Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SF-Kütüphane > Kitap ve Dergi Tanıtımı


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Korku ütopyaları(1984-GEORGE ORWELL )
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
8257
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 08 Eylül 2007, 11:26   #1
 
eylem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20 Temmuz 2007
Üye No: 384
Mesajlar: 195
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
2 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 eylem is on a distinguished road
Standart Korku ütopyaları(1984-GEORGE ORWELL )




Giriş
Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır. Birincisi Orwell’ in 1984’ünde anlattığı gibi kültür hapishaneye dönüştürülür, ikincisi Huxley’ in “Cesur Yeni Dünya” adlı eserinde anlattığı gibi anlamsız yaşam unsurları ile bir hiçe dönüşür.
Global dünyamız şüphesiz Huxley’ in ‘doyumsuz eğlence’ sunan dünyasının çok benzeridir. Ancak bir o kadar da Orwell’ in hikayelerinde betimlediği, biçimsizleşmiş hapishane kültürleri ile benzeşir. 1984’de olduğu gibi Orwell, “Hayvan Çiftliği” adlı eserinde de anlattığı insan ruhunu ve iradesini, diktacı otoritelere teslim ettiren ideolojiler, “düşünce denetim aygıtı”, “düşünce polisi” yardımı ile nasıl bir kültür oluşturuyorlarsa günümüzde de üreten, egemen kültürün pazarladığı ve teknolojisi geliştikçe kontrol ve denetleme mekanizmalarını arttırdığı medya adeta bir tele ekran görevini üstlenmiştir.
Dördüncü kuvvet olmaktan çıkıp çoktan bir numaraya yerleşen günümüz medyası da artık toplumsal normları ve kültürü korumanın çok ötesinde ideolojik sistemlerin söylem aracı haline gelmiştir. “Medya kültürel boyutuyla, kültürün merkezkaç güçlerini mi yoksa merkezcil güçlerinin mi yanında yer alıyor? Temel önermemiz olan “medya bir güçtür” e yeniden dönersek , bu temel önermeden hareketle, “medyanın kendisi gözün temsilcisi” Ya da “medya belli bir gücün altındadır” gibi alt önermeler üretebiliriz.(1) Ancak bunların yanı sıra önemli bir ayrıntıyı da atlamamak gerekir. 1984’de tele ekrandan sık sık görünen yarı tanrı “Büyük Birader” kendi isteği ile izliyor ve insanlara başka bir şans tanınmıyordu. Halbuki artık Büyük Birader’e çok benzeyen medyayı kendi isteğimiz ile takip ediyoruz. Aralarındaki benzerlikleri ve ayrılıkları tartışmadan önce söylenmesi gereken ikisinin de kendi gündemlerini işlediğidir. Büyük Birader’in her gün adı değişen düşmanı ile yaptığı, nedeni bilinmeyen şiddetli savaşı; günümüz medyasında her gün yön ve konu değiştirebilen, kimi zaman tüm dünyaya aynı kaynaktan sunulan, kimi zaman ise aynı kaynaktan geliyorcasına tek tip haberler olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki bireysel irade “Büyük Birader’ e hükmedemiyorsa, bireysel düşüncenin medyada aksettirilmesi de pek mümkün olamamaktadır.
George Orwell, Büyük Birader’in kaba kuvvet aracılığı ile özellikle kitapları, belgeleri yasaklayarak enformasyon akışını denetim altına alacağını öne sürerken oldukça haklıydı. Orwell, bu kehaneti ile tarihin yolunu tutmuştu. Geçmişte önemini günümüzdekinden çok daha fazla koruyan kitaplar, özellikle eskiden iletişimin önemli bir parçasını oluşturdukları yerde, çeşitli derecelerde sansüre tabi tutulmuşlardı. Antik Çin’ de Konfiçyüs’ün Analects’i, İmparator Chi Huang Ti’nin emri ile imha edilmişti. Ouid’in Roma’da Augustus’un okunmasını yasaklaması onun Ars Amatoria’yı yazmış olmasından kaynaklanıyordu. Kalıcı entelektüel üstünlük ölçütlerine sahip olan Atina’da bile bazı kitaplar hakkında hoş bakılmıyordu. Orwell bu nedenlerden dolayı basılı materyalleri hükümetin denetlemesinin Batı demokrasileri açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu öngörüyordu. Orwell, Rusya, Çin ve diğer elektronik öncesi kültürler söz konusu olduğunda tezlerinde kesinlikle yanılmamıştı. “Kimi zaman bir yalanı yakalayabiliyordunuz, örneğin partinin tarih kitaplarında, uçakların parti tarafından icat edildiği yazıyordur. Oysa o uçakların çocukluğundan beri var olduğunu biliyordu. Ama hiçbir şeyi kanıtlayamazdınız, çünkü elde tek bir kanıt bile yoktur.”(2) Ancak sansür, anlayış biçimi günümüzde değişerek devam etmekle birlikte daha çok elektronik öncesi bir sorundur. Çünkü Orwell’ in anlattıklarının tam aksine günümüzde medyayı idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz hatta genişletir. Öyle ki izlediklerimiz, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış anlamsız imgelerdir. Hatta daha ileri gidecek olursak, medyada anlamlandırılmaya çalışılan, belli kelimelerden seçilerek oluşturulmuş “yeni dili” , Orwell’in 1984’de anlattığı Yenikonuş diline pek benzemektedir.
Gerçeğin saptırılması
Okyanusya’nın tele ekran hakimiyetli dünyasında gerçeğin ne olduğunu bilmek imkansızdır. Ne gerçekleri ne de geçmişi öğrenebilirsiniz. Ancak belki hafızalardan bile yok edilmeye çalışılmış anılardan faydalanabilirsiniz.
“Geçmişin değişebilirliği, İngsos’un temel ilkelerindendir. Geçmiş olayların, nesnel gerçekliğin olmadığı, yalnızca yazılı kayıtlarda ve insanın belleğinde yaşayabileceği kabul edilir. Geçmiş kayıtlar ve insan belleği nerede birleşiyorsa gerçek odur. Parti tüm kayıtları ve üyelerin belleklerini denetim altında bulundurduğu için, geçmişe de istediği biçimi verebilir. Her ne kadar geçmiş değiştirilebilirse bile, ortada değişmiş olduğu düşünülen bir olay, yoktur. Çünkü istenilen anda yeni biçimine sokulan geçmiş varolmuş olmaz. Bir çok kereler olduğu gibi, aynı olay bir yıl süresince defalarca değiştirilebilir. Parti her zaman mutlak gerçeği bilir, o halde mutlak gerçeğin şimdikinden farklı olamayacağı açıktır. Görüldüğü gibi geçmişin denetlenmesi, belleğin eğitilmesi üzerine kurulmuştur. Yazılı kayıtları, o anki durumlara uydurmak, yalnızca mekanik bir işlemdir. Ancak olayların istenildiği biçimde geliştiğini hatırlamak da gerekir, insanın anılarını yeniden düzene soktuktan ya da yazılı kayıtları değiştirdikten sonra yapılmış olan bu işlemler de unutulmalıdır. Bunun için belirli düşünce tekniği gerekir. Bu parti üyelerinin çoğunun ve hele bağnaz oldukları kadar akıllı olanların öğrendikleri bir şeydir. Eski dilde buna ‘gerçeğin denetlenmesi’ adı verilir.” (3)
Biz bugün belgelere, kitaplara, geçmişe, ve geleceğe uzanan her türlü enformasyona elimizi uzatıp erişecek kadar yakınız. Ancak toplum olarak değerlendirdiğimizde; bu bilgileri edinme isteğimizin azlığı medya karşısında geçirilen vakitlerin çokluğu ile doğru orantıda olmaktadır. Medya da bize sunulan enformasyon o kadar çoktur ki artık arasında doğru olanı seçmek, almak söz konusu bile değildir. Medyadaki gösteri öğesi arttıkça bilginin anlam ve gerçekliğini de yok etmektedir.
20.yy’ın sözde enformasyon toplumu, belki de önceki yüzyılların tüm toplumlardan daha zayıf bir belleğe ve daha az tarih bilgisine sahip. Bu sansürden ya da İskenderiye’deki kütüphanenin yanmış olmasından ötürü değil. Bu daha çok işittiklerimizi, gördüklerimizi, ve okuduklarımız seçme olanağından yoksun bırakılan bir haber bombardımanıyla karşı karşıya bırakılmamızdan ileri geliyor.“O kadar çok haber var ki günlük yaşantımızda, adeta arka planda bir gürültü halini alıyor haberler, tıpkı hızlı besin, hızlı seks, hızlı kültür gibi. Haber ve bilgiye boğulmuş toplum tarihi silen toplumdur. Her şey sanki buz üzerine yazılmış yazı gibidir. Geriye dönük bir düşünce tarzı neredeyse olanaksızdır. Çünkü daha algılanamayan haber kaynağı çabucak ortadan kaybolur. Durmadan yeni haberler ve bilgilerle beslendiğimiz için daha önceki verileri anımsama fırsatımız çok azdır. Öte yandan hükümetler haberlerini, diplomatlar ve gizli servisleri aracılığı ile elde ederler. Gerçek haberlerin medya ile bize ulaşması yıllar,aylar sürer. Bunların hiç ulaşmadığı da olur.”(4)
Bir yanda gizlenen gerçekler, bir yanda içeriğinden uzaklaştırılmış metinlerle ikonik simgelerin birleşmesi sonucunda seyircide algılama karmaşası yaratan görüntüler günümüz medyasının pek de güvenilir olmadığını gösteriyor. Medyayı elinde bulunduran güç de Büyük Birader gibi yalnızca tek yönlü bir iletim gerçekleştiriyor. “Üretici kültürlerin haber ajanslarından tüketici kültürlere yönelen “tek yönlü akım (one way flow)” tüketici kültürlerin algılama sürecini temelden etkilemektedir.”
Televizyon teknolojik yapısı gereği ikonolojik bir aracıdır. Görüntü ve ses kodlanmalarının hızlı akışı, kod-açımlama işleminin eleştirisel olmayan bir zihinsel etkinlik içinde (etikle sınırlı kalarak) yapılması gerekmektedir. Bu nedenle bilgilendirici / ilgilendirici değil etik’e uygun enforme edici, ikonolojik ön-edingiler pekiştirici bir katılma biçimidir sunduğu katılıma. Dolayısıyla özgürleşimci olmayan bir etik-içi demokratikleştirimci kültür yayıcısı olarak kalacaktır. Bu nedenle de getireceği “Evrensel Köy” bugünkü dünyanın daha homojen bir kopyası olacaktır.
İdeolojik düzen, 1984 ve medya
George Orwell 1984’ünde; mutlak umutsuzluk taşıyan , içten içe düzen karşıtı Winston’ı, her zaman her yerde Tanrı misali Büyük Biraderi, kitleleri kendine üye olmaya mecbur eden, zorba partisi, kişinin yalnız dünyasında adeta kendi gerçekliğinden bile şüphe ettireceği Okyanusya’sı, belgelerin sürekli yok edildiği Arşiv dairesi ile düşünenlerin suçlu bulunarak buharlaştırıldığı, hapishaneye düşenlerin kendilerinden soyutlaştırılacak kadar ileri düzeyde işkence gördüğü, aşkın en büyük suç olup en korkunç ceza ile son bulduğu bir dünya sunuyor. 1984’ ün tek umut verici yanı ise düzene karşı gelen Winston’ı. Düzenin en önemli unsuru ise sık sık büyük Birader’ in gözüktüğü tele ekranı.
Bugünün dünyasında ise ilk bakışta gördüğümüz boğazımıza kadar eğlenceye, özgürlüğe algılayamayacağımız kadar çok enformasyona, bilgiye, cinselliğe ve gerçek görünen imajlara doyurulduğumuzdur. Günümüzde dünyanın büyük kesiminde bizi sürekli takip eden, aşkı yasaklayan, zorla partizanlık yaptıran zorba yönetimler yok. Ancak ne var ki, akışına bilinçli bilinçsiz kapılıp gittiğimiz, egemen kültürün bize sunduğu, etkin bir birey olarak yer alamadığımız ve kendi rızamızla kabul ettiğimiz, taraftarı olduğumuz bir dünya var.
Bu yeni dünyanın tele ekranı medya. Orwell’in 1984’ünde anlattığı ile örtüşmüyor görünen yeni dünyamızın aslında çok benzeşen temel kriterleri var. 1984’ün dikta düzeninin koruyucusu, ayakta tutucusu, polisi olan ve tele ekrandan sık sık görünerek bir nevi Tanrı niteliğinde, insanları ideolojiye bağlanmalarını sağlayan Büyük Birader, 20. yüzyılda dikta ile değil ama delicesine eğlence sözü veren, medya olarak kılık değiştiriyor. Aslında medyanın görevi tele ekran oluşundan bu yana hep aynı; kurulu düzeni sürekli ayakta tutabilmek. Temelde güdülen kurulu düzenin devam ettirilme çabaları, hatta egemen kültürün vazgeçilmezliğidir.
Üretici ve tüketici kültüre ve medyadaki iletişimlerine bakacak olursak, Orwell’in 1984‘üne ne kadar yakın olduğumuzu anlayabileceğiz. “İşte iletişim teknolojisini üretebilecek ekonomik güce sahip gelişmiş ülkelerin, belirli biçim ve içerik koşullarına uygun yığınsal iletim ürünlerini üretebilen kültürlerine biz üretici kültürler adını veriyoruz; gelişmesi engellenmiş bölgelerin yetersiz teknolojik ve ekonomik koşullar nedeniyle iletişim teknolojisi ve yığınsal iletim ürünlerini üretemeyen çok büyük oranda başka kültürlerin iletişim teknolojilerine ve ürünlerine bağımlı kalan kültürlerine ise tüketici kültürler adını veriyoruz.”(5) Üretici kültür, tüketici kültür üzerinde kendiliğinden Büyük Birader rolü oynasa da aslında kendi iç yapısında da aynı politikaları gütmekte hatta uygulanan sosyo-ekonomik yapı ile bireylerin kendiliğinden düzenin adamı olmasını sağlayan bir yapı oluşturulmuştur. Gelişmesi engellenmiş bölgelerin siyasal yapıları genellikle belirsiz sınıfsal yapıda ekonomik ve toplumsal yapılardan kopuk ve dışa bağımlı oluştukları için, siyasal iktidarın bu dışa bağımlı içerik yapısını denetleme ve engellemeleri de olanaksızdır. Genellikle tüketici kültürlerde öndenetim (sansür) çabası çok büyük boyutlardadır ama etkili değildir. Bunun nedeni denetim çabası gösteren siyasal iktidarların denetim ölçütü olanak kullanacakları kendi ideolojilerinin belirsizliği buna karşılık denetleyecekleri ürünlerin ise sayısal çokluğu ve karmaşık ideolojik yapılardır. Buna karşılık siyasal yapıları, toplumsal- ekonomik ve kültürel-ideolojik yapılarına koşut oluşan gelişmiş batı toplumlarının üretici kültürlerinde, ideolojik açıdan “güçlü” siyasal iktidarların denetim (sansür) gereksinimleri yoktur. “Burada bir devlet başkanı ile, televizyon sahibi, yöneticisi, gazete yazı işleri müdürü ve muhabir aynı eğitim kurumlarında etkili biçimde “eğitilmiş”tir örneğin ABD’de hepsi liberal, bireyci girişimci, pragmatist ve Protestan kültürün değer yargılarını benimsemişlerdir. Bu nedenle kamerayı, öyküyü yazan, istasyon sahibi ve siyasal güç sahibi arasında sansür gerektirecek çelişki çok az gelişir ve eğer olursa etkilidir. Bu denetim çok daha değişik biçimlerde oluşur, bir film dağıtımının başarılı olmaması, televizyon da geç saatlerde gösterilmesi, bir kitabın büyük kitapevlerince basılmaması yeterli önlemi oluşturacaktır.”(6)
Medyanın gereksiz bilgi aktarımı, anlaşılmaz öğelerle süslü, adeta Yenikonuş’un anlamsız cümlecikleri ile örneklenebilecek yapıdaki konuşma dili tek yönlülüğü yansıtmaktadır. “Kitle iletişim araçları, bilgi aynı zamanda imge satarak, yayarak, toplumun motivasyon potansiyelini yönlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. İzleyici hiç farkına varmadan, bu bilgilerle başka toplumların başka kültürlerin hayat standartları, yaşam biçimleri, birbirleriyle olan ilişkileri, davranış kalıpları, sosyal sorunları ve tüketim alanları konusunda bilgilerle donanıyor.”(7)
Ancak bu gereksiz enformasyonlar ile beslenen toplum bilinç dışı bir şekilde egemen toplumun iletileri ile yaşamakta, bunun dışında gelen iletileri sosyolojik yapısı içinde çözememektedir. Gelişmiş üretici kültürdeki medyatik gelişme, modern rejimlerin ürünü olmakla birlikte, gelişmesi engellenmiş tüketici kültürlerdeki medyatik gelişmenin temel nedeni ideolojik düzen olmuştur.
Sonuç
Orwell’in anlattığı; insan ruhunun aldığı derin ruhsal tahribatların çok ötesinde, gardiyanların hangi ideolojiyi benimserlerse benimsesinler, uygulama olarak aralarında somut farklılıklar bulunmadığıdır. Şöyle ki; insanı köleleştirmeye çalışan tüm zihniyetlerin kapıları aynı derecede geçilmez, denetimleri aynı ölçüde sıkı, ikonlara tapınma özellikleri aynı ölçüde yaygındır.
1984’ de sözü edilen tele ekran kişinin bireysel iradesini yok etmekle kalmamış, özel hayat mefhumunu bile tamamen ortadan kaldırmıştı. Düşünce, “düşünce polisi” tarafından kontrol edilebilen somut bir mekanizmaya dönüşmüştü, günümüz medyası pek çok konuda bireysel yaşamı ihlal etmekte, özel hayata dair gizliliği anayasal suç olmasına rağmen çiğnemektedir. Tele ekranda Okyanusya ve Doğu Asya’ nın sürekli devam eden bitmek bilmez savaşı, alabildiğince şiddet sahneleri ile süslenerek gösterilmektedir. Gerçekte böyle bir savaş olup olmadığı bilinmemekte , düşmanın adı sürekli değişerek insan hafızasının yanılma ve unutma istemleri, uygulanan politikalarla işleme geçirilmektedir. Her gün yeni bir haberin “Gündem” olduğu çağımız medyası da gündeme taşıdığı ve önemli lanse ettiği konuları, çok kısa bir süre içerisinde devreden çıkarabilmekte, bir daha hiç hatırlamamakta ve hatırlatmamaktadır. Aslında aktarılan bilgiler sürekli değiştiği için Arşiv Dairesi'nde yok edilen ve yerine hemen yenisi hazırlanabilen Okyanusya’ da olduğu gibi, medyamız da enformasyon çılgınlığı içerisinde manşetlere veya gündeme taşıdığı bilgileri adeta yutar gibi eritmekte ancak işe yarayabileceğini düşündüğü anlarda çıkartmaktadır. Nasıl ki, Asya’daki düşman sellerinin karşısında Büyük Birader’ e yenilmez bir koruyucu gibi sığınılıyorsa, günümüz medyası da sanki düzenin, resmi ideolojinin en büyük koruyucusu izlenimini vermekte ve aslında amacından çok uzaklaşarak yenilmez bir koruyucu görevi üstlenmektedir. Büyük Birader’ in ikonlaştırılması tele ekran sayesinde olmuştur. Günümüz medyası da gücünü arttırmak için geçmişteki ikonlara sarılmakta yahut sık sık kişilerden, olaylardan ve mekanlardan ikonlar yaratma çabası içine girerek adeta karşı konulmaz bir güç haline gelmek istemektedir.
Global dünyamızın giderek tek kültür haline geldiği günümüzde, I. Kuvvet haline gelen medya artık kendine rakip görmemekte ve tüm dünyada tekelleşen yapısı ile giderek tehlikeli bir duruma gelmektedir. Medya görünüşte sonsuz eğlence, çılgınlık, özgürlük sunan yapısı ile hiç bir zaman tele ekran ve Büyük Birader olmayacaktır ama toplumsal yıkıcılığı giderek arttıran, kişileri yaşadığı toplumdan söküp, sadece kendi boyunduruğu altına alan yapısı ile belki de çok daha tehlikeli olacaktır. Baskı altına alınarak çökertilmeye çalışılan bir toplum nihayetinde bir yerde patlak verecektir ancak kendi isteği ve hatta fazlasıyla memnuniyeti ile özü yok edilen toplumun bir daha dirilebilmesi ihtimali çok azdır.
KAYNAKÇA
Edibe Sözen, Medyatik Hafıza, Timaş Yayınları, İstanbul 1997, Sayfa:46
George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, İstanbul 2001, Çeviren: Nuran Akgören , Sayfa: 175
George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, İstanbul 2001, Çeviren: Nuran Akgören , Sayfa: 136
Nurdoğan Rigel, Kağıt Kaplanlar , Der Yayınevi, İstanbul 1993 , Sayfa: 84
Gündüz Vasaf, Cehenneme Övgü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1992 , Sayfa: 84
Ersan İlal, İletişim, Yığınsal İletim Araçları Ve Toplum, Der Yayınları, İstanbul 1991, Sayfa: 76
Nurdoğan Rigel, Medya Ninnileri , Sistem Yayınları, İstanbul 1993 , Sayfa: 172


__________________
Kardeşiyle sokaklarda hep
Bir örnek giydirilen sen
Nasıl sevmezsin eşitliği
Yürürken düşen çoraplarını
Aynı hizaya getirmek için
Annen değil miydi önünde diz çöken
Sunay AKIN
eylem isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 00:26.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1