Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Ölümsüzler

Ölümsüzler Önderlerimizin hayatları, anıları ve onlarla ilgili herşey

SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Şeyh Bedrettİn
Cevaplar
2
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1633
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15 Temmuz 2007, 19:12   #1
 
(!) - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
(!)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06 Temmuz 2008
Üye No: 10292
Mesajlar: 593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 4 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 (!) is on a distinguished road
Standart Şeyh Bedrettİn

Şeyh Bedrettİn

ŞEYH BEDRETTİN

Şeyh Bedrettin 1358-1359 yıllarında Edirne yakınlarında Karaağaç ile Dimetoka arasında bulunan Samona’da doğdu.

Babası İsrail, Simavna Kadısı olduğu için bu adla anılmaktadır. Fakat sonradan tam bir yakıştırmadan ibaret olan Kütahya’nın Simav ilçesine bağlanarak Bedrettin-i Simavi adıyla anılmaya başlanmıştır. Babası İsrail, Samona(Simavna)’nın hem kadısı hem kale komutanı, annesi ise Dimetoka Kalesi Rum Beyi’nin kızı olup sonradan Müslüman olan Melek Hatundu. Şeyh Bedrettin’in torunu Hafız Halil’in kaleme aldığı manzum Menakıb-ı Şeyh Bedrettin’deki bilgilere göre Bedrettin, Türkiye Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın soyundan gelmiştir. Bedrettin’in ceddi olan Aldülaziz, Osmanlıların Rumeli fethine başladıkları zaman onlarla birlikte savaşa katılmış ve Dimetoka savaşında şehit olmuştur(Yücel, Sevim, 1990). Ancak bazı son dönem araştırmacıları Bedrettin’in soyunu Selçuklu hanedanına bağlayan rivayetin siyasal amaçlarla uydurulduğunu düşünmektedirler.

Şeyh Bedrettin, ilk önce babasından dini eğitim-öğretim görerek Kur’an-ı Kerim okumasını öğrendi(Fındıkoğlu, 1976). Sonra doğum yeri olan Sımavna’dan başlayarak çeşitli hocalardan Sünni inanca uygun eğitim gördü(Anıl, 1995). Daha sonra Edirne’de Mevlana Yusuf adlı bilginden sarf, nahiv(gramer), Şahidi isimli hocadan tefsir dersleri aldı. Bu hocanın ölümü üzerine 20 yaşında Bursa’ya giderek kazaskerin oğlu Musa Çelebi’ye konuk oldu ve onunla birlikte kazaskerden dersler aldı. Bir yıl sonra Konya’ya giderek Mevlana Feyzullah adlı bir bilginden astronomi ve astroloji dersleri gördü. Ardından Kudus’e gitti ve İbn Aklan’ın derslerini takip etti. Daha sonra Suriye’ye ve Mısır’a gitti. Kahire’de Seyyid Şerif Mübarek Malik’in derslerini izledi(Fındıkoğlu, 1976).

Ayrıca Kahire’de o devrin ileri gelen bilim adamlarından ilahiyat, felsefe ve mantık dersleri aldı ve böylece olgun ve saygın bir bilim adamı oldu. Bu arada Kahire’de münzevi bir hayat yaşayan ünlü mutasavvıf Hüseyin Ahlati’den tasavvuf dersleri aldı. Sonra Şeyhi’nin emriyle Tebriz’e giderek orada bulunan Timur’un huzurunda diğer bilim adamlarıyla yaptığı tartışmalarda büyük bir ün kazandı(Anıl, 1995). Bunun üzerine Kahire’ye döndüğünde Memluk Sultanı Berkuk’un oğlu Ferec’in eğitilmesi için hoca olarak atandı(Öztuna, 1977). 1397’de Şeyh Hüseyin Ahlati’nin ölümü ve onun vasiyeti üzerine Tekke’nin şeyhi oldu. Ancak 6 yıl sonra 1403’te Anadolu’ya dönmek üzere ailesi birlikte Kahire’den ayrıldı(Ocak, 1998).

1402 Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt Timur’a yenilerek ona esir olmuştu. Beyazıt’ın ölümü üzerine Timur ülkesine dönerken Anadolu’nun bütün hazinelerini götürmüş, başkent olan Bursa’daki bütün arşivleri yaktırmış ve en kötüsü de 4 başlı bir Osmanlı Devleti bırakmıştı(Güngör, 1975). Beyazıt’ın oğulları arasında taht kavgaları başlamış ve bu 11 yıl sürmüş, böylece Osmanlı devleti 100 yıllık bir gerilime dönemine girmiştir.

Bayezıt’ın 6 oğlu olup bunlardan Ertuğrul Ankara savaşına katılmamıştı çünkü onun yaşı küçük olduğu için Bursa’da bırakılmıştı. Diğerleri ise büyükten küçüğe Süleyman, İsa, Mehmet, Musa ve Mustafa idiler. En küçüğü olan Mustafa savaştan sonra bütün aramalara rağmen bulunamamıştı. Bazı kaynaklara göre Timur, Mustafa Çelebi’yi beraberinde Semerkand’a götürmüştü(Uzunçarşılı, 1988).

Timur, planladığı gibi Osmanlı Devletini Beyazıt’ın 4 oğlu arasında taksim etti. Buna göre Rumeli tarafını Süleyman’a, Balıkesir bölgesini İsa’ya, Bursa bölgesini Musa’ya, Amasya bölgesini ise Mehmet Çelebi’ye verdi, böylece 11 yıllık bir kargaşa ve karışıklık anlamına gelen fetret devri başladı( Şahin, 1989).

Bu mücadelede önce Mehmet Çelebi, İsa Çelebi’yi ortadan kaldırarak Balıkesir ve Bursa’yı kendi topraklarına kattı. Süleyman Çelebi, Musa Çelebi ile Edirne tarafında yaptığı savaşta onu önce yendi fakat kendisinin içki ve eğlenceye düşkünlüğü ve yanında çalıştırdığı kişilere karşı keyfi ve despotça davranışları yüzünden ondan yüz çevirdiler ve bunların çoğu sonra Musa Çelebi’yi tuttular ve bunların yardımıyla Musa Çelebi Süleyman Çelebi’nin ordusunu yendi ve Edirne’ye girdi. Süleyman Çelebi kaçmaya çalışırken yolda Musa Çelebi’nin adamları tarafından öldürüldü. Musa Çelebi, Süleyman Çelebi’nin ölümünden sonra Edirne’de hükümdar oldu.(Güngör, 1975).

Şeyh Bedrettin Anadolu’ya geldiğinde Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasında taht kavgası bütün şiddetiyle devam etmekteydi. Önce Karaman, Germiyan, Aydın gibi Alevilerin bulundukları yerleri dolaşarak düşüncelerini onlara aşılayan Şeyh Bedrettin, böylece tasarladığı hareketleri daha çok batıni düşünce ve mezhep taraftarı olan Aleviler ile Bektaşilerle yapmayı planlıyordu(Anıl, 1995). Daha sonra Kütahya yoluyla seyahat ederken Domoniç dağlarında Torlaklarla karşılaşır. Onlara yapılan görüşmeler sonunda Torlaklar Bedrettin’i şeyh olarak benimserler. Bedrettin hareketinin diğer ileri gelenleri Torlak Kemal bunlar arasındadır( Öztuna, 1977).

Şeyh Bedrettin bir yıl kadar Batı Anadolu’da bulundu ve sonra Edirne’ye geçerek henüz hayatta olan anne ve babasını ziyaret edip bir süre onlarla kaldı. Şeyh Bedrettin o sırada Edirne’de hüküm süren Musa Çelebi ile karşılaştı(Ocak, 1998), o, Bedrettin’in zeka ve bilgisine hayran kalmış ve onu kazaskerlik makamına getirmiştir. O tarihlerde Şeyhülislamlık makamı olmadığından kazasker, devletin kaza kuvvetinin başı, baş hakimi, bütün kadıların amiri ve hükümdarın divandaki en nüfuzlu üyesidir(Meydan Larousse). Şeyh Bedrettin’in kazaskerliğe getirilişinde, onun bilimsel kimliği ve şöhreti etkili olduğu kadar Alevi Yörükler ve heteredoks köylüler üzerinde büyük etki ve saygınlığı da büyük rol oynamıştır. Bu görevde üç yıl kadar kalmıştır(Ocak, 1998).

Ayrıca Bedrettin, kazasker olarak görevlendirildiği zaman kendi inançlarına yakın kimseleri yetkili makamlara tayin ettiği gibi bunları dirlik sahibi yaparak taraftarlarını hem sayı bakımından artırdı ve hem de onların sosyal ve ekonomik bakımdan güçlenmelerini sağladı. Böylece bir taraftan düşünsel yönden propaganda faaliyeti içine girerken öte yandan adamlarını devletin ve toplumun kilit mevkilerine getirmeye çalıştı(Anıl, 1995).

Fetret devrinin son perdesi Mehmet Çelebi ile Musa Celebi arasında olmuştur. Musa Çelebi, Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmadan bütün halka değer veriyordu. Buna karşılık Mehmet Çelebi toprak sahiplerini tutuyordu. Bunun için Musa Çelebi’nin mal ve mülklerinden mahrum ettiği Tımarlı ve Zeametliler Mehmet Çelebi’ye taraftar olmuşlardır(Fındıkoğlu, 1976).

Süleyman Çelebi’nin oğlu Orhan Çelebi Bizans’ta mülteci idi, Bizanslılar onun yanına asker vererek amcasına karşı savaşa gönderdilerse de yenildi. Musa Çelebi bunun üzerine İstanbul üzerine yürüyüp şehri kuşattı. Bizans çok sıkıntılı durumdaydı ve bu durumdan kardeş kavgasından faydalanarak kurtuldu. O sırada Mehmet Çelebi Rumeli’ye geçmek istiyordu, fakat Gelibolu yakası Musa Çelebi’nin elinde olduğu için o yol kapalıydı. Bizanslılar, Mehmet Çelebiyi Üsküdar’dan karşıya geçirdiler. Çatalca tarafında yapılan savaşta Mehmet Çelebi yenildi ve İstanbul’a sığınarak hayatını kurtardı. Tekrar Anadolu’ya geçerek asker topladı, Rumeli’ye geçti ve bu defa da yenildi fakat amacından vazgeçmedi. Musa Çelebi de Süleyman Çelebi gibi çevresindeki insanlara iyi davranmıyor(Güngör, 1975) ve onlara güvenmiyordu. Çünkü kardeşi emir Süleyman’a bağlılıklarını bozarak yanına gelenlerin bir gün kendisine de ihanet edeceklerini düşünüyordu(Öztürk, 2002). Ayrıca yönetime getirdiği kişiler de değerli insanlar değildi. Bu yüzden beyler kendisinden yüz çevirdiler ve el altından Mehmet Çelebi’ye haber salarak onun üçüncü defa yaptığı Rumeli seferinde Samakov yakınındaki Çamurlu Derbentte yapılan savaşta Musa Çelebi’nin ordusu bozuldu ve kendi atının ayaklarının bataklığa saplanması yüzünden esir düştü ve idam edildikten sonra Bursa’ya Yıldırım Beyazıt Türbesi’ne defnedildi(Güngör, 1975).

Mehmet Çelebi, Musa Çelebi’yi yendikten sonra tahta geçti ve Musa Çelebi taraftarlarının çoğunu idam ettirdi, ancak devlete hizmetlerinden dolayı Muhaloğlu Mehmet Bey affedildi, Şeyh Bedrettin’i ayda 1000 akçe maaşla “dinsel bilim ve gerçekleri yaymak ve isteyenleri aydınlatmak” göreviyle İznik’te ikamete mecbur edilmiştir. Bazı kaynaklar bu durumu bir mükafatlandırma olarak değerlendirirken bazıları için bu bir sürgünden başka bir şey değildir(Anıl, 1995).

Şeyh Bedrettin’in Eserleri ve Düşünceleri

Şeyh Bedrettin’in eserlerinin tamamı, ne oryantalistler ve ne de Türk Kültür Tarihi araştırmacıları tarafından sağlam bir şekilde tespit edilmiştir. Osmanlı yazarları bunların sayısının 38 olduğunu yazmışlardır. Basılan-basılmayan, elde mevcut olan-olmayan eserlerinin hepsi Arapça’dır. Şeyh Bedrettin’in adı anılan eserleri şunlardır(Fındıkoğlu, 1976):

Çirag’ul Fütüh ve Tarikat’a Dair adlı eserleri elde mevcut değildir. Şeyh Bedrettin, döneminin parlak bilim ve düşünce adımı idi. Ona göre zeki insanları ahmaklardan ayıran imtiyaz, başkalarının düşüncelerini nakletmek değil, kişisel düşüncelerini ortaya koymaktır(Fındıkoğlu, 1976).

Bedrettin kazaskerliğe gelince o devrin medeni kanunu sayılan Cami’ul Fusuleyn adlı eserini bir yıl içinde yazmış, bütün kadıların kanuna göre hüküm vermelerini sağlamak istemiştir. Bedrettin temel kurallara saygılı kalarak mezheplerden sıyrılarak İslam hukukunda, hakimlere bir yargı bağımsızlığı getirmiş ve İslam hukukuna bir dinamizm kazandırmıştır(Köker, 1996).

Cami’ül Fusuleyn’in Türkiye ve dünya kütüphanelerinde bir çok yazma nüshası bulunmaktadır(Osmanlılar Ansiklopedisi, 1999). Bu eseri idamından sonra bile bir kaç yüzyıl Osmanlı medreselerinde okutulmaya devam edilmiştir(Ocak, 1998).

Bazı hukukçulara göre Bedrettin, zamanında müstesna bir hukukçu iken bazılarına göre toplayıcı olmaktan öteye gidememiştir. Oysa Batı’da kanun yapmanın felsefi ortamı XVII. Yüzyıl da rönesans ve hümanizm ile gerçekleşmesine rağmen bu, Osmanlı Devletinde Türk düşünürü Bedrettin tarafından 15. yüzyılda tedvin edilmiştir. (Fındıkoğlu, 1976). Öbür taraftan Şeyh Bedrettin, Varidat adlı eserini İznik’te göz hapsindeyken yazmıştır. Bu kitap, Rumeli’de verdiği derslerden oluşan felsefi, tasavvufi ve kelami ve diğer düşüncelerini içerir.

Varidat bir yönüyle materyalist diğer yönüyle tasavvufi bir eserdir. Bu iki özelliği taşıması bir çelişki olsa gerektir. Ahmet Yaşar Ocak(1998)e göre Varidat hariç eserlerinin hiçbirisinde, ihtilalci ve materyalist düşüncelerin en ufak bir izine bile rastlanmamıştır. Varidat derleme bir eser olup, Şeyh Bedrettin’in eli kalem tutan müritleri tarafından yazıya geçirilmek suretiyle meydana getirilmiştir. Bu yüzden bu düşünceler Şeyh Bedrettin’den çok müritlerine ait olabilir.

Şeyh Bedrettin, insanın, Tanrı’nın bir sureti olduğuna inandığına göre, onun mutluluğu için çalışmayı kuracağı devletin en önemli hedefi olarak kabul etmek durumundaydı(Anıl, 1995).

Bedrettin, tasavvuf konusunda Muhittin-i İbn Arabi’den etkilenmiştir. Ona göre varlık ilk, son bir ve tek varlıktır. Varlığın tecellisi yani ortaya çıkış alanı ve görünüş alanı olmak üzere iki yönü vardır. Varlık ilk ve tek, bir ve son olduğu için tanımlamaya gerek yoktur. Çünkü tanım için tanımlananın gerisinde ait olacağı bir cinse ihtiyaç vardır. Oysa varlık “ilk” olduğu için onun gerisinde ait olacağı bir cins yoktur, yine tanımlananın başkalarından ayırt edileceği bir ayrıma ihtiyacı vardır. Oysa varlık son olduğu için, onun ötesinde ayırt edici de yoktur. Bundan dolayı varlık bir tektir ve dolayısıyla tanımlanamaz(Eyüboğlu, 1995).

Bedrettin’e göre evren ve varolan her şey Tanrı’dan ibarettir. Tanrı bütün evreni doldurur. Madde ve ruh çeşitli görünümlerinden ibarettir. Tabiat ve Tanrı aynı şeydir(Anıl; 19995). Bedrettin düşüncesinde özel bir önem verdiği sevgiyi, insanın bütün kötülüklerden kurtulması, yücelmesi ve Tanrı katına yükselmesi olarak tanımlayarak, Tanrı sevgisinin insan sevgisini zorunlu kıldığı bütün düşüncesiyle kardeşlik ve eşitlik ülkülerini öne çıkararak komünitern bir toplum projesini taşıyıcısı olmuş, İran, Bizans, Moğol ve benzeri kültürel ve dinsel geleneklerin adeta bir kesişme noktası oluşturan Anadolu topraklarında aykırı sayılabilecek bir yaşam biçimi ve gelenekleriyle marjinal toplulukların çevresinde toplandığı bir önder haline gelmeyi başarmıştır( Sosyalizm ve Toplum. mücade. Ansik.).

Bazı kaynaklara göre Şeyh Bedrettin dinsizdir, peygamberliğini ileri sürmüştür, padişahlığını ortaya atmıştır. Bütün malların ortak kullanılmasını istemiştir. Şeriatla ilgili kuralların doğru olmadığını söylemiştir. Gerçekten Şeyh Bedrettin böyle bir kimse midir? Eserleri incelendiğinde böyle bir yargıya varma imkanı yoktur(Eyüboğlu,19995) Ayrıca Kur’an ve hadisler Şeyh Bedrettin’in düşüncelerinin gelişmesinde iki önemli kaynaktır. Onun tasavvufla ilgili eserleri incelendiğinde sık sık Kur’andan ve hadislerden alıntılar yaparak kendi anlayışı doğrultusunda yorumlaması bunu gösterir(Ahmet Cevdet Paşa, 1985).

Şeyh Bedrettin, içinde yaşadığı toplumun bir çok değerine karşı çıkmakla kendi sosyal sınıfı ile ters düşen bir davranış içine girmiştir. Bedrettin’in düşüncelerinde tutarsızlıklar vardır. Çünkü o tasavvufa inanmasına rağmen onun tasavvufu Mevlana gibi imanla, aşkla dopdolu olan, varlığını yokluğa değişen, aşkla yok olan bir erenin tasavvufu değildir. Sülükte akıl yoluyla değil, aşkla menzile ulaşılacağını söylerken bile akıldan kurtulamamıştır, imanından çok aklından ilham almış bir düşünürün tasavvufudur(Yaltkaya, 1994).

Şeyh Bedrettin Mısır’a gittikten sonra batıni inançların çok etkisinde kaldı. Bu onun düşünsel yapısını etkilediği gibi ruhsal hayatına da büyük tesirler bıraktı. O sıralarda heteredoks din adamlarının bir moda olarak kullandığı ve içe kapanışı kolaylaştırdığına inandıkları uyuşturucuların da etkisiyle bozuk ruh hali dolayısıyla içine girdiği bunalımı bir vecd hali sayarak, ermiş bir kimse olduğuna inanılır oldu. O artık yepyeni bir insan olmuştu. Bu tutarsızlıkları olmakla birlikte o yeni bir devrim yapmak niyetindeydi. Amacı şeriatı iptal etmek değil, kendi görüş ve inancına göre ihya etmek niyetindeydi. Bunun için mehdi olayını göz önünde tutuyor ve kendisini zamanın sahibi sayıyordu(Gölpınarlı, 1966).

Bedrettin aile olarak Sünni inanca sahip bir Türk aristokratı olmasına rağmen halk tabakasının sempatisini kazanmış ve bu bunalım kişiliği üzerinde etkili olmuştu. Çünkü o batıni inançlara sahip halk tabakasıyla birlikte olamayacak kadar kültürlü ve seçkin bir insandı. Ruh sağlığı ve dengesi bozulmuş bulunuyordu. Öyle ki, Allah’la konuştuğuna inanıyor ve gökteki yıldızlara eliyle değdiğini söylüyor, kendisini bir ışığın kapladığını ve karşısında bulunan birisini arzu ettiği bir kişi olarak gördüğünü sanıyordu(Eyüpoğlu, 1987).

Bedrettin insanların doğuştan eşit olduklarını, bazılarının büyük servetlere sahip olduklarını, bazılarının ekmeğe bile muhtaç kalmasının ilahi hikmete aykırı düştüğünü söyler. Müslüman, Hıristiyan, Musevi hepsi Allah’ın kulları ve kardeştir ve aralarında sevgi bulunması şarttır(Temel Britannica ).

Osmanlı Devletinde, idare edenler ile idare edilenler arasındaki dengenin bozukluğu ve bu konuda halkın şikayeti Timur’un istilasından önce Yıldırım Beyazıt’ın kulağına kadar ulaşmıştır(Fındıkoğlu, 1976). Bu durum bir bilim ve düşünce adamı olarak Şeyh Bedretti’nin bu problemler üzerinde kafa yormasına yol açmış ve çözüm olarak da sosyalist düşünceleri önermiş olabilir.

Ayrıca Bedrettin’in yaşadığı dönemde Anadolu’da bir yönetim boşluğu meydana gelmiş ve toplum ahlakında da bir çöküş gözlenmekte idi. Timur’un oğullarının yanında onları destekleyen belli kitleler vardı. Bunlar padişaha yakın olduklarından hiçbir engel tanımadan istedikleri gibi hareket ediyor ve bütün dünya nimetlerinden büyük ölçüde yararlanıyorlardı. Buna karşılık halk tabakası büyük yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşıyor ve dolayısıyla yönetimde olanlara karşı büyük bir kin ve nefret duyguları taşıyor ve bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bu durum karşısında Şeyh Bedrettin, kadınlar hariç mevcut mallardan herkesin eşit şekilde yararlanması gerektiğini söylemiştir(Yaltkaya, 1994).

Musa Çelebi’nin yenilip Mehmet Çelebi’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra Batı Anadolu topraklarında yerel otoriteye sahip olan beyler, kadılar daha fazla yiyebilmek için yoksul olan halka vergi üstüne vergi koyuyorlardı. Nitekim Anadolu halkının çektiği sıkıntı türkülere konu olmuştur(Yılmaz, 2001):

Ord. Prof. Ziyaeddin F. Fındıkoğlu(1976)’na göre Şeyh Bedrettin malları zorunlu bölüşmekten çok, kanaatkarlığın genelleşmesi ile eşitliğin sağlanacağı düşüncesindedir. Ona göre zenginlerin sürekli servet biriktirmelerini ve fakirlerin yeni yeni isteklerde bulunmalarını önlemek için insanların hırs ve iştahlarını daraltacak bir kanaat terbiyesi vermek gerekir. Bu sayede eşitlik sağlanır ve genel sefalet ve onu doğuran eşitsizlikler ortadan kalkar.

Bu akımın düşünceleri şöyle özetlenebilir: Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilirim. Sen de benim elbiselerimi giyer, silahlarımı ve arabalarımı kullanabilirsin. Sadece kadınlar müstesnadır(Hammer, 1990).

Şeyh Bedrettin sömürüye karşıdır, üretici ile tüketici arasındaki uçurumu kaldırmak ister. Ona göre Osmanlı toplumunun yapısı, düzeni değişmelidir. “Bütün mallar ortaktır”dan anlaşılan bu olmalıdır(Fındıkoğlu, 1976.)

Resmi tarih anlayışına göre Bedrettin Stalin’in şeyhi ve tarihte Platon’dan sonra ikinci büyük sosyalisttir(Fındıkoğlu, 1976). Resmi tarih yazımını dışlayanlara göre Şeyh Bedrettin materyalizmin öncüsü, İslam’ın Luther’i, liberalisti, dünya işleri ile ahiret işlerini birbirine karıştırmadığı için Türk düşünce tarihinin ilk laik insanı olarak değerlendirilmektedir.

Ayaklanma

14. yüzyıl ve 15. yüzyılın ilk yarısı genel olarak hem İslam dünyası hem de Türk dünyasının bilimsel ve düşünsel duraklama içinde olduğu bir dönemdir. Bu dönemin Orta Asyası felsefe, mantık, kelam ve edebiyat alanında belirginleşmişti. Dönemin Anadolusu ise bu merkezlere göre biraz geriden geliyordu. Bu dönemin düşünsel zeminine baktığımız zaman genel olarak “İlk Osmanlı Dönemi Türk Sufiliği” diyebileceğimiz gazilik, alplik, dervişlik” gibi kavramların ahilik, fütüvvet gibi kurumların taşıdığı değerlerin ve yönlendirmelerin toplumda medreselerden daha etkin bir şekilde yer aldığını görebiliriz. Bu dönemde Osmanlı toplumun düşünsel gündemini Osmanlı ulemasından çok bu sufi sınıfın elinde tuttuğunu görebiliriz. Bu iki grubun ileriki yıllarda zaman zaman sertleşen zaman zaman yumuşayan fakat sürekli bir mücadele içinde bulundukları bir gerçektir((Köker, 1996).

Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında büyük hizmeti olan Türk soylularının bu dönemden sonra gulam ve köle kaynaklı veya devşirme olarak devlet yönetiminde görev almış olanların etkinliklerinin artması sonucu söz haklarının azalması başkaldırıya bir sebep olabilir. Şeyh Bedrettin hazırladığı harekette kendisi gibi eski Türk soylularından olmakla Rumeli grubunun (Türk soyluları) ihtiras ve ümitlerine cevap vermek istiyor ve giderek sönmeye yüz tutmuş olan eski gazi saltanatını ihya etmeye çalıyordu. Bu bakımdan hazırladığı harekata çok miktarda Türk soylusunun katılması sağlandı(Anıl, 1995).

Yarınlarına güvenle bakamayan toplumsal ve ekonomik bunalımlar içinde yaşayan Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan halk da Şeyh Bedrettin’in etrafında toplanmışlardı. Şeyh Bedrettin isyanına katılanlar esas itibariyle Anadolu ve Rumeli tımarları elinden alınan sipahiler ve Balkanlar’da ve mıntıkalardaki gazi sınıfı ile eski Hıristiyan feodallerdi(Ocak, 1998).

Fetret devrinin sonuna doğru Osmanlı Devleti korkunç bir ekonomik krize girmişti. Bir taraftan Timur yağmalamalarının sonucu diğer taraftan Fetret devrinin çatışmaları üretim araçlarının tahrip etmesi sebebiyle meydana gelen kıtlık ve bir de fetret devri sebebiyle devletin fütuhat gelirleri ve ganimetler tükenmiş ve her kesimde büyük bir işsizler ordusu türemiş ve halkta büyük geçim sıkıntıları başgöstermişti(Ocak, “Din ve Düşünce”, 1998).

Halk fetret devrinde, siyasal düzenin bozulmuş ve siyasal otorite zayıflamıştır. Bu sebeple eşkiyalık ve soygunun artması sebebiyle çiftlikler dağılmış ve halk büyük kitleler halinde Rumeli yakasına göç etmek zorunda kalmıştı. Örneğin ayaklanmanın ilk başladığı yer olan Karaburun halkı arazisinin tarıma elverişli olmaması yüzünden denizcilik yapıyordu. Karışıklık yüzünden denizcilik de yapılamadığı için bir çok insan işsiz kalmış ve ekonomik sıkıntı içinde yaşıyorlardı(Anıl, 19995).

Halkı canından bezdiren çok sayıda sebep vardı. Daha Yıldırım Beyazıt zamanındana başlayarak devlet yöneticilerinin halka yabancılaşması ve yönetici kadronun ahlak yönünden bozulması kitleleri derinden etkilemiştir. Beyazıt döneminde rüşvet yiyen bir kadıyı Beyazıt’ın gazabından bir soytarının kurtarması olayı, gerek rüşvet yiyen ve gerekse böyle ağır bir toplumsal suçun bağışlanmasındaki hafiflik, Osmanlı sarayının gerçek durumunu ortaya koyuyordu(Yetkin, 1974).

Fetret devrinin ortaya çıkardığı karışıklıkların durulmaya başlaması ve şehzade kavgalarının bitmeye başlaması ile devlet ve toplum artık yeni bir düzen ve huzur arayışına başlamıştı. İşte böyle uygun bir ortamda Şeyh Bedrettin kendi ideallerini gerçekleştirmek için faaliyete geçti. Ancak Edirne’den İznik’e sürüldüğünden beri faaliyetleri kontrol altında tutulduğu için bu faaliyetlerini bir gizlilik içinde ve güvendiği adamları aracılığıyla yürütüyordu(Yaltkaya, 1994).

Bu harekete katılan kitlelerin temelini Şeyh Bedrettin’in kendi müritleri oluşturuyordu. Bedrettin’in müridlerinin büyük çoğunluğu Alevi-Bektaşi inançlı Türkmenlerdi. Osmanlı devletinde sürekli başkaldıran ve her defasında bağışlanan Müslüman ve Hıristiyan aristokrat beylere karşı gösterilen hoşgörü Türkmenlerden esirgenmişti(Yetkin,1974). Bedrettin’in bu isyan hareketine o bölge akıncılarının da katılması sebebiyle Balkanlar’daki akıncı kumandanı Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmet Bey, şüphe üzerine Tokat kalesine hapsedildi(Yücel, Sevim, 1990).

Şeyh Bedrettin ayaklanması sırasında padişahlık iddiasında bulunmuş ve böylece seçtiği siyasal sistemin ve devletin şeklinin teokratik ve mutlakiyetçi bir devlet olacağını açıkça ilan etmişti(Anıl, 1995). Aynı şekilde saltanatın babadan oğula geçen veya hanedan esaslarına dayandığı bir devlet olması gerekecekti(Gölpınarlı,, 1966).

Şeyh Bedrettin, bilgi ve zekasıyla Rumeli ve Anadolu’da büyük bir kitleyi kendisine bağlamıştı. Dini yönden olağanüstü etkilediği bu kitleler onu tarikat şeyhleri olarak görüyorlardı. Aralarında Bedrettin’i peygamber olarak görenler de az değildi(Akdağ, 1974). Peygamberlik iddiasının doğru olamayacağını düşünüyoruz. Buna belki kurtarıcı Mehdi demek daha doğru olabilir. Zaten peşinden sürüklediği kitlelerin çoğunluğu Mehdi inancını benimseyen dinsel gruplardır.

Bedrettin, düşüncelerini gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacak Sakız Adasının Karşısındaki Karaburun’u teşkil eden Stylaryus dağında doğan mutaassıp ve heyecanlı Börklüce Mustafa’yı kendisine kethüda, vekil ve dini teorilerinin yayıcısı edindi. Bu kişi de kendisini baba ve ruhani ilan etti. Bundan dolayı taraftarları ona “Dede Sultan” adını verdiler. Yine Şeyh Bedrettin’e Torlak Kemal adında birisi de yardımcı oldu. Bu kişi büyük partilere bölünmüş ve Asya’da bu mezhebi yaymak için dolaşan dervişlerin başına geçti(Hammer, 1990).

Bedrettin’in planlamasına göre Börklüce Mustafa yoksul halkı elde etmeye çalışırken , diğer taraftan Torlak kemal isimli derviş de Alevileri kandırmaya çalışıyor ve bu maksatla Manisa yöresinde faaliyet gösteriyordu(Avcıoğlu, 1978).

Börklüce Mustafa kendisine bağladığı Aydın’ın ileri gelenleri ile aydında isyan etmiştir. Bunun haberini alan Bedrettin Mehmet Çelebi’den hacca gitmek için izin istemiş fakat izin verilmeyince kaçmıştır( Öztuna, 1977).

Nitekim Börklüce Mustafa eylemin düşünsel temelini şöyle açıklamıştır(Yetkin,1974): “ Yiyecek, giyecek ve ekilmiş tarlalar ortaktır. Ben senin evine kendi evim gibi, sen de benim evime kendi evim gibi girip çıkarsın, kadınlar müstesnadır.”

Yine Börklüce Mustafa Aydın çevresindeki insanlara şu düşünceleri aktarıyordu: “Herkes emeğinin karşılığını alacaktır, hem de eşit olarak alacaktır. Fakat hastalar, sakatlar yani emek harcayamayanlar ne olacak? Bunlar aç mı kalacak? Mülk ortak olduğuna göre onlar da haklarını alacaklardır. Burada sadece asalaklara yani başkalarının sırtından geçinenlere yer yoktur. Onların olmadığı yerde zaten zenginlik ve fakirlik kavramları da yoktur(Yılmaz, 2001).

Bedrettin ve dava arkadaşlarının gizli amaçları, Avrupa ve Asya’da bir hükümet kurmak olduğundan Hıristiyanları, özellikle imparatorları ve padişahla iyi geçinen Rumları elde etmekti. Bunun için Börklüce Mustafa’nın müritlerinden birkaçı Sakız Adasına giderek Giritli keşişi ziyaret ettiler. Bunlardan birisi rahibe: “Ben de senin gibi bir keşişim. Senin Allah’ına ibadet ediyorum. Geceleyin deniz üzerinden yürüyerek seni görmeye geldim, dedi ve keşiş buna inandı( Hammer, 1990).

Şeyh Bedrettin,Torlak kemal ve Börklüce Mustafa’nın ayaklanmaları üzerine önce Kastamonu’ya oradan Sinop üzerinden Kefe’ye ve sonra Eflak Voyvodası’na ulaşmıştır. Bu ayaklanma ile Türk hakimiyetinden kurtulacağı ümidine kapılan Voyvoda’nın sağladığı olanaklarla tekrar Osmanlı topraklarına giderek Silistre ve Dobruca üzerinden Deliorman’a gelmiştir. Burada kazaskerliği sırasında kendilerine tımar verdiği sipahiler, medrese talebeleri, akıncılar ve makam dağıttığı diğer hükümet mensupları kendisini coşkuyla karşıladılar(Akdağ, 1974).

Bu arada Börklüce isyanını bastırmak için görevlendirilen İzmir sancak beyi Aleksandr’ın Börklüce yandaşları tarafından Stylarius geçidinde yenilgiye uğratılarak öldürülmesi üzerine asiler cüretlerini artırdılar ve ayaklanma ülke çapında bir olay haline geldi. Bunun üzerine Şeyh Bedrettin Deliorman’da bir konuşma yaparak şunları söylemiştir: “ Bundan sonra bana gelin, bana bağlanın, padişahlık bana verildi. Yüryüzünde ben halife olsam gerek, Her kime sancak ve subaşılık gerek , gelsin benim yanıma. Her kimin ne maksadı varsa gelsin. Bundan sonra huruç sahibiyim. Börklüce Mustafa dahi Aydın ilini hurç etti. O dahi benim müridimdir. Benim için huruç etmiştir.”(Gölpınarlı, 1966).

Çelebi Mehmet, bu olay hakkında gerekli bilgiyi alınca Saruhan Valisi Sisman’ın bunların üzerine yürümesini emretti. Sisman, 6 Bin mürit tarafından savunulan Stilaryus Dağı geçidinde bütün askerler ile birlikte öldürüldü. Bu başarı bunların ataklarını artırdığından bir çok kimse bunlara uydu. Eşitlik düşüncesini savunan bu grup, padişah fermanları ve İslam kanunları ile teyid edilmiş gelenekleri yasakladılar ve kendilerini Hıristiyanlara benzettiler. Ayrıca aynı kumaştan yapılmış tek tip elbise giymeye ve baş açık gezmeye karar verdiler( Hammer, 1990).

Sultan Mehmet, bunların çoğalmasından ve amaçlarına ulaşmasından endişe ettiği için Saruhan ve Aydın Valisi yapılan Ali Bey’e bu iki eyalette toplayacağı kuvvetlerle bunlara hücum etmesini emretti. Ali Bey’in akıbeti Sisman’dan pek farklı olmadı ve düşmana yenildi, askerlerinden birazı ile Manisa’ya zor kaçabildi( Hammer, 1990).

Bu durum Çelebi Mehmed’i hızlı tedbir almaya zorladı. Henüz 12 yaşında Amasya Valisi olan oğlu Murad’ı Asya ve Avrupa eyaletlerinin bütün kuvvetleri ile bunların üzerine yürümeye ve yok etmeye memur etti. Murat, Bayezıd Paşa ile hareket ederek erkek, kadın, genç, ihtiyar demeden yoluna kim çıktı ise hepsini kılıçtan geçirdiler. Sonunda Börklüce Mustafa’nın hükümet merkezi olan Stylaryüs Dağı yakınında bir savaş yapıldı. Bu kanlı savaşta telef olmayanlar esir edilerek Ayasluğ(Seçuk)a getirildiler. Börklüce Mustafa’yı yolundan döndürmek için kullanılan bütün şiddet vasıtaları boşuna gitti. Yapılan en korkunç işkenceler, müritleri inançlarından döndüremedi. Börklüce Mustafa’nın ölümü de müritleri etkilemedi( Hammer, 1990).

Mustafa’nın ortadan kaldırılmasından sonra Beyazıt Paşa, Şehzade Murat ordusunu Torlak Kemal üzerine yönlendirdi. Onu 3 bin dervişi ile birlikte Manisa’da yendi. Torlak Kemal kendisine en içten bağlı müritleri ile birlikte asıldı( Hammer, 1990).

Şehzade Murat ile Beyazıt Paşa boğazdan geçerek Şeyh Bedrettin’i Serez yakınında yenerek esir ettiler(Hammer, 1990). Sonra Serez’e Çelebi Mehmet’in yanına getirerek yargılanmak üzere bir eve kapattılar(Ocak, 1998).

Osmanlı kaynaklarına bakılırsa Şeyh Bedrettin’in Deliorman bölgesinde yakalanmasından ümidi kesen Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri çaresiz kalınca Beyazıt Paşa, mürit olmaya gelmiş kişiler kimliğiyle şeyhin kuvvetleri arasına gizlice yolladığı casuslar vasıtasıyla toprak sahiplerine topraklarının iade edileceği konusunda teminat vermesini sağlamış, bunun üzerine bu kişiler Şeyh Bedrettin’i terkedip Osmanlı kuvvetlerine katılmışlardır. Ne garip tecellidir ki, isyan sırasında Şeyh Bedrettin’i yakalayıp Osmanlı kuvvetlerine teslim edenler, başlangıçta onu destekleyen ama kendilerine vaat edilen topraklar karşılığında ihanet etmekte bir beis görmeyen işte bu Müslüman sipahiler ve Hıristiyan feodallerdi. Böylece taraftarlarının büyük bir kısmını kaybeden şeyh, müritleri olan Kalenderilerle tek başına kalmış, bu dervişler Osmanlı kuvvetlerine karşı canla başla karşı koyarak kanlarının son damlasına kadar şeyhlerine sadık kaldıklarını göstermişlerdir(Ocak, 1998).

Yargılanma ve İdam

Davanın görüleceği gün, Divan-ı Hümayun alışılagelmiş usulüyle toplandı. Divanda görevli memurlar yavaş yavaş yerlerini aldılar, hizmetliler çevreyi usulüne uygun bir şekilde düzenlerken herkes rütbelerine uygun yerlere yerleşti. Herkes usulüne uygun selamlaştıktan sonra yerlerine oturuyor ve vezir-i azamın gelmesini bekliyorlardı. Az sonra bütün azamet ve görkemiyle vezir-i azam divana teşrif etti. Herkes mutlak saygı ve sessizlik içinde sultanı beklemeye başladılar. Sultan divana ihtişamla girdi. Veziri-i Azam ve Beylerbeyi Beyazıt Paşa sultanın sağında, ikinci vezir Çandarlı İbrahim Paşa ile Vezir Hacı İvaz Paşa, onun solunda oturmuşlardı. Sultan, izin verince duacı Fetih Suresini ve duasını okuduktan sonra sultan, yargılamanın başlamasını emretti. Bostancı ve aseslerin arasında Şeyh Bedrettin Divan-ı Hümayun’a getirildi. Bu sırada Sultan ile Şeyh Bedrettin arasında şu konuşma geçti(Gölpınarlı, 1966):

Tezkireci önce Bedrettin’in dini görüşlerinin suç olduğunu açıkladı, sonra sanığın devlete karşı ayaklandığını ve düzeni ortadan kaldırmak istediğini ve sonunda Osmanlı Devleti yerine yeni bir devlet kuracağını, padişah olmak istediğini söyleyerek ayaklanmanın başlaması, gelişmesi ve bastırılmasını özet olarak anlattı. Tezkireciye göre her iki suçun cezası da idamdı(Gölpınarlı, 1966)

Bedrettin kendisine isnat edilen suçları reddetti. Kendisi dine karşı değildi düşünceleri İslamiyet’e aykırı olmayıp içtihat etmişti. Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerime ve Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’i’in gösterdiği yola inanıyor ve onların kutsallığını kabul ediyordu. Ona göre suçlama doğru değildi. Padişahla buluşmak üzere Ağaçdenizine gidiyor, yolu Zağra illerine düşüyor, Padişah Bedrettin’i kendi üstüne gelecek sanarak iki yüz kişiyle kapıcıbaşını yolluyor ve böylece ayaklandığını sanıyor. Onun için suçsuz olduğunu ve cezalandırılmaması gerektiğini savundu(Gölpınarlı, 1966).

Şeriata göre iddia edilen rafizilik suçundan beraati gerekiyordu. Fakat ayaklanma fiilen sabit olduğundan ve bu husus sanığın itirafıyla da kesinlik kazandığından Şeyh Bedrettin ayaklanma suçundan hem şer’an hem de örfi hukuka göre cezalandırılması gerekiyordu(Uzunçarşılı, 1988).

Örfi hukuka göre isyan suçuyla itham edilenler yargılanmadan idam edilebilirken kendisinin Rumeli fatihi evladından(Türk soylusu) ve yüksek alim ve düşünür bir kişiliğe sahip olmasından dolayı hemen öldürülmeyerek yargılama usulü tercih edilmiştir. Karar kendisine sorulmuş o da yargılamanın adil olduğunu kabul etmiştir(Anıl, 1995).

Mehmet Çelebi, Bedrettin’in bilimsel ve düşünsel kişiliğine duyduğu saygıdan dolayı cezasının ulema tarafından verilmesini istemiştir. Mevlana Haydar adında bir bilginden Bedrettin için bir fetva alınmıştır(Öztuna, 1977).

Mevlana Haydar, yapılan tartışmanın sonunda edindiği kanaati bir fetva halinde sultana bildirdi: “ Kanı helal ve fakat malı haramdır”, böylece davanın yargılama ve tartışma safhası bitmiş ve hüküm kısmına gelinmiş oluyordu. Gerek İslam hukuku yani şeriata göre ve gerekse Osmanlıların uyguladığı örfi hukuka göre, devlete karşı ayaklanmanın cezası idamdı. Bu özellikle ulemanın siyaseten katl cezalarına muhatap olduğu ağır suçlardan biri ve en önemlisi durumundaydı. Divan-ı Hümayun üyelerinin hepsi oy birliği ile sanığın suçlu olduğunu ve katli gerektiğini bildirdiler. Bundan sonra son söz sultana aitti. Sultanın kararı da Divan-ı Hümayun üyelerinin görüşü doğrultusunda oldu. Böylece Şeyh Bedrettin idam cezasına mahkum edildi.(Mumcu, 1985).

Osmanlı yargılama usulüne göre Divan-ı Hümayun’un verdiği kararlar hemen yerine getirilmek gerekmektedir. Sultanın fermanı yazılıp nişancı tarafından mühürlenmesinden sonra Şeyh Bedrettin'’n namaz kılmasına izin verildi ve sonra infaz işlemine geçildi. 1415 yılının Şevval ayında bulunduğu yerden alınarak bir ata bindirilerek infaz yerine getirildi ve Serez çarşısında asılarak idam edildi.
(!) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15 Temmuz 2007, 19:13   #2
 
(!) - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
(!)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06 Temmuz 2008
Üye No: 10292
Mesajlar: 593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 4 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 (!) is on a distinguished road
Standart

SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
«O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, «Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»
Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. En çok cıgara içen de o.
Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi
görebildikleri halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar.
Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek ki, dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim.
Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden, dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan, Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek
mümkündür.» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.»
«Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.»
«Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.»
«Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini İznikte
ikamete memur eylemiş idi.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde "...Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek..." demektedir.» «Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı.»
«Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle
tasarruf edebilirsin." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine...» «Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.» «Mübalega cenk olundu.»
«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.»
«Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri
sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti.
«Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar...
«Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.» Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin altı kayalık olacak.

Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm.
İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin
sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses:
� Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.
Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o:
«� Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?»
Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dediği gibiydi. Yekpare libası aktı.
Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi öldü mü, sağ mı, bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain, diyecektir, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım. Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.
Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördüğüm ses, renk, hareket, şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu � eski bir itiyat yüzünden �- bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.

2.

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

3.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.

Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
«� O âteş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim...

Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptâl edeceğiz...»


Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

Kitaplarının adı:
«Varidat»dı.

4.

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.

Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
«Varalım,
dedik.
Görelim,
dedik.
Yapışıp
sapanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik.»
Düştük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları...

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

5.

Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden. Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış. İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
� Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
� Dostuz, dedik.
Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
� Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
Müjde büyüktü. Rehberim:
� Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
Bedreddin.
� Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.

6.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
ve göz alabildiğine dümdüzdü.

Sarı Anastasla Adalı Bekir
hamladaydılar.
Koç Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmakları sakalına gömülü
dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

Ben:
� Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
� Sen bakma havanın durgunluğuna
derya dediğin uyur uyur uyanır.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Ağaçdenizine...

7.

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
«Malûm niçin geldik,
malûm derdi derunumuz» diye
her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...

Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine
at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
Deliorman deli olalı beri....

8.

Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
� Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı
gönderir. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
� Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
- Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
- Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları
karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna,
Börklücenin yanına vardık.

9.

Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...


En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*


(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, «Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın...» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı
yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ?
Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
Marksist, bir «makina - adam», bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.

10.

Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi:
«� Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?»

Yağmur
yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp
dediler ona:
«� Daha pazar
kurulmadı
kurulacak.
Esen rüzgâr
durulmadı
durulacak.
Boynu daha
vurulmadı
vurulacak.»

Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
«� Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım.
Baç alırlar mı?
De ki vermeyim!»

Sözü O aldı, dedi:
«�Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır,
kolay yıkılmaz.
Var git al atlı yiğit
var git işine!..»

Dedim: «� Girip çıkarım!»
Dedim: «-�Yakıp yıkarım!»
Dedi: «�Yağış kesildi
gün ağarıyor.
Cellât Ali,
Mustafayı
çağırıyor!
Var git al atlı yiğit
var git işine!..»

Dedim: «� Dostlar
bırakın beni
bırakın beni.
Dostlar
göreyim onu
göreyim onu!
Sanmayınız
dayanamam.
Sanmayınız
yandığımı
el âleme belli etmeden yanamam!

Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyin boşuna.
Sapından kopacak armut değil bu
armut değil bu,
yaralı olsa da düşmez dalından;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kuşuna
serçe kuşuna!

Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve hörgücünde
kanıyan bir çarmıha
çırılçıplak bedeni
mıhlıdır kollarından.
Dostlar
bırakın beni,
bırakın beni.
Dostlar
bir varayım göreyim
göreyim
Bedreddin kullarından
Börklüce Mustafayı
Mustafayı.»


Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır
her şey tamam.

Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!

Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
�İriş
Dede Sultanım iriş!
dedi bir,
başka bir söz demedi..

11.

Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş
edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip
çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen
rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü.
Rehberime:
� Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
Bir kayık bulduk. Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular
köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
� Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile
ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.

12.

Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:

Ben tanırım bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.

Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir,
yürek öyle umutlu,
göz çocuklaşmış
ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...

Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
ve terkilerinde
en değerlimizin
arkadan bağlanmış kolları vardır.

Ben tanırım bu nal seslerini
onları Deliorman da tanır..

Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın
eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.

13.

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.

Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.

Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun
kanı helâldır» deyip
halletti işi...

Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
� Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

TORNACI ŞEFİĞİN GÖMLEĞİ

Yağmur çiseliyordu. Dışarda, demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. İlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Dönüp baktım. Tornacı Şefik. İçleri ışıl ışıl, kapkara gözlerini yüzüme dikmiş:
� Bu gece uyumadın galiba, diyor.
Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. İçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar.
Şefik soruyor:
� Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum:
� Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı. Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
Tornacı Şefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
� Sen, diyor, yolculuğu Mustafanın müridiyle değil, benim gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece
asmıştım. Hâlâ pencerede.. Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. Ahmed:
� Bunu yaz işte, diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın... Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum.


AHMEDİN HİKÂYESİ

Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım. Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk.
Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumelinin kuru, çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız, yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı, en vergi vermez, en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki kızılbaştılar. Ama, tam da kızılbaş değil. Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar.
Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. İri, alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havlıyordu. Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Ben, «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu sırada kalın bir ses duydum:
- Hey. Vurduğunu köylü, kendini kaymakam mı sandın?
Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı, mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış, kimisine şaşmış, kimisine gülmüş, kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın, hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu.
Onun kalın sesi diyordu ki:
� Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde, çarşıda, yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adambelirdi. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıkmadı. İpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne
koydular. Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Atlılar gidince delikanlı, ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da dönmedi.
Dedem soruyor:
� Bunun böyle olduğuna emin misin?
� Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Buböyle gider...
Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin
kıyılarında oturuyorlar. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri, yüzlerinin bir parçası, omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.
Bakır sakallının sesini duyuyorum:
� O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.
Dedem gülüyor:
� Sizin bu itikadınız, diyor, hırıstiyanların itikadına benziyor. Onlar da, İsa peygamber tekrar
dünyaya gelecektir, derler. Hattâ müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır.
Dedemin bu sözlerine, O, birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta,
doğruluyor. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var. Kavga eder gibi konuşuyor:
� İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte.. Biz Bedreddinin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp
gelecektir, diyoruz.
Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım, otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.


SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDREDDİN DESTANI'NA ZEYL

MİLLÎ GURUR

«SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina
tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve
edemiyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır
perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur.
Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan'ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi ferâha çıkmış hissederim.
İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.

***

Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'İN HİKÂYESİ» diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben:
� Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur
duyuyorsun. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
� Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan
söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin'i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed, «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. � Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını
hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder � ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu:
«... Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve
yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev'i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır...
«... Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus
milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın, Lehistan'ın, İran'ın, Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek, İran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar, Bogrinski'ler, Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemekistemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın, Ukranya'nın v.s.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle:

� Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemâl'i, onların
bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Şöyle ki:
Bana Ahmed:
� Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed'e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve
Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar, Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.


(*) Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle � ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır � Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları
bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım.

NAZIM HİKMET
(!) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20 Temmuz 2007, 00:26   #3
 
spartacus! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 19 Temmuz 2007
Üye No: 335
Mesajlar: 70
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 spartacus! is on a distinguished road
Standart SİMAVRALI ŞEYH BEDRETTİN

Simavnalı Şeyh Bedrettin, 1420 tarihinde doğmuştur(İNSANLIK TARİHİ ACISINDAN). Gerek Türkiye Devrim tarihinin, gerekse bütün insanlığın Sosyal Devrim tarihinin en ilgi çekici, en büyük kahramanlarından biridir.
Bu büyük devrimcinin hayatı ve yaşadığı devrin olaylarına kısaca bir göz atacak olursak şunları görürüz.
Şeyh Bedrettin'in zamanına kadar medeniyetler dıştan gelen barbar akınlarıyla -tarihsel devrimle- yıkılırlardı. Aksak Timur'un Yıldırım Beyazıt üzerine yaptığı akın tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Şuursuz medeniyet yıkılışları karşısında ilk sosyal devrimi yapmaya çalışan, Modern çağın müjdecisi Bedrettin, düşünce ile davranışlarını birleştiren büyük bir kişidir. Düşüncelerini "Varidat" ve "Teshil" isimli kitaplarında söylemiştir.
Şeyh Bedrettin gençliğinde uzun seneler Mısır'da; fıkıh, kelâm... gibi zamanının ilimlerini tahsil etmiştir. O devirde halkın durumu yürekler acısıydı. Osmanlı Devleti, Padişah tarafından yönetilir; padişahın soyca yakınları olanlar; sultan, han, hünkâr ve hünkâr beyleri vb. adlarla ülkenin verimli topraklarını aralarında paylaşıp, topraksız köylüleri köle gibi çalıştırırlardı. Bu köylüler savaşlarda da asker olurlardı.
Buna karşılık Şeyh Bedrettin ve müritleri; halkın arasına karışıyor, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğıni öğütlüyorlardı. Şeyh Bedrettin bir ortaçağ köylü sosyalizmini ortaya koymuştu. Bu konudaki görüşleriyle, kendinden iki asır sonra gelecek olan ütopik (hayalî) sosyalizmin kurucusu Thomes Moore'dan daha ileri görüşlü ve gerçekçiydi.
Yıldırım Beyazıt oğulları arasındaki taht kavgaları sonunda; Sultan Mehmet diğer kardeşlerini yenerek tahta çıkmıştı. İleri görüşlü birkimse olan kardeşi Musa Çelebi ise Şeyh Bedrettin'den yanaydı. Sultan Mehmet; Musa Çelebiyi de yenerek Şeyh Bedrettin’i İznik kasabasına sürgün gönderdi.
Şeyh burada boş durmayıp; en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'i halkı teşkilâtlandırmaları için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı... Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hiristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve bir kısım topraklardan ağa-bey takımını atarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan (şimdiki Manisa) valisini üzerlerine gönderdi.Teşkilâtlanmış köylüler Valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde tepelediler.
Bu sırada Şeyh Bedrettin İznik’ten kaçarak Bulgaristan’ın Deliorman bölgesine gitmişti. Börklüce Mustafa'nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet bu sefer de Sultan Murad'ı büyük bir kuvvetle üzerlerine gönderdi. Zaten bunu bekleyen Börklüce kuvvetleri "düşman ordusuna on bin balta gibi daldı."
Kahramanca çarpıştılar. 8 bini öldü. Diğerleri esir edildiler.Bu olayı, devrimci şairimiz Nâzım Hikmet; "Şeyh Bedrettin Destanı" kitabında şöyle destanlaştırır:

"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini..."

Yenilen bu devrimcileri, Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarını vurdurdular. Börklüce Mustafa'yı da kollarından bir deveye bağlayarak çarmıha gerdiler. Bir çok şehirlerde gezdirerek teşhir ettiler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal’de aynı akıbete uğratıldı.
Bu sırada Deliormanda Bedrettin’in etrafında bir çok halk toplanmıştı. Teşkilâtlanmak üzereydiler. Bunun duyan Sultan Mehmet adamlarından bazılarını Bedrettin'in yanına göndererek, onun müritliğine geçmelerini söyledi. Aslında bunlar birer ajandı. Ve fırsatını kollayarak Bedrettin'i çadırında bastırıp bağladılar. Serez şehrindeki Sultan Mehmet'in yanına götürdüler. Öldürülmesine fetva çıkartıp Serez çarşısında bir ağaca astılar.

KAYNAK: HİKMET KIVILCIMLI
__________________

Konu spartacus! tarafından (20 Temmuz 2007 Saat 00:40 ) değiştirilmiştir..
spartacus! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 04:39.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1