Sosyalist Forum  

Ana Sayfa Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   Sosyalist Forum > SİYASET > Ölümsüzler

Ölümsüzler Önderlerimizin hayatları, anıları ve onlarla ilgili herşey

Loading


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
İbrahim Kaypakkaya
Cevaplar
32
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
6358
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share Konu Araçları Stil
Alt 02-07-2009, 11:04   #11 (permalink)

 
PARTİZAN-İBO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: May 2009
Üye No: 21851
Bulunduğu yer: Zagros,Cudi,Gabar...
Mesajlar: 211
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 365
148 Mesajina 329 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: İbrahim Kaypakkaya

İ. KAYPAKKAYA`NIN SAVUNUCULARI
(Partizan, Bolşevik Partizan, Mücadele Bayrağı, Spartaküs, BB Komünist, Akıma Karşı (GDS), Avusturya Marksist-Leninist Partisi (AMLP))
PARTİZAN-İBO isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-07-2009, 11:07   #12 (permalink)

 
PARTİZAN-İBO - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: May 2009
Üye No: 21851
Bulunduğu yer: Zagros,Cudi,Gabar...
Mesajlar: 211
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 365
148 Mesajina 329 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: İbrahim Kaypakkaya

İNTİKAMI!

Önder yoldaşımız Ali Haydar Yıldızın katledilmesi ve Önderimizin esir düşmesine sebep olan işbirlikçi hain Hüseyin yıldırım bir iki ay içinde yoldaşlarımız tarafından ölümle cezalandırıldı.

Önderimizi Diyarbakır zindanlarında işkenceli sorgulardan geçiren savcı Yaşar Değerli kısa zaman içinde partimiz tarafından ölümle cezalandırıldı ve cezası savaşçılarımız tarafından infaz edildi...

Gene işbirlikçi öğretmen Cafer Atan 27 yıl boyunca kaçıp saklanmasına rağmen, 2000 yılında partimiz tarafından yeri tespit edilip hakkındaki ölüm kararı savaşçılarımızca infaz edildi. O dönemki burjuva basını eylemimizi şu şekilde yayınladı:

Emekli öğretmen: "Ailemin önünde birşey yapmayın, arka odaya gidelim"


Emek Sokak'ta kapı çalındı. Tam iki kez. Güm güm. "Kimsiniz" diye soran Cafer Atan, "jandarma, hakkınızda ihbar var" yanıtını aldı. Haklarında ihbar yoktu. Gelen de jandarma değildi. O akşam yemekte tavuk vardı. Tavuklar salonda masanın üzerinde soğudu. İki siyah montlu ve pantalonlu kimliği belirsiz şahıs emekli öğretmen Tuncelili Cafer Atan'ı vurdu. Bir kere kafasından bir kere omzundan. Dilan, babası öldükten sonra annesi Duygu'nun "baban öldü, ona son bir kez bakmak ister misin" teklifini reddetti. Hazal, babası kanlar içinde yerde ölü yatarken ona, bir daha baktı.
Olay sırasında, Artan ailesi yalnız değildi. Her zamanki gibi komşuları Haydar Doğan da yemeğe misafirdi. "Haydar Doğansız emekli öğretmen Cafer'in et, boğazından geçmezdi". Haydar Doğan'ın Parkinson hastalığı vardı. Birkaç yıl önce yüksek bir binanın beşinci katından aşağıya düşmüş, o gün bugündür yarı felçli dolaşıyordu. Son günlerde en büyük desteği üç ay önce bu apartmana taşınan Artan'lardı. Cafer Öğretmen'i vurmaya gelen maskeli adamlara eski bir karateci olarak müdahele etmeye çalışan Haydar, hiçbir şey yapamadı. Çünkü Cafer Artan buna izin vermedi. Ona ayaklandığı koltuğa geri oturmasını, silahlı adamlara da kızları ve eşinin önünde hiçbir şey yapmamalarını, gerekirse arka odaya geçebileceklerini söyledi. Silahlı adamlar dinlemediler.
Eşi gibi öğretmen olan Duygu Hanım, ne gelenlerin TİKKO'dan olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor ne de eşinin tam 27 yıl önce İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar etmiş olabileceğinin. Eşinin kimseden korkmadığını, on yıl aynı yastıkta uyudukları dönem boyunca hiç kabusla uyandığını bilmediğini söylüyor. O da, eşinin babası Mecit Bey'in de iddialarla ilgili tek bildikleri şey, Cafer Artan'ın evlenmeden önce Tunceli'de öğretmenlik yaptığı.
Cafer Artan'ın vurulduğu odadaki büfenin raflarında baş köşede kristal vazolar ve altlarına serilmiş tığ işi örtüler, bir de beş ciltlik Server Tanilli'nin "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" duruyor. Yanındaki sağlık ansiklopedisiyle.
Dilan dün yaptığı resimde bir annesini, bir de babasını çiziyor. Annesinin boynunda bir küçük kırmızı kalp var. "Bu kalp" diyor, "Benim babamın. Çünkü o artık yok. Kalbi de annemde
.

İbrahim Kaypakkaya kimdir?
Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya, 23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada yaralandı. Yardım için sığındığı köyde güvenlik güçlerine teslim edilen Kaypakkaya 16 Mayıs 1973'te Ankara'da gözaltındayken ölmüştü. Kaypakkaya'yı, 29 Ocak'ta operasyon yapan askerlere Vartinik köyünde görevli bir öğretmeninteslim ettiği öne sürülmüştü.

HÜRRİYET GAZETESİ.

TİKKO 27 yıl sonra intikam aldı

27 yıl önce TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı yakalatan öğretmen evinde öldürüldü.

Cinayeti, intikam için TİKKO militanlarının işlediği belirtiliyor. Emekli öğretmen Cafer Atan Sarıgazi’deki evinde eşi ve iki kızının gözü önünde öldürüldü. Evin kapısını çalan kar maskeli iki kişi jandarma olduklarını söyleyerek içeri girdiler. Aslında kapıyı çalanlar 27 yıl önce yaşananların intikamını için gelen yasadışı TİKKO militanlarıydı. Emekli öğretmen Cafer Atan’ı susturucu takılmış bir tabancayla tutarak öldüren , saldırganlar kayıplara karıştı. TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya 27 yıl önce Tunceli’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralanarak bir köye sığınmıştı. İddiaya göre köy öğretmenlerinden Cafer Atan, Kaypakkayayı jandarmaya ihbar ederek yakalattı. Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya daha Ankara’da gözaltında ölmüştü.

NTV

Cumhuriyet'e 'kuşkulu' gelen cinayet

Emekli öğretmen Cafer Atan iki gün önce İstanbul Sarıgazi'de evinde kurşunlanarak öldürülmüştü. Emniyet, jandarma ve Atan'ın kardeşi Ali Atan'ın ifadelerine göre katiller, TİKKO örgütü üyesiydi. Sebep ise Cafer Atan'ın 27 yıl önce Tunceli'de görev yaparken TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar ederek yakalanmasına sebep olması idi. Cumhuriyet gazetesi hariç tüm medyada haber bu şekilde yer aldı. Haberi 'Sarıgazi'de kuşkulu cinayet' olarak veren Cumhuriyet'e göre Atan'ın ismi resmi belgelerde yoktu ve TİKKO da eylemi üstlenmemişti.
MERAKLISINA NOT
Cemal Atan(51), Tunceli'de görev yaptığı 24 Ocak 1973'te TİKKO'nun kurucusu Kaypakkaya, Vartinik mezrasında girdiği çatışmada yaralanarak köye sığındı. Kaypakkaya, bu köyde güvenlik güçleri tarafından Atan'ın görevli olduğu okulda ele geçirildi. Örgüt Kaypakkaya'nın 18 Mayıs 1973'teki ölümünden Atan'ı sorumlu tuttu. Atan, olay sonrası yıllarca kaçak yaşadı. (Sabah, 25 10 2000)

ZAMAN GAZETESİ

Korkunç intikam

Ergün ÇOLAKOĞLU / İSTANBUL
TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı 27 yıl önce jandarmaya teslim ettiği öne sürülen emekli öğretmen, Sarıgazi'deki evini basan üç kişi tarafından kafasından kurşunlanarak öldürüldü.
SARIGAZİ’deki Orhangazi İlköğretim Okulu'ndan geçen yıl emekli olan 51 yaşındaki Cafer Atan'ın Meclis Mahallesi, Leman Sokak, Emek Apartmanı 17/8'deki evine geçtiğimiz Cumartesi gecesi 23.30'da gelen maskeli iki kişi, ‘‘Kapıyı açın. Jandarma’’ diyerek içeri girdi. ‘‘Cafer Atan sen misin?’’ diye soran teröristler, emekli öğretmeni, eşi Duygu ve iki kızının gözleri önünde, yüzüstü yere yatırdılar. Teröristlerden biri Atan'a, ‘‘27 yıl önce, yaralı halde Tunceli'nin Vartinik Köyü'ne sığınan liderimiz İbrahim Kaypakkaya'yı jandarmaya teslim ettin. Şimdi seni cezalandırıyoruz’’ dedi.
Susturuculu tabancayla vurdu
Aynı terörist, ‘‘Çocuklarımın gözü önünde yapmayın’’ sözlerine aldırmadan, susturucu takılmış tabancasını, Cafer Atan'ın kafasına doğrultarak üç kez ateşledi. Atan, kendisi gibi öğretmen olan eşi Duygu, kızları Hazal ve Dilan'ın dehşet dolu bakışları arasında can verdi. Teröristler daha sonra, evden çıkarak kaçtılar. Tunceli'de 27 yıl önce yaşanan olaydan sonra can güvenliği nedeniyle sık sık görev yeri değiştirilen Cafer Atan'ın adının, TİKKO örgütü tarafından yayınlanan 'ölüm listesi'nde yeraldığı bildirildi.
Gözaltında ölmüştü
23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralanan ve yardım istemek için sığındığı Vartinik Köyü'nde güvenlik güçlerine teslim edilen yasadışı Kaypakkaya, 16 Mayıs 1973 günü Ankara'da, gözaltındayken ölmüştü. Nihat Behram'ın yazdığı ‘İşkencede ölümün güncesi’ adlı kitapta, Kaypakkaya'nın yakalanışı şöyle anlatılıyor: ‘‘Yaralı teröristin kaçtığı köylere haber verilmişti. Çevredeki bütün gericiler ödül kapma yarışındaydı. Gericiler ve ajanlar, dağda taşta, kana banılmış ekmeği arıyordu. Celal adında azılı gerici ajan, İbo'yu piyango bileti gibi karşıladı, öğretmene haber verdi. Öğretmen, köye gelen yabancıya baktı, hemen odanın kapısını kilitledi. 29 Ocak sabahı, operasyonu yapan üsteğmen Fehmi, sayısız adamıyla geldi, evin kapısına dayandı. İbo odada yatıyordu. ‘İbrahim Kaypakkaya'sın değil mi' dedi. İbo'yu bağlayıp götürdüler.’’

HÜRRİYETİM GAZETESİ






İBRAHİMKAYPAKKAYA.NET
PARTİZAN-İBO isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
PARTİZAN-İBO Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
KIZILBAYRAK (02-07-2009), marenostrum_24 (30-01-2011), ÖzgürBakış (15-09-2009)
Alt 10-01-2010, 11:06   #13 (permalink)

 
.SosyaList - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Jan 2010
Üye No: 27999
Bulunduğu yer: Kavacık
Mesajlar: 32
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 8
4 Mesajina 8 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: İbrahim Kaypakkaya

ßenim gözümde diğer devrimcilerden daha önemlidir . devrim için şehire giden değil . devrim için köye gelen devrimi köyde anlatan devrimcidir . Özledik Seni YOLDAŞ.
.SosyaList isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22-04-2010, 20:08   #14 (permalink)

 
vurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

vurgun
Misafir
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart Kaypakkaya’nın Pratik-Politik Marksizmi

Marksizmin bütünselliği ve politika
Marksist bütünsellik, kendisinden önceki epistemolojilerden ontolojiyi içermesiyle ayrılır. Ontoloji ile ilişki, Marksist bütünsellik açısından, teknik bir uygulama ilişkisi olarak anlaşılamaz. Marksizm, teorik-politika aracılığıyla, pratik-politik devrimcilik bileşeniyle ontolojide, gerçek gerçekte temsil edilir. Pratik-politik devrimciliğin bulunmadığı bir Marksist bütünsellikten söz etmenin olanağı yoktur. “Politikada devrimci nitelik her şeyin önünde ve zeminindedir. Ancak Marksizmin politik olmayan düzlemlerde de aranması meşrudur. İki nedenle meşrudur: Marksizmin politika dışında bileşenleri vardır ve tarihsel olarak Marksizm parçalanmıştır.”[1]
Bilim, felsefe ve politikadan oluşan epistemolojik bütünün, tarihsel oluşla dolaysız ilişkisinden söz edilemez, Marksizmin teorik bütününün ele aldığı nesnesi gereği ontolojiyle ilişkisi, bütünün açık ucu olan politika dolayımıyla gerçekleşir. Marksist bütünselliğin ontolojiyi içermesi nedeniyle teorik-politika, bütünlüğün içerisinde teori ile pratik-politika arasındaki teorik bağ addedilirse, bu ilişkide pratik-politika “gerçek nesne” ile kurduğu dolayımsız ilişkiyle imtiyazlı konumdadır. “Marksist bilim ve felsefenin ‘nesnel gerçek’le (gerçek gerçek) doğrudan ilişkileri yokken ve burada teorik olarak zorunlu bağlantı unsuru politika iken, politikanın gerçek gerçekle ilişkileri dolayımsızdır. Çünkü politikanın ‘nesnesi’ nesnel gerçektir”[2]
Politik düzlemde eylem sözden önce gelir. “Sözle eylem, teoriyle pratik ayrıdır ve birbirini ikame edemez. ‘Söz’de devrimci olmak ‘gerçek’te devrimci olmak anlamına gelmez ve eylemiyle devrimci olmak gerçektir.”[3] Ontolojik alanda Marksizmin belirleyeni pratik-politik devrimciliktir. Burada Marksist devrimciliği, diğer devrimcilik türlerinden ayırmak gerekir.
Ezilenlerin ezenlere karşı yürüttüğü mücadele içinde, bir süreç boyunca kullandıkları araç ve yöntemlerle şiddet pratiği sergileyen, tarihsel bir “öznellik”tir devrimcilik. Marksist devrimcilik, bu anlamda diğer devrimcilik türleriyle aynı düzlemdedir.
Pratik-politik Marksizm, tarihsel koşullara ve mücadele yürütülen coğrafyaya ilişkin aldığı pratik-politik tutum ve yaklaşımlarla diğer devrimcilik türlerinden ayrılır. Ayrım ‘programatik’ ifadeler ya da teori içi ayrıştırma değildir, direkt mücadelenin yürütüldüğü tarihsel koşullarla ve bu koşullarda alınan politik tutumla belirginleşir.
71 devrimciliğinin devraldığı miras
“Hikmet Kıvılcımlı’nın eseri, Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinin ön-tarihini oluşturmasının, İbrahim [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri, Marksizmin politik varlık kazanmasının başlangıç momentidir. Tarih, bu anlamda bir Marksistin alabildiğine ‘öznel’ / kendi perspektifiyle ‘tarih’ hüviyetine kavuşmasını bu iki Marksistin eserinin özgülleştirilmiş edinimiyle yerli yerine oturtacaktır.”[4] Türkiye için Marksizmin politik bir eyleyiş olarak oluşumu 1971 devrimci kopuşu ile birlikte [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde anılacaktır. Bir tarih mirası aranacaksa, 71 devrimciliği öncesinde Türkiye koşullarında, politik devrimcilik ‘yok yer’e sahiptir. Mustafa Suphi’nin 4-5 aylık pratiği ile belirginleşen tarihsel varlığı bugünden bakıldığında, katledilmeleri de göz önünde bulundurularak, tam anlamıyla semboliktir. Daha sonrası, sürece damgasını vuran TKP’nin kurumsal yapısı ve politik konumlanışıdır.
TKP, 50 yıllık dönem boyunca izlediği pratikle, devrimci bir konumlanış içinde olmamış, aksine tüm tarihi boyunca istikrarlı reformist politikaların uygulayıcısı olmuştur. 1930’lu yılların başında ΙΙΙ. Enternasyonal’in izlediği sol çizgi ile paralel kimi ‘devrimci’ söylemler ortaya atılmış, ancak pratik-politika açısından bu ifadelerin karşılığı oluşmamıştır. TKP’nin, 71 devrimciliğine kadar gelen 1930’lu yıllardaki tutumu, söylentiden öte bir etkide bulunmamıştır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, “1930’ları yaşayan birinden dinleyen eski bir arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP’nin şiarı şudur: ‘Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü!’ “Ama bu şiar, her nedense sonraları terkedilmiştir”[5] sözleriyle, bu dönemde yaşananlardan ancak bu kadar haberdar olduğunu ifade eder. Kayda geçirilmemiş bu tarihsel dönemin politik bir etkisi de olmamıştır. Yine bu yıllarda H. Kıvılcımlı’nın, TKP’ye yazdığı ‘Yol’ çalışmaları vardır. Ancak bu çalışmalar da yazıldığı tarih ve hemen sonrasında bir politik sonuç doğurmamış, 71 devrimciliğine ulaşan kısmi bir söylentiden öteye gitmemiş, ancak her şey olup bittikten sonra ortaya çıkarılmıştır. Bugün için Türkiye Marksizminin teorik-politik özgülleşmesi açısından bir anlam ifade eden bu metinler pratik-politika için yok yere sahiptir. II. emperyalist paylaşım savaşı yıllarında kimi pratikler TKP’ye rağmen hayat bulsa da devrimci çizgi oluşturulamamıştır.
TKP adındaki ‘özne’, Uluslararası Komünist Hareket’in merkezi örgütlenmesi olan ΙΙΙ. Enternasyonal’in bir seksiyonudur. Bu nedenle TKP’nin izlediği politikayı ele almak aynı zamanda ΙΙΙ. Enternasyonal’e bakmayı gerektirir. ΙΙΙ. Enternasyonal, ΙΙ. Enternasyonal’den pratik-politik Marksizm lehine koptuğu yıllar (Lenin dönemi ve hemen sonrası), 1930’lu yılların hemen öncesi ve ilk yılları (SBKP içinde sağ muhalefete karşı izlenen sol çizgi dönemi), ΙΙ. emperyalist paylaşım savaşı yıllarında işgale karşı yürütülen pratik-politik tutumlar haricinde pratik-politik Marksizmin hayat bulması, bir çizgi olarak kurulması yönünde ‘geriye çekme’ siyaseti izlemiştir. ÇKP’de hayat bulan pratik-politik Marksizm dışında devrimci pratik-politik konumlanış, ΙΙΙ. Enternasyonal tarihinin esasında kaydedilemez. Söz konusu süreçte, 1927 ayaklanmasının yenilgisinden sonra ÇKP’nin yürüttüğü ΙΙΙ. Enternasyonal’e rağmen devrimcilik kayda geçer.
TKP çizgisi ΙΙΙ. Enternasyonal’e rağmen değil, ΙΙΙ. Enternasyonal ile birlikte ele alınmalıdır. Kemalizme yönelik geliştirilen politikalar ve onaylama, Kürt ulusal sorununa yaklaşım, Aydınlanmacı ve Batı merkezli tutum, esasta ΙΙΙ. Enternasyonal’in Türkiye seksiyonu olan TKP’nin yerelde izlediği ‘özgülleşmemiş’ politik hattın sonuçlarıdır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın TKP mirası ile ilgili tavrı bu noktada önemli bir politik ayrımı ortaya koyar. Sahiplenilen, TKP’nin reformist eksende gelişen politik çizgisi değil, “Komünizm davasına devrimci yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden, inançları ve enerjileri yanlış yerlere kanalize edilmiş, işçi, köylü ve aydın kadroların, subjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları ‘devrim’ ve ‘komünizm’ ateşinin sarsılmaz inancının”[6] tarihsel mirasıdır.
15-16 Haziran ve 71 kopuşu
“Türkiye için bir devrimci tarih ele alınacak ise bunun başlangıç noktası 71 devrimciliğidir. Türkiye tarihinde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’dan önce bağlanacağımız bir devrimcilik yoktur.”[7] Bu saptama kaynağını, devrimci olan ile olmayan arasındaki politik ayrımdan almaktadır.
Türkiye’de devrimci pratiğin oluşumu ve gelişim süreci ele alındığında 1971 yılının kopuş belirlemesiyle birlikte anılması uygundur. “1960’dan 1973’e kadar uzanan 27 Mayıs sonrası süreç, kısa kültürel edinim süreci (1960-1968), kopuş süreci (1968-1971), kopuş yılları ve sonrası (1971 ve sonrası 1973’e kadar) olarak üçe ayrılabilir.[8]
Pratik-politik Marksizmin ve devrimciliğin oluştuğu tarihsel kesitin önbelirleyeni 1960’lı yıllarda TİP içindeki MDD (Milli Demokratik Devrim) ve SD (Sosyalist Devrim) ayrışmasıdır. MDD çizgisi, M. Belli ve H. Kıvılcımlı gibi ‘eski kuşak sosyalistler’in etkisi altında, SD’nin parlamentarist çizgisi karşısında sol konumuyla ve gençlik hareketiyle kurduğu yakın ilişkilerle politik devrimciliğin oluştuğu zemin olarak öne çıkar. Dergi çevresinde toplanan MDD çizgisi ‘Türk Solu’nu çıkardı. Yine bu dönemden sonra çıkan Aydınlık Dergisi gençlik hareketinin içinde toplandığı yayın olarak öne çıkar. Gençlik hareketinde yaşanan gelişmeler ve tutum farkları, Ocak 1970’te, ‘Al’ Aydınlık (Aydınlık Sosyalist Dergi / ASD) ve ‘Ak’ Aydınlık (Proleter Devrimci Aydınlık / PDA) ayrışmasını doğurdu. Her iki kesim de, o döneme damgasını vuran M. Belli, D. Avcıoğlu ve H. Kıvılcımlı’nın orducu, Kemalist, hatta sol cunta bekleyen eğilimlerine yakın duruyordu. Ayrılığın ilk döneminde bu iki yayında da M. Belli ve H. Kıvılcımlı’nın yazıları yayınlanıyor, fikirleri referans gösteriliyordu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu ayrılığı, “M. Belli saflarında yeni bir çelişme ortaya çıkmıştı. Bir yanda gençliğin kendiliğinden gelme mücadelesini temsil eden ve bu anlamda aktivizmi savunan küçük burjuva önderleri, öbür yanda da her türlü aktif mücadeleyi reddeden pasifist burjuva unsurlar vardı” diye tasnif ediyor. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın da o dönem içinde bulunduğu PDA, M. Belli’nin tavrını aktivist alandan, yani ASD’den yana netleştirmesinden sonra boşa düştü. PDA, “Bunun üzerine görüşlerinde ufak tefek değişiklikler yapmak zorunda kaldı… Ama Mihrici öz değişmedi.”[9]
PDA daha çok teorik bir kanal olarak gelişirken, “gençliğin gittikçe ağırlaşan faşist baskılara karşı şehitler vererek yürüttüğü militan mücadelesini dışarıdan seyretmekle ve ona sövmekle yetindi. Bu, onun gençlik kitlesinden tamamen kopmasına yol açtı.”[10] Aktüel mücadele içinde konumlanan gençlik kesimlerine göre PDA, Marksizmin genel ilkelerine, teorik çerçevesine ve politik lafzına belirgin şekilde daha fazla önem veriyordu. Çeviri gruplarıyla önemli oranda teorik materyal oluşturmuşlardı.
15-16 Haziran (1970) ayaklanması, Türkiye’de devrimciliğin “gereğinden çok ileri gitmesi”nin[11] tarihsel olay olarak arka planını oluşturmuştur. Aydınlık Sosyalist Dergi içindeki Mahir Çayan ve arkadaşları, derginin Temmuz 1970 tarihli sayısını, içinde yer verilen M. Belli’ye ait “Sıkıyönetim Tarafsız Kalmalıdır” başlıklı yazı nedeniyle dağıtmayı reddettiler. MDD içinde yaşanan bu son ayrım, H. Kıvılcımlı, M. Belli ve D. Perinçek’le beliren orducu eğilime karşı, 15-16 Haziran ayaklanmasının bastırılmasında ordunun pratik rolünü gözetenler içinde ordu karşıtı silahlı mücadelenin oluşturulmasının yolunu açtı. 15-16 Haziran ayaklanmasının politik etkisi “burjuva darbeciliği ile kitlelerin aktif mücadelesi arasında koyu ve kalın bir çizgi çekme”[12] zorunluluğu doğurdu.
Mahir Çayan ve arkadaşları, Ocak 1971’de Kurtuluş dergisini çıkarmaya başladılar. Bu, ‘71 kopuşu’nun başlangıcı olarak alınabilir. Yine aynı sırada, Deniz Gezmiş ve arkadaşları silahlı mücadeleyi başlattılar. Diğer yanda PDA görüşlerini tekrar gözden geçirme gereği duydu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu sıralarda PDA’nın tutumunu şöyle özetliyor: “Burjuva önderlik, devlet, ordu ve sıkıyönetimin sınıf içeriği gibi Marksizm-Leninizmin alfabesi olan konularda eski sağcı görüşlerini terk etmişti. Fakat bu değişme bile oportünistçe ve sahtekarca oldu. Sanki öteden beri, aynı şey savunuluyormuş gibi pişkin bir tavırla, özeleştiriye yan çizdiler.”[13]
15-16 Haziran ayaklanması Türkiye’de devrimci pratiğin gelişmesi için itici bir rol oynarken [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde beliren pratik-politik Marksizm için de zemin oluşturdu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın 15-16 Haziran’dan çıkardığı derslerin başında, “devrimin şiddete dayanacağı, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğu” teması gelmektedir. Yine bu hareket, orduya bel bağlayan görüşlerin geçersizliğini ve özellikle “M. Belli’nin, D. Avcıoğlu’nun ve H. Kıvılcımlı’nın, cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı”. Örgütlenme konusunda ise, “legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi koşullarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramadığını gösterdi.”[14]
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button 15-16 Haziran ayaklanmasından dikkat çekici bir sonuç da çıkarmıştı. “Şehirlerin kırlardan kuşatılma stratejisi”nin üzerinde yapılacak tartışmaların ötesinde belirleyici olarak “devrimle karşı-devrim arasındaki güç ilişkisinin köylerde şehirlere oranla daha fazla devrimin lehine olmasıdır. Karşı-devrim zincirinin en zayıf halkasının köylük bölgelerde olmasıdır. Dolayısıyla, devrim cephesinin köylük bölgelerde daha fazla güçlü olmasıdır.”[15]
Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in adlarında simgelenen devrimci kopuşun politik örgütsel karşılığı THKP-C ve THKO oldu. Bu iki örgüt, bir süreç boyunca izledikleri devrimci hat ile Türkiye devrimciliğinin iki ana kanalını oluşturdular. Yine aynı dönemde devrimci olmayan bir ayrışma yaşandı. PDA çizgisi MDD tezlerinden TİİKP’yi oluşturarak ayrıştı. Daha çok programatik yapısıyla bir ayrışmaya denk düşen bu hareket, kendine bağlı bir alt-birim olan Doğu Anadolu Bölge Komitesinin (DABK) eseri olan TKP(ML)’ye zemin oluşturdu.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın pratik-politik kopuşu THKP-C ve THKO’nun eylemlerinin getirdiği politik ortamda ve bu eylemlerin politik etkisi altında olmuştur. İki hareketin yaşadığı yenilgi atmosferinde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button TİİKP’in sağcı çizgisine karşı devrimci bir pratik önerisiyle çıktı. “Türkiye’de politik Marksizm… küçük burjuva devrimciliğinden koparak değil esasen küçük burjuva sosyalizminden –yer yer ve politik eylem alanında küçük burjuva devrimciliğiyle birlikte– koparak politik arenanın ‘aktörleri’ arasında yerini almıştır.”[16]
TİİKP’den ayrılık sürecinde yapılan değerlendirmelerde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, politik eylemin niteliğine vurgu yapar; THKP-C ve THKO’nun yenilgisinin, bu hareketlerin izledikleri eylem hattından kaynaklı olduğu yaklaşımını eleştiriye tabi tutar. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button eylemlerin niteliği ile ilgili sağdan gelen eleştirileri, karşı eleştiri ile göğüsler: “Mekanik burjuva kafası, yapay mantık, birçok konuda olduğu gibi, silahlı mücadele konusunda da kendini gösteriyor. Şafak revizyonistleri [TİİKP’in çıkardığı illegal yayın Şafak’tan…], halk kitlelerini terbiyeli maymun gibi işaret ettikleri yerlere bastırarak silahlı mücadele yolunda ilerleyeceklerini sanıyorlar! Oraya basma, yasak! Şuraya değme! Buna vurma! Şunu kırma! Silahlı mücadele değil ip üzerinde cambazlık!..”[17] Adı geçen hareketler için “yanlış olanın bizzat eylemin biçimi” olmadığı belirtiliyor; ona göre “bu eylemlerin mücadelenin bel kemiğini oluşturuyor olması yanlıştır, sakattır.” Silahlı mücadele [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için, “genel olarak siyasi mücadelenin ve özel olarak propaganda ve ajitasyonun bir biçimi”dir.[18]
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, Türkiye’de komünist hareketin oluşmasını hazırlayan ortamı, “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri”[19] sözleriyle ortaya koyuyordu. Bu zeminin ilk bileşeni 1960’lı yıllarda gelişen toplumsal mücadeleler, 15-16 Haziran ayaklanması, toprak işgalleri, köylü mitingleri, öğrenci eylemleri ve politik devrimciliğin çıkışı olarak özetlenebilir. Özellikle bunların içinde 15-16 Haziran ayaklanması bir kırılma anı olarak belirtilmelidir. ‘Marksist-Leninist eserlerin hızla yayılması’ konusunda [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button görece avantajlıdır. Bu süreçte faaliyet yürüttüğü PDA çevresi teoriye ilişkin yayın faaliyetinde öne çıkan bir konumu temsil eder. Ayrıca ‘Uluslararası Komünist Hareket’ içinde 1956’da SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) XX. Kongresiyle başlayan, 1963’te ÇKP ile SBKP arasındaki polemiklere gelen sürece ilişkin aldığı tutumla, PDA, devrimci kanala meyleden, ancak devrimci pratik-politikadan fiilen uzak duran bir bütünlük sunar.
“Kültür Devrimi”nin politik etkisi, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için önemli sonuçlar doğurmuştur. Marksizmin politik tarihinde Lenin’den Mao’ya uzanan pratik-politik devrimci hat, 1960’lı yıllarda özellikle Mao’nun eseri aracılığıyla geniş bir yankı bulmuştur. Bu etki daha çok ideolojik edinime tabi tutuldu. Özellikle dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ayrışmalar devrimci bir kanal açtı. O tarihlerde Türkiye’den de izlenen Hindistan’ın Kuzey Bengal bölgesinde Çaru Mazumdar’ın Naksalbari Hareketinin 1967 ayaklanması, bu ayrışmada konumlanan, o dönemki ifadesiyle “Mao Zedung Düşüncesi” ilişkili kesimde dikkat çekici etkiler bıraktı.
Ayaklanmanın yenilgisi sonucu PDA içinde beliren, “Bütün bozkır kurutulmadan ayaklanma yenilgiye mahkumdur. Bu nedenle önce kitleler kazanılmalı, ‘bozkır’ kurutulmalı, daha sonra ayaklanma olmalı, silahlı mücadele başlatılmalı” anlayışı karşısında; pratik-politik Marksizm, “bozkır kuruyan yerlerinden tutuşturulmalıdır”, “devrimci örgüt savaş içinde inşa edilir” anlayışı ve “ihtilalci kitle çizgisi” yaklaşımıyla, devrimci mücadeleyi ertelemeyi reddetti. Kültür Devriminin devrimci yansıması, o güne kadar belirgin bir şekilde gözlenen konformist politika anlayışına devrimci bir darbe vurdu. Türkiye’de merkezi bir örgütlenmenin olmadığı koşullarda, bu etki, devrimci tutum almayan ‘önderliklere’ ve ‘sol’a hakim olan “eski kuşak sosyalistler”e karşı, Mao’nun Kültür Devrimi sürecinde ortaya attığı “burjuva karargahları bombalayın!” sloganıyla pratik-politik devrimciliğin önünü açtı. Marksizm ile teorik ilişkinin daha çok ‘kültürel edinim’ olarak yaşandığı, teorik-politik özgülleşmenin yaratılamadığı ve ağırlıkla “Sovyet Marksizmi”nin damgasını taşıyan bu dönemde, Mao’nun etkisi pratik-politik Marksist ko****a kayda geçirilmelidir. “Maoculuk, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın deyim yerindeyse iğreti bilincidir”[20] nitelemesi, 1970’li yılların ikinci yarısına denk düşen “okullu Marksizmler” arasındaki tartışmanın bir uzantısı olmaktan öte anlam taşımaz. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın geriye bıraktığı metinlerde, özellikle Mao’nun 1937’de kaleme aldığı ‘Çelişki Üzerine’ adlı makalenin ortaya koyduğu ‘pratik diyalektik’ gözlenebilir.
Marksizmin özgülleşmesi
Marksizm konjonktürde, belirli bir coğrafyada özgülleşme ile politik varlık kazanır. Pratik-politik Marksizmin oluşmasını belirleyen eksen Türkiye için Kemalizm ve Kürt ulusal sorununa yönelik geliştirilen tutumdur. Ayrım politika içidir; teorik ve programatik ayrımlar bu alana dışsaldır. “Politika başka bir şey olduğu için Kemalist bir etkiyle hareket eden Mahir ve Deniz’i devrimci kabul ediyor ve diğer Kemalistlerden ayırıyoruz.”[21] Söz konusu olan Marksist devrimcilik olunca bu kıstaslar politik eylem alanında devreye giriyor; genel olarak devrimcilik ile Marksist devrimciliğin ayrımı da burada beliriyor.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri politik olarak güç olunmayan bir süreçte, burjuva ideolojisinin Türkiye koşullarındaki yansıması olan Kemalizme karşı cepheden karşı duruşla gelişmiştir. Marksist devrimciliğin ortaya çıktığı konjonktürde izlenen yöntem Kemalizmin total reddidir. Bu, burjuva ideolojisine bulaşık her türlü politik yaklaşımın reddi anlamına gelir.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için, “Kurtuluş savaşını izleyen yıllarda devrimin baş düşmanı, Kemalist iktidardır”.[22] Bu yaklaşım temel niteliktedir. İktidardaki Kemalizmle ilişkilenme yolunu açan, ‘ilericilik’, ‘devrimcilik’ atıflarına karşı politik bir barikat oluşturulmuştur. Adı geçen tarihsel dönemde, sol hareket içinde Kemalizmle bulaşıklık göz önünde bulundurulduğunda, bu ayrımı ifade etmenin politik önemi açıktır: “TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettikleri gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildir. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demektir. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu.”[23] Kemalizme alınan tutumla pratik-politik Marksizm Türkiye için ideo-politik bir taraf olarak teşkil edilir. Bir tarafta egemen sınıf siyasetinin farklı renkleri ve devletlû pratikler, diğer tarafta ise tarih sahnesinde gelişen politik devrimcilik.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button geriye dönük çalışmasıyla ‘modern’ Türkiye tarihi içindeki politik mücadeleleri ve ‘solun’ konumunu ele alır; adı geçen tarih içinde devlet iktidarını onaylayıcı, ona bulaşık hiçbir tarihsel mirası kabul etmez. “M. Kemal halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır” türünden sahiplenmeye dönük yaklaşımlara [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın yanıtı nettir: “Halkımızın tarihi zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal halkımızın tarihinin bir parçası değil… gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Örneğin Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa (!) M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!)”[24] Bu yaklaşım, “tarihin, devrimci mücadelede silah haline getirilmesi”dir.[25]
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı ayıran diğer bir temel, Kürt ulusal sorununa ilişkin ortaya koyduğu politik tutumdur. Sorunu ortaya koymak ve isimlendirmekle birlikte pratik politiğin bir parçası haline getirmek bu anlamda ayırt edicidir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, temelde egemen ulus milliyetçiliğine zemin hazırlayan “halk” ile “ulus” kavramlarının “ulus” kavramı lehine iç içe geçmişliğine karşı çerçeveyi çizmekle işe başlar. Halk kavramı tarihsel olarak ezilen sınıfların adlandırılması olarak içeriklendirilir. Bunun karşısında Stalin’in ulus tanımı, yani; “…dil, toprak, ekonomik yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde belirginleşen ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü tarihsel olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk”[26] yerleştirilir. Bu farkın belirlenmesiyle, “Halkın kapsamı her devrim aşamasında değişir, oysa ulusun kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir”[27] sonucu ortaya çıkar.
Türkiye için ulusal baskı, “egemen Türk ulusunun egemen sınıflarının sadece Kürt halkına değil bütün Kürt ulusuna, sadece Kürt ulusuna değil bütün azınlık uyruk milliyetlere uyguladığı baskıdır”.[28] [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button politik bir değerlendirmeye tabi tuttuğu ulusal sorunu Türkiye için belirginleştirir ve “Türkiyeli komünistler açısından ulusal sorunun esasını (tamamını değil) Kürt sorunu oluşturur” saptamasıyla hareket eder. Sorunun ele alınmasında ve çözümünde ikircikli tutumları eleştiriye tabi tutan [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, sorunun tamamını devlet iktidarı karşısında pratik-politik devrimci konumlanma kriteriyle ele alır. Özellikle tarihteki Kürt isyanlarına yönelik devletin katliamlarının “feodaliteyi tasfiye”, “ilerici ve devrimci hareket” diye onaylanmasının karşısında konum alır: “Bunlar iflah olmaz egemen ulus milliyetçileridir.”[29] Onun perspektifinde, ulusal sorun için alınacak ‘yanlış’ politik tutumun önemli başlıklarından birini, mevcut devlet iktidarını atlamak oluşturur. Devlet iktidarını atlayarak, soruna, “emperyalistlerin parmağı var” gerekçesiyle yaklaşmak, devletlû konumdur ve kesinlikle reddin konusudur. “Bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz, böyle bir iddia ile bir ulusun ‘ezilmesi ve haksızlığa uğraması’ savunulamaz.”[30] Soldan gelen milliyetçi yaklaşıma karşı net bir duruşun ifadesidir bu yaklaşım.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın ele alınan görüş ve pratiği, pratik-politik Marksizmin özgülleşmesi için Türkiye açısından başlangıç noktasıdır. Pratik-politik Marksizm nesnesi gereği konjonktürde yeniden üretilmek zorundadır. Politika için zamanın durdurulması, belli bir ‘an’da ortaya konan politik pratiğin genelleştirilmesi politikaya doktriner yaklaşım olarak politikanın dışına çıkma, kendine menkul bir eyleyişe dönüşme anlamına gelir. “Birtakım Marksist görüşler ifade etmiş biri olarak değil, bir Marksist olarak”[31].[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın pratik-politik kopuşu yeniden üretilme olanaklarını ve temelini taşımaktadır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri ezilenlerin mücadelesinin tarihine çakılan bir kazıktır ve geri çevrilmez bir sürecin başlatıcısıdır.
Ek: Bir Eleştiri
Mehmet Güneş’in itirazlarına itiraz!
Mehmet Güneş, Teori ve Politika’nın 40. sayısında yer verilen “Kilit Halka: Hikmet Kıvılcımlı” yazısı ile, bu derginin Marksizm anlayışı üzerinden, pratik-politik Marksist kopuşun [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde anılmasına itiraz etmekte. Güneş’in itirazı iki açıdan ele alınabilir: Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışının anlaşılması ve değerlendirilmesi; Marksist politika ve [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserine yönelik itiraz.
Güneş’in itirazları şöyle sıralanabilir:
● TKP(ML)’yi Türkiye’de Marksizmin kaynağı olarak almak, Teori ve Politika’nın savunduğu Marksizm anlayışıyla çelişmektedir.
● Marksizm, Teori ve Politika’nın iddia ettiği gibi “teorik bir bütün”se [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button böylesi bir Marksizmin bilgisinden mahrumdur.
● Yetersiz Marksizm bilincine rağmen kısa yaşamında Kemalizm ve Kürt sorununda devrimci sonuçlara varması [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın teorik yeteneğinin gücünü gösterir. Bunlar, yaşasaydı onun teorik sıçrama yapmaya aday olduğunu gösterir, daha fazlasını değil.
● Teori ve Politika’nın iki önemli politik sorunda doğru görüşler ileri sürmeyi Türkiye Marksizmine temel alması, tek kelimeyle tutarsızlıktır.
● Teori ve Politika, hem Marksizmden pozitivist ve idealist etkiyi silmeyi önüne koyup hem de [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı bu biçimde ele alamaz.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu iki sorun dışında başka bir yerde devrim yapmaya çalışır.[32]
Teori ve Politika’nın, ‘Taslak’la başlayan ve 40 sayıyı aşan yayınla süren ‘teorik-politik Marksizm’i kurma çabası, ilk başından beri önemli bir ayırma işleminden hareket eder. Teori ve Politika, Marksizmi bilim, felsefe ve (teorik-pratik) politikadan oluşan epistemolojik-ontolojik bütünsellik olarak tanımlayarak, Marksizmi epistemoloji olarak anlayan, onu teoriyle denkleştiren eğilime ve onu politikaya indirgeyen, yani epistemolojiyi ontolojide arayan anlayışa karşı durmuş ve bu iki yaklaşımın da aynı epistemolojiye dayandığını ifade etmiştir. Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışı, Güneş’in anladığı gibi ‘teorik bütünsellik’le sınırlı değildir. Bütünsellik epistemoloji ve ontolojiyi içerir. Yine Teori ve Politika başından beri bilim ile politika, bilgi nesnesi ile gerçek nesne (gerçek gerçek), süreç ile an ayrımını gözetmeye dikkat etmiştir. Bilim şimdiki zamana, ‘an’a kördür; şimdide, yaşanılan konjonktürde politikanın eylemi gerçektir.
Güneş’in eleştirisinin merkezini, bilmek ile yapmak arasında kurduğu ‘rasyonalist diyalektik’ oluşturuyor. Marksizmi gördüğü yer, eyleyenin pratik-politik tutumu / eylemi değil genel olarak Marksizmin teorik-epistemolojik bütünüdür. Bunun anlamı ise ontolojik alanda epistemolojik bütünlük aranması olarak beliriyor. En doğru sözü edenin, en uygun çözümlemeyi yapanın en devrimci, en ‘iyi Marksist’ diye anlaşıldığı bu ‘teorik bütün’ anlayışıyla Mehmet Güneş Marksizmi ancak akademik alanda bulabilir. Ya da yazının bütünü gözetildiğinde, politikleşmemiş külliyat onun için yeterli bir Marksizm zeminidir!
Tekrarlayalım; evet, politika düzlemindeysek devrimcilerin Marksizminden başka bir Marksizmden söz etme olanağımız yoktur. Politik Marksizm, Marksizm ile ilgili fikir yürütmek, teorik külliyat oluşturmak değildir, bir süreç içinde pratik-politik devrimciliktir. Marksizmin gerçek gerçek içinde tarihsel varlığını belirleyen tam da bu konumudur. Marksizm devrimcilikle eşitlenemez ama devrimci olunmadan da Marksist olunamaz. Marksizmin (ontolojik-epistemolojik) bütünlüğünde pratik-politik Marksizm gerçek gerçekle dolaysız ilişkisi nedeniyle, ve ‘an’da yürütülen mücadeleyle ayrıcalıklı konumdadır.
Güneş, Teori ve Politika’nın pozitivizme ve idealizme karşı konumlanışıyla [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı sahiplenmesi arasında gerilim olduğunu iddia ediyor. Ancak, pozitivizmin ‘bilim’ aracılığıyla ‘an’a hükmetmesi, ve teori ile pratik, bilme ile yapma, bilim ile politika arasında oluşturduğu teknik uygulama ilişkisi Güneş’in dikkatinden kaçıyor olsa gerek. Marksizmin epistemolojisine vurgu yapıp ontolojiyi es geçme, bilimi ‘an’da arama, pozitivizme uzanan yolu açıyor. İdealizmin bir yönüyle ontolojide düşünce ve eylem ikiliğinden hareket ederek düşünceyi öne aldığı hatırlanmalı. Ontolojik materyalizmin tanıdığı tek gerçeklik ise maddedir. Bu, politikada eylemdir.
Güneş, Teori ve Politika’nın [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button ile ilgili değerlendirmelerine teorist ayrımlarla itiraz ediyor. Onun için [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bir ‘devrimci’, en fazla, teorik yeteneğe sahip genç bir aktivist… Dahası, eğer yaşasaydı gelecek vaat edebilirdi! Güneş tarafından politik bir ayrım yapılmadığı kesin. Mesela bir hoca da tezinin akademik yönetimini üstlendiği öğrencisinin, çalışmalarına devam etmiş olsaydı iyi bir akademisyen olabileceğini söyleyebilir. Bu değerlendirmenin [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın politik pratiğini değerlendirme açısından bir anlamı yoktur. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, “genç yaşına!”, “deneyim eksikliğine!” rağmen pratik-politik Marksizmin Türkiye özgülleşmesiyle eyleminde başlangıç noktasıdır.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]buttontam da Güneş’in parantez içine aldığı iki sorun ile, bu sorunları devrimci perspektifle ele almasıyla Marksisttir. Burada, ‘ama ve fakat’a yer yoktur. Devreye sokulmaya çalışılan ‘teori’, ‘program’ pratik-politikaya dışsaldır. Güneş, parantez içine aldığı iki sorunu zaten söylenmiş, yazılmış-çizilmiş, olmuş-bitmiş olarak değerlendiriyor. Kıvılcımlı külliyatı onun için yeterli bir politik kaynak ve “Bütünsel Marksizm”dir. Bu noktada, politikada reformizmden kopamamış bir çizgi ile devrimci olan arasındaki ayrım es geçiliyor. Çubuğu Kıvılcımlı’dan yana bükerken Kaypakkaya yı Marksizm dışına atıyor! Dolayısıyla eyleyenle eylemeyeni eylemeyen lehinde ele alıyor.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, eylemiyle koca bir külliyata, tüm teori birikimine, yılların alışkanlığına satır darbesi indirip geriye çevrilmez bir kopuşun mimarıdır. Evet, iki soruna, Kemalizm ve Kürt Ulusal Sorununa yönelik politik tutum Marksizmin pratik-politik varlığının oluşmasının temelidir. Kaypakkaya’nın eseri bu iki sorunu ele alışı ve pratik-politik devrimciliğiyle ayrışır. Politik düzlemde ‘eleştiri silahı’nın hükmü yoktur; hüküm ‘silahların eleştirisi’nindir.
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Meral Vurgun (22-04-2010)
Alt 23-04-2010, 18:33   #15 (permalink)

 
vurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

vurgun
Misafir
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart KAYPAKKAYA’NIN GELİŞİMİNDE MAOİZMİN ROLÜ

15 Eylül 1920 ve 24 Nisan 1972 tarihleri ülkemizde
komünist düşüncenin yayılması açısından sıradan tarihler
olmayıp çeşitli milliyetlerden halkımızın yaşadığı Türkiye
coğrafyasında, Türkiye proletaryası ve emekçi halkını
kurtuluşa taşıyacak yolun aydınlatılması açısından da ilk
kıvılcımın çakıldığı tarihlerdir.
Proletaryanın burjuvaziyle birlikte tarih sahnesindeki yerini
almasıyla iktidar hedefli yürüyüşünün ihtiyacı olarak doğan
ve bu doğrultudaki politik aracı olan Komünist Partisi
ülkemizde ilk olarak 1920’li tarihlerde ortaya çıkmıştı. Bir
yıl gibi kısa bir sürede ülkedeki “Kurtuluş Savaşı”na
katılmak, emperyalizme karşı savaşmak için, 15 Eylül
1920’de Bakü’de yapılan “Türkiye Komünist Teşkilatları 1.
Kongresi” sonucunda önder kadrolarıyla birlikte ülkeye
giriş yapan TKP daha bu anda faşist Türk hakim sınıfları,
onların temsilcisi Kemalistler tarafından hedef alınmış,
Karadeniz’de Mustafa Suphi ve TKP önder kadrolarının
yani 15’lerin katledilmesiyle ilk yenilgisini almış diğer
anlamıyla da faşizm tarafından tasfiye edilmişti.
Mustafa Suphi önderliğindeki komünist partinin “Kurtuluş
Savaşı”nın önderliğini ele geçirmesi, dolayısıyla “Kurtuluş
Savaşı”nın gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşına
dönmesi ihtimaline karşı, faşist diktatörlük çareyi 15’lerin
katledilmesinde aramış ve bundan da sonuç almıştır.
Faşist Türk hakim sınıflarının M. Suphi’leri katletmesi
sonrası TKP Şefik Hüsnü önderliğine geçmiş, esas anlamda
“reformcu orta burjuvazi”nin siyasal temsilcisi olarak;
revizyonist, reformist bir çizgiye gelmişti. M. Suphi
önderliğinin komünist TKP’si Şefik Hüsnü önderliğine
geçmesiyle sistemden kopuş yerine onunla uzlaşmayı, onun
bir parçası olmayı öne çıkaran TKP kimliğine bürünmüştü.
İbrahim Kaypakkaya yoldaşın tespitiyle TKP; “Mustafa
Suphi yoldaşın ölümünden sonra kesin sağcı ve revizyonist
bir çizgi izlemiştir. Partinin önderliğini ele geçiren Şefik
Hüsnü, Kemalistlerden, sosyalist devrim yapmalarını
bekleyecek kadar Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmıştır.”
(İK Seçme Yazılar)
Bu “sağa revizyonist çizgi” Türkiye devrimci hareketinde
(TDH) 50 yıllık bir boşluğun karşılığı olarak bilinir. Silahlı
mücadeleye sırt çevirme, köylülüğün devrimdeki rolünü
kavrayamama, faşist diktatörlüğün diğer azınlık milliyet ve
uluslardan (Kürt, Ermeni, Rum vd.) halka zulmüne göz
kırparak, yüzünü sistemin içine çevirmek bu 50 yıllık
boşluğun kimi özellikleridir. Bu bir ölçüde “71 Silahlı
Devrimci Çıkışı”yla kırılmışsa da daha açık olarak 1972
Nisan’ında İ. Kaypakkaya yoldaşın kurucusu olduğu
TKP/ML’nin tarih sahnesindeki yerini alışıyla
gerçekleşmiş, O’nun şahsında Marksizm-Leninizm-
Maoizm temelde bir kopuşa dönüşmüştür.
Nasıl ki Marks, piyasa koşulları, ihtiyaçları ve güvenliği
için kılıktan kılığa giren burjuvazinin her çeşidine karşı işçi
sınıfının ideolojisini geliştirmiş enternasyonal proletaryanın
bayrağını yükseltmiş ise; Lenin yoldaş Kautsky, Bernstein
hainlerine karşı bu bayrağı taşımışsa; Stalin yoldaş Troçki,
Buharin, Zinovyev vs.ye karşı bu bayrağı savunmuşsa,
korumuşsa; Mao yoldaş Çin devrimiyle, sonrası Kruşçev
modern revizyonizmine karşı aldığı ML tutumla ve
kapitalist yolculara karşı başlattığı “Büyük Proleter Kültür
Devrimi”yle bu bayrağı yükseltmişse; Mustafa Suphi’lerin
katledilmesi sonrası TKP’ye hakim hale gelen Şefik Hüsnü
önderliğindeki revizyonist-oportünistlere ve kendi
döneminin “sol”, “sosyalist” söylemli revizyonist,
reformist, cuntacı düşüncelerin aynı sınıfsal yapıdaki
temsilcileri TİP, Doğan Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, M.
Belli’den TİİKP’ye kadar olan siyasi aktör ve oluşumlara
karşı onlarla mücadele içerisinde olan Kaypakkaya yoldaş
da 72’nin Nisan’ında TKP/ML’yi kurarak 50 yıllır
revizyonizm, ve reformizme son vermiş bu bayrağı
korumuş ve savunmuştur.
Kaypakkaya’nın Türkiye Devrimci Hareketi’ndeki (TDH)
yerinin tespiti açısından buranın anlaşılması önemli bir
noktadır. İbrahim yoldaş TDH’nin eksikliğinin KP
olduğunu, var olan örgüt ve grupların KP vasıflarıyla
uyumlu olmadığı gibi onu ters yüz ettiğini görerek pratiğini
şekillendirir. İbrahim yoldaşın MLM temeldeki teorik pratik
tavrı revizyonizm, reformizmle mücadele içerisinde
gelişmiş, bu gelişim Kaypakkaya’yı Proletarya Partisini
kurmaya taşımıştır. Bu süreçteki temel anlayış ve yönelimi
İbrahim yoldaşın şu sözleri öz olarak ifade eder; “Bugün
ülkemizde komünist devrimcilerin esas görevi silahlı
mücadele içinde halkın üç silahını inşa etmektedir.
Subjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden
arınmış, kitlelerle kaynaşmış, teoriyle pratiği birleştiren,
özeleştiri yöntemini uygulayan, çelik disiplinli bir komünist
partisi böyle bir partinin önderliğinde halk silahlı
kuvvetleri, yine böyle bir partinin önderliğinde halkın
birleşik cephesi” anlayışı… Kaypakkaya yoldaş ülkemiz
komünistlerinin esas görevini doğru tespit etmekle
kalmamış bu tespite uygun pratiğiyle de örnek tavrı ortaya
koymuştur. Örgüt biliminin temel konularında düşünce
netliği ve anlayış berraklığı sayesinde Kaypakkaya
proletaryanın politik karargahı olarak, Demokratik Halk
Devrimi mücadelesinde komünist partinin önemini
kavramış, devrim mücadelesinin örgütlenmesi ve
yöneltilmesi için partiyi inşaya yönelmiştir. Zira
enternasyonal proletaryanın bayrağının korunup savrulması
ancak “Halkın üç silahı” anlayışı ve bunun inşasıyla
mümkün olabilirdi.
Ülkemizde 60’lı yılların ortalarından başlayarak, sonlarına
doğru işçi sınıfı ve emekçi halkın ve gençliğin
mücadelesinde ayakları üzerine doğrulma, bir canlanma
açığa çıkmış, her yanı etkisi altına almış, ülkemiz devrim
hareketi üzerindeki “ölü toprağı” yavaş yavaş atılmaya
başlamıştı. Kuşkusuz revizyonizm, reformizm ve
uluslararası komünist hareket içerisindeki tartışmalar,
modern revizyonizmin etkileri de militan kitlesel yükselişe
paralel olarak kırılmaya, ideolojik, politik temeldeki
saflaşmalarda hızlanmaya başlamıştı.
Bu kırılma ve saflaşma on yılın sonuna doğru 68 kuşağıyla
daha artış göstermeye başlamıştır. “68 Kuşağı” diğer
ifadesiyle “68 Haraketi” bir canlanmanın, dirilmenin uç
verdiği yıllar olarak genel anlamda dünyada yerel anlamda
ülkemizde toplumsal muhalefetin, gençlik hareketleriyle,
işçi sınıfının ve emekçi halk yığınlarının eylemleriyle,
ezilen Kürt ulusunun mücadelesiyle; sömürü düzenlerine
isyanın, aynada o zamana kadar görülen görüntünün
bozulmasının ifadesidir.
Ülkemizde 68 Hareketinin ya da 68 canlanmasının salt bir
öğrenci hareketi derekesine indirgenmesine karşın işçi
sınıfının, emekçi halkın, köylü kitlelerinin de katıldığı
“toplumsal bir hareket” niteliğine sahip olduğunu bu
eksende baktığımızda daha açık olarak görebiliriz. Ki genel
anlamda dünyadaki bu yıllara denk gelen sosyal, siyasal
canlanma ve dirilme yönlü hareketlerin genel muhtevasına
toplumsal bir hareket alma niteliği damgasını vurur.
Emperyalizmin 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası
ekonomik olarak “istikrarlı” bir süreç yaşamıştır. Bu savaşa
sebep olan hegemonya bunalımını, keskinleşen, derinleşen
çelişkileri; yeniden paylaşımla sonuçlandıran
emperyalistler, yeni bir buhran/kriz dönemine kadar bu
süreci istikrarlı bir biçimde götürmüştür.
Genel olarak toplumsal muhalefetin gelişme düzeyine
bakarak 60’lı yıllara doğru emperyalist kampın
saldırganlıklarının artışı, emperyalizmle halk yığınları
arasındaki çelişmenin derinleşmesini de getirmiştir. Bunun
açık ifadesi dünyada 68 kuşağının, öğrenci gençliğin antiemperyalist
ruhu ve militanlığıyla gelişip işçi sınıfı, emekçi
halk ve köylü kitleleriyle birleşmesi, toplumsal bir isyan
haline dönüşmesidir.
Emperyalizmin bu artan saldırganlığı gelişme, yayılma ve
hegemonya siyasetinin neden olduğu açlık, yoksulluk ve
zulüm, dünya ölçeğinde 68 canlanmasının nesnel
koşullarını hazırlamıştır. Bu nesnel zemini, emperyalizmin
sürekli olan, dönem dönem daha da yoğunlaşıp sıkışan
politik-ekonomik krizleri üretir. Krizlerin sürekliliği tekelci
emperyalizmin gözü dönmüş doymazlığnın, aşırı üretiminin
sonucu olarak kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşir. Keynesçi
ekonomi politikaları, Marshall Planı gibi ekonomik
politikalar yine emperyalizmin aşırı üretim ve birikiminin
neden olduğu bir krizin sonucunda oluşmuş ekonomi
politikalarıdır. Tüm bunlar çıkışlarındaki iddiaların tersine
ezilen sömürülen halkların açlık ve yoksulluğunu daha da
boyutlandırmıştır. 68 canlanması da yine bu şekilde
emperyalizmin genel çerçevede krizinin yoğunlaştığı ve
bunun neden olduğu açlık ve yoksulluğa karşı öfke
zemininden yükselirken, Vietnam halkının emperyalizme
özel olarak da Fransız ve Amerikan emperyalizmine karşı
ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi ve bu doğrultuda elde
ettiği zaferler, Çin’de Başkan Mao önderliğindeki Büyük
Proleter Kültür Devrimi’nin tüm dünyaya yayılan, etkisi
Latin Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da gelişen kitle
mücadeleleri, Hindistan’da Çaru Mazumdar önderliğindeki
Naksalbari hareketinin mücadelesi aynı zamanda bu
canlanmadaki etkenlerdir.
60’lı yılların temel özelliği bu eksende şekillenirken en
belirgin anlamda, siyasal zeminde aynadaki görüntünün
sorgulanmaya başlaması, o görüntüyü değiştirmek çabası ve
pratiğidir. Ülkemiz özgülünde bu pratik reformist,
parlamentarist düşüncelerden çıkış zeminini oluşturur.
THKO, THKP-C’nin ‘71 silahlı devrimci çıkışı”ndaki
reformizmden (tam olarak olmasa da) kopuşu da bu zemin
üzerinden yükselir. 68 canlanması anti-emperyalist, antikapitalist
ruhuyla dünyanın birçok ülkesinde de-tıpkı
ülkemiz somutunda olduğu gibi-gençlik hareketlerinin
kendi içinde bir üst aşamaya sıçraması, bir diğer ifadeyle
siyasal süreçlerinin gelişerek aşılması ve siyasal temelde bu
sıçramaya uygun örgütlü silahlı mücadele anlayışı ve
pratiğinin çıkışıyla yeni sonuçlara ulaşır.
Ülkemiz özgülünde bu örgütlü silahlı mücadele
hareketlerinin çıkışı ‘71 silahlı devrimci çıkışı’yla
karakterize edilmektedir. Bu temelde belli açılardan 71
çıkışının yeri ve önemi ayrıdır. Bu karakterine rağmen 71
çıkışında THKO, THKP-C’nin sistemle, Kemalizmle tam
olarak bir hesaplaşmasının gerçekleşememesi komünist
parti anlayışını geliştirememelerine neden olur. Tüm
bunlardan kesin ve net olarak kopuşu daha sonra yine bu
süreç içerisinde gelişen İbrahim yoldaşta görüyoruz. Ki bu
da TKP/ML’nin kuruluşuyla somuta varmıştır.
Ülkemiz devrimci hareketi, üzerindeki “ölü toprağını”
yavaş yavaş atmaya revizyonizm, reformizm ve
Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) içerisindeki
tartışmalara paralel modern revizyonizmin etkileri de
militan kitlesel yükselişle birlikte kırılmaya, ideolojik,
politik temeldeki saflaşmalar da hızlanmaya başlamıştı diye
belirtmiştik. Bu saflaşmayı en belirgin anlamda açığa
çıkaran, ideolojik çerçevede “ak ve kara”yı belirleyen bu
dönemdeki SBKP ve ÇKP arasındaki tartışmalardır. Daha
doğrusu Kruşçev modern revizyonizmine karşı Başkan Mao
önderliğindeki ÇKP’nin ML tutum alarak karşı çıkışı
temelinde yükselen saflaşmalardır. Bu saflaşmalarda tutum
ve pozisyon alış aynı zamanda modern revizyonizmle,
Marksizm-Leninizm arasında safını belirlemek anlamına
geliyordu.
İbrahim yoldaş bu dönemde UKH içerisinde, Kruşçev
modern revizyonizmi ve ÇKP arasındaki tartışmalarda diğer
bir ifadeyle modern revizyonizm ve Marksizm-Leninizm
arasındaki tartışmalarda Başkan Mao önderliğindeki
ÇKP’nin ML çizgisinden yana tavır alarak UKH
içerisindeki saflaşmada yerini belirlemiştir. Bunda 1966
Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkileri, Mao yoldaşın
“Burjuva Karargahları Bombalayın!” talimatının
İbrahim’de cevap bulması belirleyici olmuştur. Zira Milli
Demokratik Devrim görüşünün safları içerisindeki
ayrışmada (1969 sonu 1970 başı) Kaypakkaya’nın Proleter
Devrimci Aydınlık (PDA) saflarını tercih etmesinde (pratik
eylemin çekiciliğine kapılıp Dev-Genç saflarına katılması
için uygun ortam varken) PDA’nın UKH içerisindeki
saflaşmalara yönelik tutumu önemli bir etkendir. Bu süreçte
PDA ve Kaypakkaya dışında olan M. Belli, H. Kıvılcımlı,
D. Avcıoğlu vs. gibi siyasi aktürler UKH içerisindeki
tartışma ve saflaşmalarda “taraf olmamayı” tercih
etmişlerdir. Sonuç olarak tarih bu mücadelede “tarafsız
kalmayı” yeğleyenleri değil Kruşçev modern
revizyonizminin ipliğini pazara çıkaran Mao önderliğindeki
ÇKP’yi, onun ML çizgisini, ülkemiz özgülünde ÇKP’nin
ML çizgisinden yana tutum belirleyip Kruşçev modern
revizyonizmine karşı pozisyon alanları haklı çıkarmış,
doğrulamıştır.
Dünya yine Ekim ayında bu sefer Çin gibi hem yüzölçümü,
hem nüfus açısından oldukça büyük bir ülkede bir devrime
daha sahne olmuştu. 1 Ekim 1949’da Çin Komünist Partisi
Başkan Mao önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan
ederek Çin proletaryasının zaferini muştulamıştı. Çin
devriminin önemi; dünya dengelerinin sosyalizm lehine
sarsılması, emperyalizme karşı Sosyalist Blok’un
genişlemesi ve bunun getirdiği avantajlar gibi etkilerinin
yanında yarı sömürge yarı feodal ülkelerde devrimin yolu,
stratejisi, dostları, düşmanları gibi sorulara getirdiği
cevaplarla daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle de
emperyalizmin ülke içindeki gerici dayanakları olan
komprador burjuva sınıfı, bürokrat kapitalizm
çözümlemeleri (Kaypakkaya’nın Kemalizm tahlilinde,
hakim sınıfları tespitinde yararlandığı çözümlemeler) bu
kesime ve toprak ağalarına, emperyalizm ve tüm gerici
sınıflara karşı mücadelenin uzun süreli Halk Savaşı
Stratejisini öngörmesi, ML açısından henüz yanıt bulmamış
konulara cevap niteliğindeydi. Ayrıca Mao yoldaşın ML’ye
yaptığı önemli noktalardaki katkıları ve MLM aşaması
olarak devrim bilimindeki yerini alması yönüyle farklı bir
önemi vardır. Çin devriminin ve Başkan Mao’nun asıl
önemi buralardan anlaşılabilir.
Özellikle de “Emperyalizm ve proleter devrimleri çağı”nda
emperyalizm ve işbirlikçilerinin zayıf yanlarının tespiti
buna uygun savaş stratejisinin geliştirilmesi konusu açıklık
kazanmış, kırsal alanlarda emperyalizmin ve
işbirlikçilerinin şehirlere oranla daha zayıf oldukları, iktidar
mücadelesinin yarı sömürge yarı feodal ülkelerde kırlardan
şehirlere doğru Halk Savaşı yoluyla gelişeceği netlik
kazanmıştı. Bu yarı sömürge yarı feodal ülkelerde devrimin
hangi yollardan gerçekleşeceği sorusunun artık yanıtlandığı
anlamını taşıyordu. Ku bu söz konusu durum aynı zamanda
ML’nin MLM aşamasına gelişindeki soruların cevabını da
içinde taşımaktadır. Felsefi alanda, politik ekonomi
alanında, bilimsel sosyalizm alanında Başkan Mao’nun
ML’nin temel bileşenlerine nitel katkıları buranın
anlaşılmasıyla görülebilir.
Marksizm üretim faaliyetlerinin gelişmesine paralel olarak
sınıf mücadelesinin büyümesi, keskinlik kazanmasıyla
birlikte ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu noktada ikinci nitel
sıçramasını da yine sınıf mücadelesinin en şiddetli olduğu
Rusya noktasında Lenin yoldaş şahsında gerçekleştirmiştir.
Üçüncü nitel aşaması olan Maoizm yine sınıf
mücadelesinin en keskin biçimiyle yaşandığı yarı sömürge,
yarı feodal bir yapıya sahip olan Çin noktasında Mao
yoldaş şahsında gerçekleşmiştir. Bunun nedenlerine cevap
yine emperyalizmin en zayıf halkası yarı sömürge yarı
feodal toplumlardaki şiddetli sınıf mücadelesi pratiğidir.
Elbette ki Marksizm’in gelişmesi salt sınıf mücadelesinin
oranı ile ölçülemez. Sınıf mücadelesinin Marksizm’in
gelişmesinde temel bir noktada olduğunun altını çizmektir
kastımız.
Kaypakkaya yoldaş Çin devrimini, onun gelişme stratejisini
bu yönleriyle ele almış, incelemiş ve bu pratikten çıkan
evrensel dersleri ülke somutuna, sınıf mücadelesi pratiğine
uyarlamıştır. Kaypakkaya’nın ileri MLM kavrayışını
başlıca çelişmeler ve baş çelişki tespiti, parti içi iki çizgi
mücadelesi anlayışı, devrimin yolu, başlangıç noktası,
gelişmesi, Halk Savaşı Stratejisini kavrayışı, sınıf ittifakları,
“kızıl siyasi üsler” anlayışı ve bu yönde ortaya koyduğu
temel tezlere bakılarak rahatlıkla görülecektir… Ki
Kaypakkaya yoldaş da bunu “Hareketimiz BPKD’nin
ürünüdür” diyerek somutlamıştır. Evet, İbrahim yoldaş
“dünya devrimci pratiği içinde örnek aldığı siyasi
hareketlerin de etkisiyle, özellikle MZD’nin (Mao Zedung
Düşüncesinin) şaşmaz bir savunucusu olarak kendisini
diğerlerinden ayıran bir çizgi seçtiği için farklı bir
örgütlenme tarzını temsil et”miştir. (A. Çubukçu, Bizim
68).
Yoldaş, bizim gibi yarı sömürge yarı feodal iktisadi yapıda
olan ülkelerde KP’nin öncülüğünde yerli işbirlikçi egemen
sınıflara ve emperyalizme karşı silahlı mücadeleye
verilecek olan siyasi iktidar mücadelesinin kırlardan
şehirlere doğru gelişecek Halk Savaşı Stratejisi olduğunu,
ülke somutunu diyalektik materyalist yöntemle analiz edip
sentez olarak ortaya koymuştur. Kaypakkaya yoldaş bu
sonuca Başkan Mao’nun Halk Savaşı teori-pratiğiyle ülke
somutunun analizi ve sentezini buluşturarak ulaşır.
Başkan Mao önderliğinde ÇKP 1949’da Demokratik Halk
Devrimini gerçekleştirerek tarih sahnesindeki yerini
almakla kalmamış yarı sömürge yarı feodal ülkelerde
sosyalizme giden yolu, bunun politik ekonomik temelini ve
biçimlerini de geliştirerek işçi sınıfı ideolojisine ve dünya
devrimine de önemli katkılarda bulunmuştu. Demokratik
Halk Devriminin gerçekleştirilmesi ve hızla sosyalizme
geçerek komünizme ulaşmak nihai hedef olarak; Çin
Demokratik Halk Devrimi’nin, Yeni Demokrasi kültürünün,
tabii ki de ÇKP’nin önünde duruyordu. ML aşamalı devrim
teorisinin gereği olarak demokratik devrimden sonra
sosyalizme geçişle sınıf mücadelesi sonlanmış olmuyordu.
Burjuvazinin üretim araçları karşısındaki pozisyonu eskisi
gibi olmasa da onun ruhu tam da içteydi! Onu tamamen
yenmek, sosyalist düşünceyi yeniden yeniden üretmek için
sürekli devrimler gerekiyordu. Bu noktada 1966
BPKD’sinin esas anlamını bulur. Sosyalizmde sürekli
devrimlerin yapılması, devrimin kendisi kadar zaruridir. Bu
durum dünya devrimci, komünist hareketleri/mücadelesi
açısından da ilk pratik olduğundan çokça tartışılmıştır.
Sorun, 1966 BPKD’ye kadar pratik olarak yanıtlanmamış
olan sorunun cevaplanmasında sosyalizmden komünizme
doğru giden yolda devrimlerin proletarya diktatörlüğü
altında sürdürülüp sürdürülmemesi sorunudur. BPKD bu
sorunun cevabını çok açık olarak vermiştir.
Mao yoldaş “Tarih bize doğru siyasi ve askeri çizgilerin
kendiliğinden ve sakin bir şekilde değil ancak mücadele
içerisinde ortaya çıkıp geliştiklerini gösterir” der. BPKD de
yoğun bir mücadele içerisinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir.
İlerleyen süreçlerde Devrimci Enternasyonal Hareket’in
deklerasyonunda BPKD’ye ilişkin şu ifadeler yer alıyordu:
“Bugün dünyadaki Maoist çevrelere göre BPKD proletarya
diktatörlüğünün ve toplumun devrimcileştirilmesinin en
ileri tecrübesini temsil eder. İlk kez işçiler ve devrimci
öğeler sosyalizmde sınıf mücadelesinin niteliği, sosyalist
toplumun bağrından kaçınılmaz olarak çıkacak ve bilhassa
parti önderliğinin kendisi içinde yoğunlaşan kapitalist
yolculara karşı ayaklanıp onları devirmenin, sosyalist
dönüşümleri daha da ilerletmenin ve bu kapitalist öğeleri
yaratan toprağı deşip temizlemenin zorunluluğu hakkında
berrak bir anlayışla silahlanmışlardı.”
Evet! BPKD’nin teori ve pratiği kapitalist yolcuları yaratan
“toprağı deşip temizlemenin” somut karşılığı olarak her
türlü tasfiyeciliğe karşı mücadele içerisinden çıkmış ve
gelişmiştir. BPKD bu niteliğiyle dünya genelinde bir etki
yaratmış, dışta modern revizyonizme içte kapitalist
yolculara karşı mücadele ederek bilimsel sosyalizm
yolunda önemli bir rol üstlenmiştir.
Ülkemiz somutunda BPKD’nin en berrak bir şekilde
İbrahim Kaypakkaya yoldaşta karşılık bulur. Kaypakkaya
UKH içerisindeki saflaşmada net tutumunu ülke içerisinde
de boyutlandırmış TKP’ye çöreklenmiş revizyonizme,
reformizme tavır, daha ileri düzeyde Şafak Revizyonizmine
karşı MLM temelde mücadele ederek gerçek yüzlerini açığa
çıkarmış kesin kopuşu gerçekleştirmiştir.
Kaypakkaya’nın bu sürecini özce ifade etmek gerekirse;
“…Kaypakkaya’nın ideolojik gelişimi ve ülkemizde MLM
biliminin somutlanması süreci Kaypakkaya’nın TİP
saflarında başta öğrenci gençlik olmak üzere kitle
mücadeleleri içinde yani devrimci saflarda yer almaya
başlaması, bu saflardayken TİP’e yön veren anlayışı yoğun
bir biçimde sorgulanması ve bu sorgulamanın sonucu olarak
parlamentarizmden, reformizmden kopuş (1967-68), Milli
Demokratik Devrim saflarında yer alışı (1968
Sonbaharından itibaren), MDD safları içerisindeyken bu
anlayışa yönelik sorgulayıcı bir yaklaşım sonucunda bu
saflarda yoğun olarak görülen askeri darbeci, fokocu
anlayışlardan kopuş ve kitlelerin devrimdeki rolü
konusunda netleşmesi, MDD saflarında yaşanan ayrışmada
Proleter Devrimci Aydınlık saflarında yer alışı (Aralık 1969
ile Ocak 1970), PDA saflarında gerçekleştirdiği sorgulama
sonucunda, bu hareketin devamcısı olan Şafak
Revizyonistlerinden kopuyu (1970-71-72) ve en sonu
programatik tezlerini ortaya koymasıyla birlikte MLM
dönem (1972-73).” (Partizan dergisi) Bu kısa kronolojiden
de anlaşılacağı gibi işçi sınıfının, proletaryanın
ideolojisinde pratik, politik mücadelede Kaypakkaya yoldaş
MLM yönünde sürekli kopuş gerçekleştirmiş, koparken
burjuva ideolojisinin onda büründüğü biçimlerini mahkum
ederek, yoğun bir mücadele içerisinde sürekli ilerlemiştir.
O’nun kesinlikle TDH’nin komünist yüzü olması burada
anlamını bulur.
TDH’de bu dönemde yaygın olan revizyonist,
parlamentarist, cuntacı düşüncelerden, bunların arasından
sıyrılıp çıkan bir kopuşun temsilcisi olarak Kaypakkaya
gelişimi sürecinde dönemin bol “sol”, “sosyalist” söylemli
şiirin sözlerine tav olmayarak araştırmacı, incelemeci,
sorgulayıcı özellikleriyle öne çıkmış, en ileri en devrimci
teoriyle donanmak için kendi deyimiyle “Bilgili Taraftar”
olmanın pratiğine soyunarak MLM klasikleri okumaya
incelemeye yönelmiştir.
Gelişimi hızlandırmak ancak potansiyel gücü, varolan
dinamikleri görmek ve onları açığa çıkarmakla yaşam
bulabilirdi. Bu doğrultuda Kaypakkaya yoldaş şu ileri
öngörüde bulunuyordu; “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili
köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi büyüyen
mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de
Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter
Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri, bütün bunlar,
ülkemizin toprağında yığınların mücadelesine önderlik
edecek genç bir komünist hareketin fışkırmasına elverişli
ortamı hazırlıyordu.” (İK Seçme Yazılar, sayfa 167) Tam da
burada Kaypakkaya’nın azmi, potansiyeli, dinamikleri,
gücü açığa çıkartma kabiliyeti anlaşılabilir. Kitlelere
derinlikli bir güven, halkın üç silahı anlayışı, devrimin
kitlelerin eseri olacağına tam uyumlu bir çalışma ve
örgütlenme anlayışını açığa çıkartmıştır. Kaypakkaya’nın
bu ileri öngörüsü çok açık olarak potansiyeli-gücü görerek
onu açığa çıkarma iddiası yüklüdür. Dolayısıyla kitle
mücadelesi ve kitle seferberliği yaratabilmek, kitleleri,
kitlelerin yapısını, sosyal-kültürel, ekonomik, iktisadi
durumlarını iyi tahlile dayanıyordu. Bunun yanında ülkenin
siyasal yapısı ilerici-devrimci güçlerinin tespiti, dostdüşman
ayrımı gibi konular da önemli meselelerdi.
Mao yoldaş “Herkes bilir ki, insan bir iş yaptığı zaman, o
işin koşullarını niteliğini ve diğer şeylerle ilişkilerini
kavrayamazsa, o şeyi yöneten yasaları bilmez, o işin nasıl
yapılacağını bilemez ya da o işi hakkıyla yapamaz” der.
Kaypakkaya yoldaşın ileri sürdüğü temel perspektiflere
bakarak bilinçli bir faaliyetin unsurları oldukları ilk olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu öncelikle kendisini Kemalizm
konusunda gösterir. Zira Kaypakkaya’nın şu ifadelerinden
de bunu açıkça görebiliriz: “Şimdi iyi biliyoruz ki; bizim
Kemalizm hakkındaki yargılarımız Çetin Altan, D.
Avcıoğlu, İ. Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H.
Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKC, THKO ve Şafak
Revizyonistlerine kadar, bütün burjuva küçük burjuva örgüt
ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır.” (İK Seçme
Yazılar Sayfa 187) Bu, Kaypakkaya’nın bilinçli eyleminin
somut bir halidir. Diğer bir yanıyla yine Mao yoldaşın
deyimiyle “savaşın, devrimci savaşın yasaları”nı açık
kavrayışın ifadelendirilmesidir.
60’lı 70’li yıllar dünya ölçeğinde olduğu gibi ülkemizde de
siyasal, sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin geliştiği,
yoğunlaştığı yıllardır. 68 canlanmasıyla yakalanan ivme
siyasal politik mücadele temelinde 70’li yıllara girildiğinde
kendi içinde bir sıçrama yapmış, daha önce de belirttiğimiz
gibi aynadaki görüntünün sorgulanması bunun sonucu
olarak değiştirme pratiğine yönelişle sonuçlanmıştır. Artık
siyasal politik mücadelenin araçları, yöntemleri, yolu vs.
değişmiştir, eskisi gibi değildir. Gençlik hareketlerinin
mücadelesi, işçi sınıfının, emekçi halkın, köylü kitlelerinin
kendiliğinden gelme eylemleriyle birleşmiş, bu temelde
gelişmiştir. 15-16 Haziran direnişinden çıkartılan derslerin
bunda önemli bir payı vardır, artık devrim mücadelesi
reformist, parlamentarist yollardan değil şiddete dayalı
olacaktır. “71 Silahlı Devrimci Çıkışı” bu yeni siyasal
mücadelenin örgütlenmesi anlayışının sonucunda açığa
çıkmış devrimci bir atılımdır. Malum olduğu üzere bu
çıkışa ana rengini kazandıran Deniz’de, Mahir’de ve ille de
İbrahim’de somutlanan ideolojik, politik, teorik ve pratik
duruş ve bunların bütün olarak ifadesi THKO, THKP-C ve
TKP/ML olmuştur!
Faşizm koşullarında işçi sınıfının artan baskılara karşı
kendiliğinden gelme hareketi 15-16 Haziran’da daha bir
yoğunluklu olarak açığa çıkmıştı. Köylülerin eylemleri, 71
çıkışıyla gençlik hareketlerinin mücadelesinin reformist,
parlamentarist anlayışlardan belli düzeylerde de olsa
koparak silahlı mücadeleye ve bunun pratiğine
yönelişlerine paralel ciddi bir kitle duyarlılığı oluşmuş, aynı
zamanda kimi cuntacı düşüncelerin “sol darbe” beklediği
ordu içerisindeki “9 Martçılar” olarak bilinen “solcu subay
ve generaller” de açığa çıkmıştı. 12 Mart faşizmi tüm
bunlara karşı muhtıra yayınlayarak faşist darbeyi
gerçekleştirmiş “Balyoz Harekatıyla” halk kitlelerinin, işçi
sınıfının tüm direnç noktalarına karşı saldırılarını
yoğunlaştırmıştı.
Çağdaşlarına nazaran, gelişen işçi sınıfının mücadelesinden
özellikle de 15-16 Haziran direnişinden İbrahim yoldaşın
çıkardığı dersler çok önemli bir noktada durmaktadır. 15-16
Haziran direnişinden evvel ortaya koyduğu devrimin
“şiddete dayalı” olacağının tespitiyle reformist düşünce ve
anlayışların etkisinden tümüyle koparak iktidar hedefli
mücadelenin reformist, parlamentarist yollardan değil
kitlelere yaslanarak silahlı mücadeleyle yürütülmesinin
başarı sağlayacağını bu iktidar hedefli mücadelenin de
kırlardan şehirlere doğru gelişecek Halk Savaşı olacağını
ortaya koyarak çağdaşı diğer devrimci önderlerden ayrılır.
15-16 Haziran direnişi Kaypakkaya yoldaşın ortaya
koyduğu görüşleri doğrulamış, böylece yoldaş reformist,
parlamentarist anlayışlardan koparak Şafak
Revizyonizmine karşı da tavrında netleşme sağlamıştır.
İbrahim yoldaş “Büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim
koşullarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında
çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi
hareketinden gereken dersi çıkarttılar. Geçmişte izlenen
çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi olduğunu,
revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar. Fakat bu
mücadeleyi uzaktan izleyen, kitleleri tanımayan bir kısım
burjuva unsurlar, işçi hareketinden gereken dersi
çıkartamadılar. Hatta yanlış dersler çıkarttılar. Kolay başarı
umuduna kapıldılar. Böylece PDA saflarında yeni bir
çelişme doğdu.” (Seçme Yazılar sayfa 278) diyerek bu
noktanın altını çizmiştir. Burada boy veren Şafak
Revizyonizmine karşı mücadeledir. Daha sonra DABK
bildirgesiyle revizyonizme karşı tutum net olarak bir
somuta varacaktır.
Kaypakkaya yoldaşın aktif devrimci mücadeleye kendini
katışı TİP saflarında başlıyor. Somuttur ki çıkış noktasının
burası olması varış noktasının da aynı olacağı anlamına
gelmiyordu. Hedef ve amaçlar, kabullenişteki neden ve
niçinlerin de bir ifadesini oluşturur. Zira Kaypakkaya’nın
pratik-politik yaşamı açıkça bunun kanıtıdır. TİP’in
reformizminden, parlamentarizminden etkilendiği dönem
çıkış noktasıdır. Çok açık olarak MLM’ye ulaşması da varış
noktasını oluşturur.
TC devletinin tahlili, Kemalizm ve ulusal sorun, klikler
arası dalaş, devrimin niteliği, sınıf ittifakları, dost düşman
ayrımı koşullarında Kaypakkaya çağdaşlarından ayrılır.
Deniz, Mahir ve diğer siyasi aktörler 50 yıllık revizyonist,
reformist çizgiyle ilişkilerini kesemezken İbrahim bilimum
revizyonist, reformistleri “yerinden zıplatarak” özellikle de
Kemalizm ve ulusal sorun/Kürt ulusal sorunu, devlet tahlili,
parlamentonun niteliği, KP anlayışı, faşizm vb. konularda
MLM sonuçlara ulaşmış, Kemalizm’de ilericilik
devrimcilik arayanlara onun gerçek niteliğini ortaya
koyarak MLM temelde bilimsel bir tutum (komünist tutum
olarak da okunabilir) sergilemiştir.
Olgulara bakış, onu değerlendiriş, yorumlama ve sonuç
çıkarma açısından baktığımızda İbrahim yoldaşın
farklılıkları göze batar dereceğe açık ve sistemlidir.
Kuşkusuz bu durum onun diyalektik tarihsel materyalist
yöntemini sınıf bakış açısı ile doğru temelde
birleştirebilmesinden, MLM kavrayışı nedeniyle analiz ve
sentez gücünden ileri gelir.
Doğru ile yanlış arasındaki mücadelede yanlış ve hatalı
olanların atılıp doğru olanların yerine konması, bunu da bir
sonraki pratik yönelimde somutlamak İbrahim’in aynı
zamanda öne çıkan bir özelliğidir. Bunun en açık örneğini
Kaypakkaya’nın PDA saflarındayken yazdığı (Mayıs 1970)
“İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika” adlı
yazısına, oradaki düşüncelerine karşı PDA’nın-H.
Kıvılcımlı ve M. Belli’nin tespitlerine dayalı-“devrimin
subjektif şartlarının hazırlanması” konusundaki ileri
sürdükleri düşünceleri de eleştirerek kendi düşüncelerinde
de aynı yanlışların olduğunu ifade edip ikircimsiz mahkum
etmesidir. Yine aynı tutum orta burjuvazinin “Kurtuluş
Savaşı”ndaki yerinin tespiti konusunda da görülür. Bu
düşünsel temelde de pratik temelde de Kaypakkaya’nın
doğru olmayan yanlarına tutumunu dönemin en ileri
teorisine göre belirleme anlayışını özetler mahiyette
olduğundan, önemlidir.
İçinde bulunduğu siyasal ortamı pratik ve düşünsel temelde
sorgulamaya başlayıp olumsuzlaması bunla yetinmeyip
siyasal politik tavrını zamanın en ileri olanına göre
belirlemesi, bununla da yetinmeyip onu da sorgulamaya
başlayarak olumsuzlaması ve mahkum edişle
sonuçlandırması tek kelimeyle bilimsel düşünüş yönteminin
sonucudur. Şu da nettir ki bu bilimsel düşünüş gıdasını
Marksizm-Leninizm-Maoizm’den alır. Bir diğer ifadeyle
Kaypakkaya’nın bilimsel düşünüşü, teori-pratik
diyalektiğini MLM’nin temel bir yasası olan “somut
koşulların somut tahlili” ilkesine tam uyumlu çalışma,
düşünme, yorumlama, sonuç çıkarma, inceleme ve
araştırma yönteminde görürüz. Mao yoldaşın deyimiyle;
“Pratik, bilgi gene pratik ve gene bilgi. Bu süreç sonsuz
döngüler içinde tekrarlanır ve her döngüyle birlikte pratiğin
ve bilginin içeriği bir üst düzeye yükselir. Bütün bir
diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Bilme ile
yapmanın birliği diyalektik materyalist teorisi budur.”
(Mao-Pratik Üzerine) Bu açıdan “Çorum ilinde sınıfların
tahlili”, “Kürecik bölge raporu” gibi çalışmalar (daha önce
çağdaşlarının pek de yönelmediği) örnek teşkil eder. Ülke
gerçekliğini, somutu tahlil ederek buna uygun mücadele
yöntemlerinde bilimsel sonuçlara ulaşır İbrahim. Zira Halk
Savaşı Stratejisinin Türkiye somutuna uygun siyasal iktidar
mücadelesi olduğu tespiti de bu bilimsel sonuçların
neticesidir.
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız meselelerden de
anlaşılacaktır ki Kaypakkaya yoldaşı 68 canlanmasından,
onun siyasal politik muhtevasından, 71 silahlı devrimci
çıkışından, dönemin devrimci önderleri ve ilerici
unsurlarından, 50 yıllık revizyonizm ve reformizm
batağından ayıran ve koparan üç temel özellik vardır.
İdeolojik olarak revizyonizme karşı net tutum, teorik ve
pratik olarak ülke tahlili ve devrimin yolu konusunda
berrak bir ele alış ve bunlara uyumlu pratik devrimci tavır.
Tün bunlara bakarak rahatça ifade ediyoruz ki
Kaypakkaya’nın ideolojik-politik ve pratik duruşuna
damgasını vuran MLM’dir. Ve O revizyonistlere karşı
mücadelesinde MLM’yi kararlılıkla savunur. Zira
Kaypakkaya yoldaşın Şafak Revizyonistlerinin MLM’nin
sınıfsal niteliğini inkar ederek tahrif etmelerine karşı tavrı
çok açıktır. Şöyle diyor yoldaş; “Şafak Revizyonistlerine
göre “Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi bütün
insanlığın ortak malıdır.” Revizyonist hainler, dünya işçi
sınıfının malı olan Marksizm-Leninizm-Mao Zedung
Düşüncesi’ni, sınıflar karşısında tarafsız olan ve hangi
sınıfın elindeyse o sınıfa hizmet eden üretim araçlarına,
matbaa makinasına benzetmektedirler. Şafak
Revizyonistleri, her komünistin bilmesi gereken ve
Marksizm’in-Leninizm’in abecesi olan en ilkel gerçekleri
bile çiğnemekte tereddüt etmiyorlar. Marksizm-Leninizm-
Mao Zedung Düşünçesi’nin iki karakteri vardır, biri sınıfsal
karakteridir, yani bir sınıfın proletaryanın hizmetinde
olmasıdır; ikincisi de, pratik karakteridir, yani sınıf
mücadelesi, üretim mücadelesi ve bilimsel deney
pratiğinden doğması ve tekrar pratiğe uygulanabilir
olmasıdır. Revizyonistler, Marksizm-Leninizm-Mao
Zedung Düşüncesi’ni en önemli özelliğinden sınıfsal
karakterinden koparmışlar; böylece onu proletaryaya ne
ölçüde hizmet ediyorsa burjuvaziye ve toprak ağaları
sınıfına da aynı ölçüde hizmet edecek “ilahi bir ahlak
felsefesi” durumuna düşürmüşlerdir. Kaldı ki her ahlak
felsefesinin bile bir sınıfsal karakteri vardır. Marksizm-
Leninizm-Mao Zedugn Düşüncesi’ni bu kadar
bayağılaştırabilmek, büyük bir yetenek(!), çok ince ve
kıvrak bir zeka ister ki o da bizim revizyonistlerimizde bol
bol vardır.(…) Bugün dünyamızda insanlık, sınıflara
bölünmüştür ve bu sınıflar arasında kıyasıya bir mücadele
vardır; proletarya elinde Marksizm-Leninizm-Mao Zedung
Düşüncesi silahıyla toplumun bir kesimini arkasına
toplamış gericiliğe karşı bir ölüm kalım savaşı
vermektedir.” (İK Seçme Yazılar, sayfa 414-415-416)
Buradan da açıkça anlaşılacaktır ki Kaypakkaya’yı
çağdaşlarından ayıran temel özelliklere Marksizm-
Leninizm-Maoizm damgasını vurmuştur. Kaypakkaya’nın
teorik, politik ve pratik bütününden bu niteliğine rağmen
onun duruşunun Maoizm’den ayrı ele alınmaya çalışılması
doğru değildir. O’nu böyle ele almak Kaypakkaya’yı
anlayamamanın kavrayamamanın sonucudur. Bu tür
yaklaşımları böyle değerlendiriyoruz. Kaypakkaya yoldaş
Marksist-Leninist-Maoist olduğu için komünisttir. O’nun
kurduğu Proletarya Partisi Marksist-Leninist-Maoist olduğu
için KP’dir.
Bitirirken şunları da ifade edelim, 71 Silahlı Devrimci
Çıkışında Deniz’de, Mahir’de somutlanan pratik-politik
duruş; hangi açıdan bakılırsa bakılsın esasen devrimcidir.
Kaypakkaya bu çıkışın komünist yüzüdür.
Onların kısa fakat nefes nefese, soluk soluğa yaşadıkları
hayatı, mücadelenin temel niteliğini tam da şairin ifade
ettiği;
“Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya da dünyamıza inecek ölüm!”
dizeleri karakterize eder. Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in
faşizmin idam sehpalarından haykırışı, Mahir ve
yoldaşlarının Kızıldere’de “Biz buraya dönmeye değğil
ölmeye geldik!” şeklindeki açık tavrı, İbrahim’in
Diyarbakır işkencehanelerinde büyüttüğü ser verip sır
vermeme geleneği bunun içindir: Ya ölü yıldızlara
götürülecektir hayat ya da dünyamıza inecektir ölüm!
“Kadrolar hakkında hüküm vermeyi becermek gerekir. Bir
kadronun yalnız belli bir hayat dönemini veya tek bir
olayını değil, aynı zamanda geçmişinin ve çalışmalarının
bütününü göz önünde bulundurmalıyız. Bir kadro hakkında
hüküm vermenin başlıca metodu budur.”
Mao ZEDUNG
YDG
  Alıntı ile Cevapla
Alt 12-05-2010, 19:43   #16 (permalink)

 
vurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

vurgun
Misafir
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart İbrahim Kaypakkaya Gibi Bir Öndere Sahip Olmak Ayrıcalıktır

Devrimcilik bir yaşam biçimidir ve bütünlük arzeder. Yaşamın her anı, her alanı ona uygun yaşanır ve diyalektik bakış açısı yaşama yön verir. Komünistlik hele de komünist önderlik bunun daha üst düzeyde ve çok daha nitelikli olarak tezanür etmesidir. İşte TKP/ML’nin kurucusu ve önderi İbrahim Kaypakkaya’nın yaşamı bunun bir gösterisidir.

İbrahim yoldaşın 24 yıl sonra ele geçirebildiğimiz el yazmaları bunu bir kez daha kanıtlıyor.

İbrahim Kaypakkaya’ya komünist direnişi karışsında acze düşüp O’nu katledenlere inat, öldürülmesinden 9 gün önce 9 Mayıs 1973’de babasına yazdığı mektupta umut ve sevgi doludur. Ailenin tek tek bireylerini soruyor, okuldayken hakkında açılan bir dizi davanın takip edilmesini babasından talep ediyor, donma nedeniyle kesilen parmakları için “üzülmeyin, önemi yok” diyor, siyasal savunma yapmak için, emperyalizm ve yerli uşaklarını paçavraya çevirmek amacıyla muazzam bir savunma hazırlığına girişiyor ve hangi konulara değinileceğinin notunu alıp kaynak istiyor. O yoğun işkence koşullarında yaşama böylesine bağlı olan, kısa ve uzun vadeli önüne bir dizi hedef koyan, kaçma planları kuran bir insan intihar edebilir mi? dünyada buna inanacak tek bir insan dahi bulmak mümkün değildir.

İbrahim yoldaşın savunma hazırlamak için tespit ettiği konulara baktığımızda soruna vakıf olmadaki siyasal yetkinliği hemen göze çarpıyor. Yaşadığı koşulları özellikle ülke gerçeklerini en ince ayrıntısına kadar irdeleme çabasına giren İK bu tavrıyla berrak bir bilince sahip olmanın, davanın inançla ve militanca sürdürülmesindeki önemin de mesajını veriyor.

İ. Kaypakya’nın siyasal şekillenişi ta baştan beri siyasal iktidara kilitlenmişti. O siyasal anlayışını reformizmin ve revizyonizmin mahkumiyeti üzerine inşa etti. Devrimin kitlelerin eseri olacağı bilinciyle toplumsal yapılanmaları tahlile yöneldi. “Toplumsal yapılanmayı doğru tahlil edemeyenler toplumu değiştiremez” belirlenmesinden yola çıkan İ. Kaypakkaya, ülkemizin bölgelerini ve bütününü tanıyabilmek için araştırmalara girdi. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal koşulları irdelemeye ve bunun için açıklılık getirilmesi gereken sorunları tespit etti. Bilimsel araştırmalar sonucu sorulara verilecek cevaplarla devrim olanaklı kılınacak ve halk kendi iktidarını kuracaktır.

Komünist kişilik çok yönlü düşünmektedir. Bu yaşama vakıf olmak ve mücadeleye yön vermek için bir zorunluluktur. Komünist kişilik her zaman için mücadelenin ihtiyacı ve objektif durum nedeniyle esas, tali ayrımı yapar. Bir yandan mücadelenin can damarını elinde tutarken diğer yandan günlük olayların farkında olur ve toplumu aydınlatır. Komünist kişilik bilir ki yaşam boşluk tanımıyor. Devrimcilerin inisiyatif koymadığı, açıklık getirmediği her yerde ve her durumda egemenler toplumu dejenere eder ve kendi çıkarları noktasında yönlendirirler. Yaşamda her şeye karşı ilgili olan İ. Kaypakkaya yoldaş o dönemde yapılan af tartışmalarına açıklılık getirmek için notlar alıyor, günlük basını yakından izliyor.

Yaşamın her alanını denetim altına almaya çalışan İ.K yoldaş maddi olanaklarını da dikkatlice kullanmak ve her harcamasının kalem kalem hesabını tutmaktadır. Yaşamın hesabını vermeyeceği ya da açıklık getirmeyeceği hiçbir şeyin kalmamasına özen göstere İ.K yoldaş, çelik bir irade, su gibi berrak bir bilinçle, proleter bir disiplinle yaşamına yön veriyordu. İşte direnişin, yaratıcılığın, üretkenliğin ve önderlik vasfının sırrı MLM’den aldığı bu bilinç sayesinde olmaktaydı. Evet İ. Kaypakkaya gibi bir öndere sahip olmak bir ayrıcalıktır. O muazzam bir değerdir. Bu değerin bilincinde olunmalı, ona layık yaşanmalı ve bu perspektifle insanları örgütlemeliyiz.

Devrimi samimiyetle isteyen herkes bunu yapmak zorundadır. Bu zorunluluğun bilincinde olmak, özgürleşmenin teminatıdır.

Partizan
  Alıntı ile Cevapla
Alt 12-05-2010, 19:45   #17 (permalink)

 
vurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

vurgun
Misafir
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart İbrahim Kaypakkaya ve Mızrak-Çuval Meselesi !

1973′ün 18 Mayıs sabahı, Diyarbakır hapishanesinde gözaltında iken gördüğü işkence sonucu yaşamını yitiren İbrahim Kaypakkaya, 71 devrimci çıkışının Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ile birlikte öne çıkan üç radikal devrimci önderinden biri. Ne var ki, 2009′un 18 Mayıs’ında Kaypakkaya’nın doğrudan yaşamını ve fikirlerini değil, yaşamının ve fikirlerinin tartışılmasının önündeki engellerden birini ele alacağız. Sol içi sansürü.

İbrahim Kaypakkaya neden sansüre, ihmale uğruyor? Mızrağı kimsenin çuvalına sığmıyor da ondan! İbrahim Kaypakkaya gibi henüz 24 yaşında çok iddialı teoriler bırakmış bir politik portrenin yaşamının, fikirlerinin tartışılamıyor oluşunun önemli bir sebebi var: Sol içi sansür!
Türkiye solunun çok önemli bir kısmının siyasetle olan ilişkisi, oyun çağından henüz çıkmış bir çocuğun davranış eğrilerine benziyor çünkü. Tıpkı bir çocuğun zor ödevlerden kaçması, en çok beden eğitimi dersini sevmesi, bakkaldan ekmek almasını isteyen ebeveynlerinin sesini duymamış numarası yapması, itiş kakış sırasında iliği hep ama hep yırtıldığı için sürekli aşağı sarkan yakalığını boşvermesi gibi.
Misal, seçimle iş başına gelen ve pek sevimli, pek zahmetsiz görünen Latin Amerika solunu beden eğitimi dersini sever gibi seviyor, radikal keskin mücadelelerin yürüdüğü Asya solundan ise matematik dersinden kaçarmış gibi kaçıyor. Rejimle asla uzlaşmaz unsurları, iliği her keresinde yırtılan yakalığı yeniden düğmelemeye çalışır gibi oryantasyona zorluyor. Rejime iliklenmeyeceği çok belli unsurları da sarkan yakalık gibi bırakıp görmezden geliyor. Kemalizm, ulusal sorun gibi nazik konularda ne kadar “sert” fikir varsa, annesinin ekmek almaya gitmesini isteyen sesini duymazdan gelen çocuk gibi yok sayıyor. Ne var ki Türkiye solunun önemli bir kısmı ile okul çağına yeni girmiş bir çocuk arasındaki bu analoji, elbette masumiyet konusunda geçerli değil. Çocuk her halde masumken, Türkiye solunun İbrahim Kaypakkaya’ya uyguladığı sansür ile masum olduğu söylenemez.

“SOL SANSÜR” VE KAYPAKKAYA
Kaypakkaya, fikirlerinde evcilleştirilebilecek herhangi bir argüman bulunmadığından, diğer deyişle onun mızrağı düzenin çuvalına hiç mi hiç sığmadığından zaten her dönem yoğun bir nesnel sansür ile yüzyüze oldu. Fakat şu açık ki, sol kamuoyunun, 71 çıkışının üç radikal devrimci önderi içinde kendine en uzak hissettiği isim de yine İbrahim Kaypakkaya olmuştur. Bunun için bazı “anlaşılır” sebepler söylenebilir. Mesela bunun bir nedeni, her siyasi grubun, takipçisi olduğunu iddia ettiği siyasi önderi yüceltmeye yönelik dar grupçuluğu idi. Bir diğer sebebi Kaypakkaya’nın köylülere verdiği önemin, özellikle aydınların, şehir metaforunu ilericilikle, köy metaforunu ise gericilikle ataçlayan eğilimi ile çelişmesi idi. Kimi ,bunlara, Kaypakkaya’nın ardıllarının yürüttüğü politikalar gibi, Kaypakkaya’nın kendisininden bağımsız başka sebepler de ekleyebilir. Ne var ki, bunların Kaypakkaya’ya uygulanan sansürü açıklamak için yeterli gerekçeler olmadığı pek belli. Kaypakkaya ile ilgili “sol içi sansürün” aldığı tavır kabaca üçe ayrılabilir.
İlki, onu ağzına almakta dahi isteksiz olan, bahsini ederken dahi hızla geçiştiren, varlığını en basit derekede değerlendirme eğiliminde olan ve nihayetinde sansürü en koyu haliyle işleten kesim. Hatta bu grubun tedrisatından geçmiş olanlar Kaypakkaya ismini duyar duymaz hemen “hatalarından” bahseder, o hızlı geçiştirme ifadelerinde bile Kaypakkaya’nın maraza çıkmış bir yaramaz çocuk olduğunu bir çırpıda anlatıverirler. Bu grup içinde nispeten “insaflı” olanlar da Kaypakkaya’yı her yıl ansiklopedik bilgilerle anarak üzerlerine düşen görevi “yerine getirir”, bir sonraki 18 Mayıs’a kadar bunun kafi olduğuna hükmederler.
Açıkçası, Kaypakkaya’nın maruz kaldığı işkence Türkiye’de bu düzeyde politikleşmiş sayılı siyasi işkence vakalarındandır. Ve bilindiği üzere gördüğü ağır işkence ve ölümü ile ilgili dosya tam 36 yıldır bir türlü açılamamış, onun ölümü ile ilgili 30 yıl önce elde edilen bilgilerin üzerine tek bir bilgi konulamamıştır. İşte bu grup, sansürü öyle bir içselleştirir ki, Kaypakkaya ile ilgili tutarlı bir işkence karşıtı mücadelenin örgütleyicisi/parçası olma konusunda dahi atıldırlar. Açığa çıkmış en vahşi siyasi işkence örneklerinden olan Kaypakkaya dosyasının 36 yıldır kapalı olması, insan hakları savunuculuğu ile ilgili reflekslerini dahi rahatsız etmez.
İkincisi, Kaypakkaya’nın işkencede gösterdiği direniş tavrını öne çıkararak, politik görüşlerini perdeleyen, onu, “ser verip sır vermeyen bir yiğit” derekesinde değerlendiren, böylelikle daha ince bir sansür işleten yaygın grup. Bu grup içinde daha çok, Kaypakkaya’nın en görünen özelliğini yani, faşizm karşısındaki sert direniş tutumunu algılayabilen nispeten geri kitleleri barındırmaktadır. Fakat bu grubun başat özelliği, nesnel olarak yok sayılması pek mümkün olmayan ama savunması da hiç kolay olmayan radikal bir siyasi portreyi “makul” düzeyde anmaya/değerlendirmeye yönelik güçsüzlüğüdür.

KAYPAKKAYA YÜCELTMESİ
Üçüncü olarak da ise Kaypakkaya’nın politik görüşlerini solun gelişimi açısından çok önemli gören, maruz kaldığı ihmalden rahatsız olan, fakat Kaypakkaya’nın rejim tarafından gördüğü sert tavır nedeniyle susmayı tercih eden, bilhassa rejimin Kaypakkaya’nın ardıllarına uyguladığı amansız şiddetten çekinen aydın grubundan bahsedilebilir.
İbrahim Kaypakkaya’nın ardıllarının ise Kaypakkaya’nın gördüğü ihmale karşı, kimi zaman Kaypakkaya’yı gerçekçi olmayan bir zeminde yücelttiği ve dahası, ihmale karşı bir refleks olarak Kaypakkaya dışındaki devrimci önderleri ihmal etme subjektivizmi gösterdiği de söylenebilir.

SANSÜRÜN ESAS SEBEBİ
Sol içi sansürün, diğer deyişle, Kaypakkaya’dan solun dahi “çekinmesinin” esas sebebi, onun doğrudan Türkiye solunun geleneksel zaaflarına yönelen radikal-uzlaşmaz devrimci fikirlerinde yatıyor. Kaypakkaya’nın, resmi ideoloji tarafından, altından gürül gürül akan bir ırmak üzerine inşa edilen o nazik ideolojik köprüyü bir kibritte yakma cüretini ve ataklığını göstermesinin sol içinde bir “ürpertiye” neden olduğu söylenebilir. Kaypakkaya’nın fikirlerinin isabetli olup olmadığı tartışmasından bağımsız olarak, ileri sürdüğü görüşler sol açısından etkili bir eleştiri gücü taşır ki, oyun çağından henüz çıkmış bir sol için bu pekâlâ sıkıcı, uzak durulası bir şeydir. İşte Kaypakkaya sansürünün temel sebebi solun “eleştiri” ile arasındaki olumsuz ilişkide yatmaktadır. Yani, onun mızrağı solun önemli bir kesiminin çuvalına da sığmadığından, mızrak da saklanır, çuval da.
Velhasıl, Kaypakkaya, solun “eleştiri”ye karşı tavrı açısından da ayırt edici bir neden. Kaypakkaya ve fikirleri ile yüzleşmek şart. Solun sıkışmışlığı düşünüldüğünde, samimi bir sol duyarlılığın bu “iç sansür”le mücadele etmesi de, ihtiyacımız olan politik münazara için şart. Çünkü Kaypakkaya açık bir
şekilde o münazaranın etkin bir tarafı.

Onur Gülbudak
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
marenostrum_24 (30-01-2011)
Alt 12-05-2010, 23:19   #18 (permalink)

 
Hrant - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Aug 2008
Üye No: 11597
Mesajlar: 826
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 456
265 Mesajina 409 Tesekkür Aldi
Standart

En acı işkencelere bile dayanan yiğit devrimci İbrahim Kaypakkaya'yı katledilişinin yıldönümü yaklaşırken tekrar anıyoruz.Kürdistan'da devam eden direnişin başlangıç noktasıydı o.
İbrahim Kaypakkaya'nın özellikle kemalizm tezleri çok iyi değerlendirilmelidir.
Kemalistlerle her alanda yan yana gelen ve Kaypakkaya'yı "sözde" savunanların özellikle tekrar tekrar okuması gerekir.
İbrahim Kaypakkaya'nın katili kemalist TC devleti!
Hrant isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21-05-2010, 16:23   #19 (permalink)

 
dd_che - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: May 2010
Üye No: 29425
Mesajlar: 5
Teşekkür Grafikleri
Tesekkür: 0
0 Mesajina 0 Tesekkür Aldi
Standart

Hiç kimse çocuğunun,helede böyle bir evladın ölüsünü görmek istemez.Umarım bundan snraki mücadelemizde hiç bir kimsenin canı yanmaz hiç kimse başka bir kimse tarafından öldürülmez.
dd_che isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-07-2010, 23:58   #20 (permalink)

 
vurgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

vurgun
Misafir
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart ADANDIĞIMIZ DAVANIN SEMBOLÜDÜR KAYPAKKAYA

“Kitlelerin devrimi gerçekleştirecek güç olmasının yanı sıra kitlelerin devrim için değil devrimin kitleler için olduğunu da kavramak ama gerçekten kavramak, sağlıklı bir kitle çalışmasının temelini oluşturur. Ancak bu sayede kitlelerle bütünleşmenin önü açılabilir.”
İçinden geçtiğimiz süreç itibariyle başarmamız gere­ken en önemli görevlerden birisi sürekliliği sağlanmış kitle çalışmasını sağlamaktır. Sürekliliği sağlanmış kitle çalışması konusu ilk olarak kitle çalışması yürütülmesi vurgusuna ikinci olarak da bu çalışmanın sürekliliğinin sağlanabilmesi vurgusuna dayanmaktadır.
Gerek kitle çalışması yürütülmesi konusu gerekse de bunun sürekliliğini sağlama konusu, başta kitlelere bakış açısıyla ilgilidir. Kitleleri devrim için bir araç olarak gör­mek, “sağlıklı” bir kitle çalışması yürütüldüğü takdirde dahi ne kadar anlam ifade eder? Tabii ki kitle çalışması­nın ilk hassas noktası kitleleri mücadelenin neresine koy-duğumuzdur. Kitlelerin devrimi gerçekleştirecek güç olmasının yanı sıra kitlelerin devrim için değil devri­min kitleler için olduğunu da kavramak ama gerçek­ten kavramak, sağlıklı bir kitle çalışmasının temelini oluşturur. Ancak bu sayede kitlelerle bütünleşmenin önü açılabilir.
Kitlelere bakış açısının sağlıklı hale getirilmesi ile bir­likte sürekliliği sağlanmış bir kitle çalışmasının temeli sağlansa da hem bu durumu sürekli kılmak hem de kitle­lere doğru yaklaşmak tek başına bakış açısıyla ilgili de­ğildir. Kitlelerin ne için, nerede ve nasıl örgütleneceği sorularına doğru cevaplar vermek de stratejiktir. Tek ba­sma kitleleri bir araya getirmek ama bunu ne için yaptığını unutmak ne kadar anlamsızsa kitleleri doğru araçlarda ör-gütleyememek de o kadar anlamsızdır. İhtiyacın ürünü olarak ortaya çıkan her örgütlenmenin kendi misyonu doğrultusunda genişlemesi, kitlelerin amacı belli hedef­lerle örgütlenmesi de önemli başlıklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer konu da yukarıda değindiğimiz “nasıl” sorusunun cevabını doğru verebilmekle ilintilidir. Kitleleri doğru politikalar ışığında örgütleyebileceğimiz genel bir doğrudur. Bu genel doğrunun pratikte derinleş­tirilmesi ise bizlere bağlıdır.
Buradan çıkan sonuç, kitleselleşmiş her hareketin doğru araçlarla, doğru bakış açısıyla, doğru politika­lar eşliğinde ve doğru amaçlar doğrultusunda işlediği
değildir. Gayet yanlış amaçlar doğrultusunda ya da gayet yanlış bir bakış açısıyla ve yanlış politikalarla da kitleselleşilebilir. Ancak bu kitleselleşmenin birincisi sağlıklı olduğunu ikincisi de daimi olacağını söylemek pek mümkün değildir. Aslında buradan çıkarılması ge­reken en önemli sonuç, vazgeçilmez olanın kitleselleşmek değil, kitlelere bakış açısının doğru olması gerekliliğidir. Yani doğru bir bakış açısı, kitleselleşmenin kendisin­den daha önemlidir.
İyi amaçlarla çıkılan bir yolda kitleleri araçlaştı-ran her anlayışın gerici sistemle aynı noktaya gelmesi kaçınılmazdır. Sistemin kitleleri kendisi için yedek-leme gayreti, kitleleri kul­lanma anlayışına denk düşmektedir. Bu durum, sağlıksız bakış açısıyla har­manlanan her anlayış için de fazlasıyla geçerlidir. Kit­leselleşmek bir güç belirtisi olduğu kadar yanlış anlayış doğrultusunda sekterleşmiş bir gücü de ifade edebilir ki bu aslında güçsüzlüğün ta kendisidir. Nasıl ki egemen sistem işte tam da bu nedenle güçsüzse aynı şey diğerleri için de söylenebilir.
O halde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button olarak kendimizde tartmamız gereken ilk olgu, kitlelere bakış açımızın doğru olup olmadığıdır. Gerçekten de kitlelerin devrimdeki ve devrimin kitleler nezdindeki önemini tam olarak kavrayabildiğimizi söyle­mek mümkün görünmemektedir. Kitle çalışması konu­sundaki hattımız da bu durumu kanıtlar niteliktedir. Bazı dönemlerde hızlanan ve güzel örnekleri sergilenen kitle çalışması pratiklerimiz süreklileşmemekte, kimi dönem­lerde gündemimize kitlelerden “daha önemli(!)” konular girmektedir. Aslında kitle çalışmasından daha önemli gör­düğümüz konuların, kitlelere bakış açımızdaki zaafı da gösterdiği açıktır. Bu nedenle kitlelerle bütünleşme adına atılan her adım, eni sonu tıkanan bir yol gibi karşımıza di­kilmektedir.
Başkan Mao’nun kitle çalışması konusundaki değer­lendirmelerini açmaya çalışarak bu konuda izlememiz ge­reken yolu bulmaya çalışalım. Başkan Mao 1943 yılında kaleme aldığı “Önderlik Yöntemlerine İlişkin Bazı Me­seleler” adlı makalesinde “Partimizin bütün pratik çalış­malarında doğru önderlik, ‘kitlelerden kitlelere’ilkesine uygun olmak zorundadır. Bunun anlamı şudur: Kitlelerin fikirlerini (dağınık ve sistemleşmemiş fikirleri) almak ve onları derli toplu ve sistemli fikirler haline getirmek (on­ları inceleyerek, derli toplu ve sistemli fikirler haline ge­tirmek), ondan sonra yeniden kitlelere gitmek ve kitleler bunları kendi fikirleri olarak benimseyene, onlara sıkı sı­kıya sarılana ve onları eyleme dönüştürene kadar bu fi­kirleri yaymak, açıklamak ve bu fikirlerin doğruluğunu bizzat kitlelerin eylemi içinde sınamak. Sonra kitlelerin fikirlerini alıp bir kez daha derli toplu hale getirmek, ye­niden kitlelere gitmek ve böylece ısrarla bu fikirlerin uy­gulanmasını sağlamak. Böylece fikirlerin her defasında daha doğru, daha canlı ve daha zengin bir hale geldiği sonsuz bir helezon içinde bunu bir daha, bir daha tek­rarlamak. İşte Marksist bilgi teorisi budur. ” (Mao Zedung, Seçme Eserler, c.III, s. 125, Kaynak Yayınları) demekte­dir.
Burada ilk olarak görme­miz gereken olgu, kitleler vurgusudur. Mao Yoldaş, pra­tik çalışmaya ilişkin kilit noktayı, kitle konusunda ara­maktadır. Açıktır ki makalede tek tek kişilerin örgütlenmesi çalışmasından değil, kitle ça­lışmasından bahsedilmektedir. Bu nedenle teker teker ki­şilerden oluşmuş olsa da toplamda daha fazlasını ifade eden kitle olgusunun çalışmalarımızın temelinde yer al­ması gerekmektedir.
İkinci olgu, kitlelerin fikirlerinin sistemleşmemiş ol­ması olgusudur. Kitlelerin, kendi yaşadıkları sonuçlara ilişkin çıkardıkları fikirlerin ham bir bilgi gibi ele alın­ması ve bu fikirlerin işlenmesi gerekmektedir. Ancak bunu yapabilmek, temel anlamda bilmeyi ve sentez yapa­bilmeyi gerektirir. Sadece temel olarak bilmek veya sa­dece sistemsiz fikirler üzerine düşünmek, o fikir ve görüşleri doğru ideoloji ekseninde düzenlemeyi sağla­yamaz. Buradan çıkarmamız gereken sonuç, tarihsel deneyimlerin özü olan teoriyi bilmemiz ve ele aldığı­mız konuları biraz düşünmemiz gerekliliğidir.
Üçüncü olarak, sistemli hale getirilmiş fikirlerin kit­lelere, onlar bu fikir ve görüşleri kendi görüşleriymişçe-sine sahiplenene kadar götürme sürecidir.
Kitlelere doğru politikaları götürmek ve onlardan sü­rekli düzensiz fikirleri alabilmek için her zaman onlarla iç içe olmak gerekir. Kitle çalışmasının en önemli ve en temel kıstası, kitlelerle kurulan ilişkinin sürekliliğidir. Yalnızca belli zamanlarda veya yalnızca kendi görüş­lerimizi kavratmak için kitle toplantıları veya gösteri­ler düzenlemek kitle çalışması yürütmek demek değildir. Örneğin, en geniş öğrenci kesimi içerisinde ya­pılacak bir kitle çalışmasının ilk dayanağı, bu çalışmayı yürütecek yoldaşlarımızın da öğrenci olduklarını, kendi­leri dışındaki öğrencilerle aynı sorunları yaşadıklarını kavramasıdır. İkinci olarak en geniş öğrenci gençliğin ör­gütlenebileceği, mücadele edebileceği ve kendi inisiyati­fini kullanabileceği araçların yaratılması gerekmektedir. Buradan da her sorun ve her politika özgülünde yukarıda bahsi geçen tarzda bir çalışma yapılmalıdır.
Dördüncü nokta, oluşturulan politika ve görüşlerin doğruluğunun kitlelerin eylemi içinde smanmasıdır. Yani kitlelerin belirlenen politikalar
eşliğinde pratiğe sevk edilmesi gerekmektedir. Sadece belirleme şeklinde kalan fikirlerin değeri doğal olarak daha az olacaktır. Kitlelerin hem
politikalara ve örgüte güvenmesi hem de kendi pratiklerine güvenmesi açısından bu durum önemlidir. Düşüncelerin sınanacağı en net yerin bizzat pratik olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız.
Besinci nokta, bu tarzın aralıksız bir biçimde devam ettirilmesi gerekliliğidir. Bu süreklilik hem kitlelerin ör­gütlenmesi açısından hem de her seferinde daha doğru fi­kirlerin oluşması için önemlidir.
Kitle çalışmasının temel prensiplerine ilişkin söylene­bilecek daha çok şey olmasına rağmen kendi açımızdan kitle çalışmasının sürekliliğine ilişkin diğer konulara de­ğinmeye çalışalım. Buradan da İbrahim Yoldaşın pratiği doğrultusunda bu anlayışımızı sorgulamaya çalışalım.
Bazı yoldaşlarımızın kitle çalışması denilince akılla­rına sadece diğer kitle örgütlerinde yapılan çalışmalar gel­mektedir. Oysaki öğrenci derneği, sendikası, odalar, kulüpler vb. örgütlerin yanı sıra [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için de kitle ça­lışması yürütülebilir ve yürütülmelidir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button ile diğer kitle örgütleri arasındaki fark, hedef kitlelerin farklılığıdır. Yoksa [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’de kitle çalışması yürütülmez şeklinde bir sonuç çıkarmak oldukça anlamsızdır.
Kitle çalışması konusundaki bir diğer yanlış anlayış da diğer kitle örgütlerine ihtiyaç olmadığı anlayışıdır. Ge­leneğimizin görece güçlü olduğu bazı alanlarda der­nek, sendika vb. araçlara ihtiyaç olmadığı yönlü anlayışların olduğunu bilmekteyiz. Burada da en geniş kitle ile [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nin hedef kitlesini ayrıştıramama sorunu olduğu anlaşılmaktadır. 1000 kişinin olduğu bir alanda 100 civarında [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’linin olması orada dernek, sendika gibi bir araca ihtiyaç olmadığını değil bilakis özellikle böyle bir araca ihtiyaç olduğunu gösterir. Çünkü 1000 ki­şinin olduğu bir alanda [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nin hedefi anti-faşist, anti-emperyalist yaklaşık 100 kişiyi örgütlemekken dernek yada sendika gibi bir aracın hedefi 1000 kişiyi örgütle­mektir. Böyle bir yerde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button dışında bir örgüte ihtiyaç olmadığını söyle­mek, kitle inisiyatifini hiçe saymak, kitlelerin temel sorunlarının çözümünü önemsememek anlamına gelmektedir. İkincisi ileri kitle olarak tabir etmemiz gereken yaklaşık 100 kişi­nin niceliksel olarak art­ması için de en geniş kitlenin örgütlenmesi el­zemdir.
En geniş kitlenin ör­gütlenmesini veya müca­delesini küçümsemek demek İbrahim Yoldaşı kavramamak demektir. İbrahim Yoldaşın bizzat kendi pratiği içerisinde geniş kitlelerin ekonomik-demokratik-akademik mücadelelerini önemsediğini bilmekteyiz. Yine unutmamak gerekir ki diğer tüm argümanların yanı sıra İbrahim Yoldaşın geniş kitle mücadelelerinden çok şey öğrendiğini unutmamak gerekmektedir. Bu mücadeleyi önemsemek, sadece var olana katılmak ya da var olana “öncülük” etmek demek değildir. Bizzat o mü­cadeleyi örgütlemek, o mücadelenin neferi olmayı da bilmek demektir.
Ekonomik-akademik-demokratik mücadelelerin siya­sal mücadelenin bir parçası olduğunu asla unutmamak ge­rekmektedir. Kitlelerin kendiliğinden mücadelesi ile devrimci mücadeleyi özleştirmek/özdeşleştirebilmek ancak bu sayede mümkün olabilir.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button Yoldaşın kitlelere duyduğu derin güven de bir diğer örnek almamız gereken noktadır. Devrimin kitlelerin eseri olacağı anlayışını ve kitleler için devrim yaklaşımını hiç tereddüt etmeden savunan ve pra
tikte yaşama geçirmeye çalışan İbrahim yoldaşa nazaran kitlelere güven konusunda hayli sıkıntılı olduğumuz söy­lenebilir. Kitlelerin sınıf mücadelesine genel uzaklığından hemen moralimizin bozulması, kitle çalışması konusunda dönem dönem ısrarcı olmamamızın arkasında işte bu sorun bulunmaktadır. Kitleleri doğru tahlil etmek, genel durumu doğru kavramak ve buna uygun örgütlenme stra­tejileri belirlemek [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaştan öğrenmemiz ge­reken önemli bir anlayıştır.
Kitle çalışması konusunda derinleşmek, kitleleri sü­rekli örgütlemek için anlayışımız kadar pratiğimizde de derinleşmeyi gerektirmektedir. Bu konuda yazılabilecek onlarca şey olmasına rağmen esasta bilgimizin pratikte zenginleşmesini diretmek daha doğru olacaktır. Bu ko­nuda yarattıklarımızın iddia ettiklerimiz kadar olmadığı açıkken büyük laflar etmek gereksiz kaçacaktır. Bu ne­denle ilk olarak her ne olursa olsun basitten karmaşığa kitle çalışmasında ısrarcı olunması gerektiğini söyleme­liyiz.
Dünyayı Temellerinden Sarsacak Bir Dava…
Mayıs ayı, baharın coşkusu kadar direngenlik anla­mına da gelmektedir bizim açımızdan. İbrahim yoldaşın işkenceli sorgular sonucu direnerek şehit düştüğü tarih olan 18 Mayıs, bu nedenle bize de sınıf mücadelesinde ıs­rarı ve her türlü baskıya karşı direnmeyi de hatırlatmak­tadır. İşte bu nedenle 18 Mayıs’ı anma değil mücadele günü olarak algılamak gerekmektedir. Kitlelere ve dev­rime layık olabilmek için dünyayı temellerinden sarsacak bir davanın yürütücüleri olarak [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın pra­tiğini örnek almalı ve yarattığı her değeri mirasımız ola­rak bellemeliyiz.
İbrahim yoldaş, genç yaşma rağmen öğrenmekten usanmayan bir yaklaşıma sahip olmuştur. Ondaki öğ­renme azmi, kitlelerle kurduğu sıcak diyalog, analiz ve sentez gücü, Türkiye devriminin önündeki önemli tıka­nıklıkların açılmasını da beraberinde getirmiştir. İbrahim yoldaş doğal olarak tutucu bir gelenekten güçlü bir ko­puşu da yaratmıştır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın en ayırt edici noktası, ideoloji alanındaki doğru belirlemesi ol­muştur. Doğru ideoloji doğrultusunda tüm belirleme­lerini gerçekleştiren [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaş, aynı zamanda tutucu da davranmamış, ilk edindiği bilgile­rin doğruluğunu sürekli sorgulamış ve buna göre fi­kirlerini olgunlaştırmıştır.
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın sadece belirlemelerde bu­lunmaması aynı zamanda bu görüşler ekseninde biz­zat pratiği de örgütlemesi bugün hala devam eden bir geleneğin yaşamasındaki ve kökleşmesindeki en önemli olgulardan birisidir. İbrahim yoldaş, ülkedeki devrimci durumun sürekliliğini doğru şekilde tespit ettik­ten sonra ilk adımın hemen atılması gerektiğini ve ancak bu sayede devrimci bir geleneğin mayalanabileceğim dü­şünmüş, bu şekilde de harekete geçmiştir.
Devrim mücadelesi nihayetinde doğru belirlemeler kadar doğru bir pratik hattı da zorunlu kılmaktadır. Her an kitlelerle iç içe, kenetlenmiş bir mekanizma kurulmaksızm da bunun olabilmesi mümkün değildir. Şunu unutmamak gerekir ki devrimci bir hareketin ilk edinmesi gereken özellik, kitlelere güven olgusudur. Kitlelere gü­veni pekişmiş ve kitlelere de güven veren, doğru ideoloji doğrultusunda doğru politikalarla hareket eden bir örgü­tün yenilmesi ya da başarısız olması mümkün değildir. Bu nedenle kitlelerle ilişki konusundaki geçmişte tutucu olan hangi anlayışımız varsa bunları yıkmalı, kitlelerle sarsıl­maz bir bağ kurmalıyız.
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
İBO'CU (21-07-2010)
Cevapla

Heberi Paylaş


Konuyu Toplam 4 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 4 Misafir)
 
Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İbrahim Kaypakkaya KIZILYıldız Biyografi 6 08-08-2010 01:49
İbrahim KAYPAKKAYA renin57 Duvar Kağıdı - WallPaper 0 28-05-2009 19:00
İbrahim Kaypakkaya metin34 Makaleler 1 09-05-2008 15:47
İbrahim Kaypakkaya mao Ölümsüzler 4 07-03-2008 20:44
İbrahim Kaypakkaya ISIKLI_YOL Ölümsüzler 1 21-01-2008 14:56


22:04



Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.

1 ipucu