Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SOSYALİZM OKULU > Kapitalizm ve Devlet


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.

BS Militanlarına Karşı Kürt Savaşçıları Ön Saflarda Yazımızı Okumak İçin Tıklayın

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Kapitalist Modernite
Cevaplar
1
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
3912
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17 Haziran 2010, 15:20   #1
 
TEKOJIN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
SyS,SEO,Administrator
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 29 Ağustos 2007
Üye No: 2234
Mesajlar: 1.399
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2
6 Mesajına 23 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 100 TEKOJIN is on a distinguished road
Standart Kapitalist Modernite

Kapitalist Modernite


Derinleşen yabancılaşma yaygınlaşan kimlik bunalımı -1-




Çağımızda yabancılaşma salt de clase unsurların, işçinin-emekçinin değil artık tüm insanlığın sorunudur. İnsanlık bir avuç tekel sahibinin çıkarları uğruna kendi öz değerlerinde, doğadan, insandan ve emekten uzaklaşarak yabancılaşıyor. Yabancılaşma kendisiyle birlikte bir kimliksizleşmeyi çok yönlü sömürüyü, bunalımı, korkunç savaşları, haksızlığı, cinsler arası eşitsizliği, doğanın kıyımını derinleştiriyor. Derinleşen yabancılaşma derinleşen kimliksizleşme ve kendini yitirme oluyor.

Devletli uygarlık tarihi, insanın doğal gelişme seyrinde uzaklaşıp kendisine yabancılaşma tarihidir. Bu baştan sona Firavunlaşma Ebucehilleşme ve Nemrutlaşmadır. Kapitalist modernitenin geliştirdiği nesne özne ayrımıyla bu zirveye çıkıyor. İnsanın insanla, doğayla, kendi emeğiyle, bedeniye ve benliğiyle çelişmesi derinleşiyor. Yanlış kurgulanan ve kurumlaştırılan yaşam çok yönlü bir yabancılaşmayı yaratıyor. 'Yanlış hayat doğru yaşanmaz'(Adarno) Hayatı insana topluma yabancılaştıran yanlış hale getiren, insanlığın toplumsal hafızasını çarpıklaştıran devletli toplum zihniyetidir. Keniston, bu yabancılaşmayı 'toplumun tarihini kaybetmesi' olarak değerlendirir. Toplumun kendi tarihini, toplumsal hafızasını yitirmesi, kendisine ait olmayan, kendi tarihsel gelişimini ürünü olmayan yabancı-yanlış bir hayatı yaşaması demektir. Bir şair, 'Ol Mahiler derya içredir, deryayı bilmezler' der. Balığın içinde yaşadığı denizi tanımıyor olması yabancılaşmayı ifade eder. Kapitalist modernite, toplumsal hafızayı yok ederek, geçmişinden soyutlayarak toplumu balık hafızalı yapmaya çalışıyor. Çünkü ne kadar yabancılaşma o kadar köleleşme, ne kadar yabancılaşma o kadar sömürü demektir.

Yabancılaşma nedir?

'Yabancılaşma', Latince'de 'başkası', 'yabancı' anlamına gelen 'alienus' kökünden türemedir. Batı dillerine 'alienation' şeklinde geçmiştir. Bu kavramı, ilk kez J.J.Rousseau kullanmıştır. Fakat ona felsefi ve bilimsel içerik kazandıran Hegel'dir. O'na göre 'insanlık tarihi aynı zamanda bir yabancılaşma tarihidir.' Feuerbach ise ,'tanrı insanın mutlaklaşmış ve yabancılaşmış özüdür' der. Erich Fromm: 'Objeleşen İnsan' kavramıyla; yabancılaşan insanın, 'kör ekonomik güçlerin objesi' haline geldiğini belirtir. Baudrillard çağımızı 'yabancılaşma ve tüketim çağı' olarak ele alır. 'Tüketimle birlikte insanın kendisine yabancılaştığını kendisine ayna olacağı yerde vitrin olduğunu' belirtir. Bu açıdan 'Ortaçağ toplumu, Tanrı ve Şeytan üzerinde dengelenirken, bizimki tüketim ve onun kınanması üstünde dengesini bulmaktadır' der.

'İnsan emeğinin dışsallaşması; başka bir deyişle insanın fiziki anlamda var oluşu ile ruhi anlamdaki varlığı arasındaki mesafenin açılması, Hegel açısından 'emeğin babacılaşması'nı teşkil eder. Hegel den etkilenen Marks; yabancılaşmayı, 'insanın emeği tarafından yaratılan şeyin aynı insana, kendisini köleleştiren yabancı bir öz olarak geri dönme süreci' olarak değerlendirir. İnsanın kendine, doğaya, emeğine 'öz-yabancılaşması' toplumla, karşı cins, doğa ve kendisiyle kurduğu ilişkilerde açığa çıkar.

Başlangıç 'doğadan kopma'

Doğal toplumdan kopuş, devletli topluma geçiş yabancılaşmanın da başlangıcı oluyor. İktidar ilişkisi insanın ve toplumun iradesini kırarak sömürü mekanizmasının nesnesi haline dönüştürüyor. Bu kapitalist moderniyle doruğa çıkıyor. İşçi iradesi teslim alınmış köledir. Yabancılaşma burada derinleşiyor. İnsan kendine yabancılaşıyor. İnsan insanın kurdu haline getirildiğinde insana yabancılaşıyor. İnsan doğaya ve topluma yabancılaşıyor. En derin yabancılaşma ise cinsler arasında oluşuyor. O halde yabancılaşma; insanın kendi özünden, kimliğinden etik değerlerinden ve öz kültüründen uzaklaşma, kendisi olmaktan çıkma ve bir başkasına benzeşmedir. Yabancılaşma insanın kendisinden kopuşudur. Kendi karşıtlığına dönüşmesidir. Kendini ink‰r ve bir başkası olmadır.

Yabancılaşma; insanın özgürlük, eşitlik, manevi moral ve etik değer ölçüleri ile doğal yaşam alanında kopup, sömürü, köleleşme ve eşitsizlik alanına itilmeyi ifade eder. Burada yabancılaşma içine giren insan ve toplum daha önce sahip olduğu kimliğini ve özdeşliğini yitirir. Ait olduğu zaman ve mek‰n 'öteki' haline dönüşür. Günümüzde yabancılaşma; insanı makinenin bir dişlisi haline getiren, metalaştıran, robotlaştıran, karıncalaştıran, soysuzlaştıran, maymunlaştıran ve köleleştiren tekniğe dayalı yoz, geri, çürütücü bir olgu haline gelmiştir. İnsan emeği, bir avuç tekel sahibinin çıkarları doğrultusunda makinenin hizmetine girmiş, cinsler arası çelişki derinleşmiş ve doğa karşıtlığına dönüşmüştür.

Doğal insan ve emeği

İlkin doğal toplum vardı. Doğal toplum kendine özgü bir eşitlik, özgürlük denklemi üzerine kuruluydu. Değişim ve dönüşüm doğa yasalarına uygun bir hareketlilik içindeydi. Sömürü yoktu. Baskı yoktu. İnsanın insana kulluğu yoktu. İnsan doğayla uyumlu bütünlüklü diyalektik bir ilişki içindeydi. İnsan emeği insana aitti. Herkes kendi yeteneğine göre çalışıyor üretilenleri öncelikli ihtiyaçlara göre pay ediyordu. Cinsler arasında uçurumlar yoktu. Her şey doğanın doğal akışına uygundu. İnsan taştan, maddenden çeşitli aletler geliştirdi. Kendi emeğinin bir ürünü olarak ortaya çıkan bu aletlerle daha iyi bol ürün elde ediyordu. Elde edilen ürünlerden tüm toplum eşit düzeyde yararlanıyordu. Burada üretim aletleri insanın hizmetindeydi. İnsan onları istediği gibi kullanıyor değerlendiriyordu. Aletler insanın işini kolaylaştıran ve insanın hizmetinde olan birer nesneydi. Aletler insana hükmetmiyor. İnsan aletlere hükmediyordu.

Doğanın kutsallığı

Doğa insan için kutsaldı. Bir ana olarak görülüyordu. Ona son derece saygılıydı. Çünkü varlığı ona borçluydu. Bundan dolayı da insan, yaşamının devamı için gerekli olan doğayı kutsuyor ve felsefesi buna göre şekilleniyordu. Bu yaklaşım ve felsefe devletli toplum boyunca da yabancılaşmaya rağmen çeşitli biçimlerde devlet dışı kalmış toplumlarda varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bunu birçok filozofta da görmek mümkündür. Kürt bilgesi Zerdüşt'ün Konfüçyüs'ün, Buda'nın öğretisinde bunu görmek mümkündür. Doğanın bir parçası olarak ateş, su, güneş, toprak vb. kutsaldır. Doğayı kutsama ve yüceltme vardır. Doğunun ahlak felsefesinde bu zihniyet zayıf da olsa varlığını sürdürür. Mezopotamya felsefesine ve kültürüne dayanan yunan doğa felsefecileri doğayı kutsamaya devam ettiler. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, toprak, ateş, su ve havayı yaşamın özü olarak değerlendirdiler. Yaşamı doğayla başlattılar. Kızılderili'nin yaşamında doğa kutsaldır. Antik Hint ve Uzakdoğu felsefesinde de bu böyledir. Doğal toplumda yabancılaşma ve insanın kendi özünde uzaklaşması yoktur.

Yabancılaşmanın kökü...

Yabancılaşma ve kendinden uzaklaşma hiyerarşik devletli toplumla başlar. Hiyerarşik ve sınıflaşmaya dayalı bir dönüşüm zihinsel alanı işgal etti. Aşağı Mezopotamya da zigguratlarda Sümer rahipleri yeni bir sistem icat ettiler. İnsanları yarı gönüllü köleliğe ikna etmeye çalıştılar. Hiyerarşik toplumla birlikte Sınıflar, kölelik, zor aygıtları oluşmaya başladı. Oluşan devletli toplumun bir sonucu olarak; İnsan doğanın kendisine verdiği aklı doğaya karşı kullandı. Kutsal anaya karşı baş kaldırdı. Onu 'vahşi doğa 'olarak ilan edip denetime almaya başladı. Gün geldi kendini, kendi emeğinin ürünü olan kölelik zincirlerine mahkžm etti. İnsan insanı köleleştirdi. Doğal toplumda oluşan değerlerle zıtlık içine girdi. Bireysel özel mülk edinme, mülk uğruna hemcinsini katletme, yalan, dolan, hile ve kandırma gelişti. Ahlak ölçüleri aşındı. Cinsler arası çelişki ortaya çıktı.

Köleleşen emek

İnsan, hemcinsi tarafından köleleştiriliyordu. Artık köle bir tür üretim aracıydı. Para ile alınıp satılan toprağın bir uzantısı ve parçasıydı. Emeği onu bir başkasının kölesi haline getiriyordu. Kendisinin ürettiği şeyler onun karşıtına dönüşüyordu. İnsan kendisine yabancılaşıyordu. Sömürenle sömürülen arasında sürü-çoban diyalektiği oluştu. Doğal gerçeklik ve toplumsal gelişme adeta donduruldu. İnsanın ve toplumun kök hücreleriyle oynanmaya, zorbanın ve istismarcının sesi yankılanmaya başladı. Tanrı düzeni kendisini doğa ve insan düzeninden tamamen ayırdı. 'Maskeli tanrılar ve örtük krallar' dönemi başladı. Bu yabancılaşma üzerinde korkunç savaşlar, kıyımlar gelişti. Maddi kültür yapılanması egemen hale geldi. Ben, ben olmaktan çıkarak, doğa ve insan düzeninden uzaklaşarak kendisine yabancılaştı.

Dinlerde yabancılaşma olgusu

Semavi dinlerde insanın-insanlığın iç uyumunu bozan, yabancılaşmaya yol açan anlayış ve zihniyet Adem-Havva'nın çocukları 'Kabil-Habil-Aklina' mitosuyla başlar. Kabil kız kardeşi, Aklina ile evlenmek için, kardeşi Habil'i katleder. Dönemin yerleşik ahlak, insani değer ve ölçülerine aykırı olarak, Kabil'in Aklina ile evlenme istemi ve Kardeşi Habil'i katletmesi yaratılış mitosu gereğince ilk yabancılaşmayı ifade eder. Bu yabancılaşma semavi dinler tarihi boyunca derinleşerek günümüze dek gelir. Orta çağ boyunca 'kutsallık-din' adına geliştirilen savaşlar vahşet düzeyindeki katliamlara dönüşür. 'Haçlı seferleri' bu zihniyetin sonucu gelişir. Kardeş katiliği, başta Osmanlı olmak üzere iktidarların görkemli saraylarında 'devletin bekası' uğruna resmiyet kazanır. Aklina'ya sahip olma kavgası kadının eve kapatılarak tescili köleliğine dek varır.

İran devriminin ideologu Ali Şeriati; Soyut insanın sembolü Adem'in yabancılaşmasını doğu düşüncesinde de vurgulanan tarihsellik, toplum, doğa ve benliğe bağlar. Bunlar hem toplumsal hem de bireysel yabancılaşmaya yol açar.

Diktaya dayalı erk

Firavunlaşma, Nemrutlaşma Ebucehilleşme siyasal iktidar alanındaki yabancılaşmanın zirvesidir. Ebu Cehil cehaletin babası, Nemrutlaşma ve Firavunlaşma zulmün, zorbalığın simgesi olarak insanlığın belleğine yerleşir. Karun-Karunlaşma ise; ekonomik alandaki eşitsizliğin, dengesizliğin, dolaysıyla sömürü ve köleliğin en katı biçimi olarak gelişir. Harunlaşma Karunlaşmaya dönüşür. Bel'am (Samiri) egemen dinsel güç olarak yerleşik tüm ölçüleri alt-üst ederek diktaya dayalı erki temsil eder. Din ötekileştirdiği insanlara tekrar eski doğal yaşam dönüleceğini vaat eder. Vaat edilen cennet eski saf, özgür ve eşitlikçi doğal toplum gerçekliğinin dile gelişidir.

Ebedî cehennemde kalma düşüncesi, doğa yaşamın tümüyle yitirilmesi ve ötekileşmesi anlamına geliyor. 'Mehdi', bu yabancılaşmayı, ötekileştirmeyi durduracak olan bir 'kahramanlık' imgesidir. Deccal ise yabancılaşmaya karşı çıkanların direncini, başkaldırısını kırmaya çalışan şeytani güçtür. Dinsel yöntemin kendisi yabancılaşmayı ifade ettiği gibi, Nemrut, Firavun, Karun vb. ise yabancılaşmanın savrulma noktası oluyor. Açık k, uygarlık tarihinde dinsel aşamaya geçiş büyük bir gelişme oluyor. Yaratılan ve kutsanan doğmalarla yabancılaşma daha da derinleşiyor. Sömürü, sınıf ve devlet kutsanarak dokunulmaz hale getiriliyor. Ne kadar katı doğma o kadar köleleşme, sömürü ve baskı demek oluyor. Her şeyin katı doğmalarla aşırı maskelenmesiyle sömürü, haksızlık gizleniyor örtbas ediliyor. Her şey kesin katı hakikat olarak sunuluyor. Bu da yabancılaşmanın derinleşip yaygınlaşmasına yol açıyor.

M.SAİT ÜÇLÜ
__________________
Sosyalistforum ; “Komünizm Kültürü ve Devrimci Dayanışma Platformu”dur, herhangi bir örgüt ya da partiyle bağı yoktur. Eşitlik, özgürlük, ortaklık, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ortak değerlerimiz,yurdumuz ise bütün cihandır. Bu yüzden şoven, ırkçı, milliyetçi, militarist, dogmatik, cinsiyetçi ifadelere forumumuzda yer yoktur. Burjuvazinin “kutsalları”, burada geçersizdir.

TEKOJIN
TEKOJIN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17 Haziran 2010, 15:23   #2
 
TEKOJIN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
SyS,SEO,Administrator
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 29 Ağustos 2007
Üye No: 2234
Mesajlar: 1.399
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2
6 Mesajına 23 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 100 TEKOJIN is on a distinguished road
Standart

Derinleşen yabancılaşma, yaygınlaşan kimlik bunalımı-(2)



'Kapitalist modernite insanlığın bağını toplumsallık ve tarihten kopararak, toplum ve bireyi köksüz ve belleksiz bırakarak hiçleştirmektedir. Hatta hiçleştirmenin de ötesinde tanınmaz hale getirmekte, insanlığından uzaklaştırmaktadır. Ve bununla da insanlığa bir felaketi yaşatmaktadır. Mantığında azami kar elde etme olduğu için her şeyi pazara sürmekte, pazarlanmayan, satılmayan hiçbir şey bırakmamaktadır. Bu da her türlü ahlaksızlığı, ahlaki çöküntüyü ortaya çıkarmaktadır. Toplum ve birey bu temelde yıkıldığı için, böyle bir toplum ve bireyi yönetmek, yönlendirmek çıkarları temelinde kullanmak oldukça kolaylaşmaktadır.' (A.Ö).

Kapitalizmin satınalma gücü

'Bu dünyada sahip olduğun tek şey, satabildiğin şeydir' der Arthur Miller. Kapitalizmde, işçinin ve emekçinin satmak için sahip olduğu tek şey ise emek gücüdür. Önceki toplumlarda da kölelik ve yabancılaşma vardır. Yabancılaşma devletli toplumla başlamıştır. Ancak kapitalizme gelene kadar üretim araçlarını kullanan insandır. Basit el aletleri basit üretim araçları üretim esnasında insanın hizmetindedir. İnsan bu aletlerden yararlanarak işini kolaylaştırır.

Fakat kapitalizm bunu tersine çeviriyor. İnsanı emekçiyi makinenin bir parçası haline getirip onun hizmetine sokuyor. Çünkü artık makine emekçiden bağımsız ayrı bir nesne, sistem ve düzenektir. Burada işçi bu çarka göre kendini ayarlamak zorundadır. İşçi bu düzeneğin-nesnenin canlı bir uzantısıdır. 'İnsan hayatına ne denli yabancılaşırsa, sahip olma, tüketme ve kullanma duygusu dünya ile olan ilişkisini o kadar çok oluşturur ve kendi yarattığı güçlere ve maddelere boyun eğer.' (K.Marks)

Kapitalist daha çok kar etmek için, daha çok meta satmaya çalışır. Daha çok metayı satmak için, daha çok metanın satılacağı sahte suni yeni ihtiyaçlar yaratır. Tekel sahipleri daha çok kar etmek ve tükenmek bilmeyen lüks ihtiyaçlarını karşılamak için, durmadan yeni ihtiyaçlar yaratarak insanı oraya çekip bağımlı hale getiriyor ve üzerinde denetim kuruyorlar. Tam da bu noktada insan insanın kurdu haline geliyor. Burada bütün etik değerler altüst oluyor. 'İnsanlık öldü mü' deyimi burada somutluk kazanıyor.

Bir Mitos; tüketim narsizmi

'Çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında oturan tanrılar Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir.'

Burada Narkissos kendi egosunun kölesidir. İstese de kurtulamaz. Çünkü kendi cellâdına tapıyor. Bu tapınma onun sonu ölümü oluyor.

Günümüzde reklamın göklere çıkartıp övdüğü tüketim çılgınlığı bir tür mitosa dönüşmüştür. Mitoslaşan metaya tapınmadır. Meta bireyin yabancılaşmasının, kendi karşıtına dönüşmesinin cellâdıdır.

Reklam ve tüketim

Tüketim mitosunun da her mitos gibi kendine ait reklam üzerine kurulu bir söylemi vardır. Bu 'bolluk ve refah' söylemine dayanıyor. Reklâmlarla pazarlamayla tüketim sürekli yüceltiliyor. Toplum durmadan yüceltilen bu tüketimin peşinde sürükleniyor. Peşine takıldıkça o kaçıyor. Diğeri ise, bin bir sahte umutla onu kovalamaya başlıyor. Artık birey bir tür tüketim çılgınlığına kapılıyor. Alım gücü buna yetmiyor. Bu defa her türlü kötü yollara başvuruyor. Burada birey kendi emeğinin ürünü olan metayı alamıyor. Meta ona egemen oluyor.

Tüketim kültürü tekniğin de yardımıyla bu temelde devasa bir yabancılaşmayı doğuruyor. Toplum atomuna kadar tüketim kültürü eksenli olarak metalaştırılıyor. Öyle ki günümüzde meta ilişkisi içinde ele alınmayan hiçbir şey kalmamıştır. Her şey vitrinde sergilenip parayla satılıyor. Tüketim, durmadan kötülük yapan şeytani bir güç haline dönüşüyor. Artık insanın yaşamı dünyası maneviyatı meta ile özdeşleşmiş oluyor. Tüketim insanı, emekçiyi kendi özüne yabancılaştırıyor bir meta derekesine indirgiyor. Kişi kendi ruhunu, değerlerini ve gerçek kişiliğini yitiriyor. Artık satılan her meta insanın kişiliğinden koparılıp alınan bir parça oluyor. Eşyanın kullanım değeri, yerini suni ihtiyaçlara bırakıyor. Kitle iletişim araçları ve reklâm yoluyla, sahte-suni ihtiyaçlar günlük olarak pompalanıyor, toplum buraya kilitleniyor. İnsan kendisine yabancılaşıyor ve eşyanın kölesi haline geliyor.

Tanrılaşan meta

Kapitalizmde insan emeğinin yarattığı meta-nesne, ondan bağımsız olarak bir güç haline geliyor. Tanrısallık derecesinde metaya tapınma ortaya çıkıyor. Meta bağımsız bir nesne olarak kendi sahibinin karşısına dikiliyor. Kendi yaratıcısını kendi kölesi durumuna getiriyor. Burada bir tür tanrısal derekeye çıkıyor. İlkin insan bu tanrıyı -metayı- yaratıyor. Sonra bu tanrı-meta- insan hüküm edip kendi denetimine alıyor. Burada insanın kendi emeğine yabancılaşması ve köleleşmesi ortaya çıkıyor. Emek sahibi büyük bir bolluğu yaratırken kendisi açlıktan kırılıyor. Çelişki çatışma ve yabancılaşma burada başlıyor. Emeğin yarattığı nesnelerle emekçinin yoksullaşması doğru orantılı gelişiyor. Ne kadar çok üretirse ona el koyan kişiyi o kadar güçlü duruma getiriyor. Güçlendiği oranda üretenin üzerinde denetim kuruyor. Böylece insan ürettiği metanın denetimine giriyor. Kölesi haline geliyor. Burada emekçi ne kadar çok meta üretirse o kadar köleleşir ve güçsüzleşir. Kapitalistlerin sürekli bilinçli bir işsizler ordusunu yedek güç olarak elde bulundurmaları bu fazla meta üretmenin bir sonucu olarak gelişiyor. Yabancılaşma dipsiz uçurumda karanlığa cehenneme yuvarlanmadır. Bu dipsiz karanlık uçurum çevre kirlenmesi çarpık kentleşme, aşırı kar, yoksulluk vb. oluyor. Burada meta tanrılaşıyor, emekçi-insan onun kulu-kölesi haline geliyor.

Toplumsal kanserleşme

Bir İngiliz yazarının deyimiyle 'budalalığın üstsüz kuleleri' olan yüksek binalar ve gökdelenler insanı çok yönlü olarak doğadan kopaıyor. Budalalığın üst kuleleri yükseldikçe, devasa kentler oluştukça çevre kirlendikçe ortaya bir kaos çıkıyor. Ve 'Milyonlarca insan 21. yüzyılın arifesinde, kötü konutlar, suç, uyuşturucu ve genel bir insanlıktan çıkma süreciyle karşı karşıya' kalıyor. Çarpık kentleşme günümüzde artık bir toplumsal kanserleşmeye dönüşüyor.

Koca beton yığınları olan bu 'budalalığın üstsüz kuleleri' insanı doğadan koparıyor. Doğaya yabancılaştırıyor. Dünyamız hızla kirleniyor, yok ediliyor. İnsanı doğadan koparıp düşman hale getiriyor. İnsan kendi yaşam nesnesi doğayı tahrip ediyor.

Doğaya yabancılaşan insan, kendisine de yabancılaşıyor. Egemen olan insan, diğer insanı bireysel yaşamının bir aracı olarak kullanıyor, köleleştiriyor. Ve insan 'budalalığın üstsüz kuleleri' içinde küçülüp, sıradanlaşıp birer nesne, araç haline gelip kendi karşıtlığına dönüşüyor.

'İnsan çözümsüz değildir'

Doğaya yabancılaşan insan kendisine, topluma ve insana yabancılaşıyor. Emekçi kendi emeğinin kölesi haline geliyor. Yabancılaşan emekle birlikte emek sahibi insan, emeğin dışında kalan, egemen olanın ilişkisini yaratıyor. Günümüzde dünyada insanlar açlıktan kırılırken bir azınlık ise bolluk içinde yaşıyor.

Açık ki, bu durumda 'Genelde devletli toplum sistemine, özelde de kapitalist sisteme öfke duymamak onu yaşamaktır, onu yaşamak da ahlaksızlığı yaşamaktır. Bu da insanlığını, özgürlüğünü kaybedip köleleşmektir, köleliği yaşamaktır.' (A.Ö)

Bugün yabancılaşma insanlığı karanlık bir uçurumun kenarına getirmiştir. Elbette insanlık çözümsüz değildir. 'İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz.' (N. Kazancakis.) Devlet dışı kalmış toplum özgürlük mücadelesiyle, bu yabancılaşmaya son verip kendi özüne dönebilir. Ekoloji, emek, hümanizm ve feminal değerlerin diyalektik buluşması ötekileştirilenlerin özgürlük mücadelesi ve hakikat arayışıyla mümkün olacaktır.

'Siyah deri beyaz maske'

'Bir ırkın başka bir ırkı sömürmesini öngören sistemlerin kurbanı durumundaki insanların sorunudur yabancılaşma. Daha üstün olduğunu ileri süren bir uygarlığın başka bir dünyaya bakış, dünyayı yorumlayış formu üzerindeki hoşgörüsüne hedef olan insanların sorunudur yabancılaşma. Entelektüel yabancılaşma burjuva toplumunun bir ürünüdür. İnsan, insana özgü bir dünyanın ideal var olma şartlarını yaratmak imkânını ancak benliğin yeniden ele geçirilmesi ve arındırılması yönünde göstereceği çaba ve özgürlüğün sürdürülmesi için taşıyacağı hassasiyet sayesinde bulacaktır.' (F.Fanon)

'Tam dört yüz yıl Amerikalı siyahlar olarak şiddete maruz kaldık, sadık millet olarak yaşadık, tarla kölesi ve ev kölesi olarak... Tarla kölesi tarlalarda yaşadı, çalıştı, efendisinin verdiği kadar yedi, izin verdiği kadar dinlendi... Ev kölesi ise, efendisinin artıklarını yedi ve eski elbiselerini giyindi, evleri yandığında yangına ilk koşan oydu, efendisi hasta olduğunda patron hasta mıyız? dedi...' (Malcolm X)

'Beyaz' adama benzemek

Frantz Fanon ve Malcolm X sömürgeciliğe ve ırkçılığa dayalı yabancılaşmayı tüm boyutlarıyla ortaya koyarlar. Yaratılan sonuç bir insanlık trajedisidir. Siyah adam artık kendisi olmaktan çıkmış, beyaz adama benzemek için her türlü yol ve yönteme başvurur. Siyah kıvırcık saçlarını yapay yollarla düzleştirmeye, tenini beyazlaştırmaya çalışır. Diskolara gider. Beyaz adam gibi giyinir. Ona özenir. Ancak istediklerini elde edemez. Bunu elde etmek için hırsızlık yapar. Yankesici olur. Bedenini satar. Fuhuş bataklığına saplanır. Dolandırıcı olur. Haksızlığa uğrar. Aşağılık komplesine kapılır. Bir öfke patlamasıyla isyan eder. Cinayet işler. Cezaevine düşer. Adı kanun kaçağıdır. Sokaklarda serseri bir mayındır. Beyaz adama benzemek istedikçe kendinden uzaklaşır ve kendisini bir bataklığın içinde bulur. Toplumun en tortu en ağır işlerini yapar. Emeği kendi karşıtlığına dönüşür. Köleliğin zincirlerini pekiştirir. Artık kendisi olmaktan çıkmıştır. Siyah deri beyaz maskeyle benzeşmeye çalıştığı cellâdın kuklası haline gelmiştir.

Goethe'nin Mefistosu

Ünlü Amerikan şarkıcısı Michael Jackson da bu gerçeklik çok çarpıcı bir biçimde açığa çıktı. Tenini rengini değiştirmek için her türlü yola başvurdu. Siyah derisini gizlemek için beyaz maske taktı. Korkunç kimlik bunalımı ve ölümle sonuçlanan trajedi gelişti. Beyaz adama benzeme istemi, artık bir tür hayalet- şeytandır. J.W.V.Goethe'nin Mefistosu'dur. Mefisto'nun görevi iyiliği, doğruluğu ve erdemi temsil eden Faaust'u yoldan çıkartıp kendi karşıtlığına dönüştürmektir. Faust, tüm yaşamını bilime adamış, bunun için her şeye katlanmış ve tüm hazları kendisine yasak etmesine rağmen sonuçta Mefisto'nun korkunç tuzaklarına ve bataklığa düşmekten kurtulamaz. Sömürgecilik bir tür sömürge halkların Mefisto'sudur.

Kişiliğini yitirmiş birey

Burada birey kendisi olmaktan çıkmış, gerçek kişiliğini yitirmiştir. Gölge bir kişilik haline gelmiştir. Sahte gerçekte var olmayan bir kişilik haline dönüşmüştür. Sadece hayalde var olan bir kişiliktir. Gerisi adı belirsiz bir ölümdür. Çünkü nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Yabancılaşmanın bir boyutu da asimilasyondur. Asimilasyon en genel bir tanımlamayla; 'bir toplumdaki azınlıkların egemen kültür içinde eritilmesi süreci ve bu sürecin ideolojik argümanlarının' bir başkasına benzeştirmedir. Azınlık olanın kendisine yabancılaşması, kendisi olmaktan çıkmasıdır. Egemen olana benzeşme benzeştirme olayıdır. Bu olay egemen olanın iktidar alanında gerçekleşir. Burada yabancılaşma bir tür bunalımdır. Kendinden kaçıştır. Kimlik bunalımıdır. Kişilik bunalımıdır. Kendi öz değerlerinde kopmasıdır. Bireyin kendi gerçekliğinde şüpheye düşmesidir. Ben kimim sorusuyla kendinden kaçış ve bir başkasına benzeşme çabasıdır.

M. SAİT ÜÇLÜ
__________________
Sosyalistforum ; “Komünizm Kültürü ve Devrimci Dayanışma Platformu”dur, herhangi bir örgüt ya da partiyle bağı yoktur. Eşitlik, özgürlük, ortaklık, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ortak değerlerimiz,yurdumuz ise bütün cihandır. Bu yüzden şoven, ırkçı, milliyetçi, militarist, dogmatik, cinsiyetçi ifadelere forumumuzda yer yoktur. Burjuvazinin “kutsalları”, burada geçersizdir.

TEKOJIN
TEKOJIN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 06:59.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1