşırtıcı olmayan bu hareketi yapardı benim için. İncecik ve güzel mi güzel bedeni sayesinde bale temsillerimizin başrolleri hep Ceren'indi.

Çok sıcak bir kaloriferin olduğu küçücük bir tuvaleti vardı okulumuzun. Birkaç saat boyunca yorulmadan o kaloriferin üzerine su dökerek, tuvaletin tavanında su tanecikleri biriktirmeyi başardık. Tanecikler fazlalaşınca pıtır pıtır üstümüze dökülmeye başladılar. Kendi kendimize yağmur yağdırmayı başardığımızı düşünüp çok heyecanlanmıştık. Gördüğüm en güzel saçlara, en güzel yanaklara sahip olan bu küçük kızla okulun tatil olmasıyla yollarımız bir sene sonra ayrıldı. Farklı okullara kaydolmuştuk bir sene sonra. Ailem okulumu 1994'te yine değiştirdi. Gittiğim okulda hiç mutlu değildim. Okulun ilk günleriydi. Benim gibi yeni sınıfına alışamadığı her halinden belli olan bu kızı tanıyordum bir yerlerden. Birbirimize o kadar çok baktık ki bir ders boyunca, teneffüste yanıma geldi. Adımı sorduğu anda vurgulu bir şekilde 'Ceren?' dedim. Yollarımız tekrar buluşmuştu. Her şeyimizi paylaşıyorduk, onsuz tek bir günüm geçmiyordu. Yan yana oturduğumuz koca bir günün ardından eve gider gitmez telefonlara sarılıyorduk. Konuşamadığımız ders süreleri boyunca birbirimize gizli gizli mektup yazıyorduk. İnsanların önemsiz bulabileceği türden milyonlarca lise anımız vardır. Cerenle cebimizde para olsa da aynı sandviçi beraber yemeyi seviyorduk, ortak bir bütçemiz bile vardı. Birbirimizin saçlarını keser, birlikte uyurduk.

Felsefeden, hiçlikten ve hayattan konuşuyorduk. Neden bilmiyorum ama bir de en çok ölümden konuşurduk Ceren'le. Gelecek yazmaktan da vazgeçmiyorduk. Birbirimize sayfalarca gelecek kurgusu yazardık. Gelecekteki evlerimizin duvar kağıtlarına kadar detaylı gelecek hayallerimiz vardır. Giderek evlerimizi, ailelerimizi, arkadaşlarımızı o kadar paylaştık ki, Ceren'in evi benimmiş gibi bir his uyanıyordu içimde. O da bizim evde hiçbir zaman misafir gibi olmuyordu. O kadar düşünceliydi ki, kendisi düz saçlı olduğu ve asla saç jölesi kullanmadığı halde, kıvırcık saçlı arkadaşı onlarda kalmadan bir gün önce yana yakıla babasını arkadaşına saç jölesi alması konusunda tembihleyip durmuştu. Bir laf arasında kırmızı beyaz çizgili diş macunlarını sevdiğimi söylediğimde, Ceren bu bilgiyi beyninin bir köşesinde saklamış ve onlarda kaldığım ilk gün ben tam mavi çizgili diş macununu kullanacakken 'dur, senin sevdiğin macundan aldı babam' demişti. Ceren'le bir şeyler öğrenmeye o kadar hevesliydik ki, harçlığımızı yetiştiremediğimiz için gizli gizli gidip kitapçılarda 3'er 5'er sayfa kitap okuyup aklımızda tutuyorduk sayfaları. Sonra bir dahaki gidişimizde kaldığımız yerden devam ediyorduk kitaba. Benim kafam karışıyordu ama Ceren aynı anda 3-4 kitabı okuyabiliyordu. Birbirimize yazdığımız mektuplar için aldığımız defterlerimiz var. Okuldaki derslerin defterlerini unutsak bile, o defterleri yanımızda getirmeyi asla unutmuyorduk. Çünkü yüzyıllar sonra bizim hikayelerimizden oluşan bu defterleri birilerinin okuyacağına ve tarihsel kişiler olacağımıza inanıyorduk.

Her ayın 3'ünde 'Yarim bekler beni dağlar ardında, bugün olmaz yarın ayın dördünde' türküsünü söylerdik beraber. Kolkola girip okul eteklerimizle giderdik mitinglere, eylemlere.

Küçücük yaşımıza bakmadan önemli şeyler yaptığımızı düşünürdük. Dünyada gördüğüm en hızlı konuşan insandır Ceren. Ve gördüğüm en çirkin el yazısı da onun el yazısıdır. Papatyaları çok sever, menekşeleri sevmezdi. Birisini seviyorsa onu asla yalnız bırakmazdı. Kızgınlığı hemen belli olurdu, ama çabucak geçerdi, affediciydi. Gözleri kocamandır, bir kalabalığın içinde hemen fark edebilirsiniz onu. Sallanarak yürür biraz, saçları da sallanırdı o yürürken. Parmakları incecik ve upuzun. Dünyanın en güzel burnudur Ceren'in burnu. Üstünde küçücük bir lekesi vardır burnunun. Şarkı söylemeyi beceremez dans etmeyi de. Ağır Roman'ı ve Braveheart'ı defalarca izlemekten sıkılmazdı. Amin Maalouf kitaplarını arka arkaya bir hafta içinde okuduğunu bilirim. Ve birden el örgüsünden bir çanta yapabilir O size.

ZİLAN:

Dağdan arkadaşların el emeği ile gönderdiği küçük bir bilekliği ona teslim ettiğimde o kadar sevinmişti ki. İkimizi o küçük bileklik tanıştırdı. İlk olarak güzelliği şaşırtmıştı beni. Ceren koşulsuz şartsız inanmayı sevmeyi bilen birisiydi. Herşeyi bu kadar ince ayrıntısına kadar öğrenmeyi bilen birisi olduğunu bilseydim dağdan arkadaşlarının onun için söylediklerini daha fazla aklımda tutardım. 'Eee anlat daha başka ne dediler diye soruyordu' sürekli. İkinci kez gençlik kampında karşılaştım. Paris'e gittim, garda beni O karşıladı. Dalgın dalgın yürürken üzerinde annesinin ördüğü yeşil kazak ile yeşil bir eşarp vardı.

O başka bir çalışmada yer alıyordu. Bir yolunu bulur, ikimizin işini bir araya denk getirmeyi başarırdık. Akşamları birlikte kalır geç saatlere kadar konuşurduk. Sabahları uyanmak için saatini kurardı, onun yerine ben uyanırdım. Kızamazdım ona, çünkü küçük şeylerle mutlu olmayı Ceren'den öğrendim. Birgün sözde trene kaçak binmeyi öğretiyorum Ceren'e. Turnikelerden biletli geçen birinin peşine takılırdık genelde. Ama o koca bacakları ile turnikelerden atlardı. Her sabah iki tane croissant alırdık. Bir gün kokusuna dayanamayıp birer tane daha aldık. Ama ikimizi de bir mide ağrısı tuttu. Ceren de bu durum karşısında 'Demek ki neymiş, üç tane fazla bir tane azmış en iyisi iki tane yemek' demişti. Geç bir saat ve gitmemiz gereken evi de bilmiyoruz. Telefon edip ev sahibinden öğrenelim dedik. Ama o bildik nazik mekanik kadın sesi kredimizin olmadığını, dolayısıyla arama yapamayacağımıza dair bir şeyler anlatıyordu Fransızca. Ceren ise bunu şu şekilde tercüme ediyordu, 'hah işte o kadar gün boyu telefonla konuşursanız böyle gece vakti sokakta kalırsınız.' Ama rahatız ne de olsa benim de telefonum var. Benimkinde de aynı mekanik ses, Ceren bunu da tercüme etti, 'Hiç boşuna uğraşmayın sende de kontür yok. Bu da size bir ders olsun.' Yolun stresini bu esprileriyle aştık.

Ceren'i bu mücadeleye getiren empati duygusunun gelişkin olmasıydı. Bir günümüz diğerine benzemezdi. Hayatımızın zorluklarından güzel ya da eğlenceli bir yan bulup, yarattığımız bir sevinç olurdu. Bir gün Paris'i baştan başa gezdik. Paris'i hep derneğimizin sokağından ibaret sanırdım. Beni o sokaktan çıkarıp Paris'in öteki yüzüyle o herkesin hayran olduğu yüzüyle tanıştıran da O idi. Meğer Ceren Paris'in taşını toprağını karış karış gezmişti. Onun sayesinde bir çok insana karşı önyargılarımı aştım, bir çok insanı sevdim. Ceren herkesi kalbine alırdı, ama hepsini serbest bırakırdı orada. Ceren sayesinde edindiğim dostlarım var. İnsanları bu denli seven Cerenimizin tahammül edemediği tek bir şey vardı, kıskançlık. Halk sevgisi de bir o kadar derindi. Birgün Ceren'le Paris'te bir eve gidiyorduk. O'nun çok sık gittiği bir evdi. O kadar koyu bir sohbete dalmış ve kendimizden emin bir şekilde yürüyoruz ki yolumuzu şaşırdığımızın farkına geç varabildik. Bulunduğumuz yer evin olduğu yere hiç benzemiyordu. Gururumuz kabul etmiyor tabii evdekileri arayıp, 'biz yolu şaşırdık' demeye. Ben topu Ceren'e attım, sen ara burası senin faaliyet alanın diye, o da bana attı. Sonunda ev sahibini aradı, yolu kaybettik demek yerine, şu cümleyle çocuksu gururunu kurtarmaya çalıştı, 'Alo heval... buraya bir orman koymuşlar.'

HALK O'NU BAĞRINA BASTI

Ceren Erdal arkadaşı çok seviyordu. Umutsuzluğun kol gezdiği 2004 yılında Erdal arkadaşın şehadetinden bir yıl sonra televizyonda cenaze töreninden görüntüleri izliyorduk. Erdal arkadaşın naaşını tüm Kürdistan boydan boya karşıladı sahiplendi. Ceren o zaman 'tüylerim diken diken oldu ya. Ne kadar derin bir bağlılık bu inşallah benim cenaze törenimde böyle yapılır' dedi. Bir yıl sonra halk onu sınırdan alındıktan sonra geçtiği her yerde bağrına bastı. Karşılama görüntüleri bana Erdal arkadaşın cenaze törenini hatırlattı. Ceren'i istediği gibi uğurladı, uğruna hayatını feda etmekten çekinmediği Kürt halkı...

Deniz Yoldaş bunu beğendi.
__________________
İro Disa..
Özgür Roni isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Temmuz 2011, 01:25   #2
 
Hawar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 27 Kasım 2010
Üye No: 32889
Mesajlar: 18
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Hawar is on a distinguished road
Standart

Muhteşem örnek teşkil edecek bir yaşam... Bu kadar erken kaybetmiş olmak ne kötü.

Şehid Namırın !
Hawar isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23 Ocak 2013, 14:19   #3
 
Sosyalizmmi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Ocak 2013
Üye No: 44908
Mesajlar: 38
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Sosyalizmmi is on a distinguished road
Standart

Sanırım bugun dogum gunu yoldaşın
__________________
Sen Sadece İnsansın İnsan
Sosyalizmmi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28 Mayıs 2013, 21:03   #4
 
cs76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 28 Mayıs 2013
Üye No: 46470
Mesajlar: 2
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 cs76 is on a distinguished road
Standart amara

mrb ben önümüzdeki günlerde batman a gitmeyi düşünüyorum. şehit ekin ceren ni batman da çekmiş olduğu resmini almaya çalışacam bana bu konuda yardımcı olur musunuz şimdiden çok teşekürler....
cs76 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31 Mayıs 2013, 12:05   #5
 
siyajin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 31 Mayıs 2013
Üye No: 46507
Mesajlar: 1
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 siyajin is on a distinguished road
Standart

Batman'a gidecek arkadasa yardımcı olabilirim, kolay gelsin.
siyajin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03 Haziran 2013, 00:40   #6
 
cs76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 28 Mayıs 2013
Üye No: 46470
Mesajlar: 2
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 cs76 is on a distinguished road
Standart

umarım yardımcı olursunuz....
cs76 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 4 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 4 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 02:06.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1