Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > KÜLTÜR & SANAT & BİLİM & EĞİTİM > Anı - Günlük - Not > Gerilla Anıları


SOL RADYO
Sol Radyo
Get the Flash Player to see this player.

BS Militanlarına Karşı Kürt Savaşçıları Ön Saflarda Yazımızı Okumak İçin Tıklayın

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
GERİLLA ANILARI
Cevaplar
521
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
118411
Önceki Konu
önceki Konu
Ağaç Şeklinde Aç2Beğeni
Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 24 Eylül 2012, 13:36   #191
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Ustaların Diyarından Ustalara
Şehit Sidar Malazgirt Yoldaş Şahsında Tüm Serhat Şehitlerimizin Anısına...
Biliyorum, onları ne kadar yazsam da yine yetersiz kalacaktır. İsimlerini eylemleriyle efsaneleştirenleri anlatmak, onları bir nebze de olsa anlatmaktan geçtiğini de biliyoruz. Yaşamları, yaptıkları, kavgaları, sevinçleri ve son sözleri ile ustalarımızı yazmak...
Bize yol, bize yoldaşlığı ve de onurlu yaşamı ilk ve son eylemleri ile öğretenleri yazmak... Elbette ki hepsini görmedik ve hepsiyle kalmadık ama hepsinin türküsünü biliyoruz. Her ne kadar destanları farklı mekan ve zamanlarda olsa da söyledikleri aynı türküydü.
Matara dağında Seyfi yoldaş, bir bahar serinliğinde kendisine has, Apoculara yakışır bir şekilde söyleyecekti. Genç Çayan’ı (Haki) ve tecrübeli Bedri arkadaşı dinlemeyecek, son sözlerini Ala ve Evin yoldaşla söylerken Yusuf’u unutmayacaktı. Çünkü Yusuf ona bağlı, ondan büyük olmasına rağmen her zaman ona sadık olacaktı.
Hem savaşçı hem komutan, Seyfi yoldaşı en iyi böyle tanımlayabilirim. ‘93’ yılında Serhat eyaletine geldi. Serhat eyaleti II. Saha Komutanlığında yer alıyordu. Eyalete ‘93’ baharında gelmişti. O’nu en iyi o yılın ortalarında tanıdım. Çemçe’den dördüncü bölgeye giderken beraberdik. Benim için çok güzel bir şanstı, ustalarla yürümek. Bu usta komutan tarihi yazacaktı. Bir yandan acımasız Serhat kışı diğer yandan bunu fırsat bilen düşman. Enver Paşa’nın başaramadığını O başaracaktı. O geçecekti, kimsenin kış ortasında geçmeye cesaret edemediği Allahu Ekber’i... inanın ‘öfkeli çığlığı ve Ararat’ kitabında az anlatılmıştır. Bir direnişin destanıydı, baştan sona kadar. Ve bunun öncüsüydü Seyfi ismi...
Yine ustalarla yürüyoruz. Adını ‘Dırej Ali ‘yazacaktı Ararat. Ahmet Kesip’ten bu yana hiç kimse Agıri ile bu kadar özdeşleşmemişti. Ararat’ın büyüklüğüne de bu yakışırdı. Uzun boyu, komutan duruşuyla Ali Dırej arkadaş her ne kadar Serhat eyalet komutanı olsa da, onu en iyi Gli Dağ’ı anlatırdı. ‘Tanrı sevdam’ demişti, dağların dağı Ararat için ve 24 yoldaşı ile yaralanacaktı, gecenin karanlığına gözyaşlarını dökerek sessizce ağlayacaktı. Hiç bir zaman bu kadar zorlanmamıştı. Sanki o heybetli gövdesi 24 kurşun yemiş gibiydi. Kolay değildi, 24 can gitmişti canından. Direj’di, Ali’ye Direj, Gli Dağ gibi. Heybetliydi, Ararat gibi, mütevazi olduğu gibi. Serhat’ın büyük komutanına da bu yakışırdı. Bir isyan diyarından başka bir başka isyan diyarı Dersim’e giderken şehit düşecekti. Ustalara yakışır şekilde...
Ustaların diyarında ustaları anlatırken, generali anlatmadan geçmek elbette ki olmaz. Serhat dağlarının gerçek ‘gerilla generali’ ... Onun hikayesi herkesten önce başladı. Apocu harekete, Serhat’ta ilk destek veren ve başladığı gibi de tamamlayan sadık bir militandı. Hem halk hem de usta bir gerilla komutanı. Halk içinde en çok tanınan, bilinen ve sevilen usta general, uzun mücadele yaşamını Serhat’ta geçirdi.
<!--[if !vml]-->
Evet, biz bu dağlarda ona General dedik. Ama size Suat arkadaşı yani Tekin Kızılay’ı anlatıyorum. Bir sonbahar günü Çemçe’den ayrıldığında onu en çok Tendürek özleyecekti. Giden bir Generalin ardında Serhat’ta koskocaman bir ordu ayakta.<!--[endif]-->
Ararat kurşun sesleri, isyanlar ve yiğitliklerle tanıştığından bu yana böyle bir savaşçıyı ilk defa görüyordu. Kendinden önceki tüm savaşçıların toplamıydı Ahmet Kesip. Agirî’nin heybetine, asiliği ve öfkesinin büyüklüğüne hiç kimse onun kadar yaklaşmadı. Keskin bir kılıç, hassas bir kleş ve bir yanı Gli Dağ bir yanı da yemyeşil Iğdır ovası. Büyüklüğünü ihanete karşı keskin tavrı ile bir kez daha ispatladığında tarih yazacaktı. Artık bir kahraman vardı, yediden yetmişe herkesin dilinde. Onun destanı çok başkaydı. Kendisine has tavrı ile Apocuların ihanet karşısındaki tavırlarının gerçek ifadesinde yazıyordu. Akrabalarına karşı en keskin tavrı bu şekilde göstermişti. Düşman onu ‘Ağrı dağı canavarı’ ‘kasap Ahmet’ diye yansıtsa da dostları onun gerçek kimliğini biliyorlardı. Bildikleri gibi de unutmadılar asla... Ve ardından gelen yüzlerce Ahmet ile O, Gli Dağı’nın en zirvesinde hep var oldu. Ustaların ustası gibi...
Bir kez daha yolcuyuz. Serin bir akşamın sessizliği ile karanlığa karışınca Xoşfan semalarında bir yıldız gibi tüm Serhat’ı aydınlatacaktı, Akif Yılmaz yoldaş. Direnişin sembolleri, umudun tükenmediği yerden umut, kimsenin bir şey kalmadı dediği yerden genç bedenlerin en zalim düşmana nasıl direnileceğinin gerçeği oldular. Dörtler bunu yazdılar, tarihin sayfalarına. Bir direniş kültürü aşıladılar ardıllarına, bunu canları pahasına gösterdiler. Bunu en zor, en imkansız koşullarda yaptılar. İşte bu Apocu kimlik gerçeğini gösteriyordu. Biz onları görmesek de onların bizi ve bugünleri gördüklerini çok iyi biliyoruz. O kadar iyi biliyorlardı ki, kendilerini hesapsız adayabildiler. Bu büyük duruş karşısında, layık olmaktan başka hiç bir şey bizi affettirmez. Evet, usta yoldaş bugün doğduğun topraklarda, izlerinizde özgürlük savaşçıları bu şiarla yürüyorlar. Sizlerin hiç bir zaman ölmediğiniz slogan ile...
Ya Piro?
‘Onu Olur’un Germencik yaylasından
Onu Gli Dağı’nın Kıre Kor’undan
Bülbüllerin sessizliğinden
Ve yüreğimin isyanlarından sordum.
Kaç bilinmez adres dolaştım,
Geçilmez kaç boğazı,
Aşılamaz kaç dağı aştım.
Sabahın güneşi ile biten sayısız yürüyüşle
Yılmadan yolcu oldum,
Bıkmadan seni sordum
Ararat’tan Bülbülan’a,
İzlerini aradım tüm patikalarda..’
Bir büyük Serhat komutanının daha destanını sizlerle paylaşırken, bir kez daha tüm Serhat dağlarını geziyorum. Büyük devrimcilerin doğduğu Ardahan’ın Göle ilçesinde dünyaya gelir. Mücadelesi henüz kişiliği gerilla olmadan, gerillaya katılmadan başlar. Akif Yılmazların izinde, öncülüğünde şekillenmişti. Turgur YILDIZ (Piro) arkadaş devrimci kültürünü Akif Yılmaz arkadaştan öğrenirken, gerillacılığı da Ahmet Güler’den öğrenecek ve ikisinin bileşkesini kendisinde somutlaştıracaktı. Bu destan bir kez daha ustalar diyarında yazılacak, kısa sürede efsaneleşecekti. Ararat gururla bu usta komutana yol olurken, Bülbülan sonsuz meskeni olacaktı.
<!--[if !vml]-->
İhanet. Bu kavram bizde bir tarih gibidir. Kirli, lanetli tarihin ismi. 14 Kasım şafağında bir kez daha lanetli yüzünü gösterecekti ve 21 yoldaş bir sonbahar günü ihbar sonucu, çevrelerini geceden saran düşman çemberini kırmaya çalışırken, birer birer düşeceklerdi. Düşman, usta komutanın olduğunu bildiğinden tüm gücüyle yöneliyordu. Akşama kadar Serhat tarihinin en şiddetli çatışmasını yaşayacaktı. Ve ‘senin yerinde ben olaydım, kavgada ben vurulaydım’ türküsünü yazacaklardı.<!--[endif]-->
Serhat ustalarından Akif arkadaşı anlatırken, Çiya yoldaşı unutmak olmaz. İlk tanıdığım gerilla komutanlardan olan bu iki insan, bu dağların en eski ve tecrübeli savaşçı kimliğine de sahiptiler. Akif arkadaş ( Nizamettin Işık) Kağızmanlıydı. 1992 yılında Ferhan ve Reşit arkadaşların Tendürek’de şahadetlerinden sonra eyalet koordinesi oldu.’93 yılında yönetim takviyesi ile Akif arkadaş bölge yönetiminde görev alacak şekilde Çemçe’ye geldi. İkinci komutanlık genel cephe sorumlusu olarak ‘93 yılının sonlarına kadar Digor’da çalışmalarda kaldı. ‘93 sonbaharında, kış üslenmesine geçmek için dördüncü bölgeye Seyfi arkadaşla beraber gitti. Güçlü ve otoriter bir komutandı. Zor bir dönemde eyalet komutanı olsa da usta gerillacılığı ile başarılı pratiğe imza attı. İradenin savaşında, bu eski ve tecrübeli yoldaşı da amansız doğa koşullarında yitirecektik. Bir tarih yazıldı kış ortasında, üç bin metreden yüksek dağlarda, metrelerce kar ve çılgın fırtınalara rağmen iradenin savaşı verildi. Karşıda bir düşman değil birçok düşman vardı. Soğuk kış bunların en tehlikelisi olanıydı. Buna açlık ve ihanet eklenince, kurşunla savaşan bir tek düşmanın olmadığı gerçekliği yaşanıyordu. Bir yönüyle bu görünen kurşunla savaşan düşman, daha kolay olanıydı. Adını irade savaşı koyduğum bu pratikte, Apocular sayısız düşmana karşı büyük bedellere rağmen, müthiş bir savaş verdiler. Bülbülan’dan Allahu Ekber Dağlarına kadar direnişle bir kez daha tarih yazılacaktı. Bu pratiğin sayısız kahramanlarından biriside Akif yoldaştı. Usta komutan Xurşit arkadaş da çığda şehit düşecekti. Yılların gerillası sayısız çatışmayı başarı ile yaşamış, hiç birinde bile yere düşmemiş, her defasında kavgayı kazanmış olsa da bu sessiz ve soğuk düşmana yenilecekti. Biz böylesine alışmamıştık. Yaranın ve kanın ölümünü biliriz. Yabancıydık, sessiz ve soğuk ölüme. Hele hele ustalar böyle gitmemeliydi. Bir savaşan için en zor ölüm…
Serhat’lı bir gerilla daha...
Iğdır’ın Xıdır köyünde dünyaya gelir Çiya arkadaş. Serhat’ta gerillaya en erken, ilk katılan gerillalardandı. ‘88-‘89 gerillasıydı. İlk gerilla gurupları ile Hakkari’de pratik yürütmüştü. Çiya (Xelil) yoldaş Kürdistan’ın birçok yerinde gerillacılık yaptı. Anılarını anlatınca çete pratiklerinden Hogır’a karşı en radikal duruşu sergileyen, çok bilinçli olmasa da dürüstçe değerlere sahip çıkan arkadaşların başında geliyor. Dara arkadaş da o zamanlar, Çiya arkadaşla birlikte olduklarını ve böylesi bir duruşun sahibi olduğunu anlatırdı. Hatta Dara arkadaşı kurtaran Çiya arkadaştı. Güçlü fiziki yapısı, askeri tecrübesi Çiya arkadaşın en belirgin özelliği olurken, dürüstlüğün, sade, doğal duruşun da temsilcisiydi. Serhat’ın arazisini çok iyi bilirdi. Ağrı Dağı’nı, Kıre Kor’u, Çemçe’yi ve Sinegay’ı iyi tanıdığından gerillacılığı da en iyi uygulayan Serhat komutanlarındandı. Uzun bir süre Gli Dağı’ında kaldıktan sonra, ‘93 baharı ile birlikte Çemçe’ye geldik.’93 sonbaharındaki operasyonla, Aşık Dede’de yapılan düzenlemeyle bir gurup arkadaşla tekrar Gli Dağı’na gitti. Aslında Gola Seyida’daki üslenmemiz ele geçtiğinden dolayı, gücünde fazla oluşu böyle bir düzenlemeyi zorunlu kıldı. Çiya arkadaşın komutasındaki Gli Dağı giden grup ‘93-‘94 kış pratiğinde, düşmanın ‘94 operasyonları ile yönelmesi sonucu deşifre olmasıyla Dambat’a geri çekilme yapıldı. Serhat için o kış çok çetin geçmişti. Yoğun operasyonlar kendisiyle yoğun çatışmalı bir ortam doğurmuştu. Ararat’taki çatışmaların en aktif komutanı Çiya arkadaştı. Engin tecrübesi, arazi hakimiyeti bu usta komutanı, tüm savaş ve çatışma ortamında oldukça belirgin bir konumda tutuyordu.

Asıl savaşanlar suskundur
<!--[if !vml]-->D
ırej Ali’yi deviren olay mı, çatışma mı, savaş mı yoksa katliam mı diyeyim. İnanın yoldaşlar 13 yıl geçmesine rağmen ben de bilmiyorum ne diyeyim. İşte bu gurupta Ali arkadaşın çok sevdiği Çiya arkadaş da vardı.<!--[endif]-->
‘94 baharında büyük bir coşku ve moralle sınırı geçmişlerdi. Kahpe tank pususundan habersiz, grup hızlı bir şekilde ilerliyordu. Bu normal bir pusu değildi. Bu önceden planlanmış, tanklarla atılmış bir pusuydu. Grup içlerine girince dört bir yandan tanklarla saldırıyorlardı. Sanki karşılarında tanklar varmış gibi. Bu hangi savaş kuralına sığar. Vahşet ve barbarlık değil de nedir? Buradan kurtulan Berçem arkadaşın anlatımı ve anlatırken ki yüz ifadesi hala gözlerimin önüne geliyor. Tankların ezdiği ve parçaladığı 24 can…
Hallac önlerinde Çiya yoldaş da yer alıyordu. Düşman bu vahşetini, güneşin görmesine izin vermeden gece temizlemişti. Ama bunu Ararat biliyordu. O bu vahşeti kanlı gözyaşları ile baştan sona kadar izlemişti. Oysa az kalmıştı. Ona ulaşsaydılar, herkesten önce o buna müsaade etmezdi. Tankların böyle savaşçılarını katletmesine yol vermezdi. Usta komutan Çiya arkadaşla birlikte yüreğinden 24 can, 24 parça kopmuştu. Bu büyük kayıpla tüm Serhat sarsıldı. Ama iki kişi vardı ki adeta yıkılmış gibiydiler. Bir de Direj Ali, bir de yüzyıllardır özgürlüğe hasret Gli Dağı, şöyle diyorlardı “Çiya ket nav çiya.”
Ustalar kervanı ile Serhat yürüyüşümüze devam ederken, ustaların en yaşlısını bu sefer yazıyorum. Kendisine “Sersipi” derdik, çünkü Serhat alanın en yaşlı gerillasıydı. Yusufê Serspi büyük bir gerilla, candan bir yoldaş ve bir de babaydı. Yusufê Serspi (Naif) arkadaş, Mardin’in Kerboran ilçesinde dünyaya gelir. Mardin’de ilk kapısını ve yüreğini özgürlük mücadelesine açanlardandır Yusuf yoldaş. Aktif milislik yaptığı süreçte dahi büyük özgürlük aşkına yeteri kadar cevap olmadığını söylüyordu. Düşmanın baskı ve zulmüne en iyi cevabın gerilla olmaktan geçtiğini her geçen gün daha iyi anlıyordu. Botan ile başladıysa da, O’nun gerillacılığı eskilere dayanır.
Botan’dan önce Bagok O’nu çok iyi tanırdı. 1988 Bagok çatışmasının, direnişinin aktif savaşçılarındandı. Bagoklar da efsaneleşmişti. Yusuf arkadaşın gerillacılıktaki hakimiyeti, askeri yeteneği bu savaşta belirginleşmişti. Çemçe’de özellikle akşamları ateş etrafındaki sohbetlerimizin başlatanıydı. En büyüğümüz olması itibariyle Yusuf arkadaşın anıları tüm sohbetlerimizin konusuydu. Özellikle ‘88 Bagok çatışmasını anlatınca sanki o anı tekrar yaşarcasına söylemesi hepimizi o ana götürürdü. Yaşam ve mücadele tecrübesinin sınırsızlığı ile çevresine verme isteği, Yusuf arkadaşı ARGK’nin canlı bir tarihi olarak anlatmak yanlış olmayacaktır.
Gerilla kurallarında Yusuf arkadaş çok büyük bir ciddiyete sahipti. Usta komutan, savaşı iyi bilenlerdendi. Bundan dolayı yaşamsal kurallarda tavizsizdi. Hatta Yusuf arkadaşın bu kuralcılığı arkadaşlara espri konusu bile olmuştu. Aşık Dede’nin büyüklüğüne, hakimiyetine çok bağlıydı. Hep şöyle derdi: ‘Em pişte xwe bidin Aşık Dede kes nikare bi me. (Aşık Dede elimizde olsun kim gelirse gelsin)’ Aşık Dede’den iki saatlik uzak noktalarda bile Yusuf arkadaş tepecileri kesinlikle oraya gönderirdi. Bu konuda bir anısını anlatmak istiyorum: Dördüncü bölgeye giderken, Sarıkamış ormanlarında kaldıkları bir noktada, arkadaşlar nereye tepeci çıkaracaklarını tartışırken, herkes görüşünü söyler, Yusuf arkadaş sessiz Aşık Dede’yi düşünmektedir. Onun bu sessizliğini yardımcısı Malazgirtli Ali arkadaş çok iyi bilmektedir. Kısa bir sessizlik sonrası Agit arkadaş ‘Aşık Dede’ye tepecileri göndermeyelim mi” diye sessizliği bozunca Yusuf arkadaş dahil herkes gülmektedir. Tabi kaldıkları noktadan Aşık Dede dört beş gün uzaktadır.
Uzun süre dördüncü bölgede kaldı. Dördüncü bölge, Serhat’ın ormanlık bölgesi olduğundan burayı oldukça sevmişti. Çünkü daha önce gerillacılığı, Botan ormanlarından geçtiğinden dolayı yabancılık çekmedi.
İhanet bir kez daha tarih sahnesine çıkarken, direnişin de zirvesi yaşanacaktı. İşte bu usta komutanı, en iyi biz direnişin öncüleri olarak tanıyacaktık. İradenin savaşını, bu usta komutan pratiğinde ilerlemiş yaşına rağmen en genç arkadaştan daha canlı ve atik olduğunu yine hayretle izleyecek, en büyük moral ve güç kaynağımız olduğunu görecektik. Yusuf arkadaşında destanı diğer tüm usta komutanlarımız gibi son pratikleri ile zirveleşmedi, onlar sadece son destanları ile efsaneleşmediler. Tüm mücadele yaşamları sayısız destanlarla dolu. İşte Yusuf arkadaşın da destanı Matara Dağı’nda başlamadığı gibi orada da bitmedi. Ama Matara Dağı bunun zirvesiydi. Seyfi arkadaşla çok sevdiği komutanı yazacaktı. Düşman çevrelerini sarmış, tabi kim olduklarını bildiği için de çok büyük bir güçle yönelmişti. Aslında çemberden çıkmaları o kadar da zor değildi. Çünkü o gruptaki bütün arkadaşlar yılların savaş tecrübesine sahiptiler. Onlar, onlarca çemberi yarıp çıkmış komutan ve savaşçılardı. Ama birisi vardı ki belirleyici olandı. Onun isteğiyle Bedri, Abdurrahman, Haki ve Pelçin arkadaşlar çemberden çıkmışlardı. Bedri arkadaşın tüm ısrarına rağmen O gitmeyecekti. Aslında O’nun da amacı yoldaşlarını çıkarıp, kalmaktı. Bedri arkadaştan sonra giden Yusufê Serspi arkadaş yolda anlayacaktı. Çünkü Seyfi yoldaş, Yusuf yoldaşın çağrısına da cevap vermemişti. Evet, Seyfi yoldaşın gitmeyişi demek Yusuf’un da gitmemesi demekti. Kurşun yağmuru altında gittiği yerden tekrar oraya, Seyfi yoldaşın yanına geldi. Seyfi yoldaşla sessizce bakıştılar. Şimdiye kadar sürekli, tüm pratiklerde birlikte olan yoldaşların birbirilerini bırakmamaları bu sessiz bakışmaları en iyi ifade eden davranıştı.
Yoldaşlığın bu eşsiz örneği bir bahar sabahında Matara dağında böyle yazılırken, Bogok’un efsanesi Serspi komutanı Seyfi yoldaştan sonra şehit düşecekti. Ve düşerken, Aşık Dede’ye gözleri takılacaktı.
Anıları mücadelemize ışık olacaktır…
Şehit Sidar Malazgirt
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:38   #192
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Güzelliğin, Sadeliğin, Mütevazılığin Genç Komutanı
Rojhat Şwetê (Abdulaziz Varış) Yoldaşın Anısına

Rojhat Şweti yoldaş 1989 yılında bir nevi gönüllü askeri kanunla PKK saflarına katılır.<!--[endif]-->
Gençtir hem de çok genç. Muhtemelen yeni ortaokulu okurken saflara alınacaktır. Onu saflara büyük komutan otomatik Mervan yoldaş alacaktır. Köyde katılımlar olacaktır. Bu katılımlar ailesine yorumlanacaktır. Ve rahatsızlıklar yaratacaktır. Bunun üzerine arkadaşlar gelip aile ile konuşacak ve bir gençlerini devrime vermelerini isteyeceklerdir. Ve ailesi hiç tereddüt etmeden en büyük oğullarını devrime vereceklerdir.
Otomatik Mervan, saflarımızda en kısa bir zaman diliminde en üst düzey yönetim kademelerine tırmanan yoldaş olarak bilinir. O yoldaşlığı ile bilindiği gibi, yerinde durmayan ve atik olarak ta bilinir. O hiçbir konuda sessiz kalmayan biri olarak parti çizgisine karşı gösterdiği sorumluluk gösterme açışından da örnek bir kişiliktir. Örneğin o henüz takım komutanıyken o dönemler PKK merkezde yer alan tasfiyeci Zeynel’in arkadaş yapısına karşı içine girdiği ters yaklaşımlara müdahale etmek için kışın ortasında karlı bir havada Cudi’den Haftanin’e gelerek Zeynel’i tutuklayacak ve bu unsurun yaptıklarını örgüte bildirecektir.
Evet, otomatik Mervan yoldaş böylesine cıvıl cıvıl olan bir yoldaştır. Onu tanıyanlar onu bir daha unutmayacaklardır. Onun yoldaşlığı kolay kolay unutulacak bir durum değildir.
Yıllar sonra biz Rojhat Şweti yoldaşı, yoldaşlığı ve ilgili olmasıyla tanırken belki de bu özelliğini ilk olarak otomatik Mervan yoldaştan aldığını söylememiz yanlış olmayacaktır.
Dediğimiz gibi o Şwetlidir. Mıntıka olarak Revanganlıdır. Her tarafı Uludere’nin tümü gibi dağdır. Köyün arkasında Çiya Şweti vardır. Zirvesinde Kavlé Şex Salih bulunuyor. Güzel bir köydür. Belki de Uludere alanının en çok ziraat sahasına sahip köyüdür. Bol meyvelerinden söz açmamıza gerek yok. Çünkü burası aynı zamanda bir meyve cennetidir. Köyün ortasında akan Şwet suyu, köyün yukarısında dağların derinliklerinde yukarılara fışkıran bembeyaz Seri Kaniya Şwet'ten gelir. Köyün ortasında gümbür gümbür aktıktan sonra gidip Roborski suyuna katılarak oradan Hezile akar. Sizde Hezil'in önce Xabur suyuyla buluşacağını bilirsiniz ve ardından da gidip bir nevi yeryüzünün cenneti olan iki nehrin arasındaki memleketlerden -yani Mezopotamya’da- çıkan Dicle’ye akar, oradan ta Basra Körfezi’ne kayarak deniz sularına ve peşi sıra ise Hint okyanusuna damıtır kendisini. Yani Şwet suyu deyip geçmeyin.
Rojhat yoldaş Fakan Bavekın’dandır. Fakan ise Uludere’de bir nevi dine yakın duran Feqé kurumundan ileri gelir. Ve Fakanlar Uludere’nin genel köylerine yayılmışlardır. Ancak Fakanların en etkili ailesi Rojhat yoldaşın ailesidir. Daha doğrusu onun dedesidir. Yani Mele Abdülaziz’dir. Çevrede ekonomik durumu kötü sayılmaz ve çevrenin en eli açık ve cömertliği bilinir. Onun yurt sevgisini de kimse tartışamaz. ******* zamanında çeşitli olaylara katılmışlardır gerekçesiyle toplam 7 ileri gelen infaz ettirilmek için götürülürken üçü Mele Abdülaziz’in kardeşleridir.
Rojhat yoldaşın babası Şex Ahmet’tir. O da saygındır ancak esas saygın olan dedesidir. Ve o küçük iken hep dedesinin yanında kalacaktır. İlkokulu okuyacaktır. Ev’in büyüğüdür. Üç bacısı ve üçte kardeşi vardır.
Bilinmez ama Rojhat yoldaş Botanlı olup çok Botanlılara benzemeyen bir kişiliktir. Botanlılar savaşçıdır, girişkendir, direngendir ama biraz dardırlar, erken kinlenirler, feodaldirler, deyim yerindeyse saflarda erken bireyleri bastırabilirler, erken ağalaşırlar ve hafiften kendilerini biraz beğenirler. Elbette PKK saflarında bu özellikleri aşan militanlar çok olmuştur. Ancak hiç biri Rojhat arkadaş gibi değildir.
Rojhat olgundur. Sakindir. Daralmaz. Erken kızmaz, kızdığında ise yüz hatlarındaki gerilme onun ne kadar utandığına işarettir. Onda küfür yoktur. O hep güler. Mütevazıdir. Sigara içmez. Toplumda kötü huy diye bilinen tek bir huyu yoktur. Onda büyüklük taslama yoktur. Kendini konuşturmak yoktur. Bastırma yoktur. Özcesi o ayrı bir kişiliktir. O sevginin ve sevilmenin kaynağı gibidir.
Dediğim gibi bu özellikleri ağırlıklı olarak dedesinden alacaktır. İnsanla ilgili olmayı ondan almıştır.
Rojhat yoldaşın kalacağı ilk saha Haftanin alanıdır. Genç olmasından kaynaklı önce adım adım deneyim kazandırılması gerekiyor.
Belki de saflarda hep ilk günün ki gibi kalan ender yoldaşlardan bir tanesi de Rojhat yoldaştır. O yıllarca saflarda kalacak ama hep o genç yüzünü koruyacak, o güleçliğini tazeleyecek, o mütevaziliğine karışmış hafiften utangaçlığıyla hep en çok sevilen biri olacaktır. Siz onu bir bölge komutanı olarak da görseniz, bir savaşçı olarak da görseniz o hep yeni katılan bir militan gibi coşkulu, heyecanlı ve sıcakkanlıdır. Onda akıp giden her yeni gün yeni bir gelişme ve yeni bir militanlıktır. Siz onun bir gün yüzünü ekşittiğini görmezdiniz. Çünkü o onun uzun, ulvi, narin boyu ve o yakışıklı mı yakışıklıklı güleç yüzüne yakışmaz da ondan.
Evet, o Haftanin alanındadır. Ve 1992 yılına kadar da Haftanin ve Uludere hattında çalışacaktır. O zaman bu sahada iki takımlık güç vardır. O da bu takımlardan birisinde yer alır.
O ’91-‘92 kışında manga komutanı olacaktır. Artık o deneyim kazanmıştır. O artık genç bir komutandır. Yıllar sonra tabur komutanı olsa da hep genç kaldığı gibi.
Ve o bir Kürdistan baharına açılacaktır.
İlk kez Kürdistan baharının içindeydin; her Kürdistan baharının içinde ilk kez olunur. Bu ülkede yüz yıl yaşamış olsan da, her baharda ilk kez olursun; çünkü oluşursun; çünkü Kürdistan baharı içinde her şey yeniden oluşmaktadır. Bir sonsuzluk kadar uzun sürmüş bir kıştan sonra, her şey ölümden dirilmektedir. Bunun için, binlerce yıldır öldürülmek istenen bir insan tipi, her Kürdistan baharında yeniden oluştuğu için, hala diri kalabilmiştir. Senin ulaştığın dağların sana verdiği duyguyu tanıyor gibiydin, değil mi? Gibi değil, gerçekten tanıyordun onu. Çünkü Kürdistan baharı bir kadının kişiliğindedir; henüz doğmakta olan, henüz oluşmakta olan bir kadının kişiliğindedir. Kendisiyle her şey arasında doğrudan, kendisiymiş gibi bir ilişki vardır da ondan. Her şeyi içerir bahar; yaşama ilişkin olan her şeyi. Ve zaman yıkıcı ateşiyle yüklenmeye başladığında, bağrındaki her diri öğeyi, ertesi bahara yeniden diriltmek üzere tohuma çevirir. İşte o güzel ‘92 baharında, senin Kürdistan içinde bir tohum oluşun gibi. Bir tohumdun, ve olgunlaşarak, sertleşerek, kayalarda, uçurumlarda sınanarak, rüzgarın isteğine bırakılacaktın. Rüzgar seni nereye götürürse, orda yeşermesini bilecektin. Çetin yaz mevsimlerinde doruklarda dolaşacak, kışın yeraltına savrulacaktın. Baharın içindeydin ama böyle gerçekleşmen için senin içinde bir bahar olması zorunluydu. Çünkü her tohum baharda yeşerirken, yeşeren onun kendi içindeki bahardır. Hayat çünkü böyle süreklileşebilir.
Ve o genç bir hayatı böyle süreklileştirecektir. Ancak ilk önce o ona söyleneni ağırlıklı yapacak ve deneyim kazanarak gelişecektir. Ve bir ara yeni yapılmak istenen Nirve Karakolu’na o ile kimi milisler gidip TNT yerleştirerek 3 binayı da havaya uçuracaklardır. Bu mart ayıdır.
1992 baharında kapsamlı bir eyleme katılacaktır. Bu eylem tarihe geçmiş olan Nirve yani Taşdelen Karakol baskınıdır.
Bu eylemde birçok sonra da gelişecek komutan yer alacaktır. Bu eylemde yer alan bazı kol komutanları; Ekrem Merge, sonra da Avrupa da şehit düşecek olan Orhan Por Spi, Herekol, Karker Mijin, şehit Harun Guyi, Ferhate Sor, Kerime Şeleruti, Eşref Hilali arkadaşlardır.
Ekrem yoldaş artık manga komutanıdır. O Taşdelen ile Kıror karakolları arasında bulunan yere pusu atacaktır. Ve burada ona verilen görevi o yerine tam getirecek ve düşman ile çeteleri pusuda vuracaktır.
Bu eylemde 12 çok değerli yoldaş şehit düşecektir. Aklımızda kalan yoldaşlar; Şervan Nevre, Çırav Amed, Xurşit Mijin, Nizar Bilehi, Xebat (Küçük Güneyli), Cudi Mardin, …
Bu eylem belki de parti tarihimizin en görkemli eylemlerinden bir tanesidir. Bu karakol yerle bir edilecek ve etrafta ne kadar mevzi var ise kaldırılacaktır.
Bu eylemde toplam 37 silah kaldırılacak. Düşmanın deyimiyle 80 askerleri ölecek ve 7-8 askerleri kurtulacaktır. Bu silahlardan 5 adet MG–3, 3 adet A–4, 2 esir asker, çok sayıda askeri malzeme ile bir kurt köpeğini de arkadaşlar tepeden alıp geleceklerdir. Bu eylemde yaklaşık 140 roket kullanılacak ve adeta taş üstünde taş bırakılmayacaktır.
Bu eylemin tarihi 15 Mayıs 1992’dir.
Kürt kişiliği yer yer bir arkadaşın deyimiyle “acayip bir kişiliktir.” Bu etkili eylem ardından düşman elbette birçok karakolun yeniden güvenlik ve savunma sistemini gözden geçirecektir.
O 1994 yılında bölük komutanlığına terfi eder ve o artık genç de olsa o savaşkanlığı, fiziki üstünlüğü, inceliği, sadeliği ve olgun duruşuyla hep dikkatleri üzerine çekecektir.
Bir taburluk gerilla gücü Kela Memê’dedir. Düşmanı arkadaşlar fark eder. Ancak düşman kendisini vadiye bırakarak Şiriş Köyü’nü yakar. Ne var ki düşman taktik yapmıştır. Dere Hine tarafından gelen düşman arkadan tekrar Kela Memê’ye çıkmış ve arkadaşları kuşatmayı hedefliyor. Sabah erkenden tepeciler askeri görecek ve sıcak bir temas yaşanacaktır. Arkadaşlar daha altlarda bulunan lojistik takımını da yardım için isteyeceklerdir. Ancak sonra da ortaya çıkacak ki buna ihtiyaç olmayacak. Çünkü bir taburluk güç düşmana yönelecek -ve bu arada şiddetli yağmurdan-faydalanarak düşman iyice hırpalanacaktır. Bu çatışmada arkadaşlar kısa bir sürede 18 cenazenin üstüne gideceklerdir, bir asteğmeni esir alacaklardır. Ki bu asteğmen bir yıl yanımızda kaldıktan sonra çatışmada kaybettiği gözünü parti tedavi ettirecek eve gidebileceğini de ona söyleyecek ancak o Parti’ye tüm istemi ve bilinciyle katılacaktır. Yine bu eylemde A–6, 7 adet G-3, bir katır dolu cephane, MG–3 ve bir sürü başka askeri malzemeye de el konulacaktır.
Başka bir keresinde düşman tekrar Kela Memê’ye operasyona çıkacaktır. Düşman Şanster de 7 gün kalacaktır. Arkadaşlar bu düşman gücüne eylem yapmak isterlerken düşman burayı bırakarak Mijin köyünü yakmak için vadiye kendini bırakıyor. Arkadaşlar Kela Memê zirvelerinde başlayarak Mijin'e kadar çok kere üst üste vuracaklardır. Onlarca düşman askeri burada ölecektir. Bir Karnas ile bir tabanca kaldırılacak ancak düşmanın çok yoğun saldırı helikopterini kullanmasından dolayı arkadaşlar daha fazla düşmanın cenazelerinin üstüne gideMemêkteler.
Düşman o yıl arkadaşları burada sökmekten ısrarlı görülmektedir. Bu kez arkadan yani Jirkiler tarafından düşman Kela Memê’ye yüklenecek kendince kuşatacak ancak gerillalar başta Rojhat yoldaşın komutasında her yerde düşman kollarını vurarak Kela Memê’ye çıkmasını engelleyeceklerdir.
Bir ayda düşman o yıl Kela Memê’ye 7 kez operasyon yapacaktır ama her seferinde fiyaskoyla ve büyük zayiatlarla gerisin geriye gidecekti.
Böylesine bir operasyonda bir asker kendi gücünden kopacak acıktığı için Hilal’e inecek Hilal kadınları onu esir alarak düşmana teslim edeceklerdir.
Eylül ayında iki kez Suvaré Hine’de bulunan çete ve düşman güçlerini iki kez vuracak bir keresinde A–6 Doçka silahını kaldıracaklardır ve esir alınan çeteleri arkadaşlar bırakacak ve bu tepeyi sonra düşman tutmayacaktır.

Belli bir gelişmenin ardından o 1994 yılının sonlarına doğru Önderlik sahasına gidecektir. Orada belli eğitim ardından kendisine güveni daha artacaktır. O artık yeterli düzeyde eğitim de almış olacaktır. Evet, o gençtir ancak artık daha büyük sorumluluklar almak için hazır hale getirilmiştir.<!--[endif]-->
O bu eğitimin ardından tekrar Botan’a dönecektir. Önce Besta’ya eyalet komutanın bulunduğu yere gidecek oradan da düzenlenmesi Beytüşşebap alanına yapılacaktır. Bu yıl tüm güçler için zorlu bir yıldır. Düşmanın yoğun yüklenmelerinin yanı sıra Bişereş eyleminden dolayı neredeyse tüm eyalet yönetiminin görevden alındığı bu süreç altyapı açısından da zorlu bir süreçtir. Bir çıkış olarak Dime Karakolu ve 3 tepesine yapılan saldırı gerçekleştirilecektir. Bu eylem başarılı olacaktır. Ancak genel anlamda bu yıl sönük geçecek olan bir yıldır.
O ’95-‘96 kışını Haftanin alanında geçirecek ve ardından baharla birlikte hareketli birlik olarak Gürpınar alanına geçecektir. Bu yıl birçok eyleme imzasını atacaktır. Yol kesmeler, vergilendirmeler, mayınlamalar derken alanı adım adım dolaşacaklardır. Eyaletin onların önüne koyduğu görev Gürpınar alanını tanımak ve gelecek için hazırlık yapmaktır. Çünkü gelecekte buralara açılımlar yapılacaktır. Rojhat yoldaş bu görevini fazlasıyla yerine getirecektir. Birçok çatışmaya girmesine rağmen tek bir kayıp vermeden geri Besta’ya oradan da tekrar Haftanin alanına gelecektir.
O kışın yapılacak olan Kerya Reş kuşatmasına katılacaktır.
Nitekim 1997 yılının Ocak ayında yapılan eylem bir yeni sürecin yeni başlangıcı olacak. Yaklaşık 400 arkadaşın katılacağı eylem dönemin yeni taktiği olan işlenmiş araziye dayalı kapsamlı eylemlilik sürecidir.
Hedef sınır üstünde hemen Cudi’nin dibinde Hezil Suyu’nun üstüne tahkim edilmiş Kerya Reş’i vurarak düşmanı araziye çekerek, arazide ezmek yeni sürecin başlatılması anlamında önemli olacaktır. Nitekim ne kadar büyük silahlarımız varsa; Doçka, havanlar, katyuşalar, füzeler, bomba atarlar derken kapsamlı plan üzerine saldırılar başlatılır. 7 gün karakol kuşatılır. Büyük silahlarla vurulurken adeta dört tarafı kuşatılmış karakolun etrafında ki pusularla düşman perişan edilir. Eni sonunda düşman fark edecek ve araziye çıkmayı yasaklayacak ancak kuşatılmış askerler için kuşatma ve çemberler ölümün ta kendisi olacaktır.
Birkaç gün kendi başlarına kalarak irtibatsızlık ve ölümü şahdamarında daha yakın hissederek yaşamak. Evet, gelecekte yaşanacak olan Kürt Sendromunu yaratan durumlardan bir tanesi de bu eylem olacaktır. Düşman uçak, kobra, her türlü teknikle yine saldırıya geçse de boştur. Yapılan yapılmıştır. Bir ara Zaxo'ya indirme yapan düşmana arkadaşlar vuracak ve bir sürü malzeme kaldıracaklardır. Tüm bu kuşatma sürecinde Rojhat Şweti yoldaş Tepe Bézenike tarafında katılacaktır ve o tecrübesine yeni tecrübe katacaktır.
Ve tekrar Kela Memê yani düşmanın deyimiyle Kel Mehmet dağlarındadır. Buraların zirveleri çıplak ancak etekleri dört tarafıyla ormandır.
Dimdik hırçın duruşuyla mavi gökyüzüne meydan okurcasına bir duruş eyler Kela Memê Dağları. Kucak açan gökyüzü maviliğinde bulur mutluluğunu. Uzaktan bakınca bu dağlara, insanın yüreğine tatlı bir ürperti düşer o an ama bir o kadar da umut eker insanın yüreğine hırçın ve asi duruşuyla. Eteklerinden, zirvelerine doğru çok ayrı ve iç içe bir görünüm oluşturur. Bir ressamın bile büyük bir çabayla yaratamadığı güzel bir görünüm. Rengârenk çiçeklerle süslü eteklerine yükseklerden dökülüp gelen gele Tırşine Suyu ile güney yamacında diplerde akan Mijin Suyu ayrı bir canlılık ve renk katar. Ve neredeyse bir mevsim boyu akar yükseklerden derinlere karların erimiş suları. Büyük bir özlem, tutku, hasret ve umut ile tek bedende birleşen bu sular koca bir saflığın ve temizliğin adı olur. Bağrından dökülüp geldiği dağların adını alır. Dağlardan -ki dört tarafı çepeçevre dağdır- büyük yaşamlar yaratır. Her canlının yaşam kaynağı, sevinç, mutluluk ve özgür yaşamın adı olur. Asi duruşlu, hırçın, bir o kadar da renkli Kela Memê Dağlarının etekleri böyle bir canlılığı bağrında taşırken, daha üstlere doğru ayrı canlılıkla biçim değiştirir. Kılıç ağzı keskinliğindeki kayalıkları kat kat üstlere doğru yükselir. Yer yer kümeleşen rengârenk çiçekler daha çok kendisini renklerine ayrıştırarak sadeleşir. Bu sadelik tabiat ananın ahenkle dans eden gizemli elleriyle olur. Yayla çiçekleri renkleri ile ayrı bir görünüm katar. Bu içler ürperten kayalıklara daha üstlere bakıldığında sınırlanan renklilik tek bir renkle yansır. Beyaz sadeliği ve temizliği içerisinde barındıran beyaza bürünür, bu dağların başı... Kimi zaman kalın bir sis bulutu biter, kimi zaman ise beyaz kar örtüsü ile yetinir. Kimi insana göre bir gelin, kimine göre ise bir yaşlı anayı anımsatır. Ve kimine göre ise, kutsal tanrıçalar topluluğu, kimine göreyse de şanlı yıldızıyla yani Şanster ile de yıldızlarla boy ölçüşür. Ve elbette sonuçta herkes görmek istediği gibi görür.
Bu görülen, sadece bir dış görünüm. İçinde sakladığı mücevherleri görünce insan cennette yaşıyormuş hissine kapılır. Bazen bir şarkı olur, bu tadılan güzellikler ama en çok da anaların çocuklara söylediği ninniler olur. En güzeli de bu ninnilerle büyür çocuklar. Kayalara vurarak dökülüp gelen karların beyaz köpüklü hırçın suların sesleri, acı çeken bir yüreğin çığlık sesi gibi karışır, kuş seslerine. Ya mis kokulu yayla çiçeklerinin baş döndürücü kokusuna ne demeli. Bir ananın süt kokusu nasıl sararsa çocuk tenini, öyle sarar insan ruhunu. Bir tarih gibi dimdik gövdesine ne demeli... Bir an bile eğilmez zulmün karşısında. Bir ömrü yudumlar gibi adımladığında bu kayalıkları, tek seçeneğin vardır. Bu yolu seçmiştir ve sormuştur sana. “Tek yaşam yolum var” dedirtircesine. Bir tek yürek sesi gibi, bir tek yaşam yolu. Gidiş de, dönüş de tek bu yolda olur. Her ayağını çarptığında bıçak gibi keskin taşlarıyla, bir acı gerçeğin daha farkına varırsın. Çıktığında yüksekliklerine bu kayalıkların bir çoban kaval sesi ile alıp götürür bir türkü seni. Özlem duyulanların hayalleriyle yaşarsın. Her dağ Kela Memê ile dost yaşar. Kimileri benzeri bir duruşla konumunu belirler. Kimi daha fazla kendisine özgü bir katılımla bütünler bu dağ silsilesini. Ve eğer Guyilerin sertliğinde bahsedilecekse önce buralarla kendini kıyaslamalı ve buralarla boy ölçüşmeli…
1998 yılında O, Kela Memê’de bir bölük güçle kalacaktır. Xelil eski Eruh yoldaş ve Serhat Erkendi yoldaşlar da takım komutanlarıdır.
Düşmanın çok özel yüklendiği bir yıldır. Botan adeta baştanbaşa 1990’lar gibi 1994’ler gibi yeniden işgal edilmek istenmektedir. Ancak bu kez çok yoğun donanmış teknikle bu yapılmak istenmektedir. 1997 yılında Botan da özelde Hakkâri ve Çatak’ta yapılan araziye dayalı düşmanı felç etme denemeleri kısmen de olsa başarılı olmuştur. Gabar eski klasik ancak yeni geliştirilen eylem taktikleriyle önemli başarılar sağlayacaktır.
İşte düşman 1998 yılında olası geliştirilecek Zozan seferlerini ve kapsamlı eylem taktiklerini boşa çıkartmak için baharın başlangıcından kapsamlı saldırılara başlayacaktır. İlk saldırısı 11 Mart’ta yapılacak ve ikinci saldırısını da 10 Nisan’da başlatacaktır. İlk operasyon 7 gün sürerken ikinci operasyon daha uzun sürecektir. Sonuç itibariyle düşman her tarafa yoğun yüklenerek sonuç almak istemektedir.
Rojhat arkadaş Kela Memê ve Uludere sahasını iyi bilen biridir. O Uludere’ye bir randevuya gidecektir. Operasyon bilgisini alır. Arazide düşmanın bir timi görüntü alacaktır ve o cihazla noktalarını değiştirmelerini isteyecektir; bölüğün Kel Bucuké’ye alınmasını söyleyecektir. Ancak nedeni bilinmez ama yaşanan bir duyarsızlıktan dolayı arkadaşlar yerlerini değiştirmezler.
Nokta Şıkerok’ta yaklaşık 7 gün kalmıştır bölük. Muhtemelen düşman istihbarat ta almıştır. Arkadaşlar Dola Baharé’de kalıyorlar. Saat 11’e kadar bir şey yok. Ancak o saatten sonra düşman tepecilerin görüntüsünü alacak önce tepecileri sonra da noktayı kobralarla vuracaktır.
Burada çok değerli 9 yoldaşı şehit edecektir. Takım komutanlarından Xelil ve Serhat yoldaşlar da şehitlerin içerisinde yer almaktadırlar. Rubar isminde Mijin'li bir arkadaş ta esir düşmanın eline geçecektir.
Bu kayıplar ardından Rojhat yoldaş görevden alınacaktır. Ancak sürdürülen soruşturmalar sonucunda onun duyarsız yaklaşmadığını ancak bazı yoldaşlara durumu aktarmasına rağmen gerekleri yapılmadığı için çatışmaların yaşandığı tespiti yapılır.
O Ağustos’ta yapılan eyalet toplantısıyla birlikte tekrar görevinin başına geçer. Ancak Haftanin de yaşanan sorunlar vardır. Boşluk vardır ve o oraya bölge komutanı olarak atanır.
İlk iş buraya çeki düzen vermektir. O bunu hızla sağlayacaktır. Bu düzeyde görev alışı ilk kez oluyor.
Sonbahara doğru ilkel milliyetçilik çok yoğun TC ile kol kola Haftanin alanına operasyonlar yapacaktır. Ve operasyonda yaklaşık 10 silahı düşman üzerinde kaldıracaktır. Ve gerillanın güzel bir sonbaharı da gelecek ve geçecektir.
Sonbahar, yazdan zamanını devralırken, kendi karanlık gecelerini usulca hissettiriyordu. Baharı ve yazı çılgınca yaşamış, sonbaharla beraber ormanlık arazinin esen bir yelle yaprak dökümü bu gerçekliğin adeta habercisiydi. Hele bir de gök tanrısı toprak tanrısıyla buluşmak için çiseleyen yağmuru başlatmışsa, sık ormanlık arazide doğa ve insan mücadelesi bir başka boyut kazanırdı. Xantur alanını bu halde görmek, sürekli bizleri üzüyordu.
Belki biz haklı değildik. Doğa kendi gerçekliğinde, kendi diyalektiğinde sürüklenip gidiyordu ama bizi üzen, hatta tepkilendiren Xantur doğasıyla geçirdiğimiz güzel günlerin anısıydı. Şeşdara Tepelerinden uzanan sırtlar boyunca serpişmiş orman içerisinde geçirilen hareketli ve tereddütsüz günlerin özlemi, çektiğimiz her ahın özünü oluşturuyordu. Hele bir de derin vadileriyle ve bu vadilerin açıldığı açık arazinin ortasına konumlanmış Sipan doruğu ve yavru tepecikleri, bunca güzel günlerden sonra bizim hüzünlü bakışlarımız altında yeşilliğini yitirmeye başlayınca, beslenen sevgiler aldatılmışlığın acısıyla çöküverdi yüreklerimize.
Zorlu günlerde hüzünlerimiz, tepkilerimiz, aldatılmışlık yanılsamalarımız, birbirini seven aşıkların anlık nazları gibi bir anda açıverirdi. Tepkiler intikamcı, hüzünler mutluluğa, aldatılmışlık gerçek dostluğa dönüşüyordu. Düşman bu gerçekliğin çok iyi farkına varmıştı. Tarihini, halkını, kültürünü yok ettiği gibi tatmin olmamış canavarın vahşiliyle doğanın güzelliklerini de yok ederek, çirkin olan amacına ulaşmaya çalışıyordu. Her sonbahar belki biz bu duyguları yaşıyorduk. Fakat o gün karanlık geceleri gürleyen çıldırasıya bulutların yağdırdığı çiğ yağmur taneleri gibi sanki öyle, yüreğinde öfke kasırgaları kan topu olur gibi Xantur ağlıyordu. Yıllarca bağrında beslediği tüm güzellikleriyle, kahramanlıklarıyla şehit düşen yiğitleri kendi toprağıyla örterken ağlamıştı belki. Fakat her şeye rağmen gururlanan ve geleceğin umutlarıyla nicelerini kucaklamak için kendini yeniliyordu. Yumuşacık kımızı toprağına basan sert potinlerin verdiği acı, yakılan ormanıyla acısına acı katıyordu. Batan güneşin kızıl ışınları kendisini sahipleyecek çocuklarına haberi ulaştırır umuduyla karanlık örtüsüne bürünmeye başlamıştı.
O ’98-‘99 kışında Haftanin de kalacaktır. Ancak aşırı güç yoğunluğu da bulunmaktadır. Çeşitli alanların güçleri de bu sahadadır. Cudi alanına erzak çekilmesi gerekiyor. O kışın ortasında Erdal-Engin Sincer yoldaşla -ki o Cudi sorumlusudur- birlikte Cudi’ye erzak çekeceklerdir.
Rojhat yoldaşta ayırımcılık yoktur. Bu güç benim şu güç onun mantığı yoktur. O Botan eyaletinin belki de gelmiş geçmiş en sade temiz kalmış neolitiğin temsilcisidir. Onda paylaşımcılık en üst sınırındadır. O böyle bir adalet yaşayan ve adalet dağıtan olarak alanda hiçbir güce fark koymayacak tersine o hep dayanışmanın yollarını arayacaktır.
Dediğimiz gibi güç çok fazladır. Hele hele yeni bölge komutanı olan bir yoldaş için çok fazladır. Alanda yaklaşık 400 yoldaş bulunmaktadır. Üstüne üstlük Botan eyaletinin bu yıl ne kadar zorlanan, hasta, yürüyemeyen gerillası varsa o yıl daha doğrusu o kış Haftanin alanındadır.
Baharla birlikte düşman Haftanin’e kapsamlı bir operasyon düzenleyecektir. Hem ihanet hem de faşist sömürgeci güçler ortak adeta her yerde Haftanin alanına çıkartma yapacaklardır. Yer yer karlar olsa da ağırlıklı karlar erimiştir ancak yağmurlar devam etmektedir.
Böylesine bir ortamda başlayan operasyona karşı yapılması gereken ilk elden yerin derinliklerine girerek gizlenmedir. Düşman gevşemeye başladığı anda ise gökyüzüne çıkıp şimşekler ve yıldırımlar gibi saldırıya geçerek vurmadır. Taktik budur.
Güç bir nevi iki cephe gibi örgütlenmiştir. Keşan bir cephe, Geli Pısaxa bir cephedir. İlk gün bir şey olmuyor. İkinci gün bir şey olmuyor. Ancak üçüncü gün özenle gizlenmiş hastanede kalan yoldaşlarla, birkaç yeni savaşçı ve çok eski yıpranmış bir iki kişi bu grubun yanlarına verilir.
Eskiden içimizden kaçan ve kontralaşmış bir iki tip alanı iyi tanımaktadırlar. Bunun için gizli yerleri tek tek aramaktadırlar. 15 kişilik grubun saklandığı yer tespit edilir. Ve ihanet bu gruba yüklenir. Ve grup bir müddet sonra özelde Reber Hilal’i denen ve sonradan kontralaşan tipten dolayı teslim olur. Direnmek isteyen bir bayanın da silahını elinden alarak düşmana verir. Sonuçta yaşanan tam bir felakettir.
Ancak hiçbir gücün bu ihanetten haberi yoktur. Geli Pısaxa’da Rojhat arkadaşın bulunduğu yerden düşman geri çekilirken birkaç koldan vurulacak ve önemli ölçüde düşman darbelenecektir. Ancak Keşan alanında operasyonun son gününde düşman Keşan vadisinden bir nevi elini kolunu sallaya salaya geri çekilirken yolun kenarına yaklaşık sağ solu 2 km boyunca yerleşen 8 grup düşmanı vuracak ve burada yaklaşık 40 asker ölecektir.
Kaldırılan 2 adet M G–3, 1 adet G–3, gece dürbünü ve bir sürü askeri malzeme de cabası. Düşman bu pusunun ardından tam 5 saat alanı 4 kobra ile vuracak ve kendi askerlerini gerillanın elinde zor bela alacaktır. Bu pusu da Cemil Xweşti, Şilan Konya ve Lilav Afrin yoldaşlar şehit düşeceklerdir.
Tüm güç bu başarıyı yaşarken operasyon sonrası yaşanan ihaneti ancak öğrenebileceklerdir. Ve yapılan tartışmalar operasyonu karşılama başarılı olarak ele alınırken bu kadar ağır, hantal, hasta arkadaşın Haftanin alanına verilmesi ciddi eleştirilecektir.
Ve operasyon ardından çok fazla zaman geçmeden Rojhat yoldaş Botan’a yürütme toplantısı için gidecektir. Alanda yapılması gerekenleri söyleyecek ve alandan ayrılacaktır.
Botan alanına geçmeden …’ya yeni geçen akrabalarından mektup alır ve onun bir gün onları ziyaret etmelerini isterler. Onun verdiği cevap anlamlıdır. Ve şöyle der; “imkânımız şimdi buna fazla uygun değildir. Bunu fazla sorun yapmayın kendinize. Eğer bana bağlıysanız partiye bağlı olmanız gerekir. Ve üzerinize düşen görevi sorunsuz yerine getirmelisiniz. Benim için bu yeterlidir” diyecektir.
Botan yürütme toplantısında o 5’li yürütmeye alınacaktır. Ve o artık vermesi gerekeni örgüte verecektir. Bugüne kadar örgüt onu adım adım geliştirmiş ve önünü açmıştır artık sıra onda. Onun bir nevi edindiklerini halka ve gerillaya verme zamanıdır.
Toplantı ardından o tekrar Haftanin alanına gelecektir. Ancak o ara İran’a gidip sözde parti ile görüşüp af edilmesini isteyen çetelerden Cafer Benek vardır. Artık Botan’da arkadaşlara tekrar hizmet edeceklerini söylerler ve söz verirler.
Bu aile devrime oldukça ciddi zararları dokunmuş ve JİTEM örgütlenmesinin Şırnak’ta Hazım Babat'la birlikte örgütleyenlerdir.
Devrim her zaman sadelik olmuştur. Saflık olmuştur. Adalet olmuştur. Ve duygulu olmak olmuştur.
Bu kez de devrimciler kendi yetmezliğini görmüş olan bir çeteleşmiş yapıyı affetmeye hazırlardır. Devrimciler bir halkın davası için yola çıkmışlardır. Onlar aşiretler gibi kan davası gütmezler. Ve oldum olası kan davalarına karşı durmuşlardır. Ve nerede bir nifak tohumu varsa onu gidermek için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır.
Bu kez de bu böyle olacaktır.
Rojhat yoldaş eyaletin talimatı ve perspektifi üzerine Kela Memê’ye gelecek ve oradan da buluşma noktasına gelecektir. Buluşma noktası Seri Kaniya Güze Divane’dedir.

Görüşülecek konular görüşülür ve anlaşma sağlanmıştır. Artık ayrılık zamanıdır. Ve Rojhat yoldaş vedalaşmak için yerinden kalktığında etrafta önce hazırlanmış asker ve çetelerin ortak komplosuyla yaylım ateşe tutularak katledilir. Cafer Benek’in yanında Yasin Benek’te vardır. Ve yanında bulunan Segvan Bilehi silahına sarılsa da o da katledilir.<!--[endif]-->
Ve gerilla tekrar bir saflık ve temiz duygular sonucu bir komploya kurban gitmiştir. İhanet baskın çıkmıştır. Yalancılar ve çıyanlar neolitikte kalan temiz duygulu yaratık olan devrimcileri yine katletmişlerdir.
Tarih tekerrür etmez. Tekerrür ettiğini kabul etmek, tarihin değişeceğine inanmamayı getirir. Oysaki tarih, canlı ve günceldir. Bir filmin birbirini kovalayan sahnesi gibidir. Bir devamdır. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi. Nasıl ki film, başladığı gibi bitmiyorsa, davamı da başlangıç üzerinden gelişir.
İhanet, bir halkın tarihinde kahramanlık ile iç içe geçmişken, ihanetin hiç bitmiyor olmasını kader olarak kabul edemeyeceğimiz gibi, yaşamın bir parçası olarak da göremeyiz. Büyük savaşlara, acılara ve parçalanmışlığa neden olan ihanetin bize ait olmadığını, adını bayrak bayrak göklere savuran binlerce kahraman ispatlamıştır.
Peki, kimler ihanet eder ya da insana ait olan bu duygu, insanı doğadan ne kadar koparıyordu?
Bir nehrin akışkanlığına set çekmek, rüzgâra karşı duvar örmek, çocuğun gülüşünü söndürmektir ihanet! Onu yaşamak kadar, görmemek ve ona engel olamamak da bir zayıflıktır. Belki de ihaneti en çok, yaşayıp onun acısını asırlarca çeken ve onu bertaraf edemeyen, bunu bir kader olarak algılayan halklar yaşardı. Tıpkı Kürt halkı gibi. Öyle ki ihanet etmek ya da ihanete uğramak kardeş ilişkilerine dahi yansımıştı.
Özgürlük mücadelesiyle birlikte önemli adımlar atılmış ve gelişmeler sağlanmıştı. Gelişen mücadeleyi, uzun yıllar, farklı görüntülerde ve biçimlerde sekteğe uğratmak istediler ama başta da dedim ya, “Başladığı gibi bitmeyebilir film!”
Her gerillanın ruhunda ihanete karşı savaşım fırtınaya dönüşüyor. Bizim için burası bir kördüğüm niteliğindedir. Tarihin derinliklerinden günümüze kadar akıp gelen Kürt ihaneti, işbirlikçilikle vücut bulmuştur. Buradaki ihanetin gücünü kırmak ve etkisiz bir konuma getirmek bir namus borcudur. Çünkü burada yıllara yayılan bir tarih yaratılmış, daha yaşamlarının baharındayken birer tohum gibi düşmüşler toprağa, tekrar filizlensin diye.
İhanetin kör inadı yüzlerce ananın gözyaşına yenilerini katmış burada, feryada dönüşmüş, genç kızların çığlıkları. Burada üryan ana rahminde geleceği karartılan yetim bebekler doğurtmuştu. Bu topraklara, bu acıyı dindirmeye geldik.
Evet, biz ve yoldaşlarımız bu acıyı bu topraklarda dindirmeye gelmişken ihanetin irinini içlerine damıtanlar her fırsatta bu toprakların güzel bir gün görmemesi için her gün her gün düşmanlarla işbirliği temelinde çalışacak ve bu halkın en seçkin evlatlarını aramızdan alıp gideceklerdir.
Onu nasıl tarif edeceğiz? Ben size devrim saflarında en yakışıklı ve sevecen gençlerden biri olduğunu söylesem inanır mısınız? Ve ben size boyuyla posuyla, beyaz teni ile yüzlerine birer ışık gibi duran gamzeleri tam bir çekim merkezi olduğunu söylesem ne dersiniz? Ve ben size yaşamda istisnasız herkes tarafından kabul gören sevilen biri olduğunu söylesem siz ne dersiniz? Ve onun hiç bir gün bir insanı kırmadığını söylesem, hep dinleyen ama iş olsun diye dinlemeyen, dinlerken kendi düşüncelerini de rafine ederek size görüşlerini sunan birisi. Ve öyle biridir ki o birisini eleştirirken dahi zorlanacak, kızaracak, renkten renge girecektir. Çünkü o bir insanı incitmeyi istemez. Yapamaz da. Yeter ki karşıdaki insan biraz anlayışlı olsun. Bu ona yeter de artar da.
Ve o bu zarifliğin yanına müthiş duyarlı bir karakter de eklemiştir. Belki zozanlarda aldığı bir kültürdür. Belki de otomatik Mervan yoldaştan almıştır.
Onu siz hiç bir zaman uzanırken göremezsiniz. O sabahleyin henüz şafak yıldızı atmadan yüksek bir yerde dürbünü boynunda ve etrafı kolaçan ederken görürdünüz. Tabii eğer siz de bir gün böyle erken kalkmış iseniz. Aksi taktirde siz o ceylan yürüyüşün, yükseklerde güneşin hafiften yükseklere tırmanırken noktaya doğru gelişini görebilirdiniz.
Evet, o duyarlı ve kendini disipline eden bir gençtir. Çoğu kez o söylemez ama etraftakiler ona bakarak ne söylemek istediklerini anlarlar. Onda esas olan söylemek değildi; onda esas olan yaparak genele yaptırmaktı.
Bir de yeniye açıktı. Onun bir gün yazmadığını göremezdiniz. Bir gün okumadığını göremezdiniz. Hep bir yerlerde bir şeyler bulup okur ve yazardı. Bu onda tutku düzeyinde bir karakterdi.
Seni unutmayacağız Rojhat yoldaş. Seni unutmayacağız ve anını her zaman yaşatacağız!
Caferi Sori
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:41   #193
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

O Kürdistan Devriminin Hakiki Rapo’suydu
Pale Mardin (Ahmet Acar) Yoldaşın Anısına

Ahmet Acar yoldaş 1970 yılında Midyat’ın Site köyünde dünyaya gelir.
1990 yılı Kürdistan da birçok şeyin alt üst olduğu yıllardır. Parti sonra bu süreci Serhildan süreci diye adlandıracaktır. Mardin Savur’da şehit düşen 13 gerilla ardından başta Cizre olmak üzere Mardin ve kazalarının ayağa kalktığı yıllardır.
Kürdistan ulusal demokratik mücadelesinin giderek uluslararası sahada tanınmaya başladığı, Türkiye’de de çeşitli dergilerin aracılığıyla da tanınmaya başlandığı dönemlerdir.
Halen hatırlıyoruz. Mehmet Ali Birand’ın Önder Apo ile yaptığı röportajdan sonra Kürdistan da birçok gencin Galatasaray futbol takımını desteklemesi yaşanacaktı. Çünkü Önder Apo bu röportajında Galatasaraylı olduğunu söylemişti.
Yine halen hatıralardadır iki bine doğru dergisinde boy boy gerilla resimleri her Kürdistanlı genci etkilemekteydi. Özelde ise serhildanların gelişim göstermesiyle yukarıda söylenenler birleşince gerillaya katılım açısından bir patlama yaşanacaktı.
Belki de gerillaya katılımın en yoğun olduğu yıllar bu yıllardır. 20–30 gerilla gücüne sahip eyaletler hızla 300–400 hatta yer yer 1000’lere varmıştı.
Pale yoldaş da bu yıllarda yaşanan alt üst oluşları metropollerde yaşayan bir genç olarak yaşayacaktı. Şoförlük yapan bu genç henüz 20 yaşlarında biri olarak gerillaya gelir.
1970 doğumludur. Metropolleri görmüştür. Bunun verdiği avantajlar vardır. Ancak metropollerde büyümenin dezavantajları da vardır.
Gerillaya geleceği yer Botan'dır. Biraz da feodal ilişkilerin yoğun yaşandığı ve gerilla hareketini de etkilediği bir alandır. O ise metropollerden gelerek farklı sınıf ilişkilerini ve yaşam biçimini de görmüştür. Bir de şoförlük yapmıştır, bu da doğalında çok fazla konuşma, müdahale etme, küfür etme, kalabalık etme gibi birçok şeyi beraberinde getirecektir.
Devrim sahası salt bir savaş alanı değil. Aynı zamanda bir yaşam alanıdır. Yeniye yelken açılacak bir sıçrama tahtası rolünü oynamaktadır. Bilimsel kavramlaştırmayla devrim bir katalizatördür. Hem geneli devindiren ancak bu devindirmeyi sağlarken de kendisini tüketmeden bunu sağlayan bir gerçekliktir.
İşte böyle olunca her yeni katılım geldiğinde bu dağda olana katılacak, katılarak kendisini yenileyecek, yeniledikçe de aktifleşecektir. Ancak bir yerlerde sınıf özellikleri ağır basmışsa gelen bireyler ilk elden zorlanacaklardır. Bu yanlış da olsa böyledir.
İşte Pale yoldaş da metropollerden gelen bir genç olarak ilk başta zorlanacaktır.
O dört Kürdistanlı gençle saflara gelecektir. Sonraları ona “niçin bu kadar az arkadaşla katıldın” sorusu yöneltildiğinde o “bu kadarına param yetti” diyecekti. Söylemek istediği 4 gencin İstanbul’dan Botan’a gelmesinin yol masraflarıdır.
O gelir gelmez aktif katılacaktır. Hatta yeni olmasına rağmen birçok şeye müdahale edecektir. Kendisi yeni olmasına rağmen askeri kuralları dayatacaktır. Yanlış yapıldığında karışacaktır. Yanlışa yanlış diyecektir. Bu aslında alışılmamış bir tarzdır. Kürdistan da insanların yetişme tarzlarından kaynaklı genelde pasiflik söz konusudur. Fiziki anlamında bir pasiflik olmasa da zihinsel olarak bu çoğu zaman böyledir. Hele hele feodal bir ortama doğmuşsa o birey daha çok yukarıdan ya da büyüklerden bekleyecek ve ağırlıklı olarak söyleneni yapacaktır.
Yıllar sonra bu durumlara gülüp geçecektir.
1990’da onun geldiği yer Gabar’dır. Burada ilk eğitimini alacaktır. Sonraları cengâverleşeceği yer de Gabar olacaktır. O’nun başka dikkat çeken bir özelliği pratik duruşudur. Özelde keşif ve düşman operasyonlarında o çok canlı, pür dikkat ve atiktir.
İşte bu alışılmamış müdahale tarzı ilk başlarda ona karşı kaygılı ve hatta kuşkulu yaklaşıma yol açacaktır ve ona hissettirmeden bir gözleme tabii tutulacaktır. Kimi arkadaş ajan olabilme ihtimalini dahi verdiğinde o bunu hissedecektir.
1991 yılında Gabar navserinde düşmanla arkadaşlar iç içe girerler. O böylesine bir iç içe girişte bir çeteyi vuracak ve silahını kaldırıp gelecektir. Bu eylem onun ilk cesaret sınaması olacaktır. Bu eylemde onun parmaklarına isabet eden bir mermi onu hafif yaralayacaktır.
1991 yılının sonbaharında Besta da peş peşe kaldırılan karakol eylemlikleri var. Tal, Eşet ve Avyan karakollarının kaldırışları her alanı eylem yapmaya itmektedir. İşte Gabar da arkadaşlar Bere Mere karakol tepesini hedeflemektedirler. Pale yoldaş manga komutanıdır. O bu eylemde kol komutanıdır. Daha doğrusu saldırı kolu komutanıdır. 1 adet MG–3 ile 3 G-3’ü kaldıracak ve tepeyi düşürecektir. Bu eylem aslında onun üzerindeki tüm şaibelerin kalkacağı eylemdir de.
1991 yılının sonu ‘92 yılının başında Şkeftiyan (Taşkonak) karakol tepesini geceleyin sızmayla vuracaktır. Burada 60’lık havan, 57’lik top, MG–3 ve birçok başka silah ve askeri malzeme kaldıracaklardır. O, 60’lık havan silahını tanımadığı için kayalıklardan atacaktır. Bu eylemde o yine saldırı komutanıdır.
Artık o Gabar’ın hangi sahasında olursa olsun tanınandır. Kabul görendir ve o bu alanın önde savaşanıdır.
Hangi çatışma olursa olsun, hangi operasyon olursa olsun ve hangi eylem olursa olsun o içerisindedir. Eylemlerde ise onu savunmada gören yoktur. O eylemlerde hep saldırı kol komutanı olması için tüm eylem öncesi yapılan toplantılarda eli havadadır.
Belki bazıları bizde eylemlere gidişi bilmez. Bizde kuraldır. Her eylem öncesi toplantı yapılır. Keşif sonuçları aktarılır. Getirecekleri götürecekleri tartışılır. Ve bireylerin eyleme hazır olup olmadığı sorulur. Eğer bir birey eyleme hazır değilse o eyleme götürülmez. Ve çoğu zaman arkadaşlar eylemde yer almak istedikleri yer için kendilerini önerirler. Doğaldır ki öneri yapılan yer genelde saldırıda yer alma istemidir. İşte, Pale yoldaşın istisnasız kendisini hep önerdiği yer saldırıdır.
Kış ‘92’de o Gabar’dadır. Bahar düzenlemesiyle o Mavan ve Mişare’ye geçer. Burada Xırbekure karakol tepesine gündüz saldıracak düşman tepeyi bırakıp kaçacaktır. Burada 1 adet MG–3 ile 3 adet G–3 silahı kaldırılacaktır. O zaman Mardin eyaletinde yapılan neredeyse tek eylem budur. Hâlbuki o Gabar’dan Mardin’e giderek bu eylemi yapmıştır.
Biz eyalet hareketli birliği olarak Besta’dan yola çıkmışız. Aval karakol eylemini yapacağız. Bu eylemde Adil Bilika yoldaş tepeyi kaldıracak ve tümünü düşürecektir. Burada; 1 Bazuka, 5 G–3 ve çok sayıda askeri malzeme ve bir de esir asker alınacaktır. Eylemden sonra düşman araziye çıkmamıştı. Biz de yolumuza Gabar’a doğru devam ettik. Giderek sayımız artıyor. Hareketli birlikle birlikte Çırav güçleri derken tüm Gabar güçleriyle yaklaşık 200 arkadaş olduk. Bu arada Şiyar-Kazım Kulu arkadaşın Gabar üzeri Önderlik Sahası’na geçeceğini duyduğumuz için bir an önce onu görmek için Gabar’ın içlerine doğru yürüdük. Ancak Xelil Derik arkadaş “Şiyar arkadaş geçti” dedikten sonra çok üzüldük. Çünkü görememiştik.
Ertesi gün radyoda Çiyaye Dera'da ki çatışmada 11 arkadaşın şehit düştüğünü duyduğumuzda tam bir mateme boğulmuştuk. Ve bir gün sonra çatışmada kurtulan bir arkadaş bize yetişecek ve Şiyar yani büyük komutan Kazım Kulu arkadaşın şehit düştüğünü söyleyecekti.
Her zaman sevdiğimiz, yanında kalmak istediğimiz, onun için ta Dersimlere gitmek istediğimiz büyük komutan şehit düşmüştü. O tüm Botan halkını etkiliyordu. Boyuyla posuyla tam bir cengâver, göz dolduran bir militan. Bilinç düzeyiyle herkesi kendisine bağlayan ve etkileyen bir partili. O gerçekten de sözün tam manasıyla tek başına bir ordu gibiydi. Onunla bir dakika havayı teneffüs eden bir kişinin onun enerjisinden etkilenmemesi mümkün değildi. Onu gören birinin onu bir daha unutması düşünülemezdi.
Biz Gabar yükseklerindeyiz. Kalabalık bir gücüz. Eyalet komutanı da yanımızdadır. Toplantı, planlama ve düzenlemeler yapılacaktır. Toplantı yapılırken Mişare de Pale yoldaş göreve giderken düşmanın bir kolunu görüyor, hemen pususunu atıyor ve düşmanın üzerinden 2 adet portatif G–3 ve tim komutanın da 14 kanallı cihazını kaldırarak yola çıktığında, karakol komutanı kobraları isteyecek “taşkın kol” adında kobralar gelecek araziyi bombalayarak geri gidecektir. Tabii eylemi yapan Pale Mardin yoldaş ta cihazı palaskasına takarak hiçbir şey olmamış gibi yanımıza gelecek.
Ben onu burada tanıyacağım. Bu sonradan düşman harekete geçtiğinde bizim tanıyacağımız ve alışacağımız Pale arkadaş olacaktır. O düşman araziye çıktığında soğukkanlı ve hiçbir zaman düşmanı affetmeyen biri olarak belleklerde yer alacaktır.
Bu söylediklerimize siz onun kısa boyunu ekleyin, neredeyse ağzında bulunmayan dişleriyle nasıl bir görünüm vereceğini siz düşünün. Normalinde “pısırık” diyeceğiniz bu genç en ağır savaş şartlarında sanki bir şey yokmuş gibi yapacak. Ve salt böyle yapmayacak aynı zamanda düşmana yönelirken sanki yeniden doğarak bir savaş tanrısı olacaktır.
İleriki yıllarda daha belirginleşecek bu karaktere bir iki şeyi eklemeden geçmek olmaz.
O düşmana karşı oldukça küfürlü biridir. Eline cihaz geçtiğinde ağzından dünyanın en sunturlu küfürleri eksilmez. Hatta bir yerde o cihazla konuşmaya başlamışsa orada düşman muhabereyi keser. Çünkü kimsenin alışmadığı küfürler peşi sıra dizilir. Siz bir yoldaşı olarak dahi kulaklarınızı tıkarsınız.
Bilinir PKK’de küfür yoktur. Küfür bizde zayıflığın bir işareti olarak algılanır. Yeni bir yaşamın yaratıcıları olarak hep temiz kalmaya çalışacağız. Nereden bileceğiz ki büyük amcamız Musa Anter “Kürtler için küfür küfür değildir, tersine bir övgü ve sevme biçimidir” diyecektir.
Ancak dediğimiz gibi bizde küfür yok. Ancak Pale yoldaş küfürsüz olamaz. Hatta o düşmanla cihazdan konuşmadan yapamaz. O düşmanla konuşmak zorundadır. Küfür ederek onları yermek zorundadır. 1994 yılında düşmanla cihazdan konuşma yasağı getirildiğinde bu yasak Pale’yi kapsamayacak. O eyalet komutanın onayıyla küfür etme serbestisine ve ayrıcalığına sahiptir.
Devam edelim:
Ve hemen toplantı ardından Fındık Tepesi vurulacak. Bu eylem için hem Gabar güçleri hem de eyalet güçlerinden 55 arkadaş özenle seçilecektir. Keşif ve planlamasında Adil arkadaş gibi arkadaşlar yer alsa da bu eylemin hem koordinesini Xelil Derik yoldaş yapar, hem de o aynı zamanda havan topunu kullanacaktır. Pale yoldaş kol komutanıdır.
Bu eylemde Cudi Gundik Remo savunma komutanıdır. Ancak bir karışıklık yaşanır ve Cudi, Pale arkadaşın gitmesi gereken yere gider. Eylem deşifre olur. Kol komutanları bu eylemi yapmak istemeseler de Pale ve Xelil yoldaş dayatıcı olacak ve eylem yapılacaktır. Ve Pale arkadaş “gelen gelsin, dönen dönsün ben vurmaya başlıyorum” diyerek Cudi arkadaşla birlikte tepeyi düşüreceklerdir.
Eylem başarılıdır ve tepe süpürülür. Kaldırılan malzeme; 8 G–3, 1 M–27, 1 60’lık havan ve bir sürü askeri malzeme. Bu eylemde Kerim isminde ki Küçük Güneyli yoldaş önce ağır yaralanacak ve sonra şehit düşecektir. Bu eylemde diğer önemli görevleri üstlenen yoldaşlar; Kahraman Selehe, Rezan Mardin ve Reşo Nusaybinli yoldaşlardır.
Pale yoldaş 1992–1993 kışında Gabar’dadır. Güney Savaşı’ndan sonra yapılan eyalet konferansı Besta’nın Çalan alanında yapılır. Pale ve Xelil yoldaşlar alanın komutanları olarak bu konferansa katılmazlar. Xelil arkadaş alan sorumlusu olarak kalır.
Hem konferansa düşmanın dikkatini çekmemek hem de alanda daha fazla hakim olmak için Xelil arkadaşla Pale yoldaş Şkeftiyan Taburu’nu vurmak için planlama yaparlar. Bu eylemde taburun tüm mevzileri düşecek ve karakol binası tarumar edilecektir. Bu eylemde; 1 adet A–6, 3 adet MG–3, 57’lik top, 60’lık havan ve çok sayıda G–3 silahıyla çok sayıda askeri malzeme alınacaktır. Bir yoldaş şehit düşecektir.
Bu eylem esasta bir süpürme temizleme hareketidir. Burada en önemli rol saldırı komutanı olarak yer alan Pale ve koordine eden Xelil yoldaşındır.
Bu eylemden sonra PKK tarihine 1.ateşkes olarak geçecek olan 19 Mart 1993 yılında başlayacak olan ateşkes başlayacaktır.
Ben yeniden Gabar’a geliyorum. Bu kez bölge komutan yardımcısıyım. O da yanımda takım komutanı olarak kalacaktır. Bu ateşkesi fırsat bilerek Pale yoldaşı şehirlere gönderip dişlerini yaptıracağız. Ancak bu Pale’dir sonraları Çırav’da yaşanan bir çatışmada o çatışmayı koordine ederken kızgınlıktan, heyecandan, canlılıktan ve tümden savaşı yaşamaktan olacak ki takma dişlerini çıkararak kıracaktır. Siz bir düşünün yoğun bir çatışmayı koordine ediyorsunuz. Ve sizin ağzınızdaki takma dişler koordine etmenizi engelliyor. Siz olsanız ne yaparsınız. Hele bir de asabiyseniz yapacağınız aynen Pale yoldaş gibi takma dişleri ağzınızdan alarak ya fırlatmaktır yâda kırıp atmaktır. Pale de bunu yapıyor.
O tedaviden döndükten sonra dediğim gibi Çırav’a gelecektir. Burada bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Elbette her gerilla önemli görevler üstlenmektedir. Ancak bazı yoldaşlar gerçekten savaşı sırtlayan yoldaşlardır. Gabar’da örneğin belirli takım komutanı arkadaşlar vardı. Bunlar alanın alt mıntıkalarına düzenli olarak düzenleniyorlardı. Yani her alanda bir eylemci olmalıydı. İşte Hamza Amerini Mişare, Pale Çırav, Kahraman Selehe Gabar merkez ve Rezan -Musa Anter amcanın yeğeni- Çiyaye Bızına’ya düzenlenmişti. Bunlardan birisinin yeri değişmişse hemen diğerleri ona göre yine yerleri kaydırılıyordu.
Ateşkesin bitiminde düşman tekrar yoğun yükleniyor. Aslında ikinci kez ateşkes uzatılırken düşman yoğun operasyonlara başlamıştı. Bingöl’de 33 askerin vurulması sadece aranan bir bahaneydi.
Düşmanın bu hızını kesmek için Pale ilk açılışı yaparak Memira karakol tepesini vurarak 1 adet M–27 ile 1 adet G–3 kaldıracaktır. Bu eylemde Merxazi Gurdele şehit düşecektir.
Hemen ardından Adil Bilika eyalet gücü olarak Mıla Kere -Yeni Aslanbaşar- karakol tepesi ve karakol mevzilerini vuracaktır. Burada saldırı komutanı yine Pale yoldaştır. Kaldırılan malzemeler; 1 adet MG–3 ile 3 adet G-3’tür. Ayrıca karakol roketlerle epey hırpalanacaktır.
Hamza Amerini Çırav’a düzenlemesi yapıldığında O, yani Pale yoldaş, Çiyaye Bızına’ya geçecektir. İki kez Cizre’yi vuracaktır. Bir keresinde 30 milisle Cizre de tüm kamu kuruluşlarını vuracaktır. Geri çekilmede Faruk Cizre’li yoldaş şehit düşecektir. Yine Hezex kazasına girecek ve dönemin en çok ses getiren baskınını yapacaktır.
Pale yoldaş sadece kırsal alanda eylem yapan biri değildir. O şehirlerde de kendi performansını gösterecektir.
Kış 93–94 yılında o yine Gabar’dadır. Bölük komutanları sonradan kaçacak olan Sarı Hüseyin ismindeki aristokrat karakterli tiptir. Yaşamda eksikler vardır. Yönetimde didişmecilik vardır. Karşılıklı birbirini kabul etmeme vardır. Yine kendini konuşturma vardır. Buna bir de mayına basıp şehit düşen bir yoldaş eklenince eyaletin talimatıyla gidip Çiyaye Bızına bölüğüne toplantı yapacağım ve tüm yönetimi silahsızlandıracağım. O zaman Pale yoldaşı bir günlük silahsızlandırmıştık.
Ancak o hep kendisi olan Pale olarak “bu savaştır mayına da basarsın, şehitte düşersin. Kimse bu savaşın gelişmesini istemiyor gibime geliyor” diyerek hızını alamayacak ve yine konuşacaktır. “ve gerektiğinde mayınların üzerine basa basa düşmanın üzerine yürüyeceğiz” diyerek tepkisini gösterecektir.
Aslında burada onun başka bir özelliği açığa çıkıyor. Bir taraftan her şart altında savaşmak isteyen bir savaşçı diğer taraftan bir türlü örgüte gelmeyen bir militan. Bizde militanlar örgüte tabii olurlar. Daha doğrusu iradelerini genel iradeye katarak çalışırlar. Bunun içindir ki örgüt eleştirdiğinde herkes kendi payına düşeni araştırır ve buna göre özeleştiri yapar. Ancak Pale yoldaş öyle değildir. O savaşçıdır. Savaş için yaratılmıştır. Yüreğiyle beyniyle savaşa kilitlenmiştir. O düşmanı görünce tüm duyu organları pür dikkat düşmana kilitlenir. Lakin yaşamda ise hitabeti kırıcıdır. Düzdür. Yer yer sekterdir. Belki ara sıra hakaretlere de varır. Serttir. Yumuşaklık adına onda bir şey yoktur. Bayanları yanına istemez. Onun deyimiyle “por dırejleri” birliğine almaz. Onlarla konuşmaz.
O sadece savaş anında esnektir, kıvraktır, inisiyatiflidir, yapıcıdır. Başka da adeta bükülmez olarak kurudur. Aslında tam bir Rapo’dur.
Arnavut komutanı Rapo’da aynı özellikleri gösterir.
Ancak Pale yoldaşın dış görünümü ve dışarıya yansıyan yönü budur. İç dünyasında oldukça duygusaldır. Yurt sevgisiyle bezenmiştir. İnsan sevdalısıdır. Yoldaşlarına yoldaştır. Yumuşaktır. Bir karıncaya dahi basmaya cesaret etmez.
İşte bu da Pale yoldaştır. Bir yönüyle Gabar da savaşın en öndesi ve serti diğer taraftan iç dünyasında en yumuşak ve duygusalı. Belki bu bir Kürt özelliğidir. Belki de neolitikten kalma sadelikle sınıflı toplumun bize bulaştırdığı sertliğin dışa vurumudur Pale yoldaş.
Gabar alanına dönük kapsamlı 9 günlük bir operasyon yaşanır. Çok şiddetlidir. Aslında ileride yapılacak olan büyük operasyonların ilk provalarıdır.
Dokuz gün tüm cepheleri sıkı tutuğumuz bu direnişte, biz yaklaşık 400 köylüyü de yanımıza alarak koruyacaktık. Erzak sorunu yoktu. Hepsini Spiyvan’a yerleştirdik. Yaklaşık 1200 arkadaşız. Operasyonu asıl kıran eylem Ahmet Rapo arkadaşla Pale Mardin arkadaşların arkadan operasyona dönerek Çiyaye Bızına yakınlarında 25 askeri vurmalarıydı. Tüm bu direnişte 4 arkadaş şehit düşmüştü.
Biz bu başarılı direniş ardından köylüleri köylerine geri gönderdik.
Asıl operasyon 4 Nisan 1994 yılında başlayacak.
Aslında artık niyetimiz Gabar’a düşmanı bırakmama temelinde olacaktı. Bir nevi kurtarılmış alan esprisiyle ele alıyorduk. Yaklaşan seçimleri protesto etmemiz için partiden talimat gelmişti. Hiç kimse seçimlere katılmayacaktı. Yine konferansa gidip dönen yoldaşlar olmuş biz de kendi daha alt düzeydeki konferansımızı yapacağız. Hazırlıklar bunun içindir. Bu arada bir iki çatışma daha yaşanıyor ancak düşman Gabar içlerine gelmiyor.
Tüm bunlar yaşanırken 1994 yılının o şiddetli operasyonları başlıyor. İlk yaptıkları uçaklarla sivil halka bomba yağdırmaktır. Besuke köyüyle Giver köyünü yerle bir edeceklerdir. Onlarca çoluk çocuk bu bombardımanlarda hayatını kaybedecektir.
O zaman biz telsizleri takip ediyoruz. Bu vahşeti yapan ve talimatını veren bizzat Hasan Kundakçı’dır, o meşhur tamburalı Komutan bu sürece ilişkin znılarını yazarken bu köylerin yerle bir edilmesinden elbette ki söz etmeyecektir.
Bu bombardımanlarla birlikte her tarafta operasyonlar ve saldırılar başladı. Her yerden toplar, bombardımanlar, obüsler uçuşuyor. Düşman Çırav ile Gabar arasını kesiyor. Uçaklar vururken Spiviyan’dayız. Biz doçkalarla bir uçağı düşüreceğiz. Bu Doçka’nın başında Azat Xırbeke Beste’ydi. Ancak düşman gözle gördüğümüz uçaktan paraşütlerle fırlayan iki pilotunu kurtaracaktır. Cihazda pilotların esir alınması için Pale arkadaş “onlar kaçamaz, ayaklarında terlikler” var diye takılacaktır.
Biz bu sert yönelimde Gabar’ı adeta cephelere bölerek bir cephesine TRT’ye-Xalit Balveren yoldaşı, Herereş cephesine Pale Mardin yoldaşı, Karne cephesine Ahmet Rapo yoldaşı, Çiyaye Fındık cephesine Hamza Ömerini yoldaşı ve en önemli direniş kalesi olan Çele Sor tepesine de Felat ve Serdem yoldaşları vereceğiz.
Düşman yüklendikçe yükleniyor. Bizim alandan çıkmamamız gerekiyor. Pale Mardin hariç tüm güç çıkacak. Talimat gereği dört takım bırakmamız gerekirken bunu yapamıyoruz.
Çelê Sor’da tam bir destan yazılacaktır. Biz geri çekilirken bir takım güç dört gün ölümüne direnecek ve tepenin düşmesini engelleyeceklerdir. Eğer bu tepe düşse yüzlerce köylü ve gerilla imha olacaktır. Ancak dediğimiz gibi yaratılan bu destanla bu katliamın önü alınacaktır. Bu tepede üç arkadaş şehit düşecekti; isimleri altın harflerle yazılacak olan; Felat-Mazıdağı, Cihat-Küçük Güney, Eşref-Küçük Güney arkadaşlardır.
Biz alanda çekildikten sonra örgüt bize bazı takımları bırakmamızı istiyor. Bizim arkamızda bıraktığımız Pale yoldaş zaten vardı. Çünkü bizim bel direğimiz ve omurgamızdı. Ancak Rubar Karakoçan arkadaşların takımlarıyla bir takıma yakın sayıda olan Serdem yoldaşları da bırakıyoruz.
Biz Garisa’ya tüm gücümüzle çıkıyoruz. Talimatı dinlememişim. Doğalında sert eleştiriler bekliyoruz. Hatta görevlerden alınmayı tahmin ediyoruz. Ancak parti bunu yapmıyor. Bize toplantılar yaparak tekrar moral veriyor. Ve nasıl gerillacılık yapılır tartışmaları üzerine biz tekrar 4 koldan Gabar’a gireceğiz.
Ahmet Rapo arkadaş Risor-Çırav, ben Mişare-Siirt, Harune Afkamasya ve Sarı Hüseyin Cudi’den birer bölük olarak gireceğiz. Biz gitmeden her zaman iyi bir savaşçı olan Pale Mardin yoldaş gelen bir konvoya pusu atarak bir astsubayla dört askeri vuracaktır.
İlk ben alana ulaşıyorum. Alana ulaştığımın tekmilini veriyorum. Ahmet Rapo ile Pale de yanımızdadır. Ayne sırtlarındayız. Rubar Karakoçan arkadaş Reşine -Dikboğa- çete köyünün koyunlarını alıp getiriyor.
O arada bizim haberimiz yok. Serdem yoldaşın yanından birisi kaçıyor. Ve bu kaçan bizim şimdi karşısında bulunduğumuz yerde Pale yoldaşın sakladığı 100 torbalık bir erzak deposunu düşmana gösteriyor. Düşman bir kısmını sırtlayıp götürüyor, bir kısmını da yakmaya çalışıyor.
Peşi sıra tepecilerimizle düşman arasında çatışma yaşanıyor. Pale yoldaş hızla müdahale ederek düşmanı o alandan uzaklaştırıyor. Ama olan bizim güzel erzaka oluyor zaten.
Düşmanın yerleştiği Bayrak Tepesi’ne ilişkin bir vurma planlamamız var. Hava bozulduğu için düşman kendisini Bayrak Tepesi’nden daha aşağılara bırakıyor, yeni bir tepeye yerleşiyor. Biz bunu fırsat bilerek -kimi yoldaşların itirazına rağmen- ani karar değiştirerek bu yeni yeri vuracağız. Plan değişikliğiyle tepeye saldırıyoruz. Bu saldırıda iki 84–85 cihaz kodlu astsubay ile çok sayıda asker vurulacaktır. O zaman cihazları 40 kayıptan söz edecektir. Bu eylemde 2 adet MG–3, 6 adet G–3 ve çok sayıda çanta ve askeri malzeme kamulaştıracağız. Aslane Niheki yoldaş bu eylemde bir askerlerle göğüs göğse boğuşacak ancak sonunda askeri vurarak ayrıca bir G–3 kaldırıp gelecektir. Bu eylemde manga komutanı Şoreşe Dideri yoldaşımız şehit düşecektir.
Eylemin ardından Bayrak Tepesi’ni sabah erkenden yeni uykudan kalkan askerleri vuruyoruz.
Bulunduğumuz alana TRT’den inen düşman gücünü fark ettiğimizde-biz bazı düzenlemeleri tartışırken-aramıza giriyor. Ahmet Rapo yoldaş birkaç arkadaşı alarak ayrıca etkili bir pusu atarak etkili vurmasıyla moralimiz daha da gelişecektir. Biz tüm olup biteni eyalete aktardığımızda eyalet bizi kutlayacak ve başarılarımızın devamını isteyecektir.
Aradan pek zaman geçmeden Bayrak Tepesi’nin kendisine bu kez saldıracağız. Yaklaşık 1000 asker bulunuyor. Bu eylemde Ozan-küçük güneyli, Kahramane Selehe, Şervane Derşev ve Ahmet Rapo yoldaşlar komutan olarak yer alacaklardır. Pale yoldaş eylemde yakın koordine olarak yer alacaktır. Eylem başarılı olmayacaktır. Eylem bir darbeleme olacaktır. Bu eylemde değerli yoldaşımız Şavaş Reşine’yi kaybedecektik -ki o da- o dönemlerde bir manga komutanı olarak en aktif saldırıya katılan arkadaşlardandı. Belki de Pale yoldaştın mücadele tarihinde zayıf geçtiğini söyleyebileceğim tek eylem budur.
Düşman belki de bizim bu düzeyde gördüğümüz kapsamlı bir saldırı yürütüyor. ‘94 yılı operasyonları “ya bitireceğiz, ya bitireceğiz” operasyonları olarak isimlendirilmeleri fazla da yanlış değildi.
Ancak bu şiara karşı bizim sloganımız “biz başarmaya mahkûmuz” dur. Sonraları birçok kuru kafalı Türk generali düşük yoğunluklu savaştan bahsedecek. Ancak lafın tam anlamıyla bir zırvalamadır. Çünkü yaşanan her boyutuyla ve tüm cephelerde kapsamlı bir savaştı. Yüz binlerce askeriyle Kürdistan’a girmiş bir asker yığmaya ve savaş sürdürmeye düşük yoğunluklu savaş demek hafiflik olur.
Bu kapsamlı operasyonlarda örgüt her birliğe inisiyatif vermiş. “Kayıp vermeden, düşmanı vurma temelinde istediğin yere gidebilirsiniz” diyecektir. Bu gerillanın kanunudur. Tabiatı gereği hareketli ve gücü sayısal olarak az olan bir güç hızlı ve coğrafyaya bağlanmadan çalışmak zorundadır.
Bu operasyonlarda bir bölüğümüz Garisa da çatışmaya girecek oradan Besta ya geçecek, peşi sıra Cudi’ye orada da tutunamayınca Gabar’a geçecektir. Biz o birliği sağlama almak için kendimizi bir nevi zincirleyerek Gabar sırtlarına diziyoruz.
Biz o birliği sağlama almak için Ahmet Rapo yoldaşı önümüzdeki sırtlara göndererek düşmanın önünü kesmesi için gönderiyoruz. O ise TRT ve Derşev sırtlarına sırt sırt gitmiyor. Sırtlardan inerek cadde cadde gidiyor. Düşman ise boş olan sırtlarda bize doğru adım adım ilerliyor.
Sabah uyandıran yoldaşlar ”bu kimin birliğidir, Garisa gücü müdür?” der demez üzerimize yaylım ateşi açılacaktır.
Ben ve Pale yoldaş yan yana uzanmış. Uzun bir süredir yorgunluğumuzu sözde atmak için bugün istirahat edeceğiz. Nede olsa önümüzde bizim iyi bir savaşçı takımımız bulunuyor.
Ama biz bizi sıyıran mermilerin vızıltısıyla uyanıyoruz. Zor bela bir taşın arkasına sızarak kurtuluyoruz. Bu öyle yıllardı ki düşmanın bize sıktığı bir mermiye bizim misliyle cevap vereceğimiz ve verdiğimiz yıllardır. Pale yanımızda bulunan takımı hızla alarak düşmana yöneliyor ve bize sıktıkları yerlerde süpürüyoruz. Ve bu çatışmadan sonra Pale, Ahmet Rapo yoldaşı sert eleştirecektir. Ben araya girerek biraz yumuşatmaya çalışıyorum. O işte böyledir. Ahmet Rapo gibi tanınan savaşçılığı bilinen bir yoldaş düşmana karşı bir zayıflık göstermişse o bunu af etmeyecektir. Af etmemenin de ötesinde o çok sert tavır alacaktır.
Biz tüm bu gelişmeleri yaşarken düşman Derşev hattını da tutuyor. Bırak tutsunlar diyeceğim, çünkü biz gerillayız, bizi arazi tutmaları çok da engellemez. Biraz rahatımızı bozar o kadar. Biz zaten bu dağlara rahatlamak için gelmediğimiz içinde fazla sorun yaratmıyor.
Yer yer avantajlar yaratıyor. Arkadaşlar yine aynı günün gecesi Karne’nin başka yerinde bir tepeyi etkili vuruyorlar. Eylem sonrası kobralar gelecek, Pale Mardin yoldaş “Tansu Çiller geliyor tedbirinizi alın” diyerek arkadaşları uyaracaktır. Kobralar arkadaşlardan geçerek gideceklerdir. Gecedir. Biz muhaberecilere her yeri uyarmasını söyleyeceğiz. Ancak birkaç gün sonra öğreneceğim ki; bu kobralar Cudi’ye geçecek orada bir grup arkadaşı vuracaklardır. Ve bu saldırıda büyük Cudi bölge komutanlarımızdan Cuma Bilika yoldaş şahadete kavuşacaktır.
Öyle bir süreç yaşıyoruz ki her şey iç içe geçmiştir. Çırav da başka bir operasyon başlıyor. Biz Geli Gurdele’ya gelen düşman gücünü kendimize fırsat bilerek yöneleceğiz.
Size tuhaf gelebilir ama Ahmet Rapo ile Pale yoldaşlar düşmanın peşine takılarak vadinin içlerinde kovalayacaklar ve düşmanı araziden Aval’in arkasına kadar atacaklardır. Silahlı savaşımda bu tarz kovalamacalar hep vardır ve var olacaktır. Hele hele bu kovalamacıyı yapan Pale arkadaşsa orada sadece yaşanan bir zevk vardır.
Siz hasmınızın bir zayıflığını yakaladığınızda ve doğru zamanlamayla ona sert yöneldiğinizde onlar ne yapacaklarını bilmeyecek siz de çok az sayıda bir güçle hepsini önünüze katıp götürebilirsiniz.
Biz artık Gabar’a tam yerleşmişiz. Cemal arkadaşın söyledikleri doğru çıkıyor ve biz düşmana aman vermiyoruz artık. Biz yaşanan pozitif gelişmelerin bu tekmilini verirken, bize eyalet olarak “gece ateşler yakılmasın” talimatı verildikten sonra başka bir gizli kanaldan, benim için, “acele Cudi’ye gelin” denilecektir.
Ben “tamam “diyorum ancak bir öneri sunuyorum. “Xebat arkadaş bize ulaştıktan sonra olsa iyi olur” diyorum, Cemal arkadaş ta onaylıyor. Xebat arkadaş gelecek, genel alanın tekmilini ve yapılan çalışmaları, yapılması gereken çalışmaları, genelde ve özelde arkadaşların durumlarını bilgilendirdikten sonra yola çıkıyorum.
Yola çıkarken Pale yoldaşla vedalaşıyorum. O “niçin gidiyorsun ki bu kadar güzel giden işler burada var” diyecek. İşte bu da Pale’dir. Onda örgütün genelini düşünme değil ama onun birlikte iyi savaşacağı yoldaşlar olsun tamam. Bunun için yer yer savaşkan olmayan komutanlara açık bir şekilde “sen neden bu alana geldin ki, madem savaşamıyorsun ya da savaşmak istemiyorsun neden komutanlık yapıyorsun” diye serzenişte bulunmasını çok arkadaş görmüştür.
O dobradır. İçiyle dışı neyse odur. Onda yamuk yumuk yoktur. Ya yaparsın ya da yapmazsın. Ya işin içine girersin ya da girmezsin. Köşeden kıyıdan durarak iş yapma onda yoktur. O savaşın doğasına göre çok acımasız hareket etmektedir. Savaşın doğasında zaten sertlik ve acımasızlık vardır. Bir komutanın deyimiyle “savaşta acımak demek acımamak demektir.” Siz eğer savaşta birine acıyorsanız siz o zaman onu korumaya alacaksınız. Korumaya aldığınız bir kişiye duygusal yaklaşacaksınız ve sonuçta onu sert ortamlar için hazırlamamış olacaksınız. Hani var ya; eğitimde ter dökmeyen kan döker meselesi. Aynen öyle siz acıdığınız birine sert eğitim veremezsiniz. Biraz incitmemek, biraz kıyıdan köşeden yaklaşacaksınız ki bu da en zor şartlar için hazırlamamadır.
İşte Pale yoldaşta bu yoktur. O Moskova Önlerinde ki komutan Memişoğlu gibi savaşta serttir. Affetmeyendir. Acımayandır. O üstüne üstüne doğruları söyleyendir. Hiç şüphe yok ki bu rahatsızlık yaratacak ancak bu yaklaşımın çok sayıda halk evladının şehit düşmesinin de önünü aldığı bir o kadar kesindir.
Demek ki acımak hiç de acımak değilmiş.
O operasyonlar geri çekildikten sonra Mişare alanına geçecektir.
Biz birbirimizden ayrıldıktan sonra da genelde küçük cihazla irtibatımız olacaktı. Bir gün küçük cihazla konuşurken “bekle seninle bağlantı kuracağım” diyecek ve kısa bir zaman sonra Ayne Tepesi’ne dönük yaptıkları eylemin sonucunu verecektir. 1 adet MG–3 ile 1 adet G–3 kaldıracaklar. Ancak çok değerli olan manga komutanı Mervan Sor’u kaybedeceklerdir. O Mervan yoldaşın şahadeti ardından “belim kırıldı” diyecektir.
Biz Pale yoldaşla tekrar Temmuz 1994 yılında Besta da görüşeceğiz. Cudi de yaşanan kapsamlı “BAYRAK OPERASYONU” ardından biz alanı bir müddetliğine terk ederek ileride geri geleceğiz.
Biz birlikte güneye geçeceğiz. Ben Haftanin’e geçeceğim o ise eğitime alınacak.
O oldum olası eğitimi sevmezdi. Eğitime girmezdi. Eğitim denildiğinde o rahatsız olurdu. Eğitim onun için boş işlerdi. Aynı biçimde basın gibi çalışmalarda onun için boş işler sayılırdı. O dağlara savaşmak için gelmiştir. Nereden çıkıyor bu konuşmak, tartışmak ve okumak. O bunlara yabancıdır. Yabancı değil aslında karşıdır da.
Biz güneye geçerken Şwet karakolu bizi fark ediyor ve tanklarla bizi vuruyor. Burada bir milis ile bir yoldaş şehit düşüyor.
Artık güneydeyiz. Her şey bol. Açlık yok. Susuzluk yok. Hatta arabalar var. Karpuzlar var. Meyve çok. Pale yoldaş çok rahatsız oluyor. Çünkü içeride kıyasıya bir savaş varken buralarda yan yatıp yan kalmak ona yakışmazdı. Yoldaşlar içeride aç ve susuz direnirken burada öyle bol keseden yemek içmek ona göre değildi.
Bir keresinde o bir çuval ekmeğin katırının önünde olduğunu görür. Ona göre katır ekmeğin üzerine çullanmıştır. Ne bilsin ki arkadaşlar kurumuş ekmeleri katırlara veriyorlar. Böylesi bir anda tam çıldırırcasına bağıracak ve müthiş zorlanacaktır. Arkadaşlar içeride “mırtoxa ve hevdel” bulamazken burada o kadar çarçur israf onun kaldıracağı durumlar değildir.
Bu görüşlerini bana paylaştıktan sonra eğitime gitmek istemediğini yenileyecek ve “buradaki yaşam beni sıkıyor” diyerek geri gitme istemini dile getirecektir.
Biz arabalara binerek Cemal arkadaşın yerine geldiğimizde, Cemal arkadaş ona “eğitime gideceksin” diyecek o ise “bu kadar savaş varken ben gitmesem iyi olacak” diyecektir. Ancak parti onu Metina alanına kadro eğitimi için gönderecektir.
Bizde eğitim olmazsa olmaz kabilinde bir yaşam biçimidir. Eğitim sahaları bizde bol laf öğrenmenin yerleri değildir. Bizde eğitim sahaları yeniden kendini gözden geçirme yerleridir. “Partinin neresindeyim” sorularına cevap aranan ve bulunan sahalardır. Bu bağlamda eğitim bizde yeniden doğuştur. Ağır pratiklerde insanlar rotayı rahatlıkla kaybedebilir. İşte eğitim bu rotayı tekrar verme gerçekliğidir.
O eğitim alarak tekrar sonbaharda Botan’a dönecektir. Ancak o eski Pale değildir. Artık sakalları yoktur. O biraz kilo alarak dolgun hale gelmiştir. Küfürlü konuşmamaktadır. O’na cihaz konuşmaları geçmişte serbesti. O artık cihazda konuşmamaktadır. Giyim kuşamı daha düzenlidir. Eskiden disipline önem vermezken artık o disiplin ve kuralları yaşamda hatırlatmaktadır.
Şunu hemen söyleyelim. Düşman bire bir gerillaları takip etmektedir. Özelde ise etkili olan komutanları iyi takip etmektedir. Bunlardan bir tanesi Pale’dir. O alandan ayrıldığında düşman onun ayrılışını bilecektir. Geri döndüğünde ise yine düşman bilecektir.
Dediğimiz gibi o artık küfürle değildir. Cihazlarda da konuşmamaktadır. Bir gün bir kontra bir sürü küfür ve lafebeliği ardından cevap alamayınca direk Pale yoldaşa hitaben “ne oldu eğitim seni yontmuş. Artık bakıyoruz konuşamıyorsun” diyeceklerdir. Aslında düşmanın tarzı gereği hep biraz tahrik ederek düşürme ve yetmezliğe koyma vardır. Ancak bu kez kontraların söylediklerinde gerçeklik payı vardır. Artık Pale daha olgun, daha ciddi ve daha siyasi olarak bilinçlenmiştir. İşte PKK’de eğitimin değiştirme dönüştürme gücü budur.
Botan’da 1994 yılının en görkemli eylemleri sonbaharda yapılacaktır. Serxat’tan, Şuz, Cudi’de ki kapsamlı pusu, Gabar’da ki eylemler derken epey eylem yapılacaktır. O sonbaharın geç de gelse bu eylemliklerde ve çatışmalarda önemli roller yine alacaktır.
‘94 sonlarında Mavan gücü eylem yapmadan operasyondan uzaklaşmak için Mişare’ye gelecekler. Mavan gücü çok yorgundur. Ancak onun da eylem planlaması var. O eylem yapmak ister ancak diğer güç engellemek ister. O aynı eskiden görkemli günlerdeki gibi gücünü alarak yolu keserek bir panzer imha edecektir.
O kış 94–95 yılında Gabar’dadır. Kışın ortasında o gidip Meylana karakol tepesini vurarak 1 adet M–27, 1 adet G–3 alıp gelecektir. Tam da 5. Kongre’nin yapıldığı günlerdi.
O 1995 baharında yine Mişare’dedir. 30 Nisan günü düşman geceden arkadaşların etrafını saracaktır. Sabah erkenden çatışmalar yaşanacak. İlk hamleyi Pale arkadaş yapmaktadır. 2 adet M–16 ile 2 adet tabanca ve bir Karnas düşmanın üzerinden kaldırmaktadır.
Uzaklarda çatışmayı takip eden yoldaşlar inisiyatifin Pale yoldaşlarda olduğunu biliyorlar. Düşmana nasıl saldırdıklarını da biliyorlar. Ancak öğlene doğru hiç beklenmedik bir tekmilde “ Pale suikast sonucu şehit düştü” diyeceklerdir. Kafasından isabet alacaktır.
O artık aramızda olmayacaktır. Çünkü o kafasından aldığı bir kör kurşunla ebediyete gitmiştir.
O artık aramızda yoktur. Ancak onun düşmana karşı bilediği kin ve intikam duyguları hep bizimle olacaktır.
O artık yanımızda yoktur. Düşmana küfür ederken tüm cihazlarının sustuğunu bir daha görmeyeceğiz.
O düşmanı arazide gördüğünde şahinler gibi kalkışını bir daha görmeyeceğiz. Ve şahinler gibi vuruşunu da görmeyeceğiz.
O dişsiz ama sempatik, o sert ama insancıl, küfürlü ama dokunaklı, sakallı ama tatlı, zayıf ama iradeli Pale’mizi bir daha görmeyeceğiz.
Biz onun yürüyüşe kalkarken tek başına bir tabur gibi hareketini de görmeyeceğiz.
Belki onun bayan yoldaşları yanında istememesini eleştiririz. Belki onun eğitimden kaçışına anlam vermeyebiliriz. Belki de önceleri onun kural dışı diye tabir edeceğimiz yönlerini de benimsemeyiz.
Ama eğer siz Pale yoldaşla kalmışsanız tüm bu eleştirilecek yönlerinde onda ne kadar bir ahenk oluşturduğunu göreceksiniz. Hele hele dobra dobra düşünceleri oportünistlere karşı söyleyişini duyduğunuzda bir o kadar daha onu arayacaksınız.
Evet, siz onu arayacaksınız. Çünkü o nereye giderse gitsin hiperaktif duruşuyla gözlere giren biridir. Ve siz önceleri rahatsız olacaksınız, ancak onu tanıdıkça özünde ne kadar sade ve neolitik koktuğunu görerek onu bağrınıza basacaksınız.
Siz özelde Pale yoldaşı savaşın en kızgın ortamında göreceksiniz. Yoldaşlarına ve halka bağlılığını o anlarda yaşayacaksınız.
Hani var ya; uçurumun kenarına gelinmeden uçulmuyor diye.
İşte siz Pale yoldaşı tanımamışsanız onun hakkını veremezsiniz. Siz ona ilişkin çok yazıp çizebilirsiniz. Ancak siz onu yeterince ifade edemeyeceksiniz. Hatta onu tanımışsanız dahi onu türkü haline getiremeyeceksiniz.
Bu kadar rengârenk bir yoldaşı yazmak, çizmek, türküleştirmek her babayiğidin harcı değildir. Benim de öyle bir iddiam yok. Ancak karınca kararınca onu yazabilmiş isem ve onu yazarken tekrar geçmişe dalıp onu yaşayabiliyor isem ve onu şöyle böyle tanıyanlara onu azda olsa canlandırabilmiş isem ne mutlu bana diyeceğim.
Gerçekten Pale yoldaşı yazmak, anlatmak kolay değil. Bu kadar yiğitliğin bir kişide toplanması kolay anlaşılacak bir durum değildir.
Evet, Pale yoldaş. Seni hep Pale’miz olarak anacağız. Seni hep o gür sesinle, sert üslubunla ve keskin vuruşlarınla anacağız.
Sen Gabar’ın altın sayfalarına altın kalemle yazılacak ender yoldaşlardan birisin.
Bunun bilinciyle; ruhun şad olsun yoldaşların yoldaşı diyoruz.
Ruhun şad olsun Agitlerin mekânında destan yaratan yoldaş diyoruz.
Ruhun şad olsun. Ruhun şad olsun.
Caferi Sori
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:43   #194
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

O'nun sözleri...
Halil Dağ'ın Botan Dağı Günlükleri - 1


'Sen yüzde yirmi beş gerilla olmuşsun...' dediğinde, Metina ormanlarının en gizli kuytusundaydık ve ben uydu telefonumuzun ahizesi elimde olduğu halde neredeyse sevinçten uçacaktım. O'nun dudaklarından dökülen bu oran benim için çok büyük bir orandı ve beklemediğim bu konuşmanın O'nunla yaptığım son konuşma olduğundan habersizdim.
Metina Dağı'nda kayaların ve ormanların bir araya geldiği bir alanda toplanmıştık. Zağros'tan yeni gelmiştim ve arkadaşlar Başkan Apo ile yapılacak telefon konuşması için heyecanla hazırlanıyorlardı. O zamanlar telefon teknolojisi böylesine ilerlememiş olduğu için, gözümüz gibi baktığımız ve dağ dağ sırtımızda taşıdığımız uydu telefonumuzu özenle kurmuş ve yaklaşık kırk beş arkadaş etrafında toplanmıştık.
'98' yılının o amansız son baharında adım adım uluslararası komplonun başlangıcı olan dokuz ekime yaklaşılırken, Başkan Apo dağlarda bulunan gerilla yapısını bir an olsun ihmal etmiyor ve telefon görüşmelerini düzenli olarak sürdürüyordu. Ve bu son görüşmeler Başkan'ın en zorlu anlarında bile devam edecekti.
Türk Ordusunun ve Kürt işbirlikçilerinin yoğun saldırılarının yaşandığı o günlerde Merkez Karargah durumunda olan Behdinan'ın ve ülkenin tüm eyaletlerinin savaş tekmillerini Başkan Apo'ya aktaran ise Abbas arkadaşın kendisiydi. Başkan genel tekmilleri aldıktan sonra gerekli gördüğü perspektifleri vermeye ve yoğun eleştirilerini yapmaya başlayınca, telefondan gelen sesi daha iyi duymak için en arkadan kalkıp telefonun hemen yanında oturdum. Açık havada yapılan bu görüşmenin eşsiz cümlelerini rüzgarın alıp götürmesini engellemek istiyordum.
Başkan Apo, Abbas arkadaş başta olmak üzere o zaman ki yönetimin hepsiyle tek tek konuştuktan sonra 'Orada başka kim var?' diye sorduğunda O'nunla konuşmak için can atmıyor değildim. Buna rağmen Abbas arkadaş 'Halil var' dediğinde o büyük şaşkınlığa yuvarlanmaktan kurtulamadım. Beni bundan daha çok şaşırtan ise, ahizeyi kulağıma götürüp Başkan Apo'nun beni hatırladığını hissettirdiği, en içten gelen sesiyle söylediği 'Nasılsın Halil?' sözleri oldu. Oysa şaşkınlığı yaşadığım o kısa anda beni hatırlayıp hatırlamayacağını merak ediyordum.
O'nun tarafından hatırlanmanın eşsiz sevincini o gün yaşadım ve o günden sonra bu duygunun benim hayatımın ve çalışmalarımın odağına oturduğunu kaçınılmaz bir şekilde fark ettim.
'İyiyim Başkanım, siz nasılsınız?' diye cevap verdiğimde resmiyetin dışına çıktığımı ve yanlış bir şeyler yaptığımı, dimdik bıyıklarının altından gülümseyen Abbas Arkadaş olmak üzere bütün diğer arkadaşların gülüşlerini duyunca fark ettim. Kendimi toparlamaya çalıştıysam da, Başkan Apo konuşmaya başlayınca heyecanım yeniden bütün bedenimi ve ruhumu teslim aldı.
'Başkan her zaman tanrı gibi olmak zorundadır, Halil' dediğinde ise sinsice yaklaşmakta olan komplo gerçeğini anlamaktan çok uzaktım. 9 Ekim Koplosu’nun dünya çapındaki yönelimini ve yeri geldiğinde komplo içinde komplo yapacak kadar alçaklaşan bu güçlerin sinsice uyguladıkları zehirleme girişimleri dahil, bütün saldırılarını göğüslemenin ancak Tanrıların işi olabileceğini de yıllar sonra anlayacaktım.
'Neler yaptın, Halil?' diye davam edince, O'na ne anlatabilirdim ki... Bu kıyasıya savaşın içinde gencecik hayatlarını gözlerini kırpmadan veren ve vermeye hazır olan yoldaşlarımın yanında ne söyleyebilirdim ki...
'Ülkeye gelirken gerilla olmak için söz vemiştim, ama...' diye konuşmaya başladığımda O çoktan sözümü kesmiş ve 'Ne kadar oldun? Yüzde kaç oldun? söyle...' diye sormuştu bile.
Hemen karşımda yılların gerillalarının oturduğu şu ortamda kendim için ne söyleyebilirdim ki... Kendimi arkadaşlarımla kıyaslamaya kalksam altından kalkamazdım. Ne söyleyeceğimi bilemez bir halde kelimeler boğazımda düğümlenirken, yine kendisi yardımıma yetişti.
'Ben söyliyeyim... Seni televizyonda gördüm... Biraz zayıflamışsın... ama yüzde yirmi beş gerilla olmuşsun...' dediğinde sevinçten kanatlanacaktım. Bu an hayatımın en güzel anıydı. Sevinç içinde karşımda oturan Abbas Arkadaş'a baktım. Bıyık altından gülüyordu.
‘97' yılında Şikefta Birindara'da arkadaşların vurduğu operasyon koordinesini taşıyan helikopterin düşüşünü görüntüledikten sonra, bir de enkazın üzerine gidip bir kaç söz söylemekten kendimi alıkoyamamıştım. Çok hazırlıksız da olsa helikopterin vurulduğu tarihi ve yeri dile getirmenin boynumun borcu olduğunu hissetmiştim. Tek başıma indiğim enkazın araziye savrulmuş parçalarını biraraya topladıktan sonra helikopterin kanadına kameramı yerleştirmiş ve kayda girip kendi kendime kısa bir sunuş yapmıştım.
Sanırım Başkan Apo bu çekimlerimi seyretmişti ve sanırım bu görüntülerim ve görünümlerimden yola çıkarak yüzde yirmi beşlik oranı bana uygun görmüştü.
Şimdi yağışların olanca gücüyle bastırdığı Ocağın son günlerinde, Botan dağlarını kaplayan bembeyaz örtülerin altında kurduğumuz yer altı okulumuzda, Başkan Apo'nun 26 Kasım 1994 tarihli çözümlemesini seyrediyoruz. On sekiz arkadaştan oluşan kampımızın bazı yerlerinden damlayan suların çıkardığı seslerin dışında hiçbir ses duyulmuyor.
Bütün arkadaşlar pür dikkat kesilmiş Başkan Apo'nun, Abbas arkadaş ile yaptığı diyaloğu dinlerken, bense yıllar boyunca peşinden koştuğum çalışmaları bir bir gözlerimin önünden geçiriyor ve girdiğim her çalışmadan sonuç alarak çıkmamın sırrını kendi kendime itiraf ediyorum.
Dağlara geldiğim ilk günden bu güne kadar yaptığım ve sonuçlandırdığım her çalışmada ister istemez 'acaba Başkan Apo bunu seyretti mi? Acaba beğendi mi?' diye düşünüyorum. Yaptığım her çalışmayı O'na ulaştırmak, O'nun görmesini istemek belki çocukça bir duygu ama bu duygu bana büyük bir heyecan ve yaratıcılık veriyor. 15 Şubat sonrası süreçte ise bu duygu benim için daha büyük bir anlama büründü. Yaptıklarımla denizler ötesindeki O güzel insana ulaşacağıma her zamandan daha çok inanıyorum.
Eğer bu dağlarda başarılı çalışmalar yaparsam, O'nun beni bir kez daha hatırlayacağına eminim. Bu nedenle kameramla birlikte Ağrı Dağı'na yürüyorum. Beritan filmiyle yarım kalanı bu çalışmayla tamamlayacağım ve bir şekilde mutlaka O güzel insana ulaşacağım.
Beritan filmiyle O'na çok yaklaşmıştım. Başkan Apo seyredemese de, Beritan'ın filminin yapıldığını duysaydı bile mutlu olacaktı. Büyük ihtimalle bu filmi yapanın kim olduğunu da tahmin edecek ve on yıl önce uygun gördüğü yüzde yirmibeşlik orana belki bir puan daha ekleyecekti.
Ama olmadı... Belki oldu da, ben duymadım, bilmedim...
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:44   #195
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Delila Meyaser'in Sözleri
Halil dağ'ın Botan Dağı Günlüğünden - 2

'Kuzey yollarında da sana şarkı söyleyeceğim...' diyordu bardaktan boşanırcasına yağan ilkbahar yağmurları altında sırılsıklam olduğumuz ama yine de o son video klipleri çekmekten vazgeçmediğimiz günlerde. Çok sevdiğim ve gözüm gibi koruduğum kameramın ıslanıp bozulma riski olduğu halde, her şeyi göze alıp 'bu sese değer...' diyerek Delila'nın peşine düştüğüm Zap vadilerinde yaptığımız bu çalışmanın Kürt halkının yazılmamış tarihine kalacağını içten içe hissediyordum.
Sırtına davulunu alıp şarkı söylemek için Zap'ın en yüksek tepelerine tırmanan bu kızın, O'nun ruhundaki güzelliğin ve sesindeki içtenliğin aklımı çelmiş olduğunu söylesem kızmazsınız değil mi? Her ikimiz de kuzey yolculuğuna hazırlandığımız o günlerde Delila'yı klip çekimleri için alıkoymam komutanları tarafından eleştirilse de, yine de her defasında izin veriliyor olması bu sesin, bu güzelliğin, bu ruhun bütün herkes tarafından onaylandığına işaret ediyordu.
Ve Delila'yı şarkı söylemeye ikna etmek ise hiç de zor olmuyordu. Şarkı söylemeyi her şeyden çok seven bu kız birazcık olsun içtenliğinizi hissetsin yeter, açıverir gönlünün bütün kapılarını, yüreğinde demlediği bütün ezgileri döküverir akarsulara... Onunla çalışırken hiç zorlanmazsınız. O çoktan hazırlanmış sizi bekliyordur ve isteğinizden daha çoğunu, daha güzelini seve seve verir.
Yağmurların göz açtırmadığı baharın o ilk günlerinde O'nunla çekim yaptığımız her klip çalışmasının, başlarken tasarladığımdan daha güzel olmasının tek nedeni O'nun katılım biçimiydi. O her defasında tahmin ettiğimizin ötesine geçer, bir ölçü daha yukarı çıkar ve hepimizi hayretler içinde bırakırdı. Ben ise her çalışmaya başlarken 'Delila bu defa ne ekleyecek acaba?' diye düşünmeden edemezdim. Belki de bir tek bu nedenden dolayı O'nunla çalışırken büyük bir sevinç duyardım.
En sevdiğim yanı ise kendini sevmesiydi. Hepimiz O'nu beğenirdik ama sanırım O'da kendini beğenirdi. Bunu belli etmemek için elinden geleni yapardı ama içindeki bu çocukça duyguyu bir türlü gizleyemezdi. Bunun farkında oluşum ve imâlı sözlerim O'nu çok kızdırırdı. O'nun bu kızgın hallerini çok severdim ve kendini sevmeyen insanın başkalarını sevemeyeceğini de çok iyi bilirdim.
Bu düşüncemi O'na hiç bir zaman söylemedim ama kızdığı zamanlarda da kendimi sakınmasını bildim. Eli çok ağır ve yumrukları çok güçlüydü. Ve çekimini yaptığımız kliplerin yönetmeni bendim. Her ne kadar O şarkı söylemeye başladığında hepimizi peşinden sürüklese de, son söz benim olurdu. Bazı çekimleri tekrar ettirdiğim zamanlar oldukça sinirlenir ve O'na yönetmenin ben olduğumu hatırlattığımda ise hemen sıkılı yumruklarını gözlerinin hizasına kaldırır 'heval Halil gardını al!' derdi. Ben gözlüklerimi korumak için hazırlanırken, O atılır 'zaten önce o gözlüklerini lens yapacağım' derdi. Derdi de, yine de bütün söylediklerimi harfiyen yerine getirirdi. O bizim neşemizdi...
Zaman zaman kuzeye birlikte geçeceğimizi hayal ediyor ve yol boylarında çekeceğimiz klipleri tasarlıyor olsak da, ben bir daha karşılaşmayacağımızı hissediyor ve zamanı bir kez yakalamışken yapabileceğimin en iyisini yapmak ve bu Kürt kızının en güzel resmini çekmek için uğraşıyordum.
En büyük korkum ise, yıllar önce Kandil Dağ'ının bir kuytusunda karşılaştığım ve Delila'nın yakın arkadaşı olan Newal Beritan'ın çekimleri sonrasında yaşananları tekrardan yaşamaktı. Newal Beritan'ın, dinlendiği zaman dillerden düşmeyecek olan 'be kes mam' isimli Soranca söylediği şarkısını iki bin yılının ilk aylarında kaydetmiş, görsel yayın yapan kurumlarımıza göndermiş, ancak bundan dört yıl sonra televizyonlarda Newal dışında hepimiz seyredebilmiştik.
Çünkü Newal o yılın baharında Zap suyuna kapılıp yaşamını yitirmişti ve bana ise 'sana bir daha şarkı söylemeyeceğim, çektiklerin kaybolup gidiyor' diyen sitemli sözleri kalmıştı...
Delila ile çalışırken her defasında Newal'i konuşuyor ve yaptıklarımızın sonucunu kuzeye geçmeden önce görmesi için elimden geleni yapıyordum. En büyük isteğim Kürt halkının bu sesi, bu güzelliği, bu ruhu daha o aramızda iken tanımasıydı. Yine başaramadım...
Ondan önce yola koyulup kuzey topraklarına ayakbastım ve arkamdan gelenlere sorduğumda, kliplerimizin sadece bir kısmının yayına uygun görüldüğünü ve Delila'nın da ancak bu kadarını görebildiğini söylediler.
O'nun ulaşma hayallerini kurduğu Garzan topraklarına doğru yola koyulduğumuz Ağustos ayının son günlerinde radyolardan O'nunla çektiğimiz bütün kliplerin müzikleri yayınlanıyordu. Yürüdüğümüz bütün patikalarda yoldaşlarla birlikte O'nun sesini dinliyor ve ben dinlediğim bu şarkılar için çektiğim sahneleri bir bir gözlerimin önünde canlandırıyordum. Televizyon seyretme olanağı olan yoldaşlara sorduğumda ise koca bir halkın Delila'nın daha önce yayınlanmamış olan klipleri dahil bütün şarkılarını ard arda istediğini öğreniyor ama bir türlü sevinemiyordum...
Çünkü Delila Meyaser Kürt halkının huzuruna bütün şarkılarıyla çıkmadan önce on yoldaşıyla birlikte Tanin dağlarında çatışmaya girmiş, son mermisine kadar direnmiş ve son mermisini kendisine sıkmıştı. Ve Kürt televizyonları bir kez daha gerilla sanatına yetişememiş, onu ancak geriden takip edebilmişlerdi.
Garısa çatışmasında yaralanıp geri geldiğimde Delila'nın şarkıları bütün bir halkın kalbine yer etmiş ve Kürdistan'ın bütün dağlarına yayılmıştı. Benim yaralı koluma bakıp, bundan sonra yola devam edip etmeyeceğimi soran yoldaşlara, bahar yağmurları altında sırılsıklam ıslanırken Delila'nın 'sana o yollarda da şarkı söyleyeceğim' sözlerini söylemiyor, bu sözleri bir sır gibi içimde saklıyordum.
Ama bana bu soruyu soran herkese şu cevabı da veriyordum;
'Delila şarkı söylüyor...'
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:46   #196
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Nuda Karker'in Sözleri
Halil Dağ'ın Botan Dağı Günlüğünden - 3

'Buralar tam inziva yerleridir, heval Xelil' dediğinde sobaları yakma zamanı henüz gelmemişti ve su getirmeye gidecek olanlar sabırsızlık içinde havanın kararmasını bekliyorlardı. Sibirya soğuklarının Kürdistan dağlarını da vurduğu şu günlerde henüz istediğimiz karlar yağmamıştı ama biz kış kamplarımıza çekilmiş, tartışmalarımıza başlamıştık. Takvimler Ocak ayının yirmi birini gösteriyordu ve yer altında kurduğumuz bu karanłık odalardaki hayatımız yerli yerine oturuyordu.<!--[endif]-->
Gaz lambasının kırmızı ışığında oturmuş Botan Eyaleti'nin otuz yedi yaşındaki bu kadın komutanının simsiyah gözlerine bakıyor ve Beritan filmini tamamladığımız o günden beri böyle bir inzivaya çekilmeyi ne kadar çok istediğimi düşünüyordum. Ama var olan bulgur ve pirincimizin bardak bardak hesabını yaptığımız, çay şekerimizi teker teker dağıttığımız, ekmeğimizi günlere bölerek paylaştığımız gerçek bir inzivayı aklımın ucundan bile geçirmiyordum.
Bu düşüncelerimi ona anlatırken, geceler boyunca kan-ter içinde uğraşarak, bir kilo unun bile hesabını defalarca yaparak, bir de bütün bunların ötesinde, Türk ordusunun bütün saldırılarını göğüsleyerek hazırladıkları bu kış üslenmesinin büyüklüğünü vurgulamak istiyordum. Işıksız, ateşsiz, güneşsiz bu mağarada yaşadıklarımızın, benim için çok daha iyi ve çok daha anlamlı olduğunu dile getirmeden edemedim. Çünkü, yaratıcı ve özgür ruhlu insanların en büyük saldırılar karşısında en güçlü arınma ve direnmeyle karşılık verilerek yaratılacağına bütün kalbimle inanıyordum.
Bu nedenle, daha önce bir minnet borcum olan Gülnaz Karataş'ın bu en eski arkadaşına ikinci bir minnet borcumun oluştuğunun farkındalığıyla aynı gaz lambasının ışığında ben de susuyordum. Susarken aklımın labirentlerinden böyle bir inzivaya, bu inziva içinde karşımda oturan Nuda isimli bu kadın gerilla gibi susmaya ne kadar ihtiyaç duymuş olduğumu düşünüyordum.
‘92' yılında Almanya'nın Mannheim kentindeki bir gece okulunda başladığım ve Beritan filmini tamamlayıp kuzeye yöneldiğim 2007 yılının Temmuzuna kadar süren kameramanlık hayatımı ve kameramanlığımla başlayan ve onunla paralel yürüyen gerillacılığımı, sanat ve savaşın iç içe geçtiği bu dağlarda merak ve heyecanla atıldığım çalışmalarımı, bu çalışmalar içinde kurulan arkadaşlıklarımı, yoldaşlıklarımı, ilişkilerimi, bu ilişkiler içinde yaşadığım doğrularımı ve yanlışlarımı, yanlışlarımın ve doğrularımın toplamından oluşan hayatımı karşıma koyup cesaretlice tahlil ettikten ve acımasızca yargıladıktan sonra, şimdiye kadar yaptığım bütün herşeyi bir kenara koyup, sanatıma ve savaşıma kendimi tekrardan yaratarak, bir kez daha ve 'İbrahimhalil' ismiyle başlamayı hep hayal etmiştim.
Bilgeliğin ve doğal toplum ruhunun halen hüküm sürdüğü Botan dağlarının, Botan dağlarında sadece yaban keçilerinin ziyaret ettiği bu kuytuluk uçurumun, bu kuytudaki ellerimizle kazdığımız yer altı mağarasının, bu mağaradaki bu soğuk odanın, bu odadaki kadın gerillanın karşısında oturduğum bu sessizliğin otuz beşimden sonra kendime bir kez daha başlamak için en uygun yer olduğunu iliklerime kadar hissediyor, yıllardır aradığım o başlangıcı bulmanın sevinciyle heyecanlanırken, Botan'ın bu kadın komutanına Beritan filminden sonra bir kez daha borçlandığımı unutmuyordum.
Nuda arkadaş sessizce oturduğu gaz lambasının bu kısık ışığında bütün bunları düşündüğümden habersizdi elbette ama O da, ben de yaşadığımız bu inzivanın bu topraklarda yaşanan ne ilk, ne de son inziva olmadığını, bizden önce binlerce yıl boyunca bilincin ve iradenin özgürlüğü için Kürt insanının bu kuytuluklara sığındığını ve aydınlanmanın önüne geçmek için Türk ordusundan önce nice orduların ihtişamla kurulup bu topraklara seferler düzenlediğini de çok iyi biliyorduk.
Beritan filminin çekimleri esnasında Gülnaz Karataş'ın vurulduğu günden beri kayıp olan mezarının izlerini bulduğumuz ve hiç beklemeden aramaya koyulduğumuz o günlerde, Beritan'ın cenazesini nasıl teşhis edeceğimizi düşünüyordum. Yıllar önce gizlice, sessizce yoldaşları tarafından saklandığı gömütünü açtığımızda, Bertan'ın kendini uçurumdan attığının işareti olan boynunda, göğsünde ve bacaklarındaki kırılmış olan kemikleri gördüğüm halde içim bir türlü rahatlamamıştı. Beritan'ın kayıp bedenini bulup, O'nun toprak altındaki güzel yüzüne dokunmuş olsam da, dokunduğumuzun O olduğundan tam olarak emin olmak istiyordum. DNA testi yapma olanağımız yoktu ama ayağındaki ayakkabılarından belindeki şutığine, sarı elbisesine kadar, son fotoğrafındaki bütün izler birbirini tutuyordu. Yine de, O'nu tanıyan birisinin son noktayı koymasını istiyordum.
Nuda arkadaş bu çelişkileri yaşadığımız sırada 'Beritan benim arkadaşım' diyerek ansızın çıkıp geldi ve O'nu görmek istedi. Beritan'ın gömülü olduğu mezarı bir kez daha onun için açarken ben sessizce Nuda arkadaşı takip ediyordum. Beritan'ın yüzüne on üç yıl önce kapatılmış olan beyaz örtüyü kaldırdığımız o ilk anda Nuda arkadaşın yüzünde gördüğüm o ifade benim için yeterli olmuştu. Yıllar sonra arkadaşının gülen yüzünü ve o yüzü sevimli kılan gülümseyen ön dişlerini hemen tanımıştı ve ilk defa o zaman filmimizi gerçeğe çeviren bu ifadeye borçlandığımı hissetmiştim.
Şu gaz lambasının kırmızı ışığında O'nun yüzünde gördüğüm gülümseme ve ondan daha derinde gördüğüm ise yine aynı ifadeydi. Bu ifade nasıl Beritan'ın filminde içime su serptiyse ve sinema alanında yaptığım son çalışmama hayal ettiğimden daha büyük bir anlam kattıysa, ilk kez vurulduğum ve ilk kez kanımın aktığı Botan dağlarının bu soğuk ve ateşsiz gecelerinde sanata ve savaşa en baştan ve yeniden, bir kez daha atılırken, karşımda duran aynı ifade hem cesaret veriyor hem de anlamlandırıyordu.
Nuda arkadaş kalkmak için davrandığı sırada ansızın durdu. Daha önce bir kez minnet borcumun oluştuğu o ifadeyle yüzüme bir anlığına baktı ve ne kadar sürdüğünü tam olarak bilmediğim bu sessizlikte aklımdan geçen bütün bu düşünceleri okumuşcasına şu sözleri söyleyip gittiğinde heyecanlanmamak elimde değildi:
'Halil arkadaş, sen çok güzel çalışmalar yapacaksın.'
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:47   #197
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Ferhat Dersim'in Sözleri
Halil Dağ'ın Botan Dağı Günlüğünden - 4

'Sizden de bir iki arkadaş bizimle gelebilseydi, iyi olurdu' dediğinde karanlık bir patikada karşılaşmıştık ve bir komutandan çok bir arkadaşın duygularıyla söylenen bu sözler dile geldiğinde, 2007 yılının tamamlanmasına sadece bir kaç saat kalmıştı.
'Ben geliyorum' deyip sırtımdaki eşyaları arkadaşlara bırakıp geriye döndüğümde, içten içe burkulmuş ayağımın ağrısını düşünüyordum ama ne yılın bu son görevinin dışında kalmak, ne de bu arkadaşlığı karşılıksız bırakmak istemiyordum.
Botan eyaletinin bu çiceği burnunda, genç komutanı en önde, savaşçıları arkasında, ben de en arkada erzak çekmek için yola koyulduğumuzda, O'nu düşünüyordum. O'nun için çiçeği burnunda dediysem, gençliğindendir, tecrübesizliğinden değil. O'nun çekirdekten yetişmiş bir komutan olduğunu hem ben, hem de bu gece ardı sıra yürüyen bütün savaşçıları çok iyi biliyorduk.
Henüz otuz üç yaşında olan Botan eyaletinin bu genç komutanı yürüyüş kolumuzun en önündeydi ve zifri karanlık bu gecede yeni bir yıla doğru yürüyorduk. Çocuk denecek yaşta gerillaya katılan, savaşın birçok alanında kalan, ateş içinde yoğrulan bu komutanın masmavi gözlerini göremesem de, altın sarısı gülüşünü duyuyordum.
Yılın bu son ayaz gecesinde diğer bölgedeki arkadaşlara götüreceğimiz erzağın gömülü olduğu yamaca tırmanırken arkadaşların neşeli sesleri vadinin uçurumlarında yankılanıyordu. Her zaman gerilla kuralları konusunda uyarıcı olan Ferhat arkadaş, bu gece arkadaşları uyarmanın ötesinde, gecenin en çok şaka yapanıydı.
Bütün dünyanın yeni bir yıla girmek için harıl harıl hazırlandığı şu saatlerde Botan gerillası, komutanından savaşçısına kadar yine görev başındaydı. Ve benim dışımda bu gece herkes gülüyordu. İçten içe ben de gülüyordum ama bu sol ayğım başıma bela olmuştu. Bir türlü arkadaşların yürüyüşlerine ve gülüşlerine yetişemiyordum. Yaban keçileri gibi tırmandıkları uçurumlarda arkada kalmak zoruma gitse de, geriden de olsa bu geceye katılmak mutlu olmama yetiyordu.
Ferhat arkadaş ise, bu gece herkese takılıyordu ama en çok da, içimizdeki en yaşlı ve en kısa boylu olan Herekol isimli arkadaşa takılıyordu. Herekol da bir an için bile olsa ondan geri kalmıyordu. Erkendi'lilere özgü uslubuyla Ferhat arkadaşın her sözüne hızla cevap veriyordu.
Ulaştığımız her kayalıkta Ferhat arkadaş Herekol'a seslenip 'Herekol seni bu kayalıktan atayım mı?' diye soruyor, Herekol da, her defasında büyük bir içtenlikle 'at da, kurtulayım' diye cevap veriyordu. Ve Herkol'un bu sitem dolu sözlerinden hemen sonra bir kahkaha tufanı sarıyordu geceyi. Nedense, dondurucu ayaza, kaygan uçurumlara rağmen bu gece arkadaşlar her şeye, ağız dolusu gülüyorlardı.
Komutanından savaşçısına kadar bir ordu hep beraber gülebiliyorsa, bu ordu asla yenilmeyecektir, diye düşünmemin nedeni, düzeyleri ne olursa olsun, hangi kesimden gelmiş olurlarsa olsunlar, birbirlerini sevdiklerini hissetmemdi. Mevsimin ve düşmanın bütün gücüyle üzerlerine gelmek için hazırlandığını bildikleri halde, kendi iradelerinden başka hiç bir silaha sahip olmadıkları halde ve var olan yiyeceklerini önce diğer arkadaşlarına taşıdıkları halde böylesine içten ve böylesine ortak gülebiliyorlarsa, onları yenmek mümkün müdür, diye kendi kendime sorup duruyordum, arkalarından yetişmeye çalışırken.
Gömme yapılmış erzağı toprak altından çıkarmaya başladığımızda yeni yıla çok az bir zaman kalmıştı.Un torbalarını ikiye bölüp tek tek paylaştırırken Ferhat arkadaş, kendi elleriyle hazırladığı en hafif torbayı da getirip bana verdi. İtiraz etmeme rağmen 'bu gece sen hafif alacaksın' demesi zoruma gitmedi değil. Zoruma giden O'nun yoldaşça yaklaşımı değildi elbette. Zoruma giden bu geceye bu düzeyde katılıyor olmamdı.
Başta eyalet komutanımız olmak üzere, herkes yarım çuval unu sırtlayıp diğer arkadaşlarla randevulaştığımız yere doğru yola koyulduğumuzda, ben ve Herekol önden hareket etmiştik. Önden çıkmıştık çıkmasına da, Herekol yine yolu karıştırmış, beni burkulmuş ayağımla aşılması imkansız uçurumlara sürüklemişti. Arkadaşlar bize yetişip, neşe içinde yanımızdan geçtikleri sırada artık ellerimle yürümeye başlamıştım. Arkadaşlar geçerken yine Herekol'a takılsalar da, bende bir terslik olduğunu da fark ettiler.
Yol boyunca, her geride kalışımda bütün grubun beni bekliyor olması, beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Katkı sunmak için katıldığım yeni yılın bu ilk görevinde ağırlık pozisyonuna düşmem canımı iyice sıkar olmuştu. Ara vermek için durduğumuz ilk mağaraya en son ulaştığımda karanlığın içinde duyduğum gülüşlere başkalarının da eklenmiş olduğunu hemen fark ettim. Diğer bölgeden bir kısım arkadaş bizi karşılamaya gelmişti. Ama yürüyüş devam edecekti.
Ferhat arkadaş 'hem ayağının burkulduğunu söylemiyorsun, hem de kendini en önde öneriyorsun' dediğinde bu gece boyunca ilk defa şaka yapma fırsatı bulmuştum ve hemen 'bu yılbaşı partisini kaçırmak istemedim' diye karşılık verdim. O bu sözlerime gülse de, beni burada bırakmaya kararlıydı.
'Biz gelinceye kadar burada kalıyorsun' dediğinde ise yükümü arkadaşlara paylaştırmaya başlamıştı bile. Ben ise ikircilikliydim. Bir yandan ağır yürüdüğüm için grubun sık sık beni bekliyor olması görevi geciktiriyordu, diğer yandan ise yükümü arkadaşlara vermek istemiyordum ama her iki durumda da arkadaşları yavaşlatıyordum.
Ferhat arkadaş, bu ikircilikli halimi fark etmiş olacak ki, yanıma gelip 'sen görevin en zor bölümünü yaptın, bu unu o yamaçtan indirdin ya, yeterlidir. Daha fazla zorlamana gerek yok, zaten az kaldı' deyip tekrar yola koyulduklarında içim rahatlamamıştı ama o mağarada onlar geri gelinceye kadar beklemeyi kabul etmiştim.
Neşe içindeki sesleri hızla uzaklaştığında, Botan topraklarında harcanan bu tarifsiz emeğin ve gencecik Kürt çocuklarının yarattığı bu eşsiz değerlerin bir halkın yükselişini ifade ettiğini çok biliyordum. Ve İmralı Adası’ndaki o güzel insanın denizler ötesinden bizlere ulaşan 'nasıl ki doğada var olan bir şey yok olmazsa, toplum için yaratılmış bir değer de hiç bir zaman kaybolmaz' sözleri ise dağlardaki Kürt çocuklarının, saldıran kim olursa olsun, bu savaşı kazandığını anlatıyordu.
Bir an için saate baktım. Saat gece yarısını yedi dakika geçiyordu. Sanırım uzaklarda koca bir dünya, milyonlarca insan 2008 yılının bu ilk dakikalarını, benim hayal bile edemeyeceğim bir biçimde eğlenerek kutluyordu. Ve sanırım eğlenen bu dünyanın insanlarının hemen hemen hepsi, Botan gerillasının bu gece görevde olduğundan habersizdi.
Bense burkulmuş ayağımla arkalarında da kalsam, komutanından savaşçısına kadar Kürt halkının en sade çocuklarıyla, Botan'ın bu eşsiz gerillasıyla yeni yılın bu ilk dakikalarını karanlık patikalarda paylaştığım için mutluluk duyuyordum.
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:49   #198
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Kadir Usta'nın Sözleri
Halil Dağ'ın Botan Dağı Günlüğünden - 5

'Aslında ben usta değilim, Halilim' diye kulağıma fısıldadığında, ben de hemen O'nun kulağına 'sen ustasın, hem de hayatımızın ustasısın, ustam...' diye fısıldayıverdim. Bu bizim Kadir usta ile son kez kucaklaştığımız, birbirimize son kez doyasıya sarıldığımız ve 'başarılar' dileyip ayrıldığımız andı.
Onunla yıllar sonra bir kez daha ayrılıyorduk. Bu kaçıncı ayrılışımızdı tam olarak bilemiyordum ama bu defa o Erzurum'a, ben de Dersim'e doğru yola koyuluyorduk. O bir yoldan, ben de bir başka yoldan girecektik yolları çatallanan bu bahçeye. Son on üç yıldır yollarımızın birçok kez kesiştiği Kadir Usta ile bu yollarda bir kez daha karşılaşır mıydık, her ikimiz de bilemiyorduk ama aşkı vurduğumuz sıradağlarda bir kez daha görüşmek ve birbirimizi bir kez daha dostça, yoldaşça kucaklamak üzere sözleştik.
Hepimiz Kadir Usta'nın bir meslek alanında usta olduğunu bilirdik ama bu mesleğin ne olduğunu hiç birimiz bilmezdik. O'nun bu sıfatı dağlara gelmeden önce aldığını düşünsek de, 'usta' sıfatının bu dağlarda ona en uygun kişiyi bulduğu konusunda hepimiz hem fikirdik.
İşin güzel yanı ise, bu sıfatından dolayı, O'na mesleği sorulduğunda ya marangoz, ya duvarcı, ya da tamirci gibi, her defasında başka bir meslek söylemesiydi. Bundan dolayı da bu dağlardaki her işe usta çağrılırdı. Ustaydı ya, mutlaka her şeyin doğrusunu ve nasıl yapılacağını o bilirdi. Bayan arkadaşların fırını mı bozulmuş, usta hemen aranır, bir manganın duvarı mı yıkılmış, usta hemen çağrılırdı. Bir derdimiz mi var, doktordan önce ustaya başvurulurdu.
Kadir Usta da hiç bir şeye 'hayır' demez, kolları sıvar, yüzünden eksik olmayan dost ifadesiyle girerdi işlerin içine. Ustadır ya, herkes ona güvenirdi. İş O'nun ellerine bırakılır, herkes bir kenara çekilirdi. Usta ise bu yalnızlığına hiç aldırmaz, kan ter içinde işini yapardı. Tesadüf müydü, bilemiyorum ama imansızın elinden hiç bir şey kurtulmazdı. Uzaktan bakıldığında aslan olan iş, O'nun ellerinde kuzu oluverirdi.
Usta'nın aslında usta olmadığını bir tek ben bilirdim. O da benim bunu bildiğimi bilirdi. Usta daha usta olmadan yıllar önce, O daha henüz bir çırak iken Şam'ın kızgın güneşi altında tanışmıştık O'nunla... Usta olacak yaşa henüz ulaşmadan okulunu bırakıp Başkan Apo'nun öğrencisi olmaya geldiği '95 yılının baharında karşılaşmıştık. O günlerde altın sarısı saçları ve güneşte yanmış yüzü ile yumurtadan yeni çıkmış bir civciv gibi merakla bakıyordu etrafındakilere. O zamanlar ustalık bir yana, delikanlı olması için bile kırk fırın ekmek yemesi gerekiyordu.
O zamanlar hayatta henüz emeklemeye başlamış olan bu Arap çocuğunun ne yaman gerilla olacağını ve dağların şifresini hepimizden önce çözüp ustalaşacağını kim bilebilirdi ki...
İşte o günlerde, O'nun Antakya'da yaşayan Arap halklarından olduğunu öğrenmiş ve birlikte mutfakçı olduğumuz bir gün O'nun ellerinden Antakya pilavının yapılışını zevkle izlemiş ve o yemekten aldığım tadı bir daha unutmamıştım.
Ondan sonraki yıllarda Kadir yoldaş ile çok sık olmasa da, belirli zaman aralıklarında birçok kez karşılaştık. O'nun bu karşılaşmalar arasında geçen süreçlerde nasıl ustalaştığına bizzat tanık olmadım. Çünkü birlikte geçen bir pratiğimiz olmadı hiç. Sadece yol ayrımlarında karşılaştık O'nunla...
Ama her karşılaşmamızda kişiliğinin nasıl büyüdüğünü, savaşa ve yaşama nasıl hükmetmeye başladığını çok iyi fark ettim. Ustalaşmasına rağmen her karşılaşmamızda arkadaşlığımızın tadı bir kez daha tazelensin diye Antakya pilavını yapmayı ve bana bir kez daha tattırmayı hiç ihmal etmedi. İhmal etmediği bir şey daha vardı ki, o da, her defasında omuzlarımdan tutup ilk günkü heyecanıyla 'halilim...' demesiydi.
O bana 'halilim' diye hitap eden tek insandı. Bende 'ustam' demeyi ondan öğrendim.
O karşılaşmalarda ben O'na hep 'sen ne kadar ustalaşsan da, benim gözümde sarı civciv olarak kalacaksın' diye takılırken, O da sırtımdaki kamera çantasının büyüklüğüne işaret ederek bana, 'sen de bir türlü tavşanı yakalayamayan kaplumbağaya giderek daha çok benziyorsun' derdi ve dağlarda çektiğim gerilla fotoğraflarının değerini anlatmak için her defasında şu hikayeyi ilk defa anlatıyormuş gibi heyecanla bir kez daha anlatırdı:
'Suların yükseldiği bir sabah deniz kıyısında yürüyen bir genç, kumlar üzerinde kalmış, sular geri çekildiğinde denize ulaşamamış denizyıldızlarını görür. Güneş yükselip kızgınlaştığında hepsinin kuruyup öleceğini bildiği için denizyıldızlarını tek tek denize, ait oldukları yere fırlatır.
Bu genci izleyen yaşlı bir yazar, güneş iyice yükselmeden önce denizyıldızlarının hepsini suya atamayacağını fark etmiştir. Gencin yanına yaklaşır ve kumların üzerinde milyonlarca denizyıldızı var, bir kaç denizyıldızını suya atsan ne fark edecek ki, der.
Genç, yazarın bu sözleri üzerine kumlara eğilir. Bir denizyıldızını daha eline alır ve denize doğru fırlatır. Yaşlı yazara döner, bunun için fark etti, der.'
Ustam ustaca anlattığı bu hikaye ile dağlarda kaydettiğim görüntülerin değerine öylesine güzel vurgu yapardı ki, ben bile o kadar değer verdiğim bu çalışmayı yapıyor olmaktan bir kez daha tad alır, mutlu olurdum.
Kadir Usta isimli bu Arap çocuğunun Erzurum'un karla kaplı dağlarındaki fotoğraflarını çekmek için bu yolculuğa koyulmuştum. Bu yolculuk sırasında sır gibi önümde uzanan bu dağların bir yerinde O'nu bir kez daha yakalayacağıma inanıyordum. Botan'da çatışmaya girip yaralanınca yolculuğum aksamış ve Ustam başka bir hattan ilerleyerek hızla öne geçmişti. Bunu hiç sorun yapmamış, elbette O'nu yakalayacağımın inancını hiç yitirmemiştim.
Ama usta, dağlardaki hayatımızın o tek ustası benden önce ulaştı Bingöl dağlarına ve benden önce vuruldu... Bir hainin ihaneti sonucu özel timlerin onu pusuya düşürdüğünü ve altın sarısı tenine amansızca kurşun yağdırdığını duyduğumda ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim.
Ustam böyle mi sözleşmiştik...
Hani bu Arap bedevisinin Şerefettin dağlarındaki ilk fotoğrafını ben çekecektim... Hani O'nun usta elleriyle yapılmış Antakya pilavını bir kez daha orada tadacaktım... Hani omuzlarımdan tutup aynı heyecanlı gözlerle 'Halilim' diyecektin...
Hani denize ulaştırmadığımız hiç bir denizyıldızı kalmayacaktı...
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:51   #199
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Ekin ve Ararat'ın Sözleri
Halil Dağ'ın Botan Dağı Günlüğünden - 6

'Bizi eksikliğe sokacaksın heval Halil' dediklerinde onlardan sadece bir şarkı söylemelerini istemiştim. Aslında sadece söylemelerini değil, onlar söylerken bir de bu şarkının çekimini yapmak istemiştim. 8 Mart gecesi onlar o güzel seslerini zaten cömertçe sunmuşlardı. Bizlere cömertçe sundukları sadece sesleri miydi Coşkularını, neşelerini, eşsiz gülüşleri ve gencecik hayatlarını cömertçe ortaya koymuşlardı. Onlar hayatımızın bu en güzel kışına ve baharın ilk yağmurlarına sunulmuş birer armağandılar. Yoldaşların hatırı için bir değil,belki onlarca şarkı söylerlerdi ama benim istediğim bunun ötesindeydi.<!--[endif]-->
O gece onlar şarkı söylemeye başladığında herkes ilgiyle onları dinlerken, ben bir Türk ve bir Kürt kızının birlikte kurdukları ses, söz ve kalplerinin uyumunu kameramın kadrajlarına nasıl kaydedeceğimi kara kara düşünüyordum. Şarkıyı öylesine güzel öylesine içten söylüyorlardı ve son mumun kırmızı ve titrek ışığı yüzlerini, gülüşlerini öylesine güzel aydınlatıyordu ki, o an söyledikleri şarkıyı dinlemediğimi fark etmemiştim bile. Şu an bile Mahsuni'nin parçasını söylediklerinin ötesinde şarkıya ilişkin hiç bir şey bilmiyorum. Kimse inanmaz ama öylesine etkilendiğim bu şarkının bir tek sözünü bile hatırlamıyorum. O andan aklımda kalan tek şey seslerinin tınısına kıstırdıkları eşsiz ezgi ve güzeller güzeli gülüşlerinde parıldayan yoldaş olmanın gizemiydi.
Nedense bende hep böyle oluyor. Gerçekleştirilenden çok onu gerçekleştiren, yaratılandan çok onun yaratıldığı doğa sarıveriyor ruhumu ve kalbimi böylesine fethedense seslerin sözlerin ötesinde, onlara anlamını veren, onları taşıyan, yükselten arkadaşlarımın hayatlarında saklı olan heyecan oluyor.
Bu iki fedai genç kız tabii ki, çekim yapma istemimi kabul etmediler. Kamera çekimi ne demek, bir fotoğraflarını bile vermeye razı olmadılar ama yine de alçak gönüllülüklerini elden bırakmadan ve yoldaşlık ahlakını göz ardı etmeden edemediler ve bana, bu konuyu bir kez daha düşüneceklerini söylediler.

En az onlar kadar ben de haklıydım. Hiçbir şeyin ve hiçbir anın tekrarının olmadığı bu dağlarda bir daha bu anı yakalayamayacağımı çok iyi biliyordum. Böyle zamanlarda konuşmaya başlayan içimdeki ses, 'ne yaparsan yap, bu iki fedai kızın seslerini ve görünümlerini kayda al' diyordu. Biri Sivaslı diğeri Serhat'lı, biri Türk diğeri Kürt, bu iki fedai kız Botan'ın toprak kokan gecelerinde bir daha karşıma çıkar ve bir kez daha o şarkıyı söylerler miydi, bir kez daha gözlerini diktikleri mumun kırmızı alevinde cömertçe gülerler miydi ve bir kez daha ne kalbinin, ne de arkadaşlarının sesine söz geçiremeyen kameramanın kalbini fethederler miydi... Zaman bir kez daha bana bu fırsatı tanır, bir türlü tam olarak doldurmayı başaramadığım ve gönlümce çekim yapamadığım kameramın bataryaları bu defa yeter miydi...<!--[endif]-->
Bunları onlara bu şekilde anlatmadım. Daha açık, daha net ve daha acımasız konuştum. Onların ilgiyle ve gülümseyerek bakan yüzlerine ve beni reddedişlerine karşılık ancak şu sözleri söyleyebildim:
'Arkadaşlar bu bir savaş ve Botan bu savaşın kalbi... ve burada, bu savaşın orta yerinde bazı anlar hiç bir zaman tekrar edilemez.'
Ama kim anlar, kim bilebilirdi ki, Kameraman Halil'in yıllardır bu dağlarda neler yaşadığını... Kaç dağ yürekli insan, kaç güzel sesli yiğit bir tek görünüm, bir tek cümle vermeden geçip gitmişti yanı başından. Kamerasının objektifine yakalanmadan geçip giden dağ çocuklarının kaçının ardından ağladığını, hayatta hiç bir şey için dökmediği göz yaşlarını bir tek onların çekemediği fotoğrafları için döktüğünü kimse bilemezdi. Ve kaçırdığı yüzleri ve sözleri yakalamak için çıktığı bu yolculukta yakalayamadıklarının giderek arttığını, hüzünlerini azaltmak dağıtmak için taşıdığı bohçasının, kuzeyin bu amansız yollarında daha çok ağırlaştığını, damla damla akan gözyaşlarıyla dolduğunu kimse bilemezdi.
Karşımda tam bir cevap vermeden durmuş içten gülüşleri ve güzeller güzeli simalarıyla bana bakan bu iki yoldaşım da kalbimden geçenlerin farkında değildiler. Ama ben onların bakışlarında ne yaparsam yapayım onları ikna edemeyeceğimi fark etmiştim.
Onların Halil'in kamerasından daha büyük görevleri vardı, elbette... En acımasız yollar ve en amansız düşmanlar onları bekliyordu. Hayatlarını adadıkları o büyük eylem için düşmanlarına fırsat sunabilecek bir tek fotoğraf bile bırakmamalıydılar. Bu fotoğrafı çekecek Kameraman Halil olsa bile hiç bir şeyi şansa bırakmamalıydılar. Ve öyle yaptılar...
Ama ayrılırken 'yine de bir kez daha düşüneceğiz' demeyi ihmal etmediler.
Bugün 13 Mart ve ikinci gününü tamamlayan Hezil vadisi çatışması devam ediyor. Ekin ve Ararat yoldaşlar iki gündür bu kıyasıya süren çatışmanın orta yerindeler. Casus uçakları, kobra helikopterleri, özel harekatçılar ve Segirke'nin çeteleri onları vurmak için ateş yağdırıyor. Bütün dünya bir olmuş Ortadoğu halklarının umudu, güzeller güzeli iki genç kızı, iki fedaiyi vurmak için çaba harcıyorlar.
Ama hiç biri şu gerçeği bilmiyorlar; Onlar zaten gencecik hayatlarını, eşsiz gülüşlerini, en bakir hayallerini bu yol için feda etmişler. Zaten böyle kıran kırana kıyasıya bir yaşamı ve göğüs göğüse vuruşarak ölmeyi hayal etmişler. ve bu nedenle arkadaşları onlara 'fedailer' ismini vermişler...
Ben ise şu an ancak çatışma ve bombardıman seslerini dinliyor ve onların içinde bulunduğu düşman çemberini yarmak için gidecek yoldaşlara ekmek ve su hazırlayabiliyorum.
Daha fazlasını yapmama izin vermedikleri için de dua ediyor ve 'neden daha fazla ısrar etmedim' diye kahroluyorum.
Neden onlar kadar olamadım... Onların görevlerine olan bağlılığını neden ben kendi görevim için sergileyemedim. Bu yollara onlar için düştüysem öyleyse ne yapıp ne edip görevimi başarmalıydım. Botan dağlarında yaşananları ve yaşayanları bir kare dahi olsa mutlaka kamerama kaydetmeliyim. Yoksa benim zayıf kalbim buna daha fazla dayanamaz ve kalbimin kaydettiği bu fotoğrafları başka türlü taşıyamam.
Ama kendime söz veriyorum; bu son olsun, eğer bu iki fedai, bu iki güzeller güzeli kız o cehennemden, o kuşatmadan kurtulurlarsa, bu defa benden kurtulamayacaklar. Kameram bu sefer onların gözünün yaşına bakmayacak...
Bu yazıyı tamamladıktan yaklaşık kırk beş dakika sonra Ararat yoldaş tek başına geldiğinde, yazıya bu son cümleleri eklemeye başladım. İki gündür süren çatışmanın bütün yorgunluğu ve hüznü üzerindeydi. Ararat uzun zaman konuşmadı. Başını Nuda arkadaşın göğsüne yasladı ve öylece bekledi. Kuşatmadan tek başına çıkmıştı. Hiç birimiz O'na Türkmen kızı Ekin'i soramadık.
Çünkü hepimiz, O'nun orada, o kuşatmada bir kez olsun fotoğraflayamadığım gamzeli gülüşünü, kayda alamadığım eşsiz sesini ve gencecik hayatını yoldaşları, halkı ve bütün hepimiz için gözünü kırpmadan feda ettiğini çok iyi biliyorduk.
Halil DAĞ / BOTAN
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24 Eylül 2012, 13:53   #200
 
RANYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08 Ekim 2011
Üye No: 38695
Bulunduğu yer: BOTAN-COLEMÊRG
Mesajlar: 1.676
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 452
92 Mesajına 225 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 RANYA is on a distinguished road
Standart

Emeğin ve Olgunluğun Sembolü
Cuma Bilikî (Selim Ülker) Yoldaşın Anısına

Cuma Bilika yoldaş, Botanlıdır. Botan'ın Cudi dağının göbeğinde yer alan, Bilika köyündendir. Botan, Kürdistan tarihinde düşmanlara her zaman uzak kalan bir saha olmuştur. Tersten ele alacak olur isek düşmana karşı direnişin sönmeyen kalesidir Botan.
Kürdistan topraklarının düşman tarafından en son fethedilen parçalarıdır buralar. Öyle olunca, Kürtlüğünde en derin yaşandığı sahalar olması yadırganamaz. Düşmanın tüm hışmına rağmen buralar, Kürtlüğün atan atardamarlarıdır.
Botan daha doğrusu, Mezra Botan, hep kendi kendine yeten, kimseye ihtiyaç duymadan ayakta kalan bir halkın toprağına verilen addır.
Mezra Botan, bunun için tarihinde düşmanlarının dikkatini ve öfkesini üzerine çekmiştir. Botana gelip hükmetmek isteyenler, öncelikle kendi kendine idare eden yaşam tarzını, tek başına bu halkın ayakta kalışını yok etmeye çalışmışlardır.
Mezra Botanlılar coğrafik koşulların ağırlığı, düşmanlarının onları çepeçevre kuşatmaları ve dünyayla bağlarını koparmalarından dolayı birazda setleşerek büyümüşlerdir. Onlar, birazda her şeye yetecek yetenekle donatılarak büyümüşlerdir. Doğal olarak, yaşamın en ağırına cevaplar üreterek, çözerek, yaşam yollarını çizmişlerdir.
Cudi, bu gerçeklik içerisinde bir başka yeri temsil eder. Bir rivayete göre Nuh’un gemisi, Cudi’nin navserine, yani Sefin diye tabir edilen yere büyük tufan sonrası konar. Tevrat’ta genişçe ele alınan mitolojik destana göre, gemide-yani Sefin de–80 tür yaratık vardır. İnsanıyla, hayvanıyla ve bitkisiyle tam 80 tür! 80 sayısının Kürtçe adı Heyşte’dir. Özcesi buralar birazda peygamberler yeridir. İnsanlığın tekrar yaşamaya başladığı yerlerdir.
Cuma arkadaş ise böylesine Nuh’un Gemisini konduğu, güzelim bir dağın tam ana rahminde bulunan bir köyde yer alır ve yetişir. Dağın içine yerleşmiş bu güzelim köyün adı Bilika'dır. Üç mahalledir. En yukarıda Şkefta Fellah diye bir Şkeft vardır. Birde “Der” yani kilise vardır. O kilise ki gerillalara az yataklık yapmamıştır. Köyün üstünde üç tane harika kaynak, gün boyunca bir çayın akması gibi tepelerden derin vadilere akarken, Bilika'nın yamaçlarında bulunan her türlü meyveyi sulayarak kendilerini Hezil suyuna bırakırlar.
Hani vardır ya kartal yuvaları, işte aynen öyledir Bilika. Yüksek, şahinlerin bakacağı bir tarzda derin vadilere bakar. Suriye, Irak ve Türkiye üçgeninde bulunan köy geçmişten beri kaçakçıların, silahşorların, mahkûmların ve son yıllarda da peşmergelerin mekânıdır. Bu köyün, herkese kapısı açıktır. Ve çok doğaldır ki Kürt Özgürlük Hareketi, Botan’a girdiğinde ilk yer alacağı yerlerden birisi Bilika olacaktır.
Böylesi arka perdesi olan bir köyde dünyaya gelmek, hele hele bu köy Cudi’nin eteklerinde bulunuyorsa, buna birde Cudi’nin görkemliğini ekleyin. Cudi doğalında bir kale. Silopi ovasını üzerinde Küçük Güney diye tabir ettiğimiz Suriye’nin çölüne uzanmanız ve oralarda dönüp Cudi’ye bakmanız yeter de artarda. Tüm muhteşemiyle bir korunak, bir savunma duvarı olarak durur. Hemen karşı yakada Haftanin’in sırtları görülüyorsa o zaman dünyalar sizindir.
İşte buralı olmak, buralarda büyümek, buraların havasını koklamak, esen rüzgârıyla tüm Kürdistan'a umut olarak esmek. Ve akan her suyunda, damla damla derinliklere akarak, kendini bir gümbür gümbür akan Hezil çayının akıntısında bularak kendin olmak. İşte burası Cudi deyip heybetlenmek, ancak buralıyı ifade edebilecek bir duygu olabilir.
Çok sonralardan bir gerilla yoldaşın, Cudi üzerinde yaptığı bir programda belirttiği gibi “Cudi’yi öğrenebilirsiniz, ancak yaşamadıkça anlayamazsınız.” Evet, Cudi’nin eteklerinde bulunan köylerin ruhsal durumun anlamak için birazda Cudi’li olmak gerekir.
Cuma Bilika-yani Selim Ülker-yoldaş 1961 yılında dünyaya gelir. O, Türk ordusuna askerlikte yapar. Burada görecekleri onun sonradan gerillayla tanışmasında ve hızla milislik yapmasından büyük etkide bulunur. O, evlidir. O’nun eşi, o 1994 yılında Cudi’ye geçerken onun kendi köyünden çıkarak gerilla kamplarına doğru giderken karşılaşır. Bir kardeşi de saflara gelecek ve o şehit düştükten sonra ismini Cuma yapacaktır.
O, uzun bir süre milislik yapacaktır. O, genelde olgunluğu, yardımseverliliği ile bilinecek ve hatırlanacaktır. Birde iş yaparken, kılı kırk yararak yapan biri olarak bilinecektir. Bu köy ortamındayken göze çarpacaktır. Ve o, saflara geldikten sonra henüz çok fazla zaman geçmeden Haftanin'de bölge komutanı ve ardından aynı düzeyde Cudi alanına geçmesi bu özelliğiyle bağlantılıdır. İş yaparken etraflıca düşünendir. Bir anlamda işi yaparken, örgütleme boyutunda yeteneklidir.
Kimisi vardır yırtıcılığı ile göze çarpar, kimi vardır pratik yetenekleriyle öne çıkar. Cuma yoldaşın ise yaşamdaki sade duruşu ve olgunluğu, ilk elden göze çarpar. Giderek çalışmalar içerisinde rasgele harekete, yer vermeyen ele alış biçimi onun hızla komutanlaşmasına götürecektir. Komutanlık, birazda işleri Ahenkli götürülmesi değil midir? Cesaretli olabilirsin, koparıcı olabilirsin ancak eğer siz yapılan ya da harcanan emekleri toparlamasını bilmezseniz nasıl komutan olacaksınız ki?
İşte o böylesine özelliklere 1989 yılında gönüllü bir katılımcı olarak gelecektir. Ve ilk gelişi sessizdir. Belki dediğimiz o olgunluktur, belki de o gözlemleme sürecidir. Nedeni ne olursa olsun o ilk katılırken oldukça sessizdir. Belki de birçok yoldaşından yaşça büyük olmasından kaynağını da almış olabilir. O yıllarda komutanlar hariç ağırlıklı fazladan genç ve dinamik savaşçılar vardır.
Ben onu ilk kez 1989 yılında Çırav’ın Xare’sında göreceğim. O, da yaşanan kimi eylemliklerden sonra olacaktır.
Arkadaşlar, Afkamasi karakolunu vuracaklar. O, ise bu eylemde yer alacaktır. Diğer taraftan koordineli bir şekilde Adil Aslan arkadaşlar ise Cudi eteklerinde köylülere toplantı yaptıktan sonra 9 genci katacaklardır.
Caferi Sori
__________________
''Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.'' Kendi kökleri üzerinde yeşermeyen her bitki köksüzdür, köksüzlükte kültürsüzlüktür.Kültürel değerini yitirmek kendi köklerini yitirmektir. Kendi köklerini yitiren ya kurur ölür, ya da başka kökler üzerinde yeşerir ki , buda piçleşmedir. Bu açıdan başka bir kültür içinde erime, kültürel, ulusal ve kimliksel açıdan bir yabancılaşmadır, piçleşmedir...
RANYA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 8 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 8 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Şu Anki Zaman: 05:31.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1