Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SOSYALİZM OKULU > DEVLET KAVRAMI > Liberal Devlet


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.

BS Militanlarına Karşı Kürt Savaşçıları Ön Saflarda Yazımızı Okumak İçin Tıklayın

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Liberal Devlet
Cevaplar
5
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
13385
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17 Temmuz 2009, 02:15   #1
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Kasım 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 977
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 4 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Gramsci is on a distinguished road
Standart Liberal Devlet

I. Giriş:
Devlet kavramı birçok anlamı içinde barındıran bir bütün olarak ele alınmalıdır: bir kurumlar topluluğu, bir toprak parçası, tarihsel bir varlık ve hatta felsefi bir fikir olarak da algılanabilir. Bu anlamları içerisinde barındırmak kaydıyla, günümüzün Batılı endüstrileşmiş birçok ülkesinde devlet, liberal demokratik özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Liberal devletin bu özelliklerini anlatmaya geçmeden önce, liberal ideolojinin de sınırlarının bir nebze olsun çizilmesi kanaatindeyim.
II. Liberal İdeoloji ve Özellikleri:
Liberalizm, 19.yy’nin başlarına kadar gelişmiş bir siyasi felsefe olarak ortaya çıkamamış olsa da, liberal teori ve ilkeler önceki 300 yıl boyunca yavaş yavaş gelişimine devam etmiştir. Esasında liberalizm feodalizmin yıkılması ve büyümenin bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve bu oluşumlar bir piyasa fenomeni veya bir kapitalist toplumla yer değiştirmiştir. İlk haliyle liberalizm bir siyasi doktrindir. Mutlakıyetçiliği ve kentsoylu imtiyazları hedef alarak başta anayasal olmak üzere temsili hükümet ilkesini savunmuştur. Belirgin bir şekilde laissez-faire kapitalizmin erdemlerini savunan liberal ekonomik doktrinler de 19. yy’nin başlarında gelişme süreçlerini tamamlamışlardır. Bu ilkeler, hükümetin bütün müdahalelerini kınamak kaydıyla, 19.yy klasik liberal düşüncesinin temel noktasını oluştururlar. Ancak, 19.yy’nin sonlarına doğru bir toplumsal liberalizm türü ortaya çıkacak ve refah reformları ve ekonomik müdahale gibi kavramlar liberalizm içinde kendilerine yer bulacaklardır.
Bireycilik, anayasacılık, özgürlük, eşitlik, rıza, akıl ve hoşgörü gibi kavramların liberal ideolojinin açıklanmasında payı büyüktür (Heywood, 1997:42). Bireycilik, liberalizmin temel ilkesidir. Bu kavram bireye toplumdaki herhangi bir gruptan daha çok önem verir. Liberallerin amacı bireylerin büyüyüp gelişebileceği ve kendileri için en iyinin peşinde koşabilecekleri bir toplum inşa etmektir. Özgürlük kavramı da liberalizmin merkezide yer alır. “Özgür” olan birey istediği şekilde hareket etme konusunda serbesttir. Ancak bu özgürlük elbette ki hukukun kontrolü altında olan bir özgürlüktür. Basit bir ifadeyle, bireyin özgürlük alanı diğer bireylerin özgürlüklerini tehdit etmeyecek şekilde belirlenir. Liberaller ayrıca akıl unsuruna da büyük önem verirler. Onlara göre, bireyler kendileri için en iyi kararları verebilecek yetiye sahiptirler. Bireyler diğer taraftan doğuştan eşittirler ve bu eşitlik onlara eşit hak ve yetkiler sağlar. Ancak, vurgulanması gereken nokta, burada bahsedilen eşitliğin ne çeşit bir eşitlik olduğudur. Sözünü ettiğimiz eşitlik kavramı kanun önünde eşitlik yani yasal eşitlik ve bir birey-bir oy ilkesine dayanan siyasi eşitliktir. Fakat, liberallere göre her birey aynı ölçüde yetenek ve iş yapabilme kabiliyetine sahip olmadığından dolayı sosyal adaletten ve gelir eşitliğinden bahsetmek söz konusu değildir. Bunun yerine fırsat eşitliğinden bahsetmek daha doğrudur. Çünkü, liberaller “hakkaniyet” kavramına sonuna kadar inanırlar. Vurgulanması gereken diğer bir kavram da, hoşgörü kavramıdır. Hoşgörü, onaylamasak da diğer bireylerin bizden farklı düşünce, görüş ve hareketlerine izin vermektir. Tabi ki, bu düşünce, görüş ve davranışlar bizim özgürlük alanımıza tecavüz etmemelidir. Bu eylemler, liberallere göre toplumsal bir zenginleşmeyi sağlamakla birlikte bireyin özgürlüğü için de bir garanti niteliği taşırlar. Liberal görüş, otorite ve toplumsal ilişkilerin “rıza”ya dayanmasını da öngörür. Bu açıdan, hükümet yani yönetim ancak, yönetilenin rızasıyla şekillenebilir. Bu doktrin liberalleri temsil ve demokrasiye yönlendirir. Hükümetin liberaller için ne kadar önemli olduğu bu noktada açıklık kazanmaktadır. Onlara göre hükümet, düzen ve istikrarın garantisidir. Çünkü, hükümetin bireyin karşısına bir tiran olarak çıkma tehlikesi her zaman mevcuttur. Bu yüzden, sınırlı bir hükümetten yana tavır alırlar. Bunu sağlamanın tek yolu da güçler ayrılığı ilkesine dayalı, kontrol ve dengeleme mekanizmalarının bulunduğu ve devletle birey arasındaki ilişkilerin yazılı anayasa ile belirlendiği bir sistemi hayata geçirmektir.
Ancak günümüzün liberalizm anlayışı, yukarıda belirttiğim ilkelerin bir bölümüne sağdık kalmakla birlikte bazı noktalarda da değişikliğe maruz kalmış bir anlayıştır. Modern liberalizm devlet müdahalesine daha sempatik (olumlu) bir bakış açısına sahiptir. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde liberal terimi minimal-sınırlı hükümetten yana olanları değil “büyük hükümetten” yana olanları ifade eder. Bu görüş değişikliğinin nedeni, her geçen gün gelişmekte olan endüstriyel kapitalizmin toplum üzerinde oluşturduğu olumsuzluklar ve ortaya çıkardığı yeni adaletsizliklerdir. J.Stuart Mill’in çalışmalarından etkilenen Green, Hobhouse, Hobson gibi “Yeni” Liberaller özgürlük konusuna da yenilik getirerek “pozitif” özgürlük ilkesini benimsemişlerdir. Bu bakış açısıyla özgürlük bireyi yalnız bırakmak değil, onun kişisel gelişimini ve bireysel açılımını sağlamakla bağlantılıdır. Sonuçta bu görüş, toplumsal veya refah liberalizmi dediğimiz şeyin temelini oluşturur. Toplumsal adalet için devlet müdahalesi bu bağlamda meşrulaşır. Benzer şekilde modern liberaller, laissez-faire kapitalizmden de Keynes’in modelinden yola çıkarak vazgeçmiş olurlar. Bu model, yukarıdan yönetilen ve işleyişi düzenlenen bir kapitalist sistemi ifade etmekteydi. Böylece, büyüme ve refahın elde edilmesi devletin ellerine bırakılmıştır. Ancak, hükümetin müdahalesi modern liberallere göre yine de koşullu olmalıdır. Zayıf ve düşkünleri kollamak açısından müdahale şarttır.
III. Liberal Devlete Genel Bir Bakış:
Günümüzde, Batılı sanayileşmiş ülkelerde devlet, belirgin ölçüde liberal demokratik özelliklere sahiptir. Bu tip devletler, anayasal hükümet, kontrol ve denge mekanizmaları, adil ve düzenli seçimler, demokratik oy hakkı, rekabetçi parti sistemi, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması gibi unsurlarla nitelendirilebilirler (Heywood, 1999:77).
Liberal devlet kuramı günümüze egemen olsa da, sadece bugüne özgü bir kuram değildir. Aslında, tarihi Hobbes ve Locke gibi toplum sözleşmesi kuramcılarının çalışmalarına kadar giden eski bir çalışmadır. Bu düşünürlere göre devlet, bireylerin isteyerek yaptıkları bir anlaşma veya toplum sözleşmesi ile doğmuş; onları “doğa hali”nin emniyetsiz, düzensiz ve hatta vahşi ortamından koruyacak egemen bir güçtür. Liberal kuram açısından devlet, toplum içerisindeki rekabet halindeki birey ve gruplar için bir tarafsız hakem (arabulucu) görevi üstlenir. Bu bağlamda devlet, bütün temsil ettiği grupların ve bireylerin çıkarları doğrultusunda hareket eden yani kamu yararı ve ortak menfaat için çabalayan yansız bir varlıktır. Bu basit kuram, modern düşünürler tarafından “çoğulcu” devlet kuramı olarak bize sunulmuştur. Çoğulculuk, özünde siyasi gücün toplumun içindeki birçok grup arasında dağıtıldığı bir düşünceyi ifade ediyordu. Bu düşünce Robert Dahl’ın isimlendirdiği şekliyle poliarki (polyarchy) yani çoğunluk yönetiminden başka bir şey değildi. Ayrıca, çoğulcular bu toplumsal gruplar ve çıkarlar arasında kabaca bir eşitliğin olduğuna inanmak kaydıyla, her birinin hükümete ulaşma konusuda değişik oranlarda şanslarının olduğunu ve hükümetin de onları ayrı ayrı dinlediğini savunmaktaydılar. Liberal demokratik devlet modelinin merkezinde de bu düşünce hakimdi. Seçilmiş siyasetçiler görevlerini yine açık ve rekabetçi bir ortamda kamuya her zaman sorumlu olarak yürütmekteydiler. Ordu, polis ve yargı gibi seçilmemiş devlet organları ise seçilmiş üstlerine sorumlu olacak şekilde yükümlülüklerini yerine getirmekteydiler.
Fakat, Galbraith ve Lindblom tarafından geliştirilen “yeni”-çoğulcu kuram, klasik çoğulcuların aksine modern sanayileşmiş devletin daha karmaşıklaştığını savunarak, halkın baskı ve taleplerine daha az duyarlı davrandığını belirtmiştir. Bu açıdan, yeni çoğulculara göre bütün örgütlenmiş çıkarları eşit olarak betimlemek son derece yanlıştır. Çünkü, büyük iş çevrelerinin bütün avantajları kullanmakta olduğu bir kapitalist ekonomide diğer grupların rekabet etmesi mümkün gözükmemektedir.
Aynı şekilde Yeni Sağ’ın neo-liberal kanadına mensup düşünürlerde, klasik çoğulculara karşı çıkmaktadır. Devletin ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalesi onlar için kabul edilemez bir şeydi. Devletin asalak bir büyüme içerisine girmesi ve bu olgunun gelişmesi bireyin özgürlüğünü ve iktisadi güvenliğini tehdit etmekteydi. Bu noktadan hareketle devlet artık tarafsız bir hakem olmaktan çıkmakta ve sadece kendine hizmet eden Hobbes’un Leviathan’ına benzer bir yapıya bürünmekteydi (Heywood,1999:79).
IV. Liberal Devletin Rolü:
Klasik liberaller bireye aşırı önem vermekteydiler. Onun en geniş haliyle özgürlüğünü yaşayabilmesi için de bu konuda kısıtlayıcı olabileceğini düşündükleri devlete en asgari rolü biçtiler. Bu asgari görev vatandaşların yaşamlarını en iyi şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan barış ve toplumsal düzen ortamını sağlamaktan ibaretti. Bu açıdan devlet bir “gece bekçisi”nden başka bir şey değildi. Ancak bu görüş, devleti üç temel görevini yerine getirmekten alıkoymuyordu. Bu tip bir devletin ilk görevi, iç düzenin sağlanması yani vatandaşların birinin diğerinden korunması idi. İkinci olarak, bu devlet bir mahkeme sistemini içerisinde barındırmalıydı. Böylece bireyler arasında yapılan gönüllü anlaşmalara veya sözleşmelere uyulup uyulmadığı devlet tarafından kontrol edilecekti. Üçüncü görev ise, devletin vatandaşlarını dış saldırılara karşı korumasının gerekliliğiyle ilgiliydi. Bu yüzden devlet silahlı kuvvetler cinsinden bir birimi bünyesi bulundurmaktaydı. Bu özelliklere sahip devletlere 19.yy’da fazlasıyla rastlanmakla birlikte, 20.yy’da bu tip örnekler son derece sınırlıdır. Singapur, Güney Kore, Tayvan gibi devletler buna örnek olarak gösterilebilir.
1970’lerden beri devleti kendi sınırlarına geriletme çabaları türlü türlü şekillerde karşımıza çıksa da, 20.yy’ın başat eğilimi devletin rolünü gitgide arttırma yönünde olmuştur. Toplumsal ve ekonomik sıkıntılar sonucunda gelen baskılar, hükümetleri yoksulluğu düşürme ve toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırma yolunda önlemler almaya itmiştir. Buna ek olarak, iktisadi yönetim konusunda da devlet müdahalesine sıkça rastlanır. Sanayileşmiş toplumlar geliştikçe merkezi otorite tarafından idare edilmeye gereksinim duymuşlar ve bu da birçok Batılı toplumda “yönetim kapitalizmi” modelinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Buna örnek olarak, Keynesçi ekonomi politikaları modern liberaller tarafından benimsenmiş ve müdahalenin işsizliği düşüreceği ve büyümeyi teşvik edeceği düşünülmüştür. Böylece devlet en önemli iktisadi aktörlerden biri olarak toplum içerisinde yerini almış olur (Heywood,1999:86).
Liberal devlete kısa bir giriş yapıp onun rolünü tanımladıktan sonra, bu tip bir devlet içinde adalet, eşitlik, haklar, demokrasi, ekonomi ve siyaset gibi kavramların nasıl şekilleneceğine kapsamlı bir biçimde değineceğim.
V. Liberal Devlette Adalet ve Eşitlik:
Adalet, klasik liberalizm açısından resmi kurallardan ve prosedürlerden oluşan bir genel yapının korunmasını içerir. Bu yapı sayesinde bireylerin rahatça çıkarlarının peşinden koşabilecekleri bir hukukun üstünlüğü modeli de benimsenmiş olur. Burada hukuk, insanların faaliyetlerine ve önlerindeki seçeneklerine müdahale etmez. Bu bağlamda, fakirlik, ekonomik eşitsizlik veya işsizlik adaletin konusu değildir. Bu özel adalet fikri, değişmeli (commutative) adalet anlayışı olarak adlandırılmaktadır (Vincent, 1995:41). Bu anlayış, dağıtımcı (distributive) adalet düşüncesi ile çelişir. Dağıtımcı adalet toplumsal ıstırap ve acıları iyileştirme yoluna gitme teşebbüsü olarak karşımıza çıkar. Dağıtım bir plana ihtiyaç duyar ve plancılar ilkelerini diğerlerinin üzerine empoze ederler. Kaçınılmaz şekilde bu süreçler de bir adaletsizliğe yol açar (Hayek, 1944).
Yukarıdaki düşünceler eşitliğin alanı ile yakından ilgilidir. Klasik liberalizm kapsamlı bir eşitlik anlayışını desteklemektedir. Eşitsizlik, kişisel olmayan süreçlerin doğal bir gerçekliği veya sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede, sivil haklar bağlamında adalet önünde eşitlik zaruridir. Ekonomik eşitlik piyasaya eşit ulaşımı öngörür. Her birey, başkalarının özgürlüğüne tecavüz etmeden çıkarlarını gözetme özgürlüğüne, diğerleriyle eşit ölçüde sahiptir. Maddi anlamda ekonomik ve soysal eşitlik gözetimi kaçınılmaz olarak piyasa sürecine zarar verir ve özgürlüğü yok eder. Birçok klasik liberal açısından maddi anlamda eşitlik gözetimi her zaman zorlama ve devlet kanalıya yapılan bir zorbalıkla son bulur. Yeni liberalizm gerçek özgürlük, eşitlik ve adalet uğruna bir yeniden dağıtımın gerekliliğinden bahsetmektedir. 20.yy’nin başında ortaya çıkan asgari ücret, sağlık ve işsizlik sigortası, emeklilik aylığı gibi “Yeni” liberal düşünceler bu doğrultuda gelişen ve şekillen düşüncelerin bir sonucudur. Bu görüşler sosyalizme yönelen bir hareketi ima etmemektedir. Bunlar sadece eşit haklar ve özgürlükler konusunda gelişen fikirlerin birer ürünüdür.
VI. Liberal Devlette Haklar ve Demokrasi:
Liberal düşüncede “doğal haklar” kavramının geçmişi John Locke’a kadar uzanır. “Bu haklar evrenseldir ve kişilerin elinden alınamazlar” görüşü liberal düşüncede hakimdir. Bu haklara sahip olunması ve onlara saygı insan gelişiminin ön koşulu olarak görülmektedir.
Locke’un, Amerikan kolonicilerinin ve Fransız devrimcilerinin ellerinde “doğal haklar” kavramı, halihazırdaki hükümete bir protesto oluşturma statüsüne dönüşmüştür. Yaşama, mülk edinme, özgür söylem, siyasi hür idare, dinsel özgürlük
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17 Temmuz 2009, 02:16   #2
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Kasım 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 977
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 4 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Gramsci is on a distinguished road
Standart Cevap: Liberal Devlet

gibi konularda çeşitli istemlere doğru bir yöneliş gerçekleşmiş; azınlıklar, ırksal gruplar, kadınlar ve fakirler için taleplerde bulunulmuştur. Paine gibi radikaller de bu hakların bir anayasa içinde toplanmasını uygun görmüşlerdir (Vincent, 1995:43).
Doğal haklar düşüncesi, 19.yy’ın sonunda bazı liberaller tarafından değişikliğe uğratılmıştır. T. H. Green’e göre, insanlar doğalarında toplumsal yaratıklardır. Toplumdan önce, doğal haklardan bahsedilemez. Bu noktadan hareketle haklar, toplum içinde normatif olarak kabul görürler. Bu bağlamda doğal haklar Green açısından hem kişinin bireysel menfaatiyle hem de toplumun ortak menfaatiyle çelişir. Bu konuya örnek olarak mülk hakkı verilebilir. Birçok klasik liberalin de benimsediği gibi, mülk hakkı kişinin gelişimi için ön koşuldur. Mülke müdahale etmek, haklara ve özgürlüklere tecavüz manasına gelmektedir. Ancak bu görüşün bir de öteki yanı vardır. Eğer mülk kişinin gelişimi için bir ön koşulsa, liberal toplum da herkesin bu mülke ulaşımını garanti altına almayı bir görev bilmelidir. Spencer ve Hayek buna karşı çıkarlar. Onlar açısından sadece bu mülke ulaşım hakkı veya fırsat eşitliği garanti altına alınmalıdır.
Burada vurgulanması gereken bir diğer nokta da, liberalizmin demokrasiyle olan ilişkisidir. Ancak, klasik liberalizm geleneksel olarak liberal demokrasiden ayrı tutulmalıdır. 19.yy’de “temsili demokrasi” kavramı liberalizmin anayasal aygıtlarından biri olarak zaten saptanmıştır. J. S. Mill o dönemde, demokrasi hakkında en olumlu görüşe sahip olan düşünürlerden biridir. Ona göre, demokrasi vatandaşların ahlaki gelişimi açısından yararlıdır. Fakat, 20.yy’da klasik liberalizmin demokrasinin rolü ve gerekliliği hakkındaki şüpheciliği devam etmektedir çünkü demokrasi her zaman liberal siyasalar üretmemektedir (Vincent, 1995:44-45).


I. Liberal Devlet ve Ekonomi:
Bütün liberaller serbest piyasa ekonomisine değer vermektedirler ancak onun doğası hakkında oluşan görüşler farklı farklıdır. Serbest piyasa ekonomisine verilen değer onun bireye aşıladığı düşünülen güven ve disiplin konularında olmuştur. Ayrıca liberallere göre serbest piyasa barış ve düzeni de beraberinde getirmektedir. Ancak vurgulanması gereken nokta, bazı teorisyenlerin piyasa düzenine, diğerlerinin ise onun ürettiği sonuçlara değer vermeleridir.
Adam Smith gibi bazı düşünürler serbest ekonomi hakkındaki fikirlerini bazı metafiziksel çıkarımlarla süslemişlerdir. Onlara göre Tanrı, bir “görünmez el” vasıtasıyla piyasadaki gelişigüzel olayları açıkça kontrol etmektedir. Ancak bu görüş, günümüzde birçok modern liberal tarafından kabul görmeyen bir düşüncedir.
Bazı liberaller de, liberal ekonominin altın çağından bahsetmektedirler. Bu çağ onlara göre “bırakınız yapsınlar” (laissez-faire) çağıdır. 19.yy’ın ortalarına kadar tam bir devlet müdahalesi fikrinin kurumsallaşamadığı bu dönemde temel ilke müdahalesizlik veya laissez-faire olmuştur. Fakat, unutulmamalıdır ki, laissez-faire sadece liberallere ait ve onlar tarafından kullanılan bir fikir olarak gelişmemiştir. Kısa sürede muhafazakarlar tarafından da benimsenmiş ve kullanılmıştır.
19. ve 20.yy’larda liberal düşüncede devletin rolü üzerine sürekli bir gelişim olmuştur (Berlin,1990:169). Yeni liberalizm bu genel kanının bir gelişimi olarak görülürken, her vatandaşın temel ekonomik,siyasi ve kültürel kaynakları kullanma konusunda eşit hakka sahip olduğu düşüncesi hakimdir. Bu süreç beraberinde ekonomik hayatın kontrolü ve ona müdahaleyi de beraberinde getirir. Devletin müdahale alanının genişlemesi, yeni liberallere göre bireysel özgürlüğe de bir ilerleme kazandırır. İyice vurgulanmalıdır ki, hiçbir yeni liberal piyasa ekonomisinden vazgeçmeyi öngörmez. 1914 öncesi dönemde birçok yeni liberal kapitalizmi ahlaklandırma yoluna gitmişlerdir. Keynes gibi liberal iktisatçıların 1930’larda yaptığı ise, daha teknik bir ekonomi anlayışını benimsemek ve bu doğrultuda piyasa sisteminin devlet tarafından gözetim ve denetim altında bulundurulmasıyla, işsizliğin düşürülmesi ve fakirliğin ortadan kaldırılmasını sağlayarak, kapitalizmin tüm üretici kapasitelerini serbest bırakmak olmuştur. Kısacası bu, planlı ve yönetimsel bir kapitalizm anlayışını ortaya çıkarmaktır (Vincent, 1995:47).
II. Liberal Devlet ve Siyaset:
Anayasacılık geleneği, liberal devlet anlayışının temelinde yatar. Bu anayasal gelenek esas olarak devletin faaliyet alanını kısıtlamayı amaç edinmiştir. Liberalizm minimal bir devlet anlayışına sahiptir. Bu bağlamda görevleri, iç düzeni sağlamakla ve dış savunmayla sınırlı kalmakta ve bunu da kamu ve özel alan arasındaki ayrımı göz ardı etmeden yapmalıdır. Nozick gibi düşünen liberaller, daha belirgin ve zorunlu minimal bir devlet fikri üzerinde uzlaşırlar. Bu düşünce, devleti doğal haklar tahdidiyle sınırlandırır. Herbert Spencer, devleti talihsiz fakat gerekli bir “yönetim komitesi” (committee of management) olarak görür. Spencer’a göre devlet, fakire yardım etmekle, kamu sağlığıyla vs. sorumlu değildir. Ayrıca Spencer, birçoklarının aksine devletin eğitime müdahalesine de karşı çıkar. Constant ve Tocqueville gibi düşünürler de, devlet yapısı içerisinde güçler ayrılığı ilkesini benimseyerek, Spencer’ın sınırlama düşüncesini daha da ileriye taşırlar.
Devletin daha olumlu bir bakış açısıyla ele alınması liberal düşüncedeki değişimden veya dönüşümden kaynaklanmıyordu. Liberal fikirlerin zaman içindeki gelişimi buna neden oldu diyebiliriz. Green gibi düşünürler bu hareketi hızlandırdılar. Devlete toplum içerisinde olumlu, etik bir rol bahşettiler. Bu bağlamda devlet, soyut bir kurum olarak görülmedi, onu oluşturan bireylerin istenç ve amaçlarının bir bütünü olarak ifade edildi (Vincent, 1995:49).
III. Sonuç:
Ben burada liberal devlete ve içinde barındırdığı liberal düşünceye bazı noktalarda eleştiriler getirmek istiyorum. Birincisi, bireyin rızasını ele alacak olursak, hükümetin bir hareketinin nasıl her bireyin rızasını taşıdığı konusu hala muğlaktır. İkincisi, devlet içerisinde farklı farklı bireysel çıkarları barındıran bir yapı düşünüldüğünde, bütün bu çıkarları ardı ardına eklemek veya ortak bir çıkar potasında toplamak imkansız gibi gözükmektedir. Bu noktada kamu menfaati ve özel menfaatlerin de çakışabileceği veya çatışabileceği de unutulmamalıdır. Üçüncü olarak liberaller, devlet içerisinde özgürlüğünü kullanamayacak bir kesim varolsa da, onu göz ardı edip, herkesin eşit yurttaşlığından bahsetmektedirler. Haklar ve özgürlüklerden faydalananların sadece toplum içindeki belli başlı gruplar olduğu bir gerçektir. 20.yy’a kadar, çalışan sınıfların büyük bir bölümü ve kadınlar liberal uygarlığın faydalarından eşit siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal haklar bağlamında yararlanamamışlardır.


Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07 Aralık 2012, 00:45   #3
 
kaotik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07 Aralık 2012
Üye No: 44411
Mesajlar: 4
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 kaotik is on a distinguished road
Standart

çok güzel açıklamışsın yoldaş her ideoloji kendine göre özgürlükçüdür. ama önemli olan onun hangi sınıfa mensup olduğu
kaotik isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Kasım 2013, 01:44   #4
 
hepnetizmir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04 Ekim 2013
Üye No: 47816
Mesajlar: 4
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 hepnetizmir is on a distinguished road
Standart

elinize, emeğinize sağlık
hepnetizmir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07 Aralık 2013, 18:06   #5
 
UlusalSosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Okul Üyesi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07 Aralık 2013
Üye No: 48584
Mesajlar: 6
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 UlusalSosyalist is on a distinguished road
Standart

= kapitalist devlet
UlusalSosyalist isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Mayıs 2014, 00:15   #6
 
#1917# - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 22 Mayıs 2014
Üye No: 50226
Bulunduğu yer: SSCB
Mesajlar: 156
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 221
54 Mesajına 85 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 #1917# is on a distinguished road
Standart

Liberalizm, kapitalizmin ''devlet eli değmemiş'' versiyonudur. Tarihsel süreç açısından da kölecilik ve feodalizmin kucağımıza bıraktığı bir ''mirastır''. Kim ''sömürürse o kazanır'' bir anlayışı yıkarak, ''kim ne kadar çalışırsa o kadar kazanır'' anlayışını teoriden prae dönüştürebilecek bir nesil gerek!
#1917# isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 04:19.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1