![]() |
| |||||||
| Ölümsüzler Önderlerimizin hayatları, anıları ve onlarla ilgili herşey |
| |||
![]() |
| | | | Konu Araçları | Stil |
| | #12 (permalink) |
| Üyeliği durduruldu Üyelik tarihi: May 2009
Üye No: 21851
Bulunduğu yer: Zagros,Cudi,Gabar...
Mesajlar: 211 Tesekkür: 365
148 Mesajina 329 Tesekkür Aldi
| İNTİKAMI! Önder yoldaşımız Ali Haydar Yıldızın katledilmesi ve Önderimizin esir düşmesine sebep olan işbirlikçi hain Hüseyin yıldırım bir iki ay içinde yoldaşlarımız tarafından ölümle cezalandırıldı. Önderimizi Diyarbakır zindanlarında işkenceli sorgulardan geçiren savcı Yaşar Değerli kısa zaman içinde partimiz tarafından ölümle cezalandırıldı ve cezası savaşçılarımız tarafından infaz edildi... Gene işbirlikçi öğretmen Cafer Atan 27 yıl boyunca kaçıp saklanmasına rağmen, 2000 yılında partimiz tarafından yeri tespit edilip hakkındaki ölüm kararı savaşçılarımızca infaz edildi. O dönemki burjuva basını eylemimizi şu şekilde yayınladı: Emekli öğretmen: "Ailemin önünde birşey yapmayın, arka odaya gidelim" Emek Sokak'ta kapı çalındı. Tam iki kez. Güm güm. "Kimsiniz" diye soran Cafer Atan, "jandarma, hakkınızda ihbar var" yanıtını aldı. Haklarında ihbar yoktu. Gelen de jandarma değildi. O akşam yemekte tavuk vardı. Tavuklar salonda masanın üzerinde soğudu. İki siyah montlu ve pantalonlu kimliği belirsiz şahıs emekli öğretmen Tuncelili Cafer Atan'ı vurdu. Bir kere kafasından bir kere omzundan. Dilan, babası öldükten sonra annesi Duygu'nun "baban öldü, ona son bir kez bakmak ister misin" teklifini reddetti. Hazal, babası kanlar içinde yerde ölü yatarken ona, bir daha baktı. Olay sırasında, Artan ailesi yalnız değildi. Her zamanki gibi komşuları Haydar Doğan da yemeğe misafirdi. "Haydar Doğansız emekli öğretmen Cafer'in et, boğazından geçmezdi". Haydar Doğan'ın Parkinson hastalığı vardı. Birkaç yıl önce yüksek bir binanın beşinci katından aşağıya düşmüş, o gün bugündür yarı felçli dolaşıyordu. Son günlerde en büyük desteği üç ay önce bu apartmana taşınan Artan'lardı. Cafer Öğretmen'i vurmaya gelen maskeli adamlara eski bir karateci olarak müdahele etmeye çalışan Haydar, hiçbir şey yapamadı. Çünkü Cafer Artan buna izin vermedi. Ona ayaklandığı koltuğa geri oturmasını, silahlı adamlara da kızları ve eşinin önünde hiçbir şey yapmamalarını, gerekirse arka odaya geçebileceklerini söyledi. Silahlı adamlar dinlemediler. Eşi gibi öğretmen olan Duygu Hanım, ne gelenlerin TİKKO'dan olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor ne de eşinin tam 27 yıl önce İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar etmiş olabileceğinin. Eşinin kimseden korkmadığını, on yıl aynı yastıkta uyudukları dönem boyunca hiç kabusla uyandığını bilmediğini söylüyor. O da, eşinin babası Mecit Bey'in de iddialarla ilgili tek bildikleri şey, Cafer Artan'ın evlenmeden önce Tunceli'de öğretmenlik yaptığı. Cafer Artan'ın vurulduğu odadaki büfenin raflarında baş köşede kristal vazolar ve altlarına serilmiş tığ işi örtüler, bir de beş ciltlik Server Tanilli'nin "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" duruyor. Yanındaki sağlık ansiklopedisiyle. Dilan dün yaptığı resimde bir annesini, bir de babasını çiziyor. Annesinin boynunda bir küçük kırmızı kalp var. "Bu kalp" diyor, "Benim babamın. Çünkü o artık yok. Kalbi de annemde. İbrahim Kaypakkaya kimdir? HÜRRİYET GAZETESİ. TİKKO 27 yıl sonra intikam aldı 27 yıl önce TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı yakalatan öğretmen evinde öldürüldü. Cinayeti, intikam için TİKKO militanlarının işlediği belirtiliyor. Emekli öğretmen Cafer Atan Sarıgazi’deki evinde eşi ve iki kızının gözü önünde öldürüldü. Evin kapısını çalan kar maskeli iki kişi jandarma olduklarını söyleyerek içeri girdiler. Aslında kapıyı çalanlar 27 yıl önce yaşananların intikamını için gelen yasadışı TİKKO militanlarıydı. Emekli öğretmen Cafer Atan’ı susturucu takılmış bir tabancayla tutarak öldüren , saldırganlar kayıplara karıştı. TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya 27 yıl önce Tunceli’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralanarak bir köye sığınmıştı. İddiaya göre köy öğretmenlerinden Cafer Atan, Kaypakkayayı jandarmaya ihbar ederek yakalattı. Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya daha Ankara’da gözaltında ölmüştü. NTV Cumhuriyet'e 'kuşkulu' gelen cinayet Emekli öğretmen Cafer Atan iki gün önce İstanbul Sarıgazi'de evinde kurşunlanarak öldürülmüştü. Emniyet, jandarma ve Atan'ın kardeşi Ali Atan'ın ifadelerine göre katiller, TİKKO örgütü üyesiydi. Sebep ise Cafer Atan'ın 27 yıl önce Tunceli'de görev yaparken TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar ederek yakalanmasına sebep olması idi. Cumhuriyet gazetesi hariç tüm medyada haber bu şekilde yer aldı. Haberi 'Sarıgazi'de kuşkulu cinayet' olarak veren Cumhuriyet'e göre Atan'ın ismi resmi belgelerde yoktu ve TİKKO da eylemi üstlenmemişti. MERAKLISINA NOT Cemal Atan(51), Tunceli'de görev yaptığı 24 Ocak 1973'te TİKKO'nun kurucusu Kaypakkaya, Vartinik mezrasında girdiği çatışmada yaralanarak köye sığındı. Kaypakkaya, bu köyde güvenlik güçleri tarafından Atan'ın görevli olduğu okulda ele geçirildi. Örgüt Kaypakkaya'nın 18 Mayıs 1973'teki ölümünden Atan'ı sorumlu tuttu. Atan, olay sonrası yıllarca kaçak yaşadı. (Sabah, 25 10 2000) ZAMAN GAZETESİ Korkunç intikam Ergün ÇOLAKOĞLU / İSTANBUL TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı 27 yıl önce jandarmaya teslim ettiği öne sürülen emekli öğretmen, Sarıgazi'deki evini basan üç kişi tarafından kafasından kurşunlanarak öldürüldü. SARIGAZİ’deki Orhangazi İlköğretim Okulu'ndan geçen yıl emekli olan 51 yaşındaki Cafer Atan'ın Meclis Mahallesi, Leman Sokak, Emek Apartmanı 17/8'deki evine geçtiğimiz Cumartesi gecesi 23.30'da gelen maskeli iki kişi, ‘‘Kapıyı açın. Jandarma’’ diyerek içeri girdi. ‘‘Cafer Atan sen misin?’’ diye soran teröristler, emekli öğretmeni, eşi Duygu ve iki kızının gözleri önünde, yüzüstü yere yatırdılar. Teröristlerden biri Atan'a, ‘‘27 yıl önce, yaralı halde Tunceli'nin Vartinik Köyü'ne sığınan liderimiz İbrahim Kaypakkaya'yı jandarmaya teslim ettin. Şimdi seni cezalandırıyoruz’’ dedi. Susturuculu tabancayla vurdu Aynı terörist, ‘‘Çocuklarımın gözü önünde yapmayın’’ sözlerine aldırmadan, susturucu takılmış tabancasını, Cafer Atan'ın kafasına doğrultarak üç kez ateşledi. Atan, kendisi gibi öğretmen olan eşi Duygu, kızları Hazal ve Dilan'ın dehşet dolu bakışları arasında can verdi. Teröristler daha sonra, evden çıkarak kaçtılar. Tunceli'de 27 yıl önce yaşanan olaydan sonra can güvenliği nedeniyle sık sık görev yeri değiştirilen Cafer Atan'ın adının, TİKKO örgütü tarafından yayınlanan 'ölüm listesi'nde yeraldığı bildirildi. Gözaltında ölmüştü 23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralanan ve yardım istemek için sığındığı Vartinik Köyü'nde güvenlik güçlerine teslim edilen yasadışı Kaypakkaya, 16 Mayıs 1973 günü Ankara'da, gözaltındayken ölmüştü. Nihat Behram'ın yazdığı ‘İşkencede ölümün güncesi’ adlı kitapta, Kaypakkaya'nın yakalanışı şöyle anlatılıyor: ‘‘Yaralı teröristin kaçtığı köylere haber verilmişti. Çevredeki bütün gericiler ödül kapma yarışındaydı. Gericiler ve ajanlar, dağda taşta, kana banılmış ekmeği arıyordu. Celal adında azılı gerici ajan, İbo'yu piyango bileti gibi karşıladı, öğretmene haber verdi. Öğretmen, köye gelen yabancıya baktı, hemen odanın kapısını kilitledi. 29 Ocak sabahı, operasyonu yapan üsteğmen Fehmi, sayısız adamıyla geldi, evin kapısına dayandı. İbo odada yatıyordu. ‘İbrahim Kaypakkaya'sın değil mi' dedi. İbo'yu bağlayıp götürdüler.’’ HÜRRİYETİM GAZETESİ İBRAHİMKAYPAKKAYA.NET |
| | |
| PARTİZAN-İBO Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi: |
| | #13 (permalink) |
| Aktif Üye Üyelik tarihi: Jan 2010
Üye No: 27999
Bulunduğu yer: Kavacık
Mesajlar: 32 Tesekkür: 8
4 Mesajina 8 Tesekkür Aldi
| ßenim gözümde diğer devrimcilerden daha önemlidir . devrim için şehire giden değil . devrim için köye gelen devrimi köyde anlatan devrimcidir . Özledik Seni YOLDAŞ. |
| | |
| | #14 (permalink) |
| Misafir | Marksizmin bütünselliği ve politika Marksist bütünsellik, kendisinden önceki epistemolojilerden ontolojiyi içermesiyle ayrılır. Ontoloji ile ilişki, Marksist bütünsellik açısından, teknik bir uygulama ilişkisi olarak anlaşılamaz. Marksizm, teorik-politika aracılığıyla, pratik-politik devrimcilik bileşeniyle ontolojide, gerçek gerçekte temsil edilir. Pratik-politik devrimciliğin bulunmadığı bir Marksist bütünsellikten söz etmenin olanağı yoktur. “Politikada devrimci nitelik her şeyin önünde ve zeminindedir. Ancak Marksizmin politik olmayan düzlemlerde de aranması meşrudur. İki nedenle meşrudur: Marksizmin politika dışında bileşenleri vardır ve tarihsel olarak Marksizm parçalanmıştır.”[1] Bilim, felsefe ve politikadan oluşan epistemolojik bütünün, tarihsel oluşla dolaysız ilişkisinden söz edilemez, Marksizmin teorik bütününün ele aldığı nesnesi gereği ontolojiyle ilişkisi, bütünün açık ucu olan politika dolayımıyla gerçekleşir. Marksist bütünselliğin ontolojiyi içermesi nedeniyle teorik-politika, bütünlüğün içerisinde teori ile pratik-politika arasındaki teorik bağ addedilirse, bu ilişkide pratik-politika “gerçek nesne” ile kurduğu dolayımsız ilişkiyle imtiyazlı konumdadır. “Marksist bilim ve felsefenin ‘nesnel gerçek’le (gerçek gerçek) doğrudan ilişkileri yokken ve burada teorik olarak zorunlu bağlantı unsuru politika iken, politikanın gerçek gerçekle ilişkileri dolayımsızdır. Çünkü politikanın ‘nesnesi’ nesnel gerçektir”[2] Politik düzlemde eylem sözden önce gelir. “Sözle eylem, teoriyle pratik ayrıdır ve birbirini ikame edemez. ‘Söz’de devrimci olmak ‘gerçek’te devrimci olmak anlamına gelmez ve eylemiyle devrimci olmak gerçektir.”[3] Ontolojik alanda Marksizmin belirleyeni pratik-politik devrimciliktir. Burada Marksist devrimciliği, diğer devrimcilik türlerinden ayırmak gerekir. Ezilenlerin ezenlere karşı yürüttüğü mücadele içinde, bir süreç boyunca kullandıkları araç ve yöntemlerle şiddet pratiği sergileyen, tarihsel bir “öznellik”tir devrimcilik. Marksist devrimcilik, bu anlamda diğer devrimcilik türleriyle aynı düzlemdedir. Pratik-politik Marksizm, tarihsel koşullara ve mücadele yürütülen coğrafyaya ilişkin aldığı pratik-politik tutum ve yaklaşımlarla diğer devrimcilik türlerinden ayrılır. Ayrım ‘programatik’ ifadeler ya da teori içi ayrıştırma değildir, direkt mücadelenin yürütüldüğü tarihsel koşullarla ve bu koşullarda alınan politik tutumla belirginleşir. 71 devrimciliğinin devraldığı miras “Hikmet Kıvılcımlı’nın eseri, Türkiye’de Marksizmin teorik özgülleşmesinin ön-tarihini oluşturmasının, İbrahim [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri, Marksizmin politik varlık kazanmasının başlangıç momentidir. Tarih, bu anlamda bir Marksistin alabildiğine ‘öznel’ / kendi perspektifiyle ‘tarih’ hüviyetine kavuşmasını bu iki Marksistin eserinin özgülleştirilmiş edinimiyle yerli yerine oturtacaktır.”[4] Türkiye için Marksizmin politik bir eyleyiş olarak oluşumu 1971 devrimci kopuşu ile birlikte [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde anılacaktır. Bir tarih mirası aranacaksa, 71 devrimciliği öncesinde Türkiye koşullarında, politik devrimcilik ‘yok yer’e sahiptir. Mustafa Suphi’nin 4-5 aylık pratiği ile belirginleşen tarihsel varlığı bugünden bakıldığında, katledilmeleri de göz önünde bulundurularak, tam anlamıyla semboliktir. Daha sonrası, sürece damgasını vuran TKP’nin kurumsal yapısı ve politik konumlanışıdır. TKP, 50 yıllık dönem boyunca izlediği pratikle, devrimci bir konumlanış içinde olmamış, aksine tüm tarihi boyunca istikrarlı reformist politikaların uygulayıcısı olmuştur. 1930’lu yılların başında ΙΙΙ. Enternasyonal’in izlediği sol çizgi ile paralel kimi ‘devrimci’ söylemler ortaya atılmış, ancak pratik-politika açısından bu ifadelerin karşılığı oluşmamıştır. TKP’nin, 71 devrimciliğine kadar gelen 1930’lu yıllardaki tutumu, söylentiden öte bir etkide bulunmamıştır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, “1930’ları yaşayan birinden dinleyen eski bir arkadaşın ifade ettiğine göre, o günlerde TKP’nin şiarı şudur: ‘Kahrolsun Kemalistlerin faşist diktatörlüğü!’ “Ama bu şiar, her nedense sonraları terkedilmiştir”[5] sözleriyle, bu dönemde yaşananlardan ancak bu kadar haberdar olduğunu ifade eder. Kayda geçirilmemiş bu tarihsel dönemin politik bir etkisi de olmamıştır. Yine bu yıllarda H. Kıvılcımlı’nın, TKP’ye yazdığı ‘Yol’ çalışmaları vardır. Ancak bu çalışmalar da yazıldığı tarih ve hemen sonrasında bir politik sonuç doğurmamış, 71 devrimciliğine ulaşan kısmi bir söylentiden öteye gitmemiş, ancak her şey olup bittikten sonra ortaya çıkarılmıştır. Bugün için Türkiye Marksizminin teorik-politik özgülleşmesi açısından bir anlam ifade eden bu metinler pratik-politika için yok yere sahiptir. II. emperyalist paylaşım savaşı yıllarında kimi pratikler TKP’ye rağmen hayat bulsa da devrimci çizgi oluşturulamamıştır. TKP adındaki ‘özne’, Uluslararası Komünist Hareket’in merkezi örgütlenmesi olan ΙΙΙ. Enternasyonal’in bir seksiyonudur. Bu nedenle TKP’nin izlediği politikayı ele almak aynı zamanda ΙΙΙ. Enternasyonal’e bakmayı gerektirir. ΙΙΙ. Enternasyonal, ΙΙ. Enternasyonal’den pratik-politik Marksizm lehine koptuğu yıllar (Lenin dönemi ve hemen sonrası), 1930’lu yılların hemen öncesi ve ilk yılları (SBKP içinde sağ muhalefete karşı izlenen sol çizgi dönemi), ΙΙ. emperyalist paylaşım savaşı yıllarında işgale karşı yürütülen pratik-politik tutumlar haricinde pratik-politik Marksizmin hayat bulması, bir çizgi olarak kurulması yönünde ‘geriye çekme’ siyaseti izlemiştir. ÇKP’de hayat bulan pratik-politik Marksizm dışında devrimci pratik-politik konumlanış, ΙΙΙ. Enternasyonal tarihinin esasında kaydedilemez. Söz konusu süreçte, 1927 ayaklanmasının yenilgisinden sonra ÇKP’nin yürüttüğü ΙΙΙ. Enternasyonal’e rağmen devrimcilik kayda geçer. TKP çizgisi ΙΙΙ. Enternasyonal’e rağmen değil, ΙΙΙ. Enternasyonal ile birlikte ele alınmalıdır. Kemalizme yönelik geliştirilen politikalar ve onaylama, Kürt ulusal sorununa yaklaşım, Aydınlanmacı ve Batı merkezli tutum, esasta ΙΙΙ. Enternasyonal’in Türkiye seksiyonu olan TKP’nin yerelde izlediği ‘özgülleşmemiş’ politik hattın sonuçlarıdır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın TKP mirası ile ilgili tavrı bu noktada önemli bir politik ayrımı ortaya koyar. Sahiplenilen, TKP’nin reformist eksende gelişen politik çizgisi değil, “Komünizm davasına devrimci yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden, inançları ve enerjileri yanlış yerlere kanalize edilmiş, işçi, köylü ve aydın kadroların, subjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları ‘devrim’ ve ‘komünizm’ ateşinin sarsılmaz inancının”[6] tarihsel mirasıdır. 15-16 Haziran ve 71 kopuşu “Türkiye için bir devrimci tarih ele alınacak ise bunun başlangıç noktası 71 devrimciliğidir. Türkiye tarihinde Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’dan önce bağlanacağımız bir devrimcilik yoktur.”[7] Bu saptama kaynağını, devrimci olan ile olmayan arasındaki politik ayrımdan almaktadır. Türkiye’de devrimci pratiğin oluşumu ve gelişim süreci ele alındığında 1971 yılının kopuş belirlemesiyle birlikte anılması uygundur. “1960’dan 1973’e kadar uzanan 27 Mayıs sonrası süreç, kısa kültürel edinim süreci (1960-1968), kopuş süreci (1968-1971), kopuş yılları ve sonrası (1971 ve sonrası 1973’e kadar) olarak üçe ayrılabilir.[8] Pratik-politik Marksizmin ve devrimciliğin oluştuğu tarihsel kesitin önbelirleyeni 1960’lı yıllarda TİP içindeki MDD (Milli Demokratik Devrim) ve SD (Sosyalist Devrim) ayrışmasıdır. MDD çizgisi, M. Belli ve H. Kıvılcımlı gibi ‘eski kuşak sosyalistler’in etkisi altında, SD’nin parlamentarist çizgisi karşısında sol konumuyla ve gençlik hareketiyle kurduğu yakın ilişkilerle politik devrimciliğin oluştuğu zemin olarak öne çıkar. Dergi çevresinde toplanan MDD çizgisi ‘Türk Solu’nu çıkardı. Yine bu dönemden sonra çıkan Aydınlık Dergisi gençlik hareketinin içinde toplandığı yayın olarak öne çıkar. Gençlik hareketinde yaşanan gelişmeler ve tutum farkları, Ocak 1970’te, ‘Al’ Aydınlık (Aydınlık Sosyalist Dergi / ASD) ve ‘Ak’ Aydınlık (Proleter Devrimci Aydınlık / PDA) ayrışmasını doğurdu. Her iki kesim de, o döneme damgasını vuran M. Belli, D. Avcıoğlu ve H. Kıvılcımlı’nın orducu, Kemalist, hatta sol cunta bekleyen eğilimlerine yakın duruyordu. Ayrılığın ilk döneminde bu iki yayında da M. Belli ve H. Kıvılcımlı’nın yazıları yayınlanıyor, fikirleri referans gösteriliyordu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu ayrılığı, “M. Belli saflarında yeni bir çelişme ortaya çıkmıştı. Bir yanda gençliğin kendiliğinden gelme mücadelesini temsil eden ve bu anlamda aktivizmi savunan küçük burjuva önderleri, öbür yanda da her türlü aktif mücadeleyi reddeden pasifist burjuva unsurlar vardı” diye tasnif ediyor. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın da o dönem içinde bulunduğu PDA, M. Belli’nin tavrını aktivist alandan, yani ASD’den yana netleştirmesinden sonra boşa düştü. PDA, “Bunun üzerine görüşlerinde ufak tefek değişiklikler yapmak zorunda kaldı… Ama Mihrici öz değişmedi.”[9] PDA daha çok teorik bir kanal olarak gelişirken, “gençliğin gittikçe ağırlaşan faşist baskılara karşı şehitler vererek yürüttüğü militan mücadelesini dışarıdan seyretmekle ve ona sövmekle yetindi. Bu, onun gençlik kitlesinden tamamen kopmasına yol açtı.”[10] Aktüel mücadele içinde konumlanan gençlik kesimlerine göre PDA, Marksizmin genel ilkelerine, teorik çerçevesine ve politik lafzına belirgin şekilde daha fazla önem veriyordu. Çeviri gruplarıyla önemli oranda teorik materyal oluşturmuşlardı. 15-16 Haziran (1970) ayaklanması, Türkiye’de devrimciliğin “gereğinden çok ileri gitmesi”nin[11] tarihsel olay olarak arka planını oluşturmuştur. Aydınlık Sosyalist Dergi içindeki Mahir Çayan ve arkadaşları, derginin Temmuz 1970 tarihli sayısını, içinde yer verilen M. Belli’ye ait “Sıkıyönetim Tarafsız Kalmalıdır” başlıklı yazı nedeniyle dağıtmayı reddettiler. MDD içinde yaşanan bu son ayrım, H. Kıvılcımlı, M. Belli ve D. Perinçek’le beliren orducu eğilime karşı, 15-16 Haziran ayaklanmasının bastırılmasında ordunun pratik rolünü gözetenler içinde ordu karşıtı silahlı mücadelenin oluşturulmasının yolunu açtı. 15-16 Haziran ayaklanmasının politik etkisi “burjuva darbeciliği ile kitlelerin aktif mücadelesi arasında koyu ve kalın bir çizgi çekme”[12] zorunluluğu doğurdu. Mahir Çayan ve arkadaşları, Ocak 1971’de Kurtuluş dergisini çıkarmaya başladılar. Bu, ‘71 kopuşu’nun başlangıcı olarak alınabilir. Yine aynı sırada, Deniz Gezmiş ve arkadaşları silahlı mücadeleyi başlattılar. Diğer yanda PDA görüşlerini tekrar gözden geçirme gereği duydu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu sıralarda PDA’nın tutumunu şöyle özetliyor: “Burjuva önderlik, devlet, ordu ve sıkıyönetimin sınıf içeriği gibi Marksizm-Leninizmin alfabesi olan konularda eski sağcı görüşlerini terk etmişti. Fakat bu değişme bile oportünistçe ve sahtekarca oldu. Sanki öteden beri, aynı şey savunuluyormuş gibi pişkin bir tavırla, özeleştiriye yan çizdiler.”[13] 15-16 Haziran ayaklanması Türkiye’de devrimci pratiğin gelişmesi için itici bir rol oynarken [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde beliren pratik-politik Marksizm için de zemin oluşturdu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın 15-16 Haziran’dan çıkardığı derslerin başında, “devrimin şiddete dayanacağı, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğu” teması gelmektedir. Yine bu hareket, orduya bel bağlayan görüşlerin geçersizliğini ve özellikle “M. Belli’nin, D. Avcıoğlu’nun ve H. Kıvılcımlı’nın, cuntacı hayallerinin ve anti-Marksist-Leninist devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı”. Örgütlenme konusunda ise, “legaliteye bel bağlamanın, revizyonist örgütlenmenin, şiddetlenen sınıf mücadelesi koşullarında halkımıza zarar vermekten başka bir işe yaramadığını gösterdi.”[14] [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button 15-16 Haziran ayaklanmasından dikkat çekici bir sonuç da çıkarmıştı. “Şehirlerin kırlardan kuşatılma stratejisi”nin üzerinde yapılacak tartışmaların ötesinde belirleyici olarak “devrimle karşı-devrim arasındaki güç ilişkisinin köylerde şehirlere oranla daha fazla devrimin lehine olmasıdır. Karşı-devrim zincirinin en zayıf halkasının köylük bölgelerde olmasıdır. Dolayısıyla, devrim cephesinin köylük bölgelerde daha fazla güçlü olmasıdır.”[15] Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in adlarında simgelenen devrimci kopuşun politik örgütsel karşılığı THKP-C ve THKO oldu. Bu iki örgüt, bir süreç boyunca izledikleri devrimci hat ile Türkiye devrimciliğinin iki ana kanalını oluşturdular. Yine aynı dönemde devrimci olmayan bir ayrışma yaşandı. PDA çizgisi MDD tezlerinden TİİKP’yi oluşturarak ayrıştı. Daha çok programatik yapısıyla bir ayrışmaya denk düşen bu hareket, kendine bağlı bir alt-birim olan Doğu Anadolu Bölge Komitesinin (DABK) eseri olan TKP(ML)’ye zemin oluşturdu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın pratik-politik kopuşu THKP-C ve THKO’nun eylemlerinin getirdiği politik ortamda ve bu eylemlerin politik etkisi altında olmuştur. İki hareketin yaşadığı yenilgi atmosferinde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button TİİKP’in sağcı çizgisine karşı devrimci bir pratik önerisiyle çıktı. “Türkiye’de politik Marksizm… küçük burjuva devrimciliğinden koparak değil esasen küçük burjuva sosyalizminden –yer yer ve politik eylem alanında küçük burjuva devrimciliğiyle birlikte– koparak politik arenanın ‘aktörleri’ arasında yerini almıştır.”[16] TİİKP’den ayrılık sürecinde yapılan değerlendirmelerde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, politik eylemin niteliğine vurgu yapar; THKP-C ve THKO’nun yenilgisinin, bu hareketlerin izledikleri eylem hattından kaynaklı olduğu yaklaşımını eleştiriye tabi tutar. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button eylemlerin niteliği ile ilgili sağdan gelen eleştirileri, karşı eleştiri ile göğüsler: “Mekanik burjuva kafası, yapay mantık, birçok konuda olduğu gibi, silahlı mücadele konusunda da kendini gösteriyor. Şafak revizyonistleri [TİİKP’in çıkardığı illegal yayın Şafak’tan…], halk kitlelerini terbiyeli maymun gibi işaret ettikleri yerlere bastırarak silahlı mücadele yolunda ilerleyeceklerini sanıyorlar! Oraya basma, yasak! Şuraya değme! Buna vurma! Şunu kırma! Silahlı mücadele değil ip üzerinde cambazlık!..”[17] Adı geçen hareketler için “yanlış olanın bizzat eylemin biçimi” olmadığı belirtiliyor; ona göre “bu eylemlerin mücadelenin bel kemiğini oluşturuyor olması yanlıştır, sakattır.” Silahlı mücadele [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için, “genel olarak siyasi mücadelenin ve özel olarak propaganda ve ajitasyonun bir biçimi”dir.[18] [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, Türkiye’de komünist hareketin oluşmasını hazırlayan ortamı, “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri”[19] sözleriyle ortaya koyuyordu. Bu zeminin ilk bileşeni 1960’lı yıllarda gelişen toplumsal mücadeleler, 15-16 Haziran ayaklanması, toprak işgalleri, köylü mitingleri, öğrenci eylemleri ve politik devrimciliğin çıkışı olarak özetlenebilir. Özellikle bunların içinde 15-16 Haziran ayaklanması bir kırılma anı olarak belirtilmelidir. ‘Marksist-Leninist eserlerin hızla yayılması’ konusunda [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button görece avantajlıdır. Bu süreçte faaliyet yürüttüğü PDA çevresi teoriye ilişkin yayın faaliyetinde öne çıkan bir konumu temsil eder. Ayrıca ‘Uluslararası Komünist Hareket’ içinde 1956’da SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) XX. Kongresiyle başlayan, 1963’te ÇKP ile SBKP arasındaki polemiklere gelen sürece ilişkin aldığı tutumla, PDA, devrimci kanala meyleden, ancak devrimci pratik-politikadan fiilen uzak duran bir bütünlük sunar. “Kültür Devrimi”nin politik etkisi, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için önemli sonuçlar doğurmuştur. Marksizmin politik tarihinde Lenin’den Mao’ya uzanan pratik-politik devrimci hat, 1960’lı yıllarda özellikle Mao’nun eseri aracılığıyla geniş bir yankı bulmuştur. Bu etki daha çok ideolojik edinime tabi tutuldu. Özellikle dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ayrışmalar devrimci bir kanal açtı. O tarihlerde Türkiye’den de izlenen Hindistan’ın Kuzey Bengal bölgesinde Çaru Mazumdar’ın Naksalbari Hareketinin 1967 ayaklanması, bu ayrışmada konumlanan, o dönemki ifadesiyle “Mao Zedung Düşüncesi” ilişkili kesimde dikkat çekici etkiler bıraktı. Ayaklanmanın yenilgisi sonucu PDA içinde beliren, “Bütün bozkır kurutulmadan ayaklanma yenilgiye mahkumdur. Bu nedenle önce kitleler kazanılmalı, ‘bozkır’ kurutulmalı, daha sonra ayaklanma olmalı, silahlı mücadele başlatılmalı” anlayışı karşısında; pratik-politik Marksizm, “bozkır kuruyan yerlerinden tutuşturulmalıdır”, “devrimci örgüt savaş içinde inşa edilir” anlayışı ve “ihtilalci kitle çizgisi” yaklaşımıyla, devrimci mücadeleyi ertelemeyi reddetti. Kültür Devriminin devrimci yansıması, o güne kadar belirgin bir şekilde gözlenen konformist politika anlayışına devrimci bir darbe vurdu. Türkiye’de merkezi bir örgütlenmenin olmadığı koşullarda, bu etki, devrimci tutum almayan ‘önderliklere’ ve ‘sol’a hakim olan “eski kuşak sosyalistler”e karşı, Mao’nun Kültür Devrimi sürecinde ortaya attığı “burjuva karargahları bombalayın!” sloganıyla pratik-politik devrimciliğin önünü açtı. Marksizm ile teorik ilişkinin daha çok ‘kültürel edinim’ olarak yaşandığı, teorik-politik özgülleşmenin yaratılamadığı ve ağırlıkla “Sovyet Marksizmi”nin damgasını taşıyan bu dönemde, Mao’nun etkisi pratik-politik Marksist ko****a kayda geçirilmelidir. “Maoculuk, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın deyim yerindeyse iğreti bilincidir”[20] nitelemesi, 1970’li yılların ikinci yarısına denk düşen “okullu Marksizmler” arasındaki tartışmanın bir uzantısı olmaktan öte anlam taşımaz. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın geriye bıraktığı metinlerde, özellikle Mao’nun 1937’de kaleme aldığı ‘Çelişki Üzerine’ adlı makalenin ortaya koyduğu ‘pratik diyalektik’ gözlenebilir. Marksizmin özgülleşmesi Marksizm konjonktürde, belirli bir coğrafyada özgülleşme ile politik varlık kazanır. Pratik-politik Marksizmin oluşmasını belirleyen eksen Türkiye için Kemalizm ve Kürt ulusal sorununa yönelik geliştirilen tutumdur. Ayrım politika içidir; teorik ve programatik ayrımlar bu alana dışsaldır. “Politika başka bir şey olduğu için Kemalist bir etkiyle hareket eden Mahir ve Deniz’i devrimci kabul ediyor ve diğer Kemalistlerden ayırıyoruz.”[21] Söz konusu olan Marksist devrimcilik olunca bu kıstaslar politik eylem alanında devreye giriyor; genel olarak devrimcilik ile Marksist devrimciliğin ayrımı da burada beliriyor. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri politik olarak güç olunmayan bir süreçte, burjuva ideolojisinin Türkiye koşullarındaki yansıması olan Kemalizme karşı cepheden karşı duruşla gelişmiştir. Marksist devrimciliğin ortaya çıktığı konjonktürde izlenen yöntem Kemalizmin total reddidir. Bu, burjuva ideolojisine bulaşık her türlü politik yaklaşımın reddi anlamına gelir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için, “Kurtuluş savaşını izleyen yıllarda devrimin baş düşmanı, Kemalist iktidardır”.[22] Bu yaklaşım temel niteliktedir. İktidardaki Kemalizmle ilişkilenme yolunu açan, ‘ilericilik’, ‘devrimcilik’ atıflarına karşı politik bir barikat oluşturulmuştur. Adı geçen tarihsel dönemde, sol hareket içinde Kemalizmle bulaşıklık göz önünde bulundurulduğunda, bu ayrımı ifade etmenin politik önemi açıktır: “TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettikleri gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildir. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demektir. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu.”[23] Kemalizme alınan tutumla pratik-politik Marksizm Türkiye için ideo-politik bir taraf olarak teşkil edilir. Bir tarafta egemen sınıf siyasetinin farklı renkleri ve devletlû pratikler, diğer tarafta ise tarih sahnesinde gelişen politik devrimcilik. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button geriye dönük çalışmasıyla ‘modern’ Türkiye tarihi içindeki politik mücadeleleri ve ‘solun’ konumunu ele alır; adı geçen tarih içinde devlet iktidarını onaylayıcı, ona bulaşık hiçbir tarihsel mirası kabul etmez. “M. Kemal halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır” türünden sahiplenmeye dönük yaklaşımlara [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın yanıtı nettir: “Halkımızın tarihi zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal halkımızın tarihinin bir parçası değil… gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Örneğin Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa (!) M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!)”[24] Bu yaklaşım, “tarihin, devrimci mücadelede silah haline getirilmesi”dir.[25] [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı ayıran diğer bir temel, Kürt ulusal sorununa ilişkin ortaya koyduğu politik tutumdur. Sorunu ortaya koymak ve isimlendirmekle birlikte pratik politiğin bir parçası haline getirmek bu anlamda ayırt edicidir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, temelde egemen ulus milliyetçiliğine zemin hazırlayan “halk” ile “ulus” kavramlarının “ulus” kavramı lehine iç içe geçmişliğine karşı çerçeveyi çizmekle işe başlar. Halk kavramı tarihsel olarak ezilen sınıfların adlandırılması olarak içeriklendirilir. Bunun karşısında Stalin’in ulus tanımı, yani; “…dil, toprak, ekonomik yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde belirginleşen ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü tarihsel olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk”[26] yerleştirilir. Bu farkın belirlenmesiyle, “Halkın kapsamı her devrim aşamasında değişir, oysa ulusun kapsamı devrim aşamalarına bağlı değildir”[27] sonucu ortaya çıkar. Türkiye için ulusal baskı, “egemen Türk ulusunun egemen sınıflarının sadece Kürt halkına değil bütün Kürt ulusuna, sadece Kürt ulusuna değil bütün azınlık uyruk milliyetlere uyguladığı baskıdır”.[28] [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button politik bir değerlendirmeye tabi tuttuğu ulusal sorunu Türkiye için belirginleştirir ve “Türkiyeli komünistler açısından ulusal sorunun esasını (tamamını değil) Kürt sorunu oluşturur” saptamasıyla hareket eder. Sorunun ele alınmasında ve çözümünde ikircikli tutumları eleştiriye tabi tutan [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, sorunun tamamını devlet iktidarı karşısında pratik-politik devrimci konumlanma kriteriyle ele alır. Özellikle tarihteki Kürt isyanlarına yönelik devletin katliamlarının “feodaliteyi tasfiye”, “ilerici ve devrimci hareket” diye onaylanmasının karşısında konum alır: “Bunlar iflah olmaz egemen ulus milliyetçileridir.”[29] Onun perspektifinde, ulusal sorun için alınacak ‘yanlış’ politik tutumun önemli başlıklarından birini, mevcut devlet iktidarını atlamak oluşturur. Devlet iktidarını atlayarak, soruna, “emperyalistlerin parmağı var” gerekçesiyle yaklaşmak, devletlû konumdur ve kesinlikle reddin konusudur. “Bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz, böyle bir iddia ile bir ulusun ‘ezilmesi ve haksızlığa uğraması’ savunulamaz.”[30] Soldan gelen milliyetçi yaklaşıma karşı net bir duruşun ifadesidir bu yaklaşım. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın ele alınan görüş ve pratiği, pratik-politik Marksizmin özgülleşmesi için Türkiye açısından başlangıç noktasıdır. Pratik-politik Marksizm nesnesi gereği konjonktürde yeniden üretilmek zorundadır. Politika için zamanın durdurulması, belli bir ‘an’da ortaya konan politik pratiğin genelleştirilmesi politikaya doktriner yaklaşım olarak politikanın dışına çıkma, kendine menkul bir eyleyişe dönüşme anlamına gelir. “Birtakım Marksist görüşler ifade etmiş biri olarak değil, bir Marksist olarak”[31].[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın pratik-politik kopuşu yeniden üretilme olanaklarını ve temelini taşımaktadır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eseri ezilenlerin mücadelesinin tarihine çakılan bir kazıktır ve geri çevrilmez bir sürecin başlatıcısıdır. Ek: Bir Eleştiri Mehmet Güneş’in itirazlarına itiraz! Mehmet Güneş, Teori ve Politika’nın 40. sayısında yer verilen “Kilit Halka: Hikmet Kıvılcımlı” yazısı ile, bu derginin Marksizm anlayışı üzerinden, pratik-politik Marksist kopuşun [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserinde anılmasına itiraz etmekte. Güneş’in itirazı iki açıdan ele alınabilir: Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışının anlaşılması ve değerlendirilmesi; Marksist politika ve [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın eserine yönelik itiraz. Güneş’in itirazları şöyle sıralanabilir: ● TKP(ML)’yi Türkiye’de Marksizmin kaynağı olarak almak, Teori ve Politika’nın savunduğu Marksizm anlayışıyla çelişmektedir. ● Marksizm, Teori ve Politika’nın iddia ettiği gibi “teorik bir bütün”se [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button böylesi bir Marksizmin bilgisinden mahrumdur. ● Yetersiz Marksizm bilincine rağmen kısa yaşamında Kemalizm ve Kürt sorununda devrimci sonuçlara varması [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın teorik yeteneğinin gücünü gösterir. Bunlar, yaşasaydı onun teorik sıçrama yapmaya aday olduğunu gösterir, daha fazlasını değil. ● Teori ve Politika’nın iki önemli politik sorunda doğru görüşler ileri sürmeyi Türkiye Marksizmine temel alması, tek kelimeyle tutarsızlıktır. ● Teori ve Politika, hem Marksizmden pozitivist ve idealist etkiyi silmeyi önüne koyup hem de [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı bu biçimde ele alamaz. ● [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bu iki sorun dışında başka bir yerde devrim yapmaya çalışır.[32] Teori ve Politika’nın, ‘Taslak’la başlayan ve 40 sayıyı aşan yayınla süren ‘teorik-politik Marksizm’i kurma çabası, ilk başından beri önemli bir ayırma işleminden hareket eder. Teori ve Politika, Marksizmi bilim, felsefe ve (teorik-pratik) politikadan oluşan epistemolojik-ontolojik bütünsellik olarak tanımlayarak, Marksizmi epistemoloji olarak anlayan, onu teoriyle denkleştiren eğilime ve onu politikaya indirgeyen, yani epistemolojiyi ontolojide arayan anlayışa karşı durmuş ve bu iki yaklaşımın da aynı epistemolojiye dayandığını ifade etmiştir. Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışı, Güneş’in anladığı gibi ‘teorik bütünsellik’le sınırlı değildir. Bütünsellik epistemoloji ve ontolojiyi içerir. Yine Teori ve Politika başından beri bilim ile politika, bilgi nesnesi ile gerçek nesne (gerçek gerçek), süreç ile an ayrımını gözetmeye dikkat etmiştir. Bilim şimdiki zamana, ‘an’a kördür; şimdide, yaşanılan konjonktürde politikanın eylemi gerçektir. Güneş’in eleştirisinin merkezini, bilmek ile yapmak arasında kurduğu ‘rasyonalist diyalektik’ oluşturuyor. Marksizmi gördüğü yer, eyleyenin pratik-politik tutumu / eylemi değil genel olarak Marksizmin teorik-epistemolojik bütünüdür. Bunun anlamı ise ontolojik alanda epistemolojik bütünlük aranması olarak beliriyor. En doğru sözü edenin, en uygun çözümlemeyi yapanın en devrimci, en ‘iyi Marksist’ diye anlaşıldığı bu ‘teorik bütün’ anlayışıyla Mehmet Güneş Marksizmi ancak akademik alanda bulabilir. Ya da yazının bütünü gözetildiğinde, politikleşmemiş külliyat onun için yeterli bir Marksizm zeminidir! Tekrarlayalım; evet, politika düzlemindeysek devrimcilerin Marksizminden başka bir Marksizmden söz etme olanağımız yoktur. Politik Marksizm, Marksizm ile ilgili fikir yürütmek, teorik külliyat oluşturmak değildir, bir süreç içinde pratik-politik devrimciliktir. Marksizmin gerçek gerçek içinde tarihsel varlığını belirleyen tam da bu konumudur. Marksizm devrimcilikle eşitlenemez ama devrimci olunmadan da Marksist olunamaz. Marksizmin (ontolojik-epistemolojik) bütünlüğünde pratik-politik Marksizm gerçek gerçekle dolaysız ilişkisi nedeniyle, ve ‘an’da yürütülen mücadeleyle ayrıcalıklı konumdadır. Güneş, Teori ve Politika’nın pozitivizme ve idealizme karşı konumlanışıyla [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’yı sahiplenmesi arasında gerilim olduğunu iddia ediyor. Ancak, pozitivizmin ‘bilim’ aracılığıyla ‘an’a hükmetmesi, ve teori ile pratik, bilme ile yapma, bilim ile politika arasında oluşturduğu teknik uygulama ilişkisi Güneş’in dikkatinden kaçıyor olsa gerek. Marksizmin epistemolojisine vurgu yapıp ontolojiyi es geçme, bilimi ‘an’da arama, pozitivizme uzanan yolu açıyor. İdealizmin bir yönüyle ontolojide düşünce ve eylem ikiliğinden hareket ederek düşünceyi öne aldığı hatırlanmalı. Ontolojik materyalizmin tanıdığı tek gerçeklik ise maddedir. Bu, politikada eylemdir. Güneş, Teori ve Politika’nın [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button ile ilgili değerlendirmelerine teorist ayrımlarla itiraz ediyor. Onun için [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button bir ‘devrimci’, en fazla, teorik yeteneğe sahip genç bir aktivist… Dahası, eğer yaşasaydı gelecek vaat edebilirdi! Güneş tarafından politik bir ayrım yapılmadığı kesin. Mesela bir hoca da tezinin akademik yönetimini üstlendiği öğrencisinin, çalışmalarına devam etmiş olsaydı iyi bir akademisyen olabileceğini söyleyebilir. Bu değerlendirmenin [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nın politik pratiğini değerlendirme açısından bir anlamı yoktur. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, “genç yaşına!”, “deneyim eksikliğine!” rağmen pratik-politik Marksizmin Türkiye özgülleşmesiyle eyleminde başlangıç noktasıdır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]buttontam da Güneş’in parantez içine aldığı iki sorun ile, bu sorunları devrimci perspektifle ele almasıyla Marksisttir. Burada, ‘ama ve fakat’a yer yoktur. Devreye sokulmaya çalışılan ‘teori’, ‘program’ pratik-politikaya dışsaldır. Güneş, parantez içine aldığı iki sorunu zaten söylenmiş, yazılmış-çizilmiş, olmuş-bitmiş olarak değerlendiriyor. Kıvılcımlı külliyatı onun için yeterli bir politik kaynak ve “Bütünsel Marksizm”dir. Bu noktada, politikada reformizmden kopamamış bir çizgi ile devrimci olan arasındaki ayrım es geçiliyor. Çubuğu Kıvılcımlı’dan yana bükerken Kaypakkaya yı Marksizm dışına atıyor! Dolayısıyla eyleyenle eylemeyeni eylemeyen lehinde ele alıyor. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button, eylemiyle koca bir külliyata, tüm teori birikimine, yılların alışkanlığına satır darbesi indirip geriye çevrilmez bir kopuşun mimarıdır. Evet, iki soruna, Kemalizm ve Kürt Ulusal Sorununa yönelik politik tutum Marksizmin pratik-politik varlığının oluşmasının temelidir. Kaypakkaya’nın eseri bu iki sorunu ele alışı ve pratik-politik devrimciliğiyle ayrışır. Politik düzlemde ‘eleştiri silahı’nın hükmü yoktur; hüküm ‘silahların eleştirisi’nindir. |
|
| Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Meral Vurgun (22-04-2010) |
| | #15 (permalink) |
| Misafir | 15 Eylül 1920 ve 24 Nisan 1972 tarihleri ülkemizde komünist düşüncenin yayılması açısından sıradan tarihler olmayıp çeşitli milliyetlerden halkımızın yaşadığı Türkiye coğrafyasında, Türkiye proletaryası ve emekçi halkını kurtuluşa taşıyacak yolun aydınlatılması açısından da ilk kıvılcımın çakıldığı tarihlerdir. Proletaryanın burjuvaziyle birlikte tarih sahnesindeki yerini almasıyla iktidar hedefli yürüyüşünün ihtiyacı olarak doğan ve bu doğrultudaki politik aracı olan Komünist Partisi ülkemizde ilk olarak 1920’li tarihlerde ortaya çıkmıştı. Bir yıl gibi kısa bir sürede ülkedeki “Kurtuluş Savaşı”na katılmak, emperyalizme karşı savaşmak için, 15 Eylül 1920’de Bakü’de yapılan “Türkiye Komünist Teşkilatları 1. Kongresi” sonucunda önder kadrolarıyla birlikte ülkeye giriş yapan TKP daha bu anda faşist Türk hakim sınıfları, onların temsilcisi Kemalistler tarafından hedef alınmış, Karadeniz’de Mustafa Suphi ve TKP önder kadrolarının yani 15’lerin katledilmesiyle ilk yenilgisini almış diğer anlamıyla da faşizm tarafından tasfiye edilmişti. Mustafa Suphi önderliğindeki komünist partinin “Kurtuluş Savaşı”nın önderliğini ele geçirmesi, dolayısıyla “Kurtuluş Savaşı”nın gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşına dönmesi ihtimaline karşı, faşist diktatörlük çareyi 15’lerin katledilmesinde aramış ve bundan da sonuç almıştır. Faşist Türk hakim sınıflarının M. Suphi’leri katletmesi sonrası TKP Şefik Hüsnü önderliğine geçmiş, esas anlamda “reformcu orta burjuvazi”nin siyasal temsilcisi olarak; revizyonist, reformist bir çizgiye gelmişti. M. Suphi önderliğinin komünist TKP’si Şefik Hüsnü önderliğine geçmesiyle sistemden kopuş yerine onunla uzlaşmayı, onun bir parçası olmayı öne çıkaran TKP kimliğine bürünmüştü. İbrahim Kaypakkaya yoldaşın tespitiyle TKP; “Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra kesin sağcı ve revizyonist bir çizgi izlemiştir. Partinin önderliğini ele geçiren Şefik Hüsnü, Kemalistlerden, sosyalist devrim yapmalarını bekleyecek kadar Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmıştır.” (İK Seçme Yazılar) Bu “sağa revizyonist çizgi” Türkiye devrimci hareketinde (TDH) 50 yıllık bir boşluğun karşılığı olarak bilinir. Silahlı mücadeleye sırt çevirme, köylülüğün devrimdeki rolünü kavrayamama, faşist diktatörlüğün diğer azınlık milliyet ve uluslardan (Kürt, Ermeni, Rum vd.) halka zulmüne göz kırparak, yüzünü sistemin içine çevirmek bu 50 yıllık boşluğun kimi özellikleridir. Bu bir ölçüde “71 Silahlı Devrimci Çıkışı”yla kırılmışsa da daha açık olarak 1972 Nisan’ında İ. Kaypakkaya yoldaşın kurucusu olduğu TKP/ML’nin tarih sahnesindeki yerini alışıyla gerçekleşmiş, O’nun şahsında Marksizm-Leninizm- Maoizm temelde bir kopuşa dönüşmüştür. Nasıl ki Marks, piyasa koşulları, ihtiyaçları ve güvenliği için kılıktan kılığa giren burjuvazinin her çeşidine karşı işçi sınıfının ideolojisini geliştirmiş enternasyonal proletaryanın bayrağını yükseltmiş ise; Lenin yoldaş Kautsky, Bernstein hainlerine karşı bu bayrağı taşımışsa; Stalin yoldaş Troçki, Buharin, Zinovyev vs.ye karşı bu bayrağı savunmuşsa, korumuşsa; Mao yoldaş Çin devrimiyle, sonrası Kruşçev modern revizyonizmine karşı aldığı ML tutumla ve kapitalist yolculara karşı başlattığı “Büyük Proleter Kültür Devrimi”yle bu bayrağı yükseltmişse; Mustafa Suphi’lerin katledilmesi sonrası TKP’ye hakim hale gelen Şefik Hüsnü önderliğindeki revizyonist-oportünistlere ve kendi döneminin “sol”, “sosyalist” söylemli revizyonist, reformist, cuntacı düşüncelerin aynı sınıfsal yapıdaki temsilcileri TİP, Doğan Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, M. Belli’den TİİKP’ye kadar olan siyasi aktör ve oluşumlara karşı onlarla mücadele içerisinde olan Kaypakkaya yoldaş da 72’nin Nisan’ında TKP/ML’yi kurarak 50 yıllır revizyonizm, ve reformizme son vermiş bu bayrağı korumuş ve savunmuştur. Kaypakkaya’nın Türkiye Devrimci Hareketi’ndeki (TDH) yerinin tespiti açısından buranın anlaşılması önemli bir noktadır. İbrahim yoldaş TDH’nin eksikliğinin KP olduğunu, var olan örgüt ve grupların KP vasıflarıyla uyumlu olmadığı gibi onu ters yüz ettiğini görerek pratiğini şekillendirir. İbrahim yoldaşın MLM temeldeki teorik pratik tavrı revizyonizm, reformizmle mücadele içerisinde gelişmiş, bu gelişim Kaypakkaya’yı Proletarya Partisini kurmaya taşımıştır. Bu süreçteki temel anlayış ve yönelimi İbrahim yoldaşın şu sözleri öz olarak ifade eder; “Bugün ülkemizde komünist devrimcilerin esas görevi silahlı mücadele içinde halkın üç silahını inşa etmektedir. Subjektivizmden, revizyonizmden ve dogmatizmden arınmış, kitlelerle kaynaşmış, teoriyle pratiği birleştiren, özeleştiri yöntemini uygulayan, çelik disiplinli bir komünist partisi böyle bir partinin önderliğinde halk silahlı kuvvetleri, yine böyle bir partinin önderliğinde halkın birleşik cephesi” anlayışı… Kaypakkaya yoldaş ülkemiz komünistlerinin esas görevini doğru tespit etmekle kalmamış bu tespite uygun pratiğiyle de örnek tavrı ortaya koymuştur. Örgüt biliminin temel konularında düşünce netliği ve anlayış berraklığı sayesinde Kaypakkaya proletaryanın politik karargahı olarak, Demokratik Halk Devrimi mücadelesinde komünist partinin önemini kavramış, devrim mücadelesinin örgütlenmesi ve yöneltilmesi için partiyi inşaya yönelmiştir. Zira enternasyonal proletaryanın bayrağının korunup savrulması ancak “Halkın üç silahı” anlayışı ve bunun inşasıyla mümkün olabilirdi. Ülkemizde 60’lı yılların ortalarından başlayarak, sonlarına doğru işçi sınıfı ve emekçi halkın ve gençliğin mücadelesinde ayakları üzerine doğrulma, bir canlanma açığa çıkmış, her yanı etkisi altına almış, ülkemiz devrim hareketi üzerindeki “ölü toprağı” yavaş yavaş atılmaya başlamıştı. Kuşkusuz revizyonizm, reformizm ve uluslararası komünist hareket içerisindeki tartışmalar, modern revizyonizmin etkileri de militan kitlesel yükselişe paralel olarak kırılmaya, ideolojik, politik temeldeki saflaşmalarda hızlanmaya başlamıştı. Bu kırılma ve saflaşma on yılın sonuna doğru 68 kuşağıyla daha artış göstermeye başlamıştır. “68 Kuşağı” diğer ifadesiyle “68 Haraketi” bir canlanmanın, dirilmenin uç verdiği yıllar olarak genel anlamda dünyada yerel anlamda ülkemizde toplumsal muhalefetin, gençlik hareketleriyle, işçi sınıfının ve emekçi halk yığınlarının eylemleriyle, ezilen Kürt ulusunun mücadelesiyle; sömürü düzenlerine isyanın, aynada o zamana kadar görülen görüntünün bozulmasının ifadesidir. Ülkemizde 68 Hareketinin ya da 68 canlanmasının salt bir öğrenci hareketi derekesine indirgenmesine karşın işçi sınıfının, emekçi halkın, köylü kitlelerinin de katıldığı “toplumsal bir hareket” niteliğine sahip olduğunu bu eksende baktığımızda daha açık olarak görebiliriz. Ki genel anlamda dünyadaki bu yıllara denk gelen sosyal, siyasal canlanma ve dirilme yönlü hareketlerin genel muhtevasına toplumsal bir hareket alma niteliği damgasını vurur. Emperyalizmin 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası ekonomik olarak “istikrarlı” bir süreç yaşamıştır. Bu savaşa sebep olan hegemonya bunalımını, keskinleşen, derinleşen çelişkileri; yeniden paylaşımla sonuçlandıran emperyalistler, yeni bir buhran/kriz dönemine kadar bu süreci istikrarlı bir biçimde götürmüştür. Genel olarak toplumsal muhalefetin gelişme düzeyine bakarak 60’lı yıllara doğru emperyalist kampın saldırganlıklarının artışı, emperyalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin derinleşmesini de getirmiştir. Bunun açık ifadesi dünyada 68 kuşağının, öğrenci gençliğin antiemperyalist ruhu ve militanlığıyla gelişip işçi sınıfı, emekçi halk ve köylü kitleleriyle birleşmesi, toplumsal bir isyan haline dönüşmesidir. Emperyalizmin bu artan saldırganlığı gelişme, yayılma ve hegemonya siyasetinin neden olduğu açlık, yoksulluk ve zulüm, dünya ölçeğinde 68 canlanmasının nesnel koşullarını hazırlamıştır. Bu nesnel zemini, emperyalizmin sürekli olan, dönem dönem daha da yoğunlaşıp sıkışan politik-ekonomik krizleri üretir. Krizlerin sürekliliği tekelci emperyalizmin gözü dönmüş doymazlığnın, aşırı üretiminin sonucu olarak kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşir. Keynesçi ekonomi politikaları, Marshall Planı gibi ekonomik politikalar yine emperyalizmin aşırı üretim ve birikiminin neden olduğu bir krizin sonucunda oluşmuş ekonomi politikalarıdır. Tüm bunlar çıkışlarındaki iddiaların tersine ezilen sömürülen halkların açlık ve yoksulluğunu daha da boyutlandırmıştır. 68 canlanması da yine bu şekilde emperyalizmin genel çerçevede krizinin yoğunlaştığı ve bunun neden olduğu açlık ve yoksulluğa karşı öfke zemininden yükselirken, Vietnam halkının emperyalizme özel olarak da Fransız ve Amerikan emperyalizmine karşı ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi ve bu doğrultuda elde ettiği zaferler, Çin’de Başkan Mao önderliğindeki Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin tüm dünyaya yayılan, etkisi Latin Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da gelişen kitle mücadeleleri, Hindistan’da Çaru Mazumdar önderliğindeki Naksalbari hareketinin mücadelesi aynı zamanda bu canlanmadaki etkenlerdir. 60’lı yılların temel özelliği bu eksende şekillenirken en belirgin anlamda, siyasal zeminde aynadaki görüntünün sorgulanmaya başlaması, o görüntüyü değiştirmek çabası ve pratiğidir. Ülkemiz özgülünde bu pratik reformist, parlamentarist düşüncelerden çıkış zeminini oluşturur. THKO, THKP-C’nin ‘71 silahlı devrimci çıkışı”ndaki reformizmden (tam olarak olmasa da) kopuşu da bu zemin üzerinden yükselir. 68 canlanması anti-emperyalist, antikapitalist ruhuyla dünyanın birçok ülkesinde de-tıpkı ülkemiz somutunda olduğu gibi-gençlik hareketlerinin kendi içinde bir üst aşamaya sıçraması, bir diğer ifadeyle siyasal süreçlerinin gelişerek aşılması ve siyasal temelde bu sıçramaya uygun örgütlü silahlı mücadele anlayışı ve pratiğinin çıkışıyla yeni sonuçlara ulaşır. Ülkemiz özgülünde bu örgütlü silahlı mücadele hareketlerinin çıkışı ‘71 silahlı devrimci çıkışı’yla karakterize edilmektedir. Bu temelde belli açılardan 71 çıkışının yeri ve önemi ayrıdır. Bu karakterine rağmen 71 çıkışında THKO, THKP-C’nin sistemle, Kemalizmle tam olarak bir hesaplaşmasının gerçekleşememesi komünist parti anlayışını geliştirememelerine neden olur. Tüm bunlardan kesin ve net olarak kopuşu daha sonra yine bu süreç içerisinde gelişen İbrahim yoldaşta görüyoruz. Ki bu da TKP/ML’nin kuruluşuyla somuta varmıştır. Ülkemiz devrimci hareketi, üzerindeki “ölü toprağını” yavaş yavaş atmaya revizyonizm, reformizm ve Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) içerisindeki tartışmalara paralel modern revizyonizmin etkileri de militan kitlesel yükselişle birlikte kırılmaya, ideolojik, politik temeldeki saflaşmalar da hızlanmaya başlamıştı diye belirtmiştik. Bu saflaşmayı en belirgin anlamda açığa çıkaran, ideolojik çerçevede “ak ve kara”yı belirleyen bu dönemdeki SBKP ve ÇKP arasındaki tartışmalardır. Daha doğrusu Kruşçev modern revizyonizmine karşı Başkan Mao önderliğindeki ÇKP’nin ML tutum alarak karşı çıkışı temelinde yükselen saflaşmalardır. Bu saflaşmalarda tutum ve pozisyon alış aynı zamanda modern revizyonizmle, Marksizm-Leninizm arasında safını belirlemek anlamına geliyordu. İbrahim yoldaş bu dönemde UKH içerisinde, Kruşçev modern revizyonizmi ve ÇKP arasındaki tartışmalarda diğer bir ifadeyle modern revizyonizm ve Marksizm-Leninizm arasındaki tartışmalarda Başkan Mao önderliğindeki ÇKP’nin ML çizgisinden yana tavır alarak UKH içerisindeki saflaşmada yerini belirlemiştir. Bunda 1966 Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkileri, Mao yoldaşın “Burjuva Karargahları Bombalayın!” talimatının İbrahim’de cevap bulması belirleyici olmuştur. Zira Milli Demokratik Devrim görüşünün safları içerisindeki ayrışmada (1969 sonu 1970 başı) Kaypakkaya’nın Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarını tercih etmesinde (pratik eylemin çekiciliğine kapılıp Dev-Genç saflarına katılması için uygun ortam varken) PDA’nın UKH içerisindeki saflaşmalara yönelik tutumu önemli bir etkendir. Bu süreçte PDA ve Kaypakkaya dışında olan M. Belli, H. Kıvılcımlı, D. Avcıoğlu vs. gibi siyasi aktürler UKH içerisindeki tartışma ve saflaşmalarda “taraf olmamayı” tercih etmişlerdir. Sonuç olarak tarih bu mücadelede “tarafsız kalmayı” yeğleyenleri değil Kruşçev modern revizyonizminin ipliğini pazara çıkaran Mao önderliğindeki ÇKP’yi, onun ML çizgisini, ülkemiz özgülünde ÇKP’nin ML çizgisinden yana tutum belirleyip Kruşçev modern revizyonizmine karşı pozisyon alanları haklı çıkarmış, doğrulamıştır. Dünya yine Ekim ayında bu sefer Çin gibi hem yüzölçümü, hem nüfus açısından oldukça büyük bir ülkede bir devrime daha sahne olmuştu. 1 Ekim 1949’da Çin Komünist Partisi Başkan Mao önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ederek Çin proletaryasının zaferini muştulamıştı. Çin devriminin önemi; dünya dengelerinin sosyalizm lehine sarsılması, emperyalizme karşı Sosyalist Blok’un genişlemesi ve bunun getirdiği avantajlar gibi etkilerinin yanında yarı sömürge yarı feodal ülkelerde devrimin yolu, stratejisi, dostları, düşmanları gibi sorulara getirdiği cevaplarla daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle de emperyalizmin ülke içindeki gerici dayanakları olan komprador burjuva sınıfı, bürokrat kapitalizm çözümlemeleri (Kaypakkaya’nın Kemalizm tahlilinde, hakim sınıfları tespitinde yararlandığı çözümlemeler) bu kesime ve toprak ağalarına, emperyalizm ve tüm gerici sınıflara karşı mücadelenin uzun süreli Halk Savaşı Stratejisini öngörmesi, ML açısından henüz yanıt bulmamış konulara cevap niteliğindeydi. Ayrıca Mao yoldaşın ML’ye yaptığı önemli noktalardaki katkıları ve MLM aşaması olarak devrim bilimindeki yerini alması yönüyle farklı bir önemi vardır. Çin devriminin ve Başkan Mao’nun asıl önemi buralardan anlaşılabilir. Özellikle de “Emperyalizm ve proleter devrimleri çağı”nda emperyalizm ve işbirlikçilerinin zayıf yanlarının tespiti buna uygun savaş stratejisinin geliştirilmesi konusu açıklık kazanmış, kırsal alanlarda emperyalizmin ve işbirlikçilerinin şehirlere oranla daha zayıf oldukları, iktidar mücadelesinin yarı sömürge yarı feodal ülkelerde kırlardan şehirlere doğru Halk Savaşı yoluyla gelişeceği netlik kazanmıştı. Bu yarı sömürge yarı feodal ülkelerde devrimin hangi yollardan gerçekleşeceği sorusunun artık yanıtlandığı anlamını taşıyordu. Ku bu söz konusu durum aynı zamanda ML’nin MLM aşamasına gelişindeki soruların cevabını da içinde taşımaktadır. Felsefi alanda, politik ekonomi alanında, bilimsel sosyalizm alanında Başkan Mao’nun ML’nin temel bileşenlerine nitel katkıları buranın anlaşılmasıyla görülebilir. Marksizm üretim faaliyetlerinin gelişmesine paralel olarak sınıf mücadelesinin büyümesi, keskinlik kazanmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu noktada ikinci nitel sıçramasını da yine sınıf mücadelesinin en şiddetli olduğu Rusya noktasında Lenin yoldaş şahsında gerçekleştirmiştir. Üçüncü nitel aşaması olan Maoizm yine sınıf mücadelesinin en keskin biçimiyle yaşandığı yarı sömürge, yarı feodal bir yapıya sahip olan Çin noktasında Mao yoldaş şahsında gerçekleşmiştir. Bunun nedenlerine cevap yine emperyalizmin en zayıf halkası yarı sömürge yarı feodal toplumlardaki şiddetli sınıf mücadelesi pratiğidir. Elbette ki Marksizm’in gelişmesi salt sınıf mücadelesinin oranı ile ölçülemez. Sınıf mücadelesinin Marksizm’in gelişmesinde temel bir noktada olduğunun altını çizmektir kastımız. Kaypakkaya yoldaş Çin devrimini, onun gelişme stratejisini bu yönleriyle ele almış, incelemiş ve bu pratikten çıkan evrensel dersleri ülke somutuna, sınıf mücadelesi pratiğine uyarlamıştır. Kaypakkaya’nın ileri MLM kavrayışını başlıca çelişmeler ve baş çelişki tespiti, parti içi iki çizgi mücadelesi anlayışı, devrimin yolu, başlangıç noktası, gelişmesi, Halk Savaşı Stratejisini kavrayışı, sınıf ittifakları, “kızıl siyasi üsler” anlayışı ve bu yönde ortaya koyduğu temel tezlere bakılarak rahatlıkla görülecektir… Ki Kaypakkaya yoldaş da bunu “Hareketimiz BPKD’nin ürünüdür” diyerek somutlamıştır. Evet, İbrahim yoldaş “dünya devrimci pratiği içinde örnek aldığı siyasi hareketlerin de etkisiyle, özellikle MZD’nin (Mao Zedung Düşüncesinin) şaşmaz bir savunucusu olarak kendisini diğerlerinden ayıran bir çizgi seçtiği için farklı bir örgütlenme tarzını temsil et”miştir. (A. Çubukçu, Bizim 68). Yoldaş, bizim gibi yarı sömürge yarı feodal iktisadi yapıda olan ülkelerde KP’nin öncülüğünde yerli işbirlikçi egemen sınıflara ve emperyalizme karşı silahlı mücadeleye verilecek olan siyasi iktidar mücadelesinin kırlardan şehirlere doğru gelişecek Halk Savaşı Stratejisi olduğunu, ülke somutunu diyalektik materyalist yöntemle analiz edip sentez olarak ortaya koymuştur. Kaypakkaya yoldaş bu sonuca Başkan Mao’nun Halk Savaşı teori-pratiğiyle ülke somutunun analizi ve sentezini buluşturarak ulaşır. Başkan Mao önderliğinde ÇKP 1949’da Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirerek tarih sahnesindeki yerini almakla kalmamış yarı sömürge yarı feodal ülkelerde sosyalizme giden yolu, bunun politik ekonomik temelini ve biçimlerini de geliştirerek işçi sınıfı ideolojisine ve dünya devrimine de önemli katkılarda bulunmuştu. Demokratik Halk Devriminin gerçekleştirilmesi ve hızla sosyalizme geçerek komünizme ulaşmak nihai hedef olarak; Çin Demokratik Halk Devrimi’nin, Yeni Demokrasi kültürünün, tabii ki de ÇKP’nin önünde duruyordu. ML aşamalı devrim teorisinin gereği olarak demokratik devrimden sonra sosyalizme geçişle sınıf mücadelesi sonlanmış olmuyordu. Burjuvazinin üretim araçları karşısındaki pozisyonu eskisi gibi olmasa da onun ruhu tam da içteydi! Onu tamamen yenmek, sosyalist düşünceyi yeniden yeniden üretmek için sürekli devrimler gerekiyordu. Bu noktada 1966 BPKD’sinin esas anlamını bulur. Sosyalizmde sürekli devrimlerin yapılması, devrimin kendisi kadar zaruridir. Bu durum dünya devrimci, komünist hareketleri/mücadelesi açısından da ilk pratik olduğundan çokça tartışılmıştır. Sorun, 1966 BPKD’ye kadar pratik olarak yanıtlanmamış olan sorunun cevaplanmasında sosyalizmden komünizme doğru giden yolda devrimlerin proletarya diktatörlüğü altında sürdürülüp sürdürülmemesi sorunudur. BPKD bu sorunun cevabını çok açık olarak vermiştir. Mao yoldaş “Tarih bize doğru siyasi ve askeri çizgilerin kendiliğinden ve sakin bir şekilde değil ancak mücadele içerisinde ortaya çıkıp geliştiklerini gösterir” der. BPKD de yoğun bir mücadele içerisinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İlerleyen süreçlerde Devrimci Enternasyonal Hareket’in deklerasyonunda BPKD’ye ilişkin şu ifadeler yer alıyordu: “Bugün dünyadaki Maoist çevrelere göre BPKD proletarya diktatörlüğünün ve toplumun devrimcileştirilmesinin en ileri tecrübesini temsil eder. İlk kez işçiler ve devrimci öğeler sosyalizmde sınıf mücadelesinin niteliği, sosyalist toplumun bağrından kaçınılmaz olarak çıkacak ve bilhassa parti önderliğinin kendisi içinde yoğunlaşan kapitalist yolculara karşı ayaklanıp onları devirmenin, sosyalist dönüşümleri daha da ilerletmenin ve bu kapitalist öğeleri yaratan toprağı deşip temizlemenin zorunluluğu hakkında berrak bir anlayışla silahlanmışlardı.” Evet! BPKD’nin teori ve pratiği kapitalist yolcuları yaratan “toprağı deşip temizlemenin” somut karşılığı olarak her türlü tasfiyeciliğe karşı mücadele içerisinden çıkmış ve gelişmiştir. BPKD bu niteliğiyle dünya genelinde bir etki yaratmış, dışta modern revizyonizme içte kapitalist yolculara karşı mücadele ederek bilimsel sosyalizm yolunda önemli bir rol üstlenmiştir. Ülkemiz somutunda BPKD’nin en berrak bir şekilde İbrahim Kaypakkaya yoldaşta karşılık bulur. Kaypakkaya UKH içerisindeki saflaşmada net tutumunu ülke içerisinde de boyutlandırmış TKP’ye çöreklenmiş revizyonizme, reformizme tavır, daha ileri düzeyde Şafak Revizyonizmine karşı MLM temelde mücadele ederek gerçek yüzlerini açığa çıkarmış kesin kopuşu gerçekleştirmiştir. Kaypakkaya’nın bu sürecini özce ifade etmek gerekirse; “…Kaypakkaya’nın ideolojik gelişimi ve ülkemizde MLM biliminin somutlanması süreci Kaypakkaya’nın TİP saflarında başta öğrenci gençlik olmak üzere kitle mücadeleleri içinde yani devrimci saflarda yer almaya başlaması, bu saflardayken TİP’e yön veren anlayışı yoğun bir biçimde sorgulanması ve bu sorgulamanın sonucu olarak parlamentarizmden, reformizmden kopuş (1967-68), Milli Demokratik Devrim saflarında yer alışı (1968 Sonbaharından itibaren), MDD safları içerisindeyken bu anlayışa yönelik sorgulayıcı bir yaklaşım sonucunda bu saflarda yoğun olarak görülen askeri darbeci, fokocu anlayışlardan kopuş ve kitlelerin devrimdeki rolü konusunda netleşmesi, MDD saflarında yaşanan ayrışmada Proleter Devrimci Aydınlık saflarında yer alışı (Aralık 1969 ile Ocak 1970), PDA saflarında gerçekleştirdiği sorgulama sonucunda, bu hareketin devamcısı olan Şafak Revizyonistlerinden kopuyu (1970-71-72) ve en sonu programatik tezlerini ortaya koymasıyla birlikte MLM dönem (1972-73).” (Partizan dergisi) Bu kısa kronolojiden de anlaşılacağı gibi işçi sınıfının, proletaryanın ideolojisinde pratik, politik mücadelede Kaypakkaya yoldaş MLM yönünde sürekli kopuş gerçekleştirmiş, koparken burjuva ideolojisinin onda büründüğü biçimlerini mahkum ederek, yoğun bir mücadele içerisinde sürekli ilerlemiştir. O’nun kesinlikle TDH’nin komünist yüzü olması burada anlamını bulur. TDH’de bu dönemde yaygın olan revizyonist, parlamentarist, cuntacı düşüncelerden, bunların arasından sıyrılıp çıkan bir kopuşun temsilcisi olarak Kaypakkaya gelişimi sürecinde dönemin bol “sol”, “sosyalist” söylemli şiirin sözlerine tav olmayarak araştırmacı, incelemeci, sorgulayıcı özellikleriyle öne çıkmış, en ileri en devrimci teoriyle donanmak için kendi deyimiyle “Bilgili Taraftar” olmanın pratiğine soyunarak MLM klasikleri okumaya incelemeye yönelmiştir. Gelişimi hızlandırmak ancak potansiyel gücü, varolan dinamikleri görmek ve onları açığa çıkarmakla yaşam bulabilirdi. Bu doğrultuda Kaypakkaya yoldaş şu ileri öngörüde bulunuyordu; “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi büyüyen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri, bütün bunlar, ülkemizin toprağında yığınların mücadelesine önderlik edecek genç bir komünist hareketin fışkırmasına elverişli ortamı hazırlıyordu.” (İK Seçme Yazılar, sayfa 167) Tam da burada Kaypakkaya’nın azmi, potansiyeli, dinamikleri, gücü açığa çıkartma kabiliyeti anlaşılabilir. Kitlelere derinlikli bir güven, halkın üç silahı anlayışı, devrimin kitlelerin eseri olacağına tam uyumlu bir çalışma ve örgütlenme anlayışını açığa çıkartmıştır. Kaypakkaya’nın bu ileri öngörüsü çok açık olarak potansiyeli-gücü görerek onu açığa çıkarma iddiası yüklüdür. Dolayısıyla kitle mücadelesi ve kitle seferberliği yaratabilmek, kitleleri, kitlelerin yapısını, sosyal-kültürel, ekonomik, iktisadi durumlarını iyi tahlile dayanıyordu. Bunun yanında ülkenin siyasal yapısı ilerici-devrimci güçlerinin tespiti, dostdüşman ayrımı gibi konular da önemli meselelerdi. Mao yoldaş “Herkes bilir ki, insan bir iş yaptığı zaman, o işin koşullarını niteliğini ve diğer şeylerle ilişkilerini kavrayamazsa, o şeyi yöneten yasaları bilmez, o işin nasıl yapılacağını bilemez ya da o işi hakkıyla yapamaz” der. Kaypakkaya yoldaşın ileri sürdüğü temel perspektiflere bakarak bilinçli bir faaliyetin unsurları oldukları ilk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu öncelikle kendisini Kemalizm konusunda gösterir. Zira Kaypakkaya’nın şu ifadelerinden de bunu açıkça görebiliriz: “Şimdi iyi biliyoruz ki; bizim Kemalizm hakkındaki yargılarımız Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İ. Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKC, THKO ve Şafak Revizyonistlerine kadar, bütün burjuva küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır.” (İK Seçme Yazılar Sayfa 187) Bu, Kaypakkaya’nın bilinçli eyleminin somut bir halidir. Diğer bir yanıyla yine Mao yoldaşın deyimiyle “savaşın, devrimci savaşın yasaları”nı açık kavrayışın ifadelendirilmesidir. 60’lı 70’li yıllar dünya ölçeğinde olduğu gibi ülkemizde de siyasal, sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin geliştiği, yoğunlaştığı yıllardır. 68 canlanmasıyla yakalanan ivme siyasal politik mücadele temelinde 70’li yıllara girildiğinde kendi içinde bir sıçrama yapmış, daha önce de belirttiğimiz gibi aynadaki görüntünün sorgulanması bunun sonucu olarak değiştirme pratiğine yönelişle sonuçlanmıştır. Artık siyasal politik mücadelenin araçları, yöntemleri, yolu vs. değişmiştir, eskisi gibi değildir. Gençlik hareketlerinin mücadelesi, işçi sınıfının, emekçi halkın, köylü kitlelerinin kendiliğinden gelme eylemleriyle birleşmiş, bu temelde gelişmiştir. 15-16 Haziran direnişinden çıkartılan derslerin bunda önemli bir payı vardır, artık devrim mücadelesi reformist, parlamentarist yollardan değil şiddete dayalı olacaktır. “71 Silahlı Devrimci Çıkışı” bu yeni siyasal mücadelenin örgütlenmesi anlayışının sonucunda açığa çıkmış devrimci bir atılımdır. Malum olduğu üzere bu çıkışa ana rengini kazandıran Deniz’de, Mahir’de ve ille de İbrahim’de somutlanan ideolojik, politik, teorik ve pratik duruş ve bunların bütün olarak ifadesi THKO, THKP-C ve TKP/ML olmuştur! Faşizm koşullarında işçi sınıfının artan baskılara karşı kendiliğinden gelme hareketi 15-16 Haziran’da daha bir yoğunluklu olarak açığa çıkmıştı. Köylülerin eylemleri, 71 çıkışıyla gençlik hareketlerinin mücadelesinin reformist, parlamentarist anlayışlardan belli düzeylerde de olsa koparak silahlı mücadeleye ve bunun pratiğine yönelişlerine paralel ciddi bir kitle duyarlılığı oluşmuş, aynı zamanda kimi cuntacı düşüncelerin “sol darbe” beklediği ordu içerisindeki “9 Martçılar” olarak bilinen “solcu subay ve generaller” de açığa çıkmıştı. 12 Mart faşizmi tüm bunlara karşı muhtıra yayınlayarak faşist darbeyi gerçekleştirmiş “Balyoz Harekatıyla” halk kitlelerinin, işçi sınıfının tüm direnç noktalarına karşı saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Çağdaşlarına nazaran, gelişen işçi sınıfının mücadelesinden özellikle de 15-16 Haziran direnişinden İbrahim yoldaşın çıkardığı dersler çok önemli bir noktada durmaktadır. 15-16 Haziran direnişinden evvel ortaya koyduğu devrimin “şiddete dayalı” olacağının tespitiyle reformist düşünce ve anlayışların etkisinden tümüyle koparak iktidar hedefli mücadelenin reformist, parlamentarist yollardan değil kitlelere yaslanarak silahlı mücadeleyle yürütülmesinin başarı sağlayacağını bu iktidar hedefli mücadelenin de kırlardan şehirlere doğru gelişecek Halk Savaşı olacağını ortaya koyarak çağdaşı diğer devrimci önderlerden ayrılır. 15-16 Haziran direnişi Kaypakkaya yoldaşın ortaya koyduğu görüşleri doğrulamış, böylece yoldaş reformist, parlamentarist anlayışlardan koparak Şafak Revizyonizmine karşı da tavrında netleşme sağlamıştır. İbrahim yoldaş “Büyük işçi direnişine katılan, sıkıyönetim koşullarında mücadeleyi devam ettiren, kitleler arasında çalışma pratiği olan bir kısım kadrolar, büyük işçi hareketinden gereken dersi çıkarttılar. Geçmişte izlenen çizginin sağcı ve teslimiyetçi bir çizgi olduğunu, revizyonist bir çizgi olduğunu kavradılar. Fakat bu mücadeleyi uzaktan izleyen, kitleleri tanımayan bir kısım burjuva unsurlar, işçi hareketinden gereken dersi çıkartamadılar. Hatta yanlış dersler çıkarttılar. Kolay başarı umuduna kapıldılar. Böylece PDA saflarında yeni bir çelişme doğdu.” (Seçme Yazılar sayfa 278) diyerek bu noktanın altını çizmiştir. Burada boy veren Şafak Revizyonizmine karşı mücadeledir. Daha sonra DABK bildirgesiyle revizyonizme karşı tutum net olarak bir somuta varacaktır. Kaypakkaya yoldaşın aktif devrimci mücadeleye kendini katışı TİP saflarında başlıyor. Somuttur ki çıkış noktasının burası olması varış noktasının da aynı olacağı anlamına gelmiyordu. Hedef ve amaçlar, kabullenişteki neden ve niçinlerin de bir ifadesini oluşturur. Zira Kaypakkaya’nın pratik-politik yaşamı açıkça bunun kanıtıdır. TİP’in reformizminden, parlamentarizminden etkilendiği dönem çıkış noktasıdır. Çok açık olarak MLM’ye ulaşması da varış noktasını oluşturur. TC devletinin tahlili, Kemalizm ve ulusal sorun, klikler arası dalaş, devrimin niteliği, sınıf ittifakları, dost düşman ayrımı koşullarında Kaypakkaya çağdaşlarından ayrılır. Deniz, Mahir ve diğer siyasi aktörler 50 yıllık revizyonist, reformist çizgiyle ilişkilerini kesemezken İbrahim bilimum revizyonist, reformistleri “yerinden zıplatarak” özellikle de Kemalizm ve ulusal sorun/Kürt ulusal sorunu, devlet tahlili, parlamentonun niteliği, KP anlayışı, faşizm vb. konularda MLM sonuçlara ulaşmış, Kemalizm’de ilericilik devrimcilik arayanlara onun gerçek niteliğini ortaya koyarak MLM temelde bilimsel bir tutum (komünist tutum olarak da okunabilir) sergilemiştir. Olgulara bakış, onu değerlendiriş, yorumlama ve sonuç çıkarma açısından baktığımızda İbrahim yoldaşın farklılıkları göze batar dereceğe açık ve sistemlidir. Kuşkusuz bu durum onun diyalektik tarihsel materyalist yöntemini sınıf bakış açısı ile doğru temelde birleştirebilmesinden, MLM kavrayışı nedeniyle analiz ve sentez gücünden ileri gelir. Doğru ile yanlış arasındaki mücadelede yanlış ve hatalı olanların atılıp doğru olanların yerine konması, bunu da bir sonraki pratik yönelimde somutlamak İbrahim’in aynı zamanda öne çıkan bir özelliğidir. Bunun en açık örneğini Kaypakkaya’nın PDA saflarındayken yazdığı (Mayıs 1970) “İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika” adlı yazısına, oradaki düşüncelerine karşı PDA’nın-H. Kıvılcımlı ve M. Belli’nin tespitlerine dayalı-“devrimin subjektif şartlarının hazırlanması” konusundaki ileri sürdükleri düşünceleri de eleştirerek kendi düşüncelerinde de aynı yanlışların olduğunu ifade edip ikircimsiz mahkum etmesidir. Yine aynı tutum orta burjuvazinin “Kurtuluş Savaşı”ndaki yerinin tespiti konusunda da görülür. Bu düşünsel temelde de pratik temelde de Kaypakkaya’nın doğru olmayan yanlarına tutumunu dönemin en ileri teorisine göre belirleme anlayışını özetler mahiyette olduğundan, önemlidir. İçinde bulunduğu siyasal ortamı pratik ve düşünsel temelde sorgulamaya başlayıp olumsuzlaması bunla yetinmeyip siyasal politik tavrını zamanın en ileri olanına göre belirlemesi, bununla da yetinmeyip onu da sorgulamaya başlayarak olumsuzlaması ve mahkum edişle sonuçlandırması tek kelimeyle bilimsel düşünüş yönteminin sonucudur. Şu da nettir ki bu bilimsel düşünüş gıdasını Marksizm-Leninizm-Maoizm’den alır. Bir diğer ifadeyle Kaypakkaya’nın bilimsel düşünüşü, teori-pratik diyalektiğini MLM’nin temel bir yasası olan “somut koşulların somut tahlili” ilkesine tam uyumlu çalışma, düşünme, yorumlama, sonuç çıkarma, inceleme ve araştırma yönteminde görürüz. Mao yoldaşın deyimiyle; “Pratik, bilgi gene pratik ve gene bilgi. Bu süreç sonsuz döngüler içinde tekrarlanır ve her döngüyle birlikte pratiğin ve bilginin içeriği bir üst düzeye yükselir. Bütün bir diyalektik materyalist bilgi teorisi budur. Bilme ile yapmanın birliği diyalektik materyalist teorisi budur.” (Mao-Pratik Üzerine) Bu açıdan “Çorum ilinde sınıfların tahlili”, “Kürecik bölge raporu” gibi çalışmalar (daha önce çağdaşlarının pek de yönelmediği) örnek teşkil eder. Ülke gerçekliğini, somutu tahlil ederek buna uygun mücadele yöntemlerinde bilimsel sonuçlara ulaşır İbrahim. Zira Halk Savaşı Stratejisinin Türkiye somutuna uygun siyasal iktidar mücadelesi olduğu tespiti de bu bilimsel sonuçların neticesidir. Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız meselelerden de anlaşılacaktır ki Kaypakkaya yoldaşı 68 canlanmasından, onun siyasal politik muhtevasından, 71 silahlı devrimci çıkışından, dönemin devrimci önderleri ve ilerici unsurlarından, 50 yıllık revizyonizm ve reformizm batağından ayıran ve koparan üç temel özellik vardır. İdeolojik olarak revizyonizme karşı net tutum, teorik ve pratik olarak ülke tahlili ve devrimin yolu konusunda berrak bir ele alış ve bunlara uyumlu pratik devrimci tavır. Tün bunlara bakarak rahatça ifade ediyoruz ki Kaypakkaya’nın ideolojik-politik ve pratik duruşuna damgasını vuran MLM’dir. Ve O revizyonistlere karşı mücadelesinde MLM’yi kararlılıkla savunur. Zira Kaypakkaya yoldaşın Şafak Revizyonistlerinin MLM’nin sınıfsal niteliğini inkar ederek tahrif etmelerine karşı tavrı çok açıktır. Şöyle diyor yoldaş; “Şafak Revizyonistlerine göre “Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi bütün insanlığın ortak malıdır.” Revizyonist hainler, dünya işçi sınıfının malı olan Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni, sınıflar karşısında tarafsız olan ve hangi sınıfın elindeyse o sınıfa hizmet eden üretim araçlarına, matbaa makinasına benzetmektedirler. Şafak Revizyonistleri, her komünistin bilmesi gereken ve Marksizm’in-Leninizm’in abecesi olan en ilkel gerçekleri bile çiğnemekte tereddüt etmiyorlar. Marksizm-Leninizm- Mao Zedung Düşünçesi’nin iki karakteri vardır, biri sınıfsal karakteridir, yani bir sınıfın proletaryanın hizmetinde olmasıdır; ikincisi de, pratik karakteridir, yani sınıf mücadelesi, üretim mücadelesi ve bilimsel deney pratiğinden doğması ve tekrar pratiğe uygulanabilir olmasıdır. Revizyonistler, Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’ni en önemli özelliğinden sınıfsal karakterinden koparmışlar; böylece onu proletaryaya ne ölçüde hizmet ediyorsa burjuvaziye ve toprak ağaları sınıfına da aynı ölçüde hizmet edecek “ilahi bir ahlak felsefesi” durumuna düşürmüşlerdir. Kaldı ki her ahlak felsefesinin bile bir sınıfsal karakteri vardır. Marksizm- Leninizm-Mao Zedugn Düşüncesi’ni bu kadar bayağılaştırabilmek, büyük bir yetenek(!), çok ince ve kıvrak bir zeka ister ki o da bizim revizyonistlerimizde bol bol vardır.(…) Bugün dünyamızda insanlık, sınıflara bölünmüştür ve bu sınıflar arasında kıyasıya bir mücadele vardır; proletarya elinde Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi silahıyla toplumun bir kesimini arkasına toplamış gericiliğe karşı bir ölüm kalım savaşı vermektedir.” (İK Seçme Yazılar, sayfa 414-415-416) Buradan da açıkça anlaşılacaktır ki Kaypakkaya’yı çağdaşlarından ayıran temel özelliklere Marksizm- Leninizm-Maoizm damgasını vurmuştur. Kaypakkaya’nın teorik, politik ve pratik bütününden bu niteliğine rağmen onun duruşunun Maoizm’den ayrı ele alınmaya çalışılması doğru değildir. O’nu böyle ele almak Kaypakkaya’yı anlayamamanın kavrayamamanın sonucudur. Bu tür yaklaşımları böyle değerlendiriyoruz. Kaypakkaya yoldaş Marksist-Leninist-Maoist olduğu için komünisttir. O’nun kurduğu Proletarya Partisi Marksist-Leninist-Maoist olduğu için KP’dir. Bitirirken şunları da ifade edelim, 71 Silahlı Devrimci Çıkışında Deniz’de, Mahir’de somutlanan pratik-politik duruş; hangi açıdan bakılırsa bakılsın esasen devrimcidir. Kaypakkaya bu çıkışın komünist yüzüdür. Onların kısa fakat nefes nefese, soluk soluğa yaşadıkları hayatı, mücadelenin temel niteliğini tam da şairin ifade ettiği; “Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı Ya da dünyamıza inecek ölüm!” dizeleri karakterize eder. Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in faşizmin idam sehpalarından haykırışı, Mahir ve yoldaşlarının Kızıldere’de “Biz buraya dönmeye değğil ölmeye geldik!” şeklindeki açık tavrı, İbrahim’in Diyarbakır işkencehanelerinde büyüttüğü ser verip sır vermeme geleneği bunun içindir: Ya ölü yıldızlara götürülecektir hayat ya da dünyamıza inecektir ölüm! “Kadrolar hakkında hüküm vermeyi becermek gerekir. Bir kadronun yalnız belli bir hayat dönemini veya tek bir olayını değil, aynı zamanda geçmişinin ve çalışmalarının bütününü göz önünde bulundurmalıyız. Bir kadro hakkında hüküm vermenin başlıca metodu budur.” Mao ZEDUNG YDG |
|
| | #16 (permalink) |
| Misafir | Devrimcilik bir yaşam biçimidir ve bütünlük arzeder. Yaşamın her anı, her alanı ona uygun yaşanır ve diyalektik bakış açısı yaşama yön verir. Komünistlik hele de komünist önderlik bunun daha üst düzeyde ve çok daha nitelikli olarak tezanür etmesidir. İşte TKP/ML’nin kurucusu ve önderi İbrahim Kaypakkaya’nın yaşamı bunun bir gösterisidir. İbrahim yoldaşın 24 yıl sonra ele geçirebildiğimiz el yazmaları bunu bir kez daha kanıtlıyor. İbrahim Kaypakkaya’ya komünist direnişi karışsında acze düşüp O’nu katledenlere inat, öldürülmesinden 9 gün önce 9 Mayıs 1973’de babasına yazdığı mektupta umut ve sevgi doludur. Ailenin tek tek bireylerini soruyor, okuldayken hakkında açılan bir dizi davanın takip edilmesini babasından talep ediyor, donma nedeniyle kesilen parmakları için “üzülmeyin, önemi yok” diyor, siyasal savunma yapmak için, emperyalizm ve yerli uşaklarını paçavraya çevirmek amacıyla muazzam bir savunma hazırlığına girişiyor ve hangi konulara değinileceğinin notunu alıp kaynak istiyor. O yoğun işkence koşullarında yaşama böylesine bağlı olan, kısa ve uzun vadeli önüne bir dizi hedef koyan, kaçma planları kuran bir insan intihar edebilir mi? dünyada buna inanacak tek bir insan dahi bulmak mümkün değildir. İbrahim yoldaşın savunma hazırlamak için tespit ettiği konulara baktığımızda soruna vakıf olmadaki siyasal yetkinliği hemen göze çarpıyor. Yaşadığı koşulları özellikle ülke gerçeklerini en ince ayrıntısına kadar irdeleme çabasına giren İK bu tavrıyla berrak bir bilince sahip olmanın, davanın inançla ve militanca sürdürülmesindeki önemin de mesajını veriyor. İ. Kaypakya’nın siyasal şekillenişi ta baştan beri siyasal iktidara kilitlenmişti. O siyasal anlayışını reformizmin ve revizyonizmin mahkumiyeti üzerine inşa etti. Devrimin kitlelerin eseri olacağı bilinciyle toplumsal yapılanmaları tahlile yöneldi. “Toplumsal yapılanmayı doğru tahlil edemeyenler toplumu değiştiremez” belirlenmesinden yola çıkan İ. Kaypakkaya, ülkemizin bölgelerini ve bütününü tanıyabilmek için araştırmalara girdi. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal koşulları irdelemeye ve bunun için açıklılık getirilmesi gereken sorunları tespit etti. Bilimsel araştırmalar sonucu sorulara verilecek cevaplarla devrim olanaklı kılınacak ve halk kendi iktidarını kuracaktır. Komünist kişilik çok yönlü düşünmektedir. Bu yaşama vakıf olmak ve mücadeleye yön vermek için bir zorunluluktur. Komünist kişilik her zaman için mücadelenin ihtiyacı ve objektif durum nedeniyle esas, tali ayrımı yapar. Bir yandan mücadelenin can damarını elinde tutarken diğer yandan günlük olayların farkında olur ve toplumu aydınlatır. Komünist kişilik bilir ki yaşam boşluk tanımıyor. Devrimcilerin inisiyatif koymadığı, açıklık getirmediği her yerde ve her durumda egemenler toplumu dejenere eder ve kendi çıkarları noktasında yönlendirirler. Yaşamda her şeye karşı ilgili olan İ. Kaypakkaya yoldaş o dönemde yapılan af tartışmalarına açıklılık getirmek için notlar alıyor, günlük basını yakından izliyor. Yaşamın her alanını denetim altına almaya çalışan İ.K yoldaş maddi olanaklarını da dikkatlice kullanmak ve her harcamasının kalem kalem hesabını tutmaktadır. Yaşamın hesabını vermeyeceği ya da açıklık getirmeyeceği hiçbir şeyin kalmamasına özen göstere İ.K yoldaş, çelik bir irade, su gibi berrak bir bilinçle, proleter bir disiplinle yaşamına yön veriyordu. İşte direnişin, yaratıcılığın, üretkenliğin ve önderlik vasfının sırrı MLM’den aldığı bu bilinç sayesinde olmaktaydı. Evet İ. Kaypakkaya gibi bir öndere sahip olmak bir ayrıcalıktır. O muazzam bir değerdir. Bu değerin bilincinde olunmalı, ona layık yaşanmalı ve bu perspektifle insanları örgütlemeliyiz. Devrimi samimiyetle isteyen herkes bunu yapmak zorundadır. Bu zorunluluğun bilincinde olmak, özgürleşmenin teminatıdır. Partizan |
|
| | #17 (permalink) |
| Misafir | 1973′ün 18 Mayıs sabahı, Diyarbakır hapishanesinde gözaltında iken gördüğü işkence sonucu yaşamını yitiren İbrahim Kaypakkaya, 71 devrimci çıkışının Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ile birlikte öne çıkan üç radikal devrimci önderinden biri. Ne var ki, 2009′un 18 Mayıs’ında Kaypakkaya’nın doğrudan yaşamını ve fikirlerini değil, yaşamının ve fikirlerinin tartışılmasının önündeki engellerden birini ele alacağız. Sol içi sansürü. İbrahim Kaypakkaya neden sansüre, ihmale uğruyor? Mızrağı kimsenin çuvalına sığmıyor da ondan! İbrahim Kaypakkaya gibi henüz 24 yaşında çok iddialı teoriler bırakmış bir politik portrenin yaşamının, fikirlerinin tartışılamıyor oluşunun önemli bir sebebi var: Sol içi sansür! Türkiye solunun çok önemli bir kısmının siyasetle olan ilişkisi, oyun çağından henüz çıkmış bir çocuğun davranış eğrilerine benziyor çünkü. Tıpkı bir çocuğun zor ödevlerden kaçması, en çok beden eğitimi dersini sevmesi, bakkaldan ekmek almasını isteyen ebeveynlerinin sesini duymamış numarası yapması, itiş kakış sırasında iliği hep ama hep yırtıldığı için sürekli aşağı sarkan yakalığını boşvermesi gibi. Misal, seçimle iş başına gelen ve pek sevimli, pek zahmetsiz görünen Latin Amerika solunu beden eğitimi dersini sever gibi seviyor, radikal keskin mücadelelerin yürüdüğü Asya solundan ise matematik dersinden kaçarmış gibi kaçıyor. Rejimle asla uzlaşmaz unsurları, iliği her keresinde yırtılan yakalığı yeniden düğmelemeye çalışır gibi oryantasyona zorluyor. Rejime iliklenmeyeceği çok belli unsurları da sarkan yakalık gibi bırakıp görmezden geliyor. Kemalizm, ulusal sorun gibi nazik konularda ne kadar “sert” fikir varsa, annesinin ekmek almaya gitmesini isteyen sesini duymazdan gelen çocuk gibi yok sayıyor. Ne var ki Türkiye solunun önemli bir kısmı ile okul çağına yeni girmiş bir çocuk arasındaki bu analoji, elbette masumiyet konusunda geçerli değil. Çocuk her halde masumken, Türkiye solunun İbrahim Kaypakkaya’ya uyguladığı sansür ile masum olduğu söylenemez. “SOL SANSÜR” VE KAYPAKKAYA Kaypakkaya, fikirlerinde evcilleştirilebilecek herhangi bir argüman bulunmadığından, diğer deyişle onun mızrağı düzenin çuvalına hiç mi hiç sığmadığından zaten her dönem yoğun bir nesnel sansür ile yüzyüze oldu. Fakat şu açık ki, sol kamuoyunun, 71 çıkışının üç radikal devrimci önderi içinde kendine en uzak hissettiği isim de yine İbrahim Kaypakkaya olmuştur. Bunun için bazı “anlaşılır” sebepler söylenebilir. Mesela bunun bir nedeni, her siyasi grubun, takipçisi olduğunu iddia ettiği siyasi önderi yüceltmeye yönelik dar grupçuluğu idi. Bir diğer sebebi Kaypakkaya’nın köylülere verdiği önemin, özellikle aydınların, şehir metaforunu ilericilikle, köy metaforunu ise gericilikle ataçlayan eğilimi ile çelişmesi idi. Kimi ,bunlara, Kaypakkaya’nın ardıllarının yürüttüğü politikalar gibi, Kaypakkaya’nın kendisininden bağımsız başka sebepler de ekleyebilir. Ne var ki, bunların Kaypakkaya’ya uygulanan sansürü açıklamak için yeterli gerekçeler olmadığı pek belli. Kaypakkaya ile ilgili “sol içi sansürün” aldığı tavır kabaca üçe ayrılabilir. İlki, onu ağzına almakta dahi isteksiz olan, bahsini ederken dahi hızla geçiştiren, varlığını en basit derekede değerlendirme eğiliminde olan ve nihayetinde sansürü en koyu haliyle işleten kesim. Hatta bu grubun tedrisatından geçmiş olanlar Kaypakkaya ismini duyar duymaz hemen “hatalarından” bahseder, o hızlı geçiştirme ifadelerinde bile Kaypakkaya’nın maraza çıkmış bir yaramaz çocuk olduğunu bir çırpıda anlatıverirler. Bu grup içinde nispeten “insaflı” olanlar da Kaypakkaya’yı her yıl ansiklopedik bilgilerle anarak üzerlerine düşen görevi “yerine getirir”, bir sonraki 18 Mayıs’a kadar bunun kafi olduğuna hükmederler. Açıkçası, Kaypakkaya’nın maruz kaldığı işkence Türkiye’de bu düzeyde politikleşmiş sayılı siyasi işkence vakalarındandır. Ve bilindiği üzere gördüğü ağır işkence ve ölümü ile ilgili dosya tam 36 yıldır bir türlü açılamamış, onun ölümü ile ilgili 30 yıl önce elde edilen bilgilerin üzerine tek bir bilgi konulamamıştır. İşte bu grup, sansürü öyle bir içselleştirir ki, Kaypakkaya ile ilgili tutarlı bir işkence karşıtı mücadelenin örgütleyicisi/parçası olma konusunda dahi atıldırlar. Açığa çıkmış en vahşi siyasi işkence örneklerinden olan Kaypakkaya dosyasının 36 yıldır kapalı olması, insan hakları savunuculuğu ile ilgili reflekslerini dahi rahatsız etmez. İkincisi, Kaypakkaya’nın işkencede gösterdiği direniş tavrını öne çıkararak, politik görüşlerini perdeleyen, onu, “ser verip sır vermeyen bir yiğit” derekesinde değerlendiren, böylelikle daha ince bir sansür işleten yaygın grup. Bu grup içinde daha çok, Kaypakkaya’nın en görünen özelliğini yani, faşizm karşısındaki sert direniş tutumunu algılayabilen nispeten geri kitleleri barındırmaktadır. Fakat bu grubun başat özelliği, nesnel olarak yok sayılması pek mümkün olmayan ama savunması da hiç kolay olmayan radikal bir siyasi portreyi “makul” düzeyde anmaya/değerlendirmeye yönelik güçsüzlüğüdür. KAYPAKKAYA YÜCELTMESİ Üçüncü olarak da ise Kaypakkaya’nın politik görüşlerini solun gelişimi açısından çok önemli gören, maruz kaldığı ihmalden rahatsız olan, fakat Kaypakkaya’nın rejim tarafından gördüğü sert tavır nedeniyle susmayı tercih eden, bilhassa rejimin Kaypakkaya’nın ardıllarına uyguladığı amansız şiddetten çekinen aydın grubundan bahsedilebilir. İbrahim Kaypakkaya’nın ardıllarının ise Kaypakkaya’nın gördüğü ihmale karşı, kimi zaman Kaypakkaya’yı gerçekçi olmayan bir zeminde yücelttiği ve dahası, ihmale karşı bir refleks olarak Kaypakkaya dışındaki devrimci önderleri ihmal etme subjektivizmi gösterdiği de söylenebilir. SANSÜRÜN ESAS SEBEBİ Sol içi sansürün, diğer deyişle, Kaypakkaya’dan solun dahi “çekinmesinin” esas sebebi, onun doğrudan Türkiye solunun geleneksel zaaflarına yönelen radikal-uzlaşmaz devrimci fikirlerinde yatıyor. Kaypakkaya’nın, resmi ideoloji tarafından, altından gürül gürül akan bir ırmak üzerine inşa edilen o nazik ideolojik köprüyü bir kibritte yakma cüretini ve ataklığını göstermesinin sol içinde bir “ürpertiye” neden olduğu söylenebilir. Kaypakkaya’nın fikirlerinin isabetli olup olmadığı tartışmasından bağımsız olarak, ileri sürdüğü görüşler sol açısından etkili bir eleştiri gücü taşır ki, oyun çağından henüz çıkmış bir sol için bu pekâlâ sıkıcı, uzak durulası bir şeydir. İşte Kaypakkaya sansürünün temel sebebi solun “eleştiri” ile arasındaki olumsuz ilişkide yatmaktadır. Yani, onun mızrağı solun önemli bir kesiminin çuvalına da sığmadığından, mızrak da saklanır, çuval da. Velhasıl, Kaypakkaya, solun “eleştiri”ye karşı tavrı açısından da ayırt edici bir neden. Kaypakkaya ve fikirleri ile yüzleşmek şart. Solun sıkışmışlığı düşünüldüğünde, samimi bir sol duyarlılığın bu “iç sansür”le mücadele etmesi de, ihtiyacımız olan politik münazara için şart. Çünkü Kaypakkaya açık bir şekilde o münazaranın etkin bir tarafı. Onur Gülbudak |
|
| Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | marenostrum_24 (30-01-2011) |
| | #18 (permalink) |
| Aktif Üye | En acı işkencelere bile dayanan yiğit devrimci İbrahim Kaypakkaya'yı katledilişinin yıldönümü yaklaşırken tekrar anıyoruz.Kürdistan'da devam eden direnişin başlangıç noktasıydı o. İbrahim Kaypakkaya'nın özellikle kemalizm tezleri çok iyi değerlendirilmelidir. Kemalistlerle her alanda yan yana gelen ve Kaypakkaya'yı "sözde" savunanların özellikle tekrar tekrar okuması gerekir. İbrahim Kaypakkaya'nın katili kemalist TC devleti! |
| | |
| | #20 (permalink) |
| Misafir | “Kitlelerin devrimi gerçekleştirecek güç olmasının yanı sıra kitlelerin devrim için değil devrimin kitleler için olduğunu da kavramak ama gerçekten kavramak, sağlıklı bir kitle çalışmasının temelini oluşturur. Ancak bu sayede kitlelerle bütünleşmenin önü açılabilir.” İçinden geçtiğimiz süreç itibariyle başarmamız gereken en önemli görevlerden birisi sürekliliği sağlanmış kitle çalışmasını sağlamaktır. Sürekliliği sağlanmış kitle çalışması konusu ilk olarak kitle çalışması yürütülmesi vurgusuna ikinci olarak da bu çalışmanın sürekliliğinin sağlanabilmesi vurgusuna dayanmaktadır. Gerek kitle çalışması yürütülmesi konusu gerekse de bunun sürekliliğini sağlama konusu, başta kitlelere bakış açısıyla ilgilidir. Kitleleri devrim için bir araç olarak görmek, “sağlıklı” bir kitle çalışması yürütüldüğü takdirde dahi ne kadar anlam ifade eder? Tabii ki kitle çalışmasının ilk hassas noktası kitleleri mücadelenin neresine koy-duğumuzdur. Kitlelerin devrimi gerçekleştirecek güç olmasının yanı sıra kitlelerin devrim için değil devrimin kitleler için olduğunu da kavramak ama gerçekten kavramak, sağlıklı bir kitle çalışmasının temelini oluşturur. Ancak bu sayede kitlelerle bütünleşmenin önü açılabilir. Kitlelere bakış açısının sağlıklı hale getirilmesi ile birlikte sürekliliği sağlanmış bir kitle çalışmasının temeli sağlansa da hem bu durumu sürekli kılmak hem de kitlelere doğru yaklaşmak tek başına bakış açısıyla ilgili değildir. Kitlelerin ne için, nerede ve nasıl örgütleneceği sorularına doğru cevaplar vermek de stratejiktir. Tek basma kitleleri bir araya getirmek ama bunu ne için yaptığını unutmak ne kadar anlamsızsa kitleleri doğru araçlarda ör-gütleyememek de o kadar anlamsızdır. İhtiyacın ürünü olarak ortaya çıkan her örgütlenmenin kendi misyonu doğrultusunda genişlemesi, kitlelerin amacı belli hedeflerle örgütlenmesi de önemli başlıklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer konu da yukarıda değindiğimiz “nasıl” sorusunun cevabını doğru verebilmekle ilintilidir. Kitleleri doğru politikalar ışığında örgütleyebileceğimiz genel bir doğrudur. Bu genel doğrunun pratikte derinleştirilmesi ise bizlere bağlıdır. Buradan çıkan sonuç, kitleselleşmiş her hareketin doğru araçlarla, doğru bakış açısıyla, doğru politikalar eşliğinde ve doğru amaçlar doğrultusunda işlediği değildir. Gayet yanlış amaçlar doğrultusunda ya da gayet yanlış bir bakış açısıyla ve yanlış politikalarla da kitleselleşilebilir. Ancak bu kitleselleşmenin birincisi sağlıklı olduğunu ikincisi de daimi olacağını söylemek pek mümkün değildir. Aslında buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, vazgeçilmez olanın kitleselleşmek değil, kitlelere bakış açısının doğru olması gerekliliğidir. Yani doğru bir bakış açısı, kitleselleşmenin kendisinden daha önemlidir. İyi amaçlarla çıkılan bir yolda kitleleri araçlaştı-ran her anlayışın gerici sistemle aynı noktaya gelmesi kaçınılmazdır. Sistemin kitleleri kendisi için yedek-leme gayreti, kitleleri kullanma anlayışına denk düşmektedir. Bu durum, sağlıksız bakış açısıyla harmanlanan her anlayış için de fazlasıyla geçerlidir. Kitleselleşmek bir güç belirtisi olduğu kadar yanlış anlayış doğrultusunda sekterleşmiş bir gücü de ifade edebilir ki bu aslında güçsüzlüğün ta kendisidir. Nasıl ki egemen sistem işte tam da bu nedenle güçsüzse aynı şey diğerleri için de söylenebilir. O halde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button olarak kendimizde tartmamız gereken ilk olgu, kitlelere bakış açımızın doğru olup olmadığıdır. Gerçekten de kitlelerin devrimdeki ve devrimin kitleler nezdindeki önemini tam olarak kavrayabildiğimizi söylemek mümkün görünmemektedir. Kitle çalışması konusundaki hattımız da bu durumu kanıtlar niteliktedir. Bazı dönemlerde hızlanan ve güzel örnekleri sergilenen kitle çalışması pratiklerimiz süreklileşmemekte, kimi dönemlerde gündemimize kitlelerden “daha önemli(!)” konular girmektedir. Aslında kitle çalışmasından daha önemli gördüğümüz konuların, kitlelere bakış açımızdaki zaafı da gösterdiği açıktır. Bu nedenle kitlelerle bütünleşme adına atılan her adım, eni sonu tıkanan bir yol gibi karşımıza dikilmektedir. Başkan Mao’nun kitle çalışması konusundaki değerlendirmelerini açmaya çalışarak bu konuda izlememiz gereken yolu bulmaya çalışalım. Başkan Mao 1943 yılında kaleme aldığı “Önderlik Yöntemlerine İlişkin Bazı Meseleler” adlı makalesinde “Partimizin bütün pratik çalışmalarında doğru önderlik, ‘kitlelerden kitlelere’ilkesine uygun olmak zorundadır. Bunun anlamı şudur: Kitlelerin fikirlerini (dağınık ve sistemleşmemiş fikirleri) almak ve onları derli toplu ve sistemli fikirler haline getirmek (onları inceleyerek, derli toplu ve sistemli fikirler haline getirmek), ondan sonra yeniden kitlelere gitmek ve kitleler bunları kendi fikirleri olarak benimseyene, onlara sıkı sıkıya sarılana ve onları eyleme dönüştürene kadar bu fikirleri yaymak, açıklamak ve bu fikirlerin doğruluğunu bizzat kitlelerin eylemi içinde sınamak. Sonra kitlelerin fikirlerini alıp bir kez daha derli toplu hale getirmek, yeniden kitlelere gitmek ve böylece ısrarla bu fikirlerin uygulanmasını sağlamak. Böylece fikirlerin her defasında daha doğru, daha canlı ve daha zengin bir hale geldiği sonsuz bir helezon içinde bunu bir daha, bir daha tekrarlamak. İşte Marksist bilgi teorisi budur. ” (Mao Zedung, Seçme Eserler, c.III, s. 125, Kaynak Yayınları) demektedir. Burada ilk olarak görmemiz gereken olgu, kitleler vurgusudur. Mao Yoldaş, pratik çalışmaya ilişkin kilit noktayı, kitle konusunda aramaktadır. Açıktır ki makalede tek tek kişilerin örgütlenmesi çalışmasından değil, kitle çalışmasından bahsedilmektedir. Bu nedenle teker teker kişilerden oluşmuş olsa da toplamda daha fazlasını ifade eden kitle olgusunun çalışmalarımızın temelinde yer alması gerekmektedir. İkinci olgu, kitlelerin fikirlerinin sistemleşmemiş olması olgusudur. Kitlelerin, kendi yaşadıkları sonuçlara ilişkin çıkardıkları fikirlerin ham bir bilgi gibi ele alınması ve bu fikirlerin işlenmesi gerekmektedir. Ancak bunu yapabilmek, temel anlamda bilmeyi ve sentez yapabilmeyi gerektirir. Sadece temel olarak bilmek veya sadece sistemsiz fikirler üzerine düşünmek, o fikir ve görüşleri doğru ideoloji ekseninde düzenlemeyi sağlayamaz. Buradan çıkarmamız gereken sonuç, tarihsel deneyimlerin özü olan teoriyi bilmemiz ve ele aldığımız konuları biraz düşünmemiz gerekliliğidir. Üçüncü olarak, sistemli hale getirilmiş fikirlerin kitlelere, onlar bu fikir ve görüşleri kendi görüşleriymişçe-sine sahiplenene kadar götürme sürecidir. Kitlelere doğru politikaları götürmek ve onlardan sürekli düzensiz fikirleri alabilmek için her zaman onlarla iç içe olmak gerekir. Kitle çalışmasının en önemli ve en temel kıstası, kitlelerle kurulan ilişkinin sürekliliğidir. Yalnızca belli zamanlarda veya yalnızca kendi görüşlerimizi kavratmak için kitle toplantıları veya gösteriler düzenlemek kitle çalışması yürütmek demek değildir. Örneğin, en geniş öğrenci kesimi içerisinde yapılacak bir kitle çalışmasının ilk dayanağı, bu çalışmayı yürütecek yoldaşlarımızın da öğrenci olduklarını, kendileri dışındaki öğrencilerle aynı sorunları yaşadıklarını kavramasıdır. İkinci olarak en geniş öğrenci gençliğin örgütlenebileceği, mücadele edebileceği ve kendi inisiyatifini kullanabileceği araçların yaratılması gerekmektedir. Buradan da her sorun ve her politika özgülünde yukarıda bahsi geçen tarzda bir çalışma yapılmalıdır. Dördüncü nokta, oluşturulan politika ve görüşlerin doğruluğunun kitlelerin eylemi içinde smanmasıdır. Yani kitlelerin belirlenen politikalar eşliğinde pratiğe sevk edilmesi gerekmektedir. Sadece belirleme şeklinde kalan fikirlerin değeri doğal olarak daha az olacaktır. Kitlelerin hem politikalara ve örgüte güvenmesi hem de kendi pratiklerine güvenmesi açısından bu durum önemlidir. Düşüncelerin sınanacağı en net yerin bizzat pratik olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız. Besinci nokta, bu tarzın aralıksız bir biçimde devam ettirilmesi gerekliliğidir. Bu süreklilik hem kitlelerin örgütlenmesi açısından hem de her seferinde daha doğru fikirlerin oluşması için önemlidir. Kitle çalışmasının temel prensiplerine ilişkin söylenebilecek daha çok şey olmasına rağmen kendi açımızdan kitle çalışmasının sürekliliğine ilişkin diğer konulara değinmeye çalışalım. Buradan da İbrahim Yoldaşın pratiği doğrultusunda bu anlayışımızı sorgulamaya çalışalım. Bazı yoldaşlarımızın kitle çalışması denilince akıllarına sadece diğer kitle örgütlerinde yapılan çalışmalar gelmektedir. Oysaki öğrenci derneği, sendikası, odalar, kulüpler vb. örgütlerin yanı sıra [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button için de kitle çalışması yürütülebilir ve yürütülmelidir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button ile diğer kitle örgütleri arasındaki fark, hedef kitlelerin farklılığıdır. Yoksa [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’de kitle çalışması yürütülmez şeklinde bir sonuç çıkarmak oldukça anlamsızdır. Kitle çalışması konusundaki bir diğer yanlış anlayış da diğer kitle örgütlerine ihtiyaç olmadığı anlayışıdır. Geleneğimizin görece güçlü olduğu bazı alanlarda dernek, sendika vb. araçlara ihtiyaç olmadığı yönlü anlayışların olduğunu bilmekteyiz. Burada da en geniş kitle ile [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nin hedef kitlesini ayrıştıramama sorunu olduğu anlaşılmaktadır. 1000 kişinin olduğu bir alanda 100 civarında [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’linin olması orada dernek, sendika gibi bir araca ihtiyaç olmadığını değil bilakis özellikle böyle bir araca ihtiyaç olduğunu gösterir. Çünkü 1000 kişinin olduğu bir alanda [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button’nin hedefi anti-faşist, anti-emperyalist yaklaşık 100 kişiyi örgütlemekken dernek yada sendika gibi bir aracın hedefi 1000 kişiyi örgütlemektir. Böyle bir yerde [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button dışında bir örgüte ihtiyaç olmadığını söylemek, kitle inisiyatifini hiçe saymak, kitlelerin temel sorunlarının çözümünü önemsememek anlamına gelmektedir. İkincisi ileri kitle olarak tabir etmemiz gereken yaklaşık 100 kişinin niceliksel olarak artması için de en geniş kitlenin örgütlenmesi elzemdir. En geniş kitlenin örgütlenmesini veya mücadelesini küçümsemek demek İbrahim Yoldaşı kavramamak demektir. İbrahim Yoldaşın bizzat kendi pratiği içerisinde geniş kitlelerin ekonomik-demokratik-akademik mücadelelerini önemsediğini bilmekteyiz. Yine unutmamak gerekir ki diğer tüm argümanların yanı sıra İbrahim Yoldaşın geniş kitle mücadelelerinden çok şey öğrendiğini unutmamak gerekmektedir. Bu mücadeleyi önemsemek, sadece var olana katılmak ya da var olana “öncülük” etmek demek değildir. Bizzat o mücadeleyi örgütlemek, o mücadelenin neferi olmayı da bilmek demektir. Ekonomik-akademik-demokratik mücadelelerin siyasal mücadelenin bir parçası olduğunu asla unutmamak gerekmektedir. Kitlelerin kendiliğinden mücadelesi ile devrimci mücadeleyi özleştirmek/özdeşleştirebilmek ancak bu sayede mümkün olabilir. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button Yoldaşın kitlelere duyduğu derin güven de bir diğer örnek almamız gereken noktadır. Devrimin kitlelerin eseri olacağı anlayışını ve kitleler için devrim yaklaşımını hiç tereddüt etmeden savunan ve pra tikte yaşama geçirmeye çalışan İbrahim yoldaşa nazaran kitlelere güven konusunda hayli sıkıntılı olduğumuz söylenebilir. Kitlelerin sınıf mücadelesine genel uzaklığından hemen moralimizin bozulması, kitle çalışması konusunda dönem dönem ısrarcı olmamamızın arkasında işte bu sorun bulunmaktadır. Kitleleri doğru tahlil etmek, genel durumu doğru kavramak ve buna uygun örgütlenme stratejileri belirlemek [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaştan öğrenmemiz gereken önemli bir anlayıştır. Kitle çalışması konusunda derinleşmek, kitleleri sürekli örgütlemek için anlayışımız kadar pratiğimizde de derinleşmeyi gerektirmektedir. Bu konuda yazılabilecek onlarca şey olmasına rağmen esasta bilgimizin pratikte zenginleşmesini diretmek daha doğru olacaktır. Bu konuda yarattıklarımızın iddia ettiklerimiz kadar olmadığı açıkken büyük laflar etmek gereksiz kaçacaktır. Bu nedenle ilk olarak her ne olursa olsun basitten karmaşığa kitle çalışmasında ısrarcı olunması gerektiğini söylemeliyiz. Dünyayı Temellerinden Sarsacak Bir Dava… Mayıs ayı, baharın coşkusu kadar direngenlik anlamına da gelmektedir bizim açımızdan. İbrahim yoldaşın işkenceli sorgular sonucu direnerek şehit düştüğü tarih olan 18 Mayıs, bu nedenle bize de sınıf mücadelesinde ısrarı ve her türlü baskıya karşı direnmeyi de hatırlatmaktadır. İşte bu nedenle 18 Mayıs’ı anma değil mücadele günü olarak algılamak gerekmektedir. Kitlelere ve devrime layık olabilmek için dünyayı temellerinden sarsacak bir davanın yürütücüleri olarak [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın pratiğini örnek almalı ve yarattığı her değeri mirasımız olarak bellemeliyiz. İbrahim yoldaş, genç yaşma rağmen öğrenmekten usanmayan bir yaklaşıma sahip olmuştur. Ondaki öğrenme azmi, kitlelerle kurduğu sıcak diyalog, analiz ve sentez gücü, Türkiye devriminin önündeki önemli tıkanıklıkların açılmasını da beraberinde getirmiştir. İbrahim yoldaş doğal olarak tutucu bir gelenekten güçlü bir kopuşu da yaratmıştır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın en ayırt edici noktası, ideoloji alanındaki doğru belirlemesi olmuştur. Doğru ideoloji doğrultusunda tüm belirlemelerini gerçekleştiren [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaş, aynı zamanda tutucu da davranmamış, ilk edindiği bilgilerin doğruluğunu sürekli sorgulamış ve buna göre fikirlerini olgunlaştırmıştır. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]button yoldaşın sadece belirlemelerde bulunmaması aynı zamanda bu görüşler ekseninde bizzat pratiği de örgütlemesi bugün hala devam eden bir geleneğin yaşamasındaki ve kökleşmesindeki en önemli olgulardan birisidir. İbrahim yoldaş, ülkedeki devrimci durumun sürekliliğini doğru şekilde tespit ettikten sonra ilk adımın hemen atılması gerektiğini ve ancak bu sayede devrimci bir geleneğin mayalanabileceğim düşünmüş, bu şekilde de harekete geçmiştir. Devrim mücadelesi nihayetinde doğru belirlemeler kadar doğru bir pratik hattı da zorunlu kılmaktadır. Her an kitlelerle iç içe, kenetlenmiş bir mekanizma kurulmaksızm da bunun olabilmesi mümkün değildir. Şunu unutmamak gerekir ki devrimci bir hareketin ilk edinmesi gereken özellik, kitlelere güven olgusudur. Kitlelere güveni pekişmiş ve kitlelere de güven veren, doğru ideoloji doğrultusunda doğru politikalarla hareket eden bir örgütün yenilmesi ya da başarısız olması mümkün değildir. Bu nedenle kitlelerle ilişki konusundaki geçmişte tutucu olan hangi anlayışımız varsa bunları yıkmalı, kitlelerle sarsılmaz bir bağ kurmalıyız. |
|
| Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | İBO'CU (21-07-2010) |
![]() |
| Heberi Paylaş |
| Konuyu Toplam 4 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 4 Misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İbrahim Kaypakkaya | KIZILYıldız | Biyografi | 6 | 08-08-2010 01:49 |
| İbrahim KAYPAKKAYA | renin57 | Duvar Kağıdı - WallPaper | 0 | 28-05-2009 19:00 |
| İbrahim Kaypakkaya | metin34 | Makaleler | 1 | 09-05-2008 15:47 |
| İbrahim Kaypakkaya | mao | Ölümsüzler | 4 | 07-03-2008 20:44 |
| İbrahim Kaypakkaya | ISIKLI_YOL | Ölümsüzler | 1 | 21-01-2008 14:56 |