Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SOSYALİZM OKULU > Klasik Marksist Devlet Kuramları > Gramsci de Devlet Anlayışı


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Gramsci de Devlet-Hegemonya ve Sivil Toplum Üzerine
Cevaplar
4
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
7624
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 19 Temmuz 2009, 22:38   #1
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Kasım 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 977
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
2 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Gramsci is on a distinguished road
Standart Gramsci de Devlet-Hegemonya ve Sivil Toplum Üzerine

Modern düşünce sisteminin önemli isimlerinden biri olan Antonio Gramsci 1891’ de Sardunya adasının Ales kasabasında doğdu. 1911’ de Torino’ da üniversite öğrencisiyken toplumcu çevrelerle ilişki kurdu. 1915’ de Sosyalist Parti’ nin yayın organı II Grido del Popolo’ nun yazı kurulunda yer aldı. 1919’ da ise Togliatti ve Terrecani ile Ordino Nuovo’ yu çıkarmaya başladı. 1924’ de milletvekili seçildi. Mussolini iktidarı ele geçirince ülkeyi terk etmeyi reddeden Gramsci, 1926’ da tutuklandı. Cezaevi koşulları kötü olan sağlığını daha da bozdu, ama bu bir felsefi- siyasi düşünce ansiklopedisi niteliği taşıyan Hapishane Defterleri’ ni yazmasını engellemedi. 1935’ de uluslararası baskılar sonucu hastaneye kaldırıldı. 27 Nisan 1937’ de ölen Gramsci, ardında uzun tartışmalara, çeşitli yorumlara yol açacak olan 32 defter bıraktı. (Cemgil, 2003)

Gramsci’ nin algılanış biçiminde iki unsuru göz ardı etmememiz gerekli. Bunlardan ilki Gramsci yazılarını bir mahpus olduğu için yayınlama kaygısı olmadan ve istediği kaynaklara tam olarak ulaşmadan yazmıştır. İkinci unsur ise Mussolini dönemi İtalya’ sında sansürlü ve özel terimler kullanarak yazmıştır. Gramsci İtalya’da Leninist ilkeleri uygulayan bir partili olarak okunmuştur. Fakat 1960’ lardan itibaren bu düşünce değişmiştir. Gramsci bir üstyapı kuramcısı olarak liberal bakışa yaklaştırılsa da Marksist geleneği geliştirdiğinin söyleyenlerde vardır. Gramsci Marks’ ın ekonomik determiniminden ve Lenin’ in otoriter modelinden koparak insanın amaçlarına ve iradesine imkan veren bir siyasal mücadeleyi tanımlar. Liberal bakışa yakın olduğuna ilişkin görüşler son yıllarda değişmiştir çünkü böyle okunan Gramsci’ nin batıda gelişen siyasal düşüncenin herhangi bir temsilcisi durumuna indirgeyerek, içinde yaşadığı siyasal ortamın göz ardı edildiği iddia edilmiştir. Yirminci yüzyılda gelişen sınıf mücadelesinin kuramsal ve siyasal boyutlarının da göz önüne alınması gerektiği vurgulanarak Gramsci’ nin kuramının derinliği daha iyi anlaşılmış ve yazarı geleneksel batı felsefesi açısından İtalyan siyasal yaşamı çerçevesinde ele almanın yanlış olacağı anlaşılmıştır. Böylelikle yazar Marksist siyaset bilimine katkıları açısından değerlendirilmiştir.

Gramsci sosyalist devrimin kapitalizme bağlı olarak kendiliğinden gerçekleşeceğine karşı çıkar. Ona göre devrim farklı tarihsel koşullarda bilinçli ve amaçlı olarak gerçekleşecektir ve bunun için Marksist kuramı felsefi ve siyasal açıdan geliştirmiştir. Gramsci üzerine çalışırken Gramsci’ nin ilgi alanının sosyalist devrimin gerçekleştirilmesini sağlayacak yöntem ve siyasal yöntemler olduğu sonucuna varabiliriz. Şöyle ki kuram ve eylem bir bütünlük içinde ve birlikte ele alınması gerektiğini söyleyen praksis kavramının Gramsci’ nin amaçlarını birleştirmeye yönelik işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Gramsci için devrimci süreçte ideolojik mücadele önemlidir. İdeolojinin siyasal mücadeledeki önemi hegemonya kavramından kaynaklanmaktadır. Kapitalist toplumda sınıf egemenliğinin, devletin tekelinde bulunan fiziki güç kullanma olanağı dışında, bir de çoğunluğun rızasını sağlamaya yardımcı olan eğitim, basın, hukuk, kültür vb. ideolojik üstyapı kurumları tarafından desteklendiği düşüncesinden hareket eden Gramsci sosyalizmin kurulmasına yönelik devrimci mücadelenin başarılı olabilmesi için devrimcilerin de bir karşı-toplumsal iktidar ( counter-hegemonic) ideolojisi ya da yeni bir bütüncül, kültürel yapı geliştirmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü, sosyalist devrim bir ya da birbirini izleyen birkaç olaydan ibaret değildir. Dolayısıyla devrimden sonra kurulacak siyasal sistem, siyasal iktidara ek olarak, yeni bir yaygın ve bütüncül kültürel yapının besleyeceği bir toplumsal iktidara da dayanabildiği ölçüde köklü, toplumsal yığınlarla bütünleşmiş böylelikle, güçlü ve başarılı olacaktır. (Saybaşılı, 1985: 54). Buradan hareketle Gramsci önceki Marksistlerden farklı olarak sosyalist devrimin yalnızca ekonomik etkenlerden değil ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal ve ideolojik etkenler üzerinden de açıklanması gerektiğini belirtmiştir. Gramsci’ nin Marksist siyaset biliminin gelişme çizgisi içindeki yeri tartışılmaktadır. Bir görüşe göre Gramsci gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrim kuramının kurucusudur.
Söz konusu bu yorumlarda Gramsci’ nin siyasal toplumla sivil toplum arasında yaptığı bir ayrımdan kaynaklanmaktadır. Siyasal toplum geleneksel anlamda devleti, özellikle devletin zorlayıcı gücünü, sivil toplum ise, devletin ideolojik sürecin işleyişinden de yararlanıp topluma nüfuz ederek çoğunluğun desteğini kazanacak siyasal, toplumsal ve kültürel ortamı yaratması durumunu kapsamaktadır. Bu çerçevede geliştirilen yorumlarda birleştirici nokta Gramsci’ nin devlet kuramı ile, tekelci kapitalist devlete (ekonomik yapıyı aşarak toplumsal yapıda egemenlik kurmaya yönelen) özdeşleştirilmesi olgusudur. Başka bir yoruma göre Gramsci’ nin Marksist siyaset bilimine katkısı yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerin gerçekleriyle sınırlandırılmaz, adı geçen kuram herhangi bir toplumsal durumda da geçerlidir. Çünkü, Gramsci, ekonomik altyapının tek belirleyici olduğunu ileri süren yaygın Marksist yaklaşımı reddederek çok daha genel bir kuramsal yapı geliştirmeyi amaçlar. Dolayısıyla, Lenin’ in siyasal eğiliminin boyut ve sonuçlarıyla Gramsci’ nin amaçladığı kuramsal çerçeve arasında bir bütünlük bulunmaktadır. Yukarıda değinilen özdeşlikte genel düzeyde ve kuramsal planda geliştirilebilir. Dolayısıyla, Gramsi’ nin Marksizmi genel bir tarih ve siyaset bilimi düzeyinde ele aldığı, bu nedenle de yalnızca Marksizmin temel ilkelerine batılı ülkelere uygulamayı amaçlayan bir kuramcı olarak değerlendirilmemesi gerektiği ileri sürülmektedir. Ancak, kuramını doğru kavramış olmaları bir yana, Gramsci’ ye ilişkin yorumlar ne yönde olursa olsunlar adı geçen yazarın Marksist siyaset bilimine en önemli katkısı, toplumsal iktidar kavramı çerçevesinde devlet tanımını genişletmiş olmasıdır. Gramsci’ ye göre, her hangi bir sosyal grubun siyasal etkinliği toplumda kendini iki biçimde gösterir: egemenlik ya da siyasal iktidara sahip olmak, entellektüel ve kültürel önderlik. Böylelikle devlet kavramı da yargı- yasama- yürütme çerçevesini aşarak bir toplumsal grubun öteki toplumsal gruplar üzerindeki siyasal, entellektüel ve kültürel etkisinden kaynaklanan toplumsal iktidarın oluşturduğu sivil toplum da aynı derecede ve birlikte önem kazanmaktadırlar. Devlet kavramına böyle bir bakış açısı da, her hangi bir kapitalist topluma anlamlı bir biçimde uygulanabilecek, toplumsal oluşumu belirleyen özgün, tarihsel, ekonomik, siyasal ve kültürel etkenleri de göz önünde bulundurarak, genel çerçeveyi vermektedir. (Saybaşılı, 1985: 56).

Bu bölümde Gramsci’ nin devlet anlayışı üzerinde durmak istiyorum. Aynı zamanda devlet anlayışının içinde hegemonya kavramı ve Gramsci’ nin sivil toplumu nasıl tanımladığı üzerinde de durmak istiyorum. Hegel’ e göre partiler ve dernekler devletin gizli dokularıdır. Bu görüş Fransız Devrimi’ nin siyasal ortamından çıkmış olup, meşrutiyetçiliği somutlaştırmıştır.Yönetilenlerin rızası ile oluşan hükümet örgütlenmiş bir benimsenmedir. Devlet bu benimsemeyi elde eder ve eğitir; bunu yönetici sınıfların özel girişimine bırakarak, özel kuruluşlar olan siyasal dernekler ve sendikalar arcılığıyla yapar. Hegel böylece salt meşrutiyetçiliği aşar ve parlamenter devleti partiler ile kurumsallaştırır. Dernek anlayışı henüz belirsiz ve ilkeldi; siyasal ile ekonomik arasında bir anlayış olup zamanın çok dar olan tarihsel deneyine bağlıydı ve sadece artık sonuna gelmiş bir örgütlenme örneği vermekteydi. Fransız Devrimi iki belirgin örnek vermektedir.

Kulüpler halk dernekleri şeklindeki kuruluşlardır. Derneklerden her biri politikacı kişiler çevresinde toplanmıştır, her birinin gazetesi vardır, bu gazete aracılığıyla belirli bir yandaş kitlesinin dikkatini ve ilgisini uyanık tutar. Kulübe sürekli olarak gidip gelenler arasında küçük grupların bulunması gerekir, bunu oluşturanlar birbirlerini yakından tanırlar, o andaki somut çıkarlara uygun olarak toplantıların havasını hazırlarlar. Burjuva sınıfının hukuk anlayışında giderek devletin işleyişinde meydana getirdiği devrim, özellikle halkın, bu sınıfın çıkarları ve dünya görüşü yönünde etkilenmesi isteğinden kaynak almaktaydı. Devrimden önceki egemen sınıflar, özde tutucuydular. Bunu, başka sınıfların organik olarak kendi sınıflarına geçişi yolunda çaba göstermeleri anlamında düşünmelidir. Yani sınıf çıkarlarına teknik ve ideolojik olarak genişletmeyi düşünmezler. Bu bir kapalı kast anlayışıdır. Burjuva sınıfı ise kendisini, bütün toplumu, kendi kültür ve ekonomi düzeyine özümleyerek yaratabilen, sürekli hareket halinde bir organizma olarak ileriye sürer. Devletin işlevi geliştirilmiştir. Devlet eğitici vb olur. Bu gidişte nasıl bir duraklama gelebilmekte, salt kuvvet, vb olan devlet anlayışına nasıl gelinmektedir? Burjuva sınıfı doymuştur, yalnız genişleme yolunda başarı sağlamakla yeni öğeleri özümlemekle kalmıyor fakat kendisinden bir bölümü de dışına atıyor. Bundan başka toplumu özümleme yeteneğinde olduğunu ileri süren ve süreci de ifade edebilen bir sınıf, hukuk ve devlet anlayışını en üstün dereceye çıkardıktan ve rollerini tükettikten sonra devletle hukukun, yararsız oldukları ve sivil toplumca yutuldukları için sona erecekleri anlayışına da varmış olur.

Yürürlükte olan devlet anlayışının büyük yanlışlara yol açtığı Daniel Halevy’ nin Decadence de la liberte adlı kitabının incelemesinden anlaşılır. Halevy’ ye göre, devlet temsil aygıtıdır, ona göre 1870’ ten günümüze kadar, Fransız tarihinin en önemli olguları genel seçimlerden doğmuş siyasal organizmaların girişimlerine değil, organizmalara ya da ülkece tanınmayan büyük memurlara bağlıdır. Fakat, bütün bu sözlerden devletin, sadece bir hükümet örgütü değil fakat aynı zamanda hegemonyanın özel aygıtı ya da sivil toplum olduğu anlamını çıkartmalıdır. Toplum işlerine karışmayan bu devletin eleştirisinden, yürütme organlarının güçlendirilmesine dayanan sağ diktatörlüğün ideolojisinin de doğmuş olduğuna işaret etmeliyiz. (Gramsci, 2003: 321)

Devletin işlevleri üzerinde sürdürülen tartışmalardaki gece bekçisi devlet deyimiyle, işlevleri kamu düzenini korumak ve yasalara saygıyı sağlamak olan devlet anlatılmış oluyor. Bu rejim biçiminde tarihsel yön verme işinin özel güçlere sivil topluma düştüğüne, bu toplumun da bir anlamda devlet hatta devletin ta kendisi olduğuna kimsecikler parmak basmamaktadır. Jandarma devlet ya da polis devleti sözlerinden dah alaycı bir havası olan gece bekçisi deyimi Lassalle’ in olmalıdır. Bunun karşıtı ahlakçı devlet ya da genel olarak müdahaleci devlet olabilir; ama bu iki deyim arasında ayrılık vardır: Ahlakçı devlet düzenin kökeni felsefe ve düşüncededir ve aslında gece bekçisi devlet deyimine bağlanabilir. Çünkü, Ortaçağ’ ın artığı olan kosmopolitliğe ve papazların kurduğu dinsel örgütün devlet işlerine karışmasına karşı olan laik devletin özerk, eğitici ve ahlaksal etkinliğine ilişkin
bulunmaktadır; müdahaleci devlet kavramının kökeni ekonomidedir, bu da bir yandan müdahaleci ya da ekonomik ulusçuluk akımlarına, öte yandan kırsal ve feodal kökenli belirli bir devlet personeline, kapitalizmin aşırılıklarına karşı, emekçi sınıfların koruyuculuğunu verme yolundaki denemelerle bağıntılıdır. Bu eğilimler çeşitli tarzlarda birleşebilir ve gerçekten birleşmelidir. Liberaller gece bekçisi devletten yanadırlar ve tarihsel girişimin sivil topluma ve bunun içinde üreyen çeşitli güçlere bırakılmasını, devletin de oyunda doğruluğu ve oyun kurallarını korumasını isterler. Aydınlar liberal hatta müdahaleci oldukları zaman bile çok önemli ayrımlar yaparlar. Katolikler tam anlamıyla kendi ellerinde olan müdahaleci bir devletten yanadırlar; azınlıkta oldukları zaman da devletin, kendi muhaliflerini desteklememesini isterler. İşte derinleştirilmesi gereken bir sorun: Jandarma- gece bekçisi kavramı sonunda, aşırı ve korporatif- ekonomik evrelere üstün gelen tek devlet anlayışı değil midir? Biz hep devletle hükümetin özdeşleştirilmesi zemini üzerindeyiz. Bu özdeşleştirmede aslında korperatif- ekonomik kuruluşun bir tasarımından başka bir şey değildir; yani sivil toplumla siyasal toplumun birbirine karışmış olmasıdır. Çünkü şuna işaret etmelidir ki, genel devlet tanımının içine, sivil toplum tanımına bağlanabilecek olan öğeler girer. Bu hegemonyayı gittikçe güçten düşürecek. Düzenli toplumda eriyeceğini ön gören bir öğreti için bu bir temel sorundur. Düzenli toplumun öğelerinin ve zorlayıcı devletin öğelerinin gittikçe tükeneceği tasarlanabilir. Ahlakçı devlet ya da sivil toplum düzeninin deyimiyle, salt bilim zemini üzerinde bulundukları ölçüde, en büyük siyaset ve hukuk bilginlerinin düşüncesinde şu devletsiz devlet imgesini yaratacağı düşünülebilir. Şunu hatırlatmak gerekir ki liberal gece bekçisi devlet deyimi Lassalle’ in, yani diyalektik olmayan, dogmatik bir devlet kuramcısının deyimidir. Devlet- düzenli toplum öğretisinde, devletin bir hükümetle eşdeğerde olduğu ve devletin sivil toplumla özdeşleştiği bir evreden, bu gece bekçisi devlet evresine geçmelidir. Bu da düzenli toplum öğelerinin gelişmesine koruyuculuğu altına alacak bir zorlayıcı örgüt evresi olacaktır. Adı geçen öğelerin büyümesi, devletin zorlayıcı ve buyurucu müdahalelerini azaltacaktır. Bununla birlikte bu olasılık, organik bir özgürlük çağının eşiğine götürmekle birlikte yeni bir liberalizm düşündürmemelidir. (Gramsci, 2003: 323)
Gramsci’nin devlet kuramında yönetilenlerin rızası olmadan bir yönetim şeklinin kurulması mümkün değildir ve Gramsci bu rızayı hegemonya kavramı ile açıklar. Hegemonya Gramsci’ nin kavramsallaştırdığı bir kavram olarak karşımıza çıkar. Hegemonya kavramı Gramsci tarafından şöyle tanımlanır:
Hegemonya terimi, hem yönetici bir sınıf olarak proletaryaya hem de bu yönetimin uygulanmasına ilişkindir. Bu, egemen sınıfın, karşıt gruplar üzerinde zorunlu olarak uygulayacağı zorlama demektir. Fakat bu proletarya ile işbirliği yapmaya razı olan ve tutumuna etkinlik kazandırılması söz konusu olan müttefiklerinin fikir ve kültür alanında yönetilmesi de demektir. Hegemonya yönetimin olumlu cephesini de geliştirir. Böylece hükmedenle yöneten arasındaki ayrım ortaya çıkar. İktidarın ele geçirilmesi hükmetmeyi sağlar, bundan sonra yönetimi ele geçirmek söz konusudur. Bu iki durum birbirine diyalektik olarak bağlıdır. Bir grup, iktidarı ele geçirmeden yönetici olabilir. Hükmeden olduğu zaman bu yönetici rolünü kaybederse, bu onun için felaket demektir. Gramsci tezini geliştirmekle praksis felsefesini bugünkü durumlar içinde etkili bir yorum modeli haline getirdi. Gerçekten de çeşitli kuvvet ilişkilerinin tahlili, en yüksek nokta olarak, hegemonya çevresinde birleşir. Bu güç ilişkileri bir durumu ve özellikle ikinci aşamayı da ekonomik- korporatif aşamanın, siyasal aşama yararına aşıldığı siyasal güçler ilişkisini belirler. Bu aşamada bir temel toplumsal grubun salt ekonomik mücadelesiyle, kendisine bağlı gruplar üzerinde hegemonyasını kurarak evrensel bir düzeye ulaşır. Bu anlayış içinde aydınların görevleri aydınlığa kavuşmaktadır. Aydınlar, hükmeden grubun memurudurlar ve toplumsal hegemonyanın ve siyasal iktidarın alt kademedeki görevlerini yerine getirirler. (Gramsci, 2003: 28)

Gramsci ekonomizme karşı çıkarak Marksist geleneğe farklı bir yorum katmıştır. Ekonomizme karşı çıkışı onun diğer Marksist düşünürlere göre farklı bir devlet tanımlaması yapmasına neden olmuştur. Gramsci’ nin ekonomizme karşı açtığı polemiğin temeli belirgin bir zaman içinde etkin olan güçlerin yanlışsız bir biçimde çözümlenebilmesi ve bunlar arasındaki ilişkilerin belirlenebilmesi için, yapı ile üstyapı arasındaki ilişkilere ilişkin sorunun doğru sorulması ve çözülmesi bakımından, sorunun yeniden oluşturulmasına olan gereksinmeye dayanmaktaydı. Ekonomist hipotez, yapının belirleyiciliği tarafından üretilen doğrudan bir güç öğesi iddia etmektedir. Sonuç ise, sorunun yeni bir siyasal toplum düzeninin, hatta yeni bir sivil toplumun, kurulması yerine, yalnızca yönetici sınıfın partileri arasında iktidarın bir el değiştirmesi olarak gören devlet yapısı yerine, siyasal iktidarın ekonomi politikasını değiştirmeyi amaçlayan yönetici sınıfın belirli bir kesimine uygun olan devletin yalnızca siyasal iktidar ya da zora dayalı baskıcı aygıtla özdeşleştirilmesine yol açacaktır. Gramsci’ nin toplumsal iktidar kavramı belirli bir bir toplumsal oluşumdaki siyasal, kültürel ya da ideolojik çeşitli düzeylerdeki ya da anlardaki özgül iktidar yapısını belirleyen etkenleri de göz önüne alacak biçimde, çağdaş toplumlarda, iktidarın niteliğini daha bütüncül bir çerçevede tanımlamak amacına bağlıdır. (Saybaşılı: 1985, 274).
Hegemonya ile meşrulaştırılan güç ve bununla birlikte oluşturulan devlet içinde sivil toplum yerini almalıdır . Gramsci’ nin sivil toplumu analizinin başlangıç noktası sivil toplum ile yapısal öğe arasındaki özdeşleştirmeye yöneltmektedir. Gramsci’ de sivil toplum yapısal değil, üstyapısal bir momente aittir. Gramsci Hapishane Defterleri’ nde sivil toplumu şöyle tanımlar:

Bu anda yapabileceğimiz, üstyapısal iki büyük düzeyi ayırmaktadır. Bunlardan birisi sivil toplum yani genellikle özel diye sanılan organizmalar bütünü, diğeri de siyasal toplum ya da devlet diye adlandırılabilir. Bu iki düzey bir yanda yönetici grubun toplumsal yapının tümü üzerinde uyguladığı hegemonya işlevini diğer yanda da devlet ve hukuksal iktidar yoluyla uygulanan doğrudan egemenlik ya da komuta işlevine tekabül eder. Gramsci için sivil toplum karşılıklı maddi ilşkilerin tümünü değil, ideolojik- kültürel ilişkilerin tümünü; ticari ve sanayi yaşamın tümünü değil, tinsel ve düşünsel yaşamın tümünü içermektedir. (Bobbio& Texier, 1982: 18)
İdeoloji ve güç kavramlarını incelediğimizde ikili anlamlı bir davranış biçiminde ideolojiden söz edebiliriz. Gramsci’ ye göre kapitalizmin hakim olması ile baskı gerçekleşmez, kapitalizm fikirlerin hegemonyası ile gerçekleşir. Sınıflar içinde yönetici sınıf üstün gelmeye başladı. Güç sadece yasal ve fiziksel üstünlükle değil dil, ahlak, kültür ve genel irade üstünden gerçekleşir. Halk fikirlerin empoze edilmesi yolu ile bastırılıp, şekil verilir. Hegemonik fikirler bağımlı kılınan sınıfların asıl fikirleri haline gelir. Geleneksel entelektüeller bu karmaşık hegemonik yapıyı oluştururlar. Burjuva hegemonu işçi sınıfının kişisel inanç, kurallar ve kamusal düşünüşünü belirler. Gramsci bunu “ideolojik düzeyde mücadele” olarak tanımlar. Bazı entelektüeller işçi sınıfının egemen hegemoniye karşı tavır olarak karşı-hegemon geliştirmesi gerektiğini söylerken, geleneksel entelektüeller burjuva hegemonisini desteklerler. Gramsci’ de Marxist bilim ve ideoloji tezini görürüz: diyalektik materyalizm, basit-fikir tanımlaması, yanlış bilinçlenme tezi ve sosyalist ideoloji inceleme alanlarındadır. Gramsci’ de ideoloji dil, kültür ile bağlantılı olmasına rağmen daha çok politik doktrin olarak incelenir. İdeoloji, güç ve hakim olan arasında ilişki vardır.
Gramsci’ nin siyaset bilimi ile ilgili bir tanım yapmak istediğimde Gramsci’ nin Hapishane Defterleri isimli çalışmasından yararlanmam gerekti.
Praksis felsefesinin politikanın bilimine ve tarihe getirdiği belli başlı yenilik değişmez, olduğu gibi kalan soyut bir insan doğası diye bir şeyin olmadığını ispatlamış olmasıdır. Praksis felsefesine göre insan doğası tarihsel olarak belirlenmiş ilişkilerin tümü, yani bazı sınırlar içinde, filoloji ve eleştiri yöntemleriyle saptanabilecek olan tarihsel bir olgudur. Bunun için siyaset bilimi, somut içeriği gelişme halinde bir organizma olarak anlaşılmalıdır. (Gramsci, 2003: 217) Ayrıca Gramsci ‘nin praksis alanında Marks’ tan ayrılan bir noktası kitlelerin kendi hegemonyasını kurabileceklerini belirtmesidir. Kitlelerin entelektüel niteliklerine ve kendi sınıflarının hegemonyasını, devrimci teori ve taktiklerden sorumlu seçkin bir bürokrasi ya da seçkin bir öncü partiye kendileri adına kurdurmak yerine bizzat kendilerinin kurabileceklerine inanıyorlardı. (Praksis, 2001: 275)
Çalışmamı kısaca özetlemem gerekirse Antonio Gramsci’ nin hayatı, devlet anlayışı, hegemonya kavramı, güç ve ideoloji tanımlamaları ve sivil toplum ile ilgili görüşlerini aktarmaya çalıştım.

KAYNAKÇA
· N. Bobbio & J. Texier, Gramsci ve Sivil Toplum, Ankara: Savaş Yayınları, 1982.

· Matin Carvey, Gramsci ve Devlet, Praksis: Sosyal Bilimler Yöntemleri, Yaz 2001.

· Benedetto Fontana, Hegemony& Power, London: University of Minnesota Pres, 1993.

· Antonio Gramsci, Felsefe ve Politika Sorunları (ç: A. Cemgil), İstanbul: Payel, 1959.

· Antonio Gramsci, Hapishane Notları (ç: A. Tokatlı), İstanbul: Gerçek, 2003.

· Antonio Gramsci, Aydınlar ve Toplum (ç: V. Günyol & F. Edgü), İstanbul: Örnek, 1983.

· James Joll, Gramsci, Fontana: Collins, 1977.

· James Martin Garmsci’s Political Anal$$ysis: a critical introduction, Hampshire: Macmillan Press, 1998.

· Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Ankara: Birey ve Toplum Yayınları, 1985.

· Andrew Vincent, Modern Political Ideologies (2nd ed.), UK: Blackwell, 1995


ÖNEMLİ NOT:SOSYALİST FORUMA ATILAN AKADEMİK YAZILARIN BAZILARI BANA AİT OLMAKLA BİRLİKTE BAZILARI SINIF ARKADAŞLARIMA AİTTİR,ORTAK MAİL GRUBUMUZDAN ALINIP BURAYA KOPYALANMIŞTIR.

TEŞEKKÜRLER

Konu Gramsci tarafından (22 Eylül 2010 Saat 14:06 ) değiştirilmiştir..
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 19 Temmuz 2009, 22:49   #2
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Kasım 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 977
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
2 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Gramsci is on a distinguished road
Standart Günümüzdeki Türkiye kurulumunun Devlet -sivil toplum ayrımı çerçevesinde yorumu,

Gramscigil materyalist anlayış, daha esnek, ekonomiden başka farklı temaları da içinde bulunduran bir anlayıştır. Gramsci’ye göre fikirler ve mevcut iktisadi yapı birbirinin diyalektiği konumundadır. Yapılar ve üst yapılar bir tarihsel blok oluştururlar. ( Gramsci, 2003 : 66). Bir değişle düşünce ve irade mevcut olan ekonomik koşullara uyduğu sürece tarihi yönlendirir. Bu noktada egemen sınıf düşünce ve iradeyi yönlendirme aşamasında zarif bir kültürel egemenlik biçimi kurmak ister.
Gramsci’ye göre her kültürün spekülatif, dinsel bir safhası vardır. Buda egemen sınıfın düşüncelerini yansıttığı hegemonya safhasına denk düşer. Spekülatif felsefe topluma sunulan siyasi ideolojinin pratik eylem aracıdır. Dolayısıyla toplumsal mücadelede eleştiri öncelikle egemen sınıfın düşünce sistemini yansıtan spekülatif felsefeye yönlendirilmelidir.( Gramsci, 2003 : 71). Şimdi hegemonya kavramını biraz daha açalım :
Modern koşullarda bir sınıf hakimiyetini sadece basit baskı araçlarıyla değil ( asker, polis gibi..), entelektüel bir liderlik misyonu edindiği zaman garanti altına alabilir. Toplum üzerinde kurulan hegemonyanın aracısı devlettir. Gramsci’ye göre devlet, burjuva devrimi sonrası burjuvazinin toplumu, kendi ekonomik ve kültürel değerlerini özümseyen, hareket halinde bir organizma olduğunu öne sürmesinden dolayı eğitici, yönlendirici bir işlev kazanmıştır. Fakat burjuvazi kendi değerlerinin toplum üzerindeki yayılmasını sağladıktan(yani sivil toplum üzerinde hakimiyetini kurduğu zaman), doyuma ulaştıktan sonra devletin rolünün tükendiğini, kendisinin toplumu özümleme yeteneğine sahip olduğunu dile getirerek devlet karşısında sivil toplumun egemenliğini ilan eder ve devletin işlevini ‘gece-bekçisi devlet’ deyimiyle kamusal güvenliği sağlamaya indirger. Bu noktada Gramsci tarihsel gelişmeye yön verme işlevinin sivil topluma düştüğü vakit sivil toplumunda bir anlamda devlet olduğunu vurgular ve sivil toplumla siyasal toplumun iç içe girdiğini yazar. Gramsci devleti şu şekilde formülize eder :” Devlet = siyasal toplum + sivil toplum yani zorlayıcı bir güce bürünmüş hegemonya “ (Gramsci, 2003 : 321-323). Devlet burada hem zorlama aygıtını( politik toplum) hem de hegemonya aygıtını( sivil toplumu) kapsar. Gramsci’de devlet üst yapının tümünü kapsar.
Egemenliğini ilan eden toplumsal sınıf eski üretim ilişkilerinin değiştirilmesi ve kendi çıkarına uygun olan üretim ilişkilerinin kurulması için tüm toplumu bu yönde ikna etmelidir. Bu yönde gerek özel örgütlerden oluşmuş hegemonya aygıtını gerekse bürokrasi tarafından yönetilen hükümet aygıtını toplum üzerindeki egemenliğini sağlamada araç olarak kullanır. Hakimiyeti toplumun diğer unsurları tarafından kabul edilen egemen sınıf hegemonyasını kullanırken, yönetimini kabul etmeyen toplumsal sınıflar üzerinde diktatorasını uygular. Gramsci sivil toplum anlayışını ve hegemonya kavramını tarihsel blok içersinde yani alt yapı ve üst yapının birlikteliğinden hareket ederek inceler. Bir toplumsal gurup diğer guruplar üzerindeki hakimiyetini sağlarken, ekonomik temeli dönüştürmeye ve üretim güçlerinin devamlılığını sağlayacak üretim ilişkilerini kurmaya yönelmelidir. Üretici güçlerin üretimi sağlama noktasındaki temel gereksinmeleri egemen sınıfın varlığını tehlikeye atmayacak şekilde desteklenmesi gerekir. Böylelikle egemen sınıfın ona bağlı guruplar üzerinde kurmak istediği siyasal hegemonyanın birinci şartı olan ekonomik uzlaşma sağlanır. Bu uzlaşma sağlandıktan sonra siyasal hegemonya kendini ahlaki ve entelektüel planda ortaya koyar ve toplumu yönlendirme işlevini yerine getirir. ( Texier, 1982 : 70-72). Nitekim Gramsci tarihsel bakımından belirli bir yapı için zorunlu ideolojiler olduğunu ve bunların insan yığınlarını örgütlediğini, harekete geçirdiğini, insanlar üzerinde psikolojik bir etkisi olduğunu söyler. Tarihsel blok içinde alt yapı ve üst yapıların el ele gittiğini vurgulayan Gramsci maddi güçlerin halk etkinliğinin içeriğini, ideolojinin ise bunun biçimini oluşturduğunu ve bu ikisinin birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu belirtir.(Gramsci, 2003 : 79).
Bir devletin sağlamlığı (hükümet aygıtı) ona temel hizmet gören sivil toplumun dayanıklılığına bağlıdır. Gramsci bu noktada sivil toplum-siyasal toplum arasındaki ilişkinin Doğuda ve Batıda farklı olduğunu Doğuda devlet(hükümet aygıtı) her şey olduğundan sivil toplumun cılız ve güçsüz olduğu Batı’da ise devletin arkasında sağlam bir sivil toplum olduğu dolayısıyla verilecek mücadelede seçilecek hedeflerin isabetli olması gerektiğini vurgular. ( Gramsci, 2003 : 296). Burada Gramsci devrimci strateji içersinde iktidar bloğunu yıkmak isteyen emekçi sınıfların hegemonya savaşımında sivil toplumun yönetimini sağlaması gerektiğini özellikle vurgular. Bu savaşım biçimde ideolojik-kültürel bir savaşım olmakla birlikte içerik olarak ekonomik bir savaşımdır. Texier ve Bobbıo’ya göre, hegemonyanın fethi güçler ilişkisini dönüştürmeyi amaçlayan ve onun yerine bir yenisini kurmak isteyen toplumsal bir savaşımdır. Bu nedenle hegemonya diktatoryayla özdeştir.( Texier, Bobbıo, 1982 : 80)
Yukarda Gramsci’ye atıfta bulunarak, siyasal toplum-sivil toplum ilişkisi içersinde irdelemeye çalıştığımız, hegemonya, iktidar bloğu ve tarihsel blok kavramlarını aşağıda Türkiye toplumsal kuruluşunun incelenmesinde kullanamaya çalışacağız.
Gramsci’nin siyasal toplum tanımının geleneksel anlamda devleti yani salt baskı gücünü, sivil toplumun ise devletin ideolojik gücünü temsil ettiğini daha önce belirtmiştik. Gramsci’nin tam devlet tanımı ise bu ikisinin toplamından oluşuyordu. Bir bakıma sivil toplumda devletin bir parçası, toplumsal oydaşmayı egemen sınıfın çıkarlarına uygun olarak elde etmeyi amaçlayan ideolojik, kültürel yada etik politik etkinliğin yeriydi.( Texier, Bobbıo, 1982 : 84). Özellikle 1980 sonrası gelişen süreçte darbeyle devlet zorlayıcı gücünü gösterirken, burjuvazinin partisi ANAP ise 1983 seçimlerinden sonra sivil toplumu yani devletin ideolojik gücünü temsil etmiştir. Bir bakıma devletin salt baskı araçlarının desteğini alan ANAP devletin arkasında sağlam sivil bir toplum yapısı yaratma işlevini görmüştür.
Bireyin devlet için değil devletin birey için olduğu söyleminin arkasına sığınarak sivil toplumun devletten önce geldiğini vurgulamak istemiş fakat Gramsci’nin dediği gibi bu aşamada sivil toplumunda devlet olduğunu göz ardı etmek istemiştir. Bu dönemde sivil kavramı askeri olmayanın karşısına konulduğundan çok geniş bir toplumsal kesim bunun içersine girmiş solcularla, şeriatçılar onların yanında eşcinseller ve hayvan severler yan yana gelmiş sivil toplumun siyasal hedefleri( emekçiler açısından) son derece bulanıklaştırılmıştır.
Üretim ilişkilerinin belirlenmesinde piyasa ekonomisi temel alınırken üretim güçlerinin ekonomik rahatsızlıkları üst yapıda özel girişimciliğin toplumsal bir değer olarak yaygınlaştırılmasıyla pasifize edilmiştir. Yapı ve üst yapının birlikteliğinden hareke ederek burjuva toplumu sivil toplum inşasına girişmiştir. ANAP’ın egemen sınıfın çıkarına uygun olarak düzenlediği üretim ilişkileri bir değişle vahşi kapitalizmin uygulanma aşamasında, çoğulculuğu temel alan demokrasi ve uzlaşma söylemini dile getirmesi, halkın 70’li yıllardaki şiddet ortamının bilincinde yarattığı ‘can güvenliği’ endişesiyle birleştirilmiş (gazetelerin, dergilerin ve televizyonun bunda etkisi büyüktür) böylece bir yandan siyasal toplumun diğer yandan burjuvazi egemenliğindeki sivil toplumun yani tam tanımıyla devletin, varlığı meşru bir zemine oturtulmuştur. ‘Hükümet aygıtı güç kullanmalı çünkü güvenliği sağlar, piyasa ekonomisi uzlaşmayı,uzlaşmada toplumsal huzuru getirir’ anlayışı, gerçekleştirilen ekonomik düzenlemelerin gerçekleşmesini ve korunmasını sağlayan söylemler olmuştur. 1980’den sonra emek siyasal olarak yıldırıldıktan, işçi liderleri devletin diktatorasına maruz kaldıktan sonra devlet diğer bir işlevi olan hegemonyasını kullanmıştır. Bir bakıma askeri darbenin getirdiği şiddet ve onun getirdiği anayasa siyasal toplumun zorlayıcı gücünü temsil ederken özel girişimciliğin toplumsal bir değer haline getirilmesi, din faktörünün ön plana çıkartılması(Türk-İslam sentezi), piyasa eşittir uzlaşma ve demokrasi şiarının medya destekli topluma empoze edilmesi, toplumcu anlayışın yerini köşe dönmeciliğe terk ettirilmesi, toplumda depolitizasyonun sağlanması(okullarda, üniversitelerde, yapılan düzenlemeler bu yöndedir) arabesk kültürün ön plana çıkartılması sivil toplumun egemenliğini eline alan burjuvazinin üretici güçlerin değerler silsilesini karmaşık, uyuşmaz, çelişik bir hale sokmuştur. Emekçi kesimler arasında yapıdaki çelişkiyi akılcı bir şekilde yansıtacak bütünleyici bir kamusal düşünüşün ortaya çıkması böylece engellenmiştir.
Din hegemonyanın kurulmasında ki en önemli işleve sahip olan kavram olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin toplumda girişimin, gelişmenin temsilcisi olduğu vakit İslam’da sivil toplumun temsilcisi olarak görülmüş ve bu ikisi arasında çatışma yaşanmıştır. Laikleşmekte olan topluma ve buna aracılık eden siyasal topluma karşı sivil toplumun laikleşmemiş kesimlerden tepki gelmiştir. Daha sonraki yıllarda DP ile başlayarak devam eden süreçte özellikle sağcı partilerin aracılığı ile din devletin hegemonya kurma araçlarından biri haline gelmiştir. Laikçilik çerçevesinde devletin dini denetlemesi ayrıca sivil toplumu da denetlemesini sağlamıştır din iktidar bloğunu sağlamlaştırmada bir araç olarak kullanmıştır. 12 Eylül sonrası Türk-İslam sentezinin uygulanışı, toplumun uygulanan ekonomi politikalardan dolayı hızla yoksullaştığı bir dönemde ortaya çıkmış yoksul(emekçi) sınıfların din yoluyla sisteme entegrasyonunun sağlanmasında ideolojik bir hizmet görmüştür. İkinci olarak din yoluyla devletin içteki meşruiyetini sağlamada dine özel bir önem verilmiştir.
Burjuvazide egemenliğini ilan ettiği sivil toplum içinde dini kendi değer sisteminin bir parçası haline getirmiş, maddi üretim aşamasında emekçi kitlelerin memnuniyetsizliğini din yoluyla aşmaya çalışmıştır. Örneğin TİSK’in önerisiyle din dersleri 1982 Anayasasının 24. Maddesiyle, liselerde ilk kez zorunlu hale getirilmiştir.(Oran, 2000 : 22)
Gramsci’ye göre, esasında toplumun içinde olayların akla dayanan nedenleri olduğuna dair bir düşünce çekirdeği vardır ve buna sağduyu denir. Önemli olan bu sağduyunun, tek-bütün halinde bir düşünceye çevrilmesi genelleştirilmesidir. Aydın-halk birleşmesinin sağlanması, halk yığınlarının fikri yönden gelişmesine olanak sağlayacak fikri-manevi bir bloğun oluşturulması, pratikte hareket eden, dünyayı değiştiren fakat bunun bilincinde olmayan etkin-yığın adamı teorik olarak bilinçlendirecektir.(Gramsci, 2003 : 18, 27). 12 Eylül sonrası,devlet kurduğu ideolojik, kültürel egemenlik biçimini sarsabileceğinden dolayı ilk hedef olarak aydınları ve üniversiteleri seçmiştir. 1402 uygulaması bu anlayışı iyi yansıtan bir uygulama olmuştur. İlerici öğretim görevlileri üniversiteden uzaklaştırılmış, Gramsci’nin ‘etkin adamını’ yanlış bilinçlenmeden kurtaracak etken ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca üniversite yöneticilerini seçimle değil yukarıdan atamayla getiren tek tip YÖK düzeni kurulmuştur. (Oran, 2000 : 20)
Darbeden sonra geçen yaklaşık 25 seneden sonra burjuvazi tam anlamıyla sivil topluma hakim olup, fikirleri, düşünceleri kendi paralelliği doğrultusunda yönlendirirken, siyasal toplumun yükünü hafifletmiştir. Sivil niyetlerle kurulmuş bir çok kurum işçi sendikalarından diğer meslek örgütlerine kadar çeşitli nedenlerden dolayı ya devletin yardımına muhtaç hale getirilmiş yada egemen sınıfın ideolojik denetimi altına girmiştir. Örneğin, Deprem sonrası sivil inisiyatifin temsilcisi olan AKUT medyanın popülerleştirilip reklam malzemesi haline getirilmiş sonrada Dışişleri Bakanlığının liyakat nişanıyla resmiyete terfi etmiştir.
İdeolojik alt sistemi temsil eden okullar ve üniversiteler eleştirel dünya görüşünden uzaklaştırılmış, tek tipleştirilmiş Gramsci’nin hegemonya yaratmada büyük öneme sahip olduğunu söylediği aydınlardan kurulu seçkin bir gurubun yaratılması engellenmiştir. Zira öncü olmadan ‘eleştirel kendi bilincine erme’ gerçekleşemez. (Gramsci, 2003 : 30) Aydın-yığın diyalektiğinin aydınlar kısmı nitelik ve nicelik olarak gerilemeye başladıktan sonra(doğal olarak halk yığınları da gerilemiş oluyor) ülkede bu boşluk egemen sınıf ve onun aydınları tarafında doldurulmuştur. Gazeteler, televizyonlar(bunlar aynı zamanda sermayenin dolaylı olmayan araçlarıdır çünkü işadamı aynı zamanda gazete patronudur) mevcut üretim ilişkileri ekseninde dini yönü ağır basan AKP iktidarının sivil toplum üzerinde oluşturmaya çalıştığı değerlerle kol kola girmekte sakınca duymamışlardır bu dönemde televizyonlarda ve gazetelerdeki bolca dinsel tartışma(buna son dönem misyonerlik tartışmaları da dahil) tamda Tekel’in, Tüpraş’ın, Telekom’un özelleştirilmesine denk gelmiş, hegemonya evresine denk düşmüştür. Şunu da vurgulamalıyız ki hükümet aygıtının yolsuzlukların zaman zaman üstüne gitmesi (en son Cem Uzan, Murat Demirel örneklerinde olduğu gibi) hegemonyanın devamı için şarttır. Gramsci’nin dediği gibi yolsuzluklar halk üzerinde kötü bir iz bırakır ve hegemonyanın en duyarlı noktası burasıdır.( Gramsci, 2003 : 311)Dolayısıyla sivil toplumun ahlak bağırtıları arasında devlet burjuvazinin uzun vadeli çıkarlarını korumak için kendini sermayenin üstüne gitmek zorunda hisseder bu hem üretim ilişkilerinin devamlılığı hem de üretici güçlerin güvenini kazanmak için gereklidir. Türkiye’de bugün devlet herkesin devleti olmadan egemen sınıfın devleti olamayacağının farkındadır.
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04 Kasım 2009, 19:01   #3
 
hanifta - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04 Kasım 2009
Üye No: 26722
Mesajlar: 1
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 hanifta is on a distinguished road
Standart Cevap: Gramsci de Devlet-Hegemonya ve Sivil Toplum Üzerine

tşkkür ediyorum, çok güzel ve bilgilendirici bir paylaşımdı, çalışmalarımda bana yardımcı olacağını düşünüyorum. saygılar...
hanifta isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Kasım 2009, 19:11   #4
 
madun yabgu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04 Nisan 2009
Üye No: 20195
Mesajlar: 232
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 madun yabgu is on a distinguished road
Standart Cevap: Gramsci de Devlet-Hegemonya ve Sivil Toplum Üzerine

gramscinin maddecilik eleştirisini basit bir şekilde açıklayabilir misiniz?
madun yabgu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Kasım 2009, 23:03   #5
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 09 Kasım 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 977
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
2 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 Gramsci is on a distinguished road
Standart Cevap: Gramsci de Devlet-Hegemonya ve Sivil Toplum Üzerine

maddecilik konusu gramsci-devlet anlayışı ile alakalı değil ama,,güzel bir soru,,,
gramscinin maddecilik anlayışı klasik marksizmden farklıdır,,,ana hatlarıyla buharin in tarihsel maddecilik kitabını kendi çalışması olan hapishane defterlerinde eleştirir,,,savunduğu şey insanın emeği ile tarihi yazan başat aktör olmasının indirgemeci olduğunu söyler,,ona göre bu doğa ve insanı iki farklı tür gibi ayıran eksik bir anlayıştır,,,bunun yerine insanın rolünü reddetmez,,insanlık tarihini doğa tarihi içinde değerlendirmenin daha tutarlı olacağını söyler ,,,yani insanı ve doğayı aynı evrimsel süreç içinde ,,,


aklıma gelen bunlar şimdilik umarım katkısı olmuştur,,
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 17:51.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1