Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > KÜLTÜR & SANAT & BİLİM & EĞİTİM > Kültür

Kültür Diğer bölümlere uymayan konular


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.

BS Militanlarına Karşı Kürt Savaşçıları Ön Saflarda Yazımızı Okumak İçin Tıklayın

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Kürt mitolojisi
Cevaplar
3
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
6469
Önceki Konu
önceki Konu
Ağaç Şeklinde Aç1Beğeni
  • 1 gönderen esra-rengiz
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 12 Temmuz 2009, 01:01   #1
 
densiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15 Aralık 2008
Üye No: 16313
Mesajlar: 55
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 densiz is on a distinguished road
Standart Kürt mitolojisi

KÜRT MİTOLOJİSİ
ATEŞ KÜLTÜRÜ

Kürt kültürünün temelinde, güneş ve su var. Güneş, kürtlerin kollektif bilincinde ve kollektif sosyal pisikolojisinde çok önemli yer tutar. Bununda nedeni yaşadıkları coğrafyadır. Kürtlerin, yaşadığı toprakların iklimine ve uğraşlarına bakıldığında güneşin ve suyun belirleyici rolü hemen anlaşılır.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın, soğuk olmasından dolayı, halk bol yiyeceğe, sıcak barınaklara ve hayvanları için verimli otlaklara ihtiyacı vardı. Bütün bu gereksinimlerinin karşılanması için, güneş ve su gereklidir. Bereketin bu iki unsuru olmadan, zengin bir yaşamın olmıyacağını günlük yaşamlarındaki deneyimlerinden çıkaran Kürtler, hem güneşi hemde suyu yararlılıklarından dolayı kutsamışlar, tanrılaştırmışlar ve güneş ve suya bütün yaşamın ve canlılığın kaynağı olarak bakmışlar.

Güneşin doğuşu, yeni bir günün başladığını müjdelerken, sevinçin ve umutların kaynağı olmuş. İnsanlar, güneş enerjisinin yaratıcı özelliklerini, belki bilimsel verilerle açıklama bilgilerinden yoksundular ama, deneyimleri onlara güneşin yaratıcılığını öğretmişti.

Kürt Mitolojisinde, güneş tanrısı MİTRA su tanrısı ise güzelliği ile ünlü ANAHİTA dır. Güneş, Zerdüşt dininde de önemli bir yer tutar. Ahura Mazda’nın özelliklerinde sayılan yaratıcı güç Vohumanah (Ameşa Spenta-Ölmez Azizler) dünyaya mutluluk veren güneşin ışığıdır.

ATEŞ KÜLTÜRÜ,

Kürtlerin, ateşi kutsal bir varlık olarak görmelerinin tarihi temeli, Medleri oluşturan kabilelerden biri olan magaların, eski dini olan Magilikten kaynaklanmaktadır. Magalar, diğer dinlerde olduğu gibi, tanrıya kayıtsız şartsız teslim olma sözkonusu değildi. Magalar, yaptıkları sihirlerle (MAGİ) tanrıları etkiliyeceklerini düşünüyorlardı. Bundan dolayı yaşam için gerekli olan aydınlığa ve ısıya kavuşmaları için, ateşler yakarak güneşi taklit ederlerdi. Böylece, tanrıları etkiliyerek, güneşin sürekli doğmasını sağlıyacaklarını ve arzuladıkları sonuca ulaşacaklarını sanıyorlardı. Bundan dolayı ateş, sürekli yanardı. Zerdüşt, ekonomik ve sosyal koşulların zorlamsı sonucu ari dinlerini, yeniden günün ihtiyaclarına göre düzenlemeye başladığında, eski dinleri tamimiyla dışlamamış, zamanın koşullarına göre yararlı olan bazı özelliklerini yeni dine aktarmıştır. Ateşin güzelliklerini Mazdaizme entegre etmiş ve Ahura Mazdayı, ışık ve ateşin tanrısı olarak nitelemiştir. Ateş kulelerinde, sürekli ateşler yanar. Ateş kulelerinde yanan ateşe dokunulmaz ve kirletilmezdi. Ateşin sürekli yanmasını sağlıyan kişi, ateşi nefesi ile kirletmemek için ellerinde eldiven, ağzını kapattığı bir peçe bulunurdu.

Kürtlerin ateşi kutsamaları iki ana nedenden kaynaklanır.

1- Güneşin, yeryüzündeki simgesi oluşu

2- Günlük yaşamdan kaynaklanan kullanım değeri (ısınma-ışığından faydalanma) ve temizliğin, bilgeliğin sembolü ve kötülükleri ortadan kaldıran niteliklere sahip olmasından dolayı. İnsanlar, ateşi çeşitli sebeplerden dolayı yakarlardı.

A- Dönemsel ateşler. Her yıl, aynı günde yakılan ateşler (Newroz) . Hayvancılık ve tarım, yaşamın temelini oluşturduğu için, mevsimler, Kürt yaşamında önemli bir yer tutar. Bahar mevsimi, diğer mevsimlere göre bir ayrıcalığa sahip. Doğa yeniden canlanıyor. İnsanlar karanlıktan kurtuluyor. Kışın, yokluklarına karşın toprağa bereket düşüyor. İnsanlar baharı kutlamak ve ona hoşgeldin demek için büyük ateşler yakarlarladı.

B- Kurban olarak. Zerdüşt dininden kaynaklanan bir düşünce. Zerdüşte göre, kurban kesmek müsrüflük sayıldığından, dini ayinlerde, hayvanlar kurban edilmez, onun yerine ateşler yakılırdı. Bu davranış, hayvancılığın başlıca geçim kaynağı olduğu dönemde İçanadolu kürtleri tarafında uygulanırdı. İçanadolu kürtleri, büyük sürülere sahip olmalarına rağmen, islam dinin öngördüğü kuralların dışında, kendi özel zevkleri için hayvan kesmezlerdi.

C- Özel günlerde yakılan ateşler.

Özel günlerde yakılan ateş, bereket getirmesi ve kötülükleri savması için yakılır ve insanlar alevlerin üzerinde atlarlardı. İnsanlar, yakılan ateşlerin alevlerinin üzerinde fenalıklardan korunmak, mutlu, sağlıklı bir hayat ve günahlarından arınmak için atlarlardı. İçanadolu kürtleri arasında düğünlerde sin sin ateşi yakmak ve üzerinde atlamak, çok sıkça rastlanılırdı. Ama son yıllarda bu gelenek tam değilsede, terkedilmiş görülüyor. Günümüzde hemen hemen kitlesel olarak ateş, sadece Newrozlarda (21 Mart) yakılıyor. Halbuki, düğünlerde yakılan ateş, düğünlere ayrı bir heyacan ve güzellik katardı. Üç etek giymiş kızlar, kadınlar ve gelinler sin sin ateşinin etrafında halay çekerlerdi. Gecenin karanlığını, ateşin alevleri ve renga renk elbiseler süslerdi. İnsanlar topluca ateşin üzerinden atlar, türkü söylerlerdi. Yakın zamanlara kadar, İç Anadolu kürtleri Ateşi su ile söndürmek güneşten ferekat etme anlamına geleceğinden, ateşi kendi kendine sönmeye terkedilirdi.

Kultürümüzü ve kimliğimizi anlamak, tarihimize süreklilik kazandırmak, kültürel birliğimizi oluşturmak ve kültürümüzü diğer kültürlerden farklılıklarını anlamak için, kültür değerlerimize sahip çıkmak, tarihi bir görevdir. Özelliklede, asimilasyonun canavarlaştığı günümüzde, kültür mırasımıza sahip çıkmak, bizi yabancılaşmaktan, köksüzlükten, dengesiz davranışlardan kurtarır ve asimilasyona karşı güçlü kılar.

ATEŞLERİMİZ VE OCAKLARIMIZ SÖNMESİN!

FERİDUN
densiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20 Temmuz 2009, 20:46   #2
 
Tanya. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 16 Mayıs 2009
Üye No: 21993
Mesajlar: 102
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Tanya. is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt mitolojisi

Mitoloji her zaman ilgimi çekmiştir Densiz. Yunan Mitolojisini severek okudum. Türk Mitolojisi zaten eğitim sisteminin içinde. Ama Kürt mitolojisini ilk kez duydum. Kürt Kültürü ile ilgili gün yüzüne çıkmayan kim bilir daha ne çok şey vardır... Verdiğin bilgi için teşekkür ederim.

Ateş kültürünü okuyunca, aklıma newroz eteşi geldi. Bununla ilgili bir efsane buldum. Ben de onu paylaşmak istiyorum.

Sevgiyle...
__________________
"Tanya
Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun."
Tanya. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20 Temmuz 2009, 21:36   #3
 
Tanya. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 16 Mayıs 2009
Üye No: 21993
Mesajlar: 102
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Tanya. is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt mitolojisi

DEMİRCİ KAWA EFSANESİ

Nevruz’un tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir. Bu dönemde Gutilerin tapınaklarda Zagmuk adında bir bayram yaptıkları bilinmektedir. Zagmuk da ‘Yeni gün’ anlamındadır. Zagmuk bayramı törenlerinde ateşler yakılır ve kral halkın arasına girer. Daha sonraki yüzyıllarda Zagmuk geleneğinin Zerdüştlükte de ortaya çıktığı görülür ve bu tören gelenekleri Gutiler’den sonra Hurriler, Kassitler, Mitaniler, Urartular ve Medler zamanında da korunur.

Bugün Nevruz efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

EFSANE-1

Uzun yıllar önce, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür ve bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise ise Ehrimandır ve kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle’nin yaşam bulduğu, Ahura Mazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.

Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranarak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalığının iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne ve babalarından alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir

Kawa, 20 Martı 21 Marta bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz yetişir. Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği örsünü Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

EFSANE-2

Diğer bir Kawa efsanesine göre, günümüzden 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak) adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.

EFSANE-3

Efsane ye göre Asur kralı Dehak Mezopotamyave Ortadoğu’nun tek hâkimidir. Kürtlerin ataları olan Medler, İranlıların ataları Persler, Ermenilerin ataları Urartular ve şimdi soyları tükenen Huriler, Babiller ve Elamlılar Dehak’ın hükümranlığıaltında yaşamaktadırlar.

Zalimliği ile ünlenen Asur kralının omzunda iki yılan çıkar. Buyılanların Dehak’a zarar vermemesi için şeytan her gün iki Med gencininbeyninin yılanlara verilmesini önerir. Bunun üzerine her gün iki Medgencinin beyni yılanlara verilmeye başlanır. Ancak hızla gençler azalmakta ve de halk bu duruma tepki göstermeye başlamaktadır. Gençlerin hızla yok olmasını engellemek için halk, Dehak’a ikinci beyin olarak kestikleri hayvanların beynini vererek zulmü biraz yumuşatmaya çalışırlar. Dehak’tan kurtardıkları ikinci gençleri dağlara gönderip orada saklamaya başlarlar. Dağlarda toplanan bu gençler daha sonra bugünkü Kürtlerin atalarını oluştururlar…

Dehak’ın omzundaki yılanlarının beyin yeme sırası demircilik yapan Kawa’nın oğluna gelir. Demirci Kawa yiğit, cesur ve iyi yürekli biridir. Oğlunun ve halkının böyle katledilmesini kabullenmez. Çevresindeki insanlarla konuşur ve onlara Dehak'ın zulmünden kurtulmanın tek yolunun onu öldürmek olduğunu anlatır.

M.Ö. 612 yılında Demirci Kawa örgütlediği Med halkıyla birlikte Dehak'ın sarayını basarak balyozla Dehak’ın kafasını parçalayarak öldürür. Dağda yaşayanlara haber vermek için de sarayın avlusunda büyük bir ateş yakarlar. Bu ateşi gören dağdaki gençler evlerine geri dönerler. Ve her yıl, 21 Martta büyük ateşler yakarak, özgürlüklerine kavuşmalarını kutlarlar. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ın sarayını başına geçirdiği gün olan 21 Mart tarihini o günden sonra başta Medler olmak üzere tüm Ortadoğu halkları bayram olarak kutlamaya başlarlar.

DEMİRCİ KAWA'NIN EMEKÇİLER AÇISINDAN ÖNEMİ:

Efsane gerçeğin ta kendisi olmamakla birlikte kaynağını gerçeklerden alır. Efsane, yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olaylar manzumesidir. Kulaktan kulağa, nesilden nesle yayılan aktarımların bir ürünü olarak yaşar. Efsaneleri yaratanlar halklardır.

Tarih kayıt altına alınmışın resmi aktarımdır. Efsane ise yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları kuşaktan kuşağa aktararak mitolojik bir özellik taşır. Efsanede anlatılan olaylar / hikayeler bazen hayali olabilir.

Asur Kralı zalim Dehak ve onun sarayını yerle bir eden Demirci Kawa ile ilgili aktarımlar tamamen birer efsanedir. Efsanelerde bir şekilde kulaktan kulağa, nesilden nesle bir aktarım olduğuna göre içinde gerçek paylarda taşımaktadır.

Efsanede anlatıldığı gibi 21 Mart’ı başta Kürtler ve İranlılar olmak üzere tüm Ortadoğu halklarının iki bin yıldır bayram olarak kutlamaktadır.

Newroz, Kürt halkının demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne isyan ateşini tutuşturduğu ve zaferle taçlandırdığı gündür. New=Yeni, Roz=Gün olup Newroz "Yenigün" anlamına gelir. Bahar yeniliktir. Hareketlilik ve canlılıktır. Kışın tembelliğin, monotonluğunun ve donukluğunun silkinişidir. Bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur.

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla Kürt ve İran halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüğe olan özlemini ve inancını da taşır. Tarihteki soykırımlara, katliamlara, Halepçelere, yok etme politikalarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel olaylarla birleşip gelen Newroz'un giderek serhildanlarla daha az yayılması aynı zamanda Kürt kültürünün köklerinin zenginliğini de göstermektedir. Bu başkaldırı ve zalimleri yakan ateş son yıllarda daha fazla dağı, daha fazla meydanı ve daha fazla alanı aydınlatıyor. Yeni Dehak’lar ateşi söndüremiyorlar, ama özgürlük ateşi yeni Dehak'ları da yakıp daha da gürleşecek ve din, dil, ırk, ulus, cins farklılığı gözetmeksizin tüm emekçilerin birlikte kavgasının yolunu aydınlatacaktır.

(Alıntıdır)
__________________
"Tanya
Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun."
Tanya. isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22 Temmuz 2009, 21:58   #4
 
esra-rengiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15 Temmuz 2009
Üye No: 24038
Mesajlar: 21
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 esra-rengiz is on a distinguished road
Standart Anadolu ve Mezopotamya Mitoloji ve Uygarlıklarında Kadın

Anadolu ve Mezopotamya Mitoloji ve Uygarlıklarında Kadın


lnsanlar, herşeyden önce ortaya çıktıkları toplumsal ve kültürel ortamın ürünüdürler. Bu nedenle, insanlığın uygarlığa geçmesiyle birlikte ortaya çıkan mitolojilerde, kadın-erkek ilişkisi, bir başka deyişle karşı cins ilişkileri ve kadının toplum içindeki yeri ve konumu, o dönemin üretim ilişkileri ve gelenek, görenek, inanç gibi kültürel yapılanmasıyla ilgilidir.

O dönemlerde ortaya çıkan mitolojilerde, tanrıların kadın ve erkek olması, bize kadının toplum içindeki statüsü konusunda önemli bir ipucu vermektedir. O dönem Demeter, Afrodit, Pyske, Atena, İsis, Hera, Arura, İştar, Nut gibi birçok kadın tanrıça bu uygarlıklarda yer alırlar. Bu mitolojilerde kadın, doğurganlığından ve insan soyunu devam ettirmesinden dolayı bereket tanrıçası olarak kutsanmıştır. Mezopotamya’da bereketin simgesi olan kadın tanrıça İştar iken, Mısır’da İsis, Yunan’da Demeter, Roma’da Venüs’tür. Görüldüğü gibi dört uygarlıkta da kadın, adları değişse de bereket tanrıçası olarak kutsanmaktadır.

Kuşkusuz kadının kutsandığı alan yalnızca bereketle de sınırlı değildir ve bilgelikte de kadına önemli bir statü verilmiştir. Mezopotamya’da bilgelik tanrıçası Nebu iken, Mısır’da Thof, Yunan’da Atena, Roma’da bu tanrıça Minerva’dır. 'Kadın, hem üretim hem de yaratma özelliğinden dolayı o dönemin sosyal ve siyasal yaşamında farklı biçimlerde ve değişik özellikleriyle etkinlik kazanmıştır. ' (1)

Bu nedenle, bu uygarlık ve mitolojilerde bereket ve bilgelik sıfatlarından başka kadına yaratıcılık tanrısı işlevi de verilmiştir. Mezopotamya’da bu Anu iken, Mısır’da Ptah, Yunan’da Demeter’dir. Ay ile özdeşleştirme sonucu kadına verilen sıfatlardan biri de ay tanrılığıdır. Yine ev içindeki işlevi ve çocukların yetiştirilmesindeki hüneri dolayısıyla kendisine çeşitli

tanrılıklar izafe edilen kadın, fiziki güzelliği dolayısıyla da mitolojilerde tanrıçalık mertebesine ulaşır. Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit bunun bilinen yaygın örneğidir.
Çok tanrılı dinlerin egemen olduğu bu uygarlıklarda hemen her misyonun tanrıları ve tanrıçaları vardır. Konumuzu öncelikle ilgilendiren Mezopotamya’ya baktığımızda, üsttekilere ek olarak su tanrıçası Anahita, Suriye tanrıçası Atargadis, yeraltı tanrıçası Ninmah, Mari’de tapınılan tanrıça Ninni-Zaza, ekin ve yazı tanrıçası Nisaba, Elam tanrıçası Şimut bunlardan bazılarıdır. (2)

Anaerkil toplum yapılarının egemen olduğu bu dönemden ataerkil topluma geçişle birlikte, kadınların önceki konumunu kaybettiklerini görüyoruz. Mülkiyet ilişkilerinde erkeğin başat güç haline gelmesiyle, kadın eski konumunu kaybederek tanrılıktan giderek mülk durumuna dönüşüyor. Bu aşamada, kadınların iyiliğin ve güzelliğin sembollüğünden çıkarılıp kötülüğün sembolüne dönüştürülmesi ilginçtir. Bizzat erkek tanrılar eliyle kadın, kötülüğün gelişiminin kaynağı olarak sunulur. Batı mitolojilerinde Pandora, Doğu mitolojilerinde Havva efsaneleri, kadının konumunun sarsılmasının ilginç örnekleridir. İşte kadının aleyhine gelişen bu yeni anlayış, tek tanrılı dinlerde kadının günahkâr olarak görülmesine vesile olur.

Bu bir bakıma, egemen sınıfların, ezilenlere karşı yürüttükleri mücadelede kadını bir araç olarak kullanmalarıdır. Yukardaki iki örnekte de görüldüğü gibi kadın, kötülüklerin temsilcisi ve yayıcısı olarak insanlığa benimsetilmiştir. 'Kadının bu derece düşürülmesi ve aşağılanması, erkek otoritesinin egemen olmasının bir sonucudur. İlk başlarda ’ana tanrıça’ mertebesinde olan kadın, çelişkilerin birliğini ve her an birbirine dönüşebilme potansiyellerini temsil ederken, daha sonraki süreçte, kötülüklerin kaynağı ve yayıcısı konumuna getirilmiştir. ' (3)

Uygarlığın gelişmesi ve ilk devletlerin ortaya çıkmasıyla, kadının 'ana tanrıça' rolü önemini yitiriyor ve erkeğin egemenliği ön plana çıkıyor. Kuşkusuz bunda, sınıflı topluma geçişin de rolü büyüktür. Kadın, sınıflı topluma geçişle birlikle eski konumunu yitirerek, emek ve cins sömürüsüne maruz kalıyor.

Eski Anadolu ve Mezopotamya kadını üstüne yapılan araştırmalar, bundan 4000 yıl önce kadının statüsünün birçok açıdan bugünkünden daha ileri düzeyde olduğunu gösteriyor. Konuya ilişkin araştırmalar, 'MÖ 2000’li yıllarda kadınların dini, ticari, devlet yönetimi gibi birçok etkinlikte yer aldığını, evlilik ve boşanmada erkeklerle eşit haklara sahip olduğunu, zinada ise koşullara göre kadına ceza verilmediğini ortaya koyuyor'. (4)

'Hititler’de aile anaerkildir. Aile, ’iki başlı’ aile aşamasından ’tek eşli’ aile aşamasına geçmiştir. ' Anadolu’nun ilk imparatorluğu Hititler’deki sosyal yapı, kadını, kendi anlayışına uygun bir düzeyde yaşatmıştır. Ülkedeki kadın nüfusunun tamamına yakın çoğunluğu çalışan ve çalıştırılan kadın durumundadır. Çanak-çömlek yapımı, dokumacılık, tarım, ev içi uğraşılar genellikle kadının iş sahası ve yükümlülükleri kapsamındadır. Saray ve çevresinde ise bir tavannah (valde sultan) saltanatı vardır. Kraldan sonra en yetkili ve güçlü kimse kralın annesidir. Tavannahlar, saraydaki en güçlü kadınlardır'. (5)

Gerçekten, tarihsel kalıntılar, Anadolu’da Asur ticaret kolonileri çağında hür kadınların yalnız ev kadını olmayıp, hayatın başka alanlarında ve özellikle ticaret işlerinde erkek gibi rol üstlendiklerini gösteriyor. Bu dönemde Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan kadınlar, kendi başlarına iş hayatına atılıyor ve her çeşit umumi işlemlerde yer alıyordu. Bu dönemde kadın, erkekten aşağı ikinci sınıf vatandaş olarak görülmüyordu. Evlilik kurumunda da, eşler tamamıyla aynı haklara sahipti ve ayrılma durumunda kazanılan mallar eşit bölüşülüyordu. Boşanma yetkisi, her ikisine de tanınıyor ve çocuğun verasetini de anne alabiliyordu. Hitit kanunlarında zina suçu, şartlara göre kadına verilebildiği gibi erkeğe de verilebiliyordu.

Kadın, ilkin Sümer’de toplumsal anlamda erkekten geri kalmaya başlamış ve giderek de toplumu denetleme ve yönetme egemenliğini erkeğe kaptırmıştır. Ancak, bu egemenliği bırakma, hiç bir zaman Hıristiyanlık ve İslamiyetteki gibi göksel emre dayalı kayıtsız-şartsız bir teslimiyet şeklinde olmamıştır.

M. S. 3. Yüzyılda ortaya çıkıp, Mezopotamya’nın ve Asya’nın birçok bölgelerine yayılarak evrensel bir din halini alan Manicilik, daha sonra Kürtlerin eski dini Zerdüştlüğü reforme ederek sistemli bir devlet dini haline gelir. Mani felsefesinde kadın -erkek ilişkisi ve kadının konumu tektanrılı dinlerden farklılık gösterir. 'Üretim ve mülkiyetin ortaklığını savunan Mani inanc, kadının mülkiyet aracı olarak görülmesine, cariyelik sistemine ve çok kadınla evlenmeye karşı çıkmıştır.'(6)

Kaynağını Zerdüşt inancından alan ve kendinden önceki tek tanrılı dinlerin kadın-erkek ilişkilerine bir tepki olarak ortaya çıkan Manicilerin bu anlayışı; her zaman olduğu gibi bu çağda da egemen tektanrılı dinlerin ve egemen sınıfların tepkisini çekmiş ve bu inancın mensuplan, 'kadınlı-erkekli topluca cinsel ilişkide bulunmak, misafirlere kadın sunmak'gibi suçlamalara maruz kalmışlardır. Bu suçlamalar, sonraki yüzyıllarda da aynı topraklarda özellikle heterodoks din ve inanç mensuplarına karşı devam edecektir..

Mani dininden 300 yıl sonra çıkan İslamiyet ise, bir yandan kadını tümüyle erkeğe mahkum ederken, bir yandan da üstteki suçlamaları doruk noktasına vardırp, heterodoks dinleri ortadan kaldırmanın gerekçesi yapar.

Anadolu, Mezopotamya ve İran’da kurulan Selçuklu Devleti, Arap, Acem, Kürt, Ermeni ve Asuri gibi yerli halkların yanısıra, bu topraklara yeni akan Türklerin de izlerini taşıyan karmaşık bir kültürel yapılanma içindeydi. Yalnız yerli halkların egemen sınıfları değil, bu topraklara yeni akan Türk unsurun egemenleri de kadın konusunda İslamiyetin katı kurallarını taşıyordu. Türk Sultanı Alpaslan’ın Veziriazamı Nizamülmülk Siyasetname’sinde kadınlar ve diğer dinsel öğretiler konusunda dile getirdiği olumsuz düşünceler, bu anlayışın ilginç örnekleridir ve bu düşünceler daha sonraki Osmanlı yönetiminin kadınlar ve heterodoks dinler konusundaki olumsuz tutumunun da adeta temelini oluşturur.

Mehmet Bayrak
afran bangin ardelan bunu beğendi.
esra-rengiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 01:54.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1